Barbarlığın Devrimci Rolü

Yazan

Ali Avcı

 

“Maket bıçaklarıyla altedildi ABD... Evet, maket bıçakları. ABD’yi sarsan, kilitleyen, tüm emperyalistleri panik halinde borsalarını, hava sahalarını kapatmak zorunda bırakan o eylemlerde kullanılan silah, bıçaktan ibaretti.” (Yaşadığımız Vatan, S: 108)

11 Eylül 2001’de emperyalizmin merkezi vuruldu. Bu ‘baskın’ ısrarla ve her seferinde aynı coşkuyla hatırlanmalı! ABD’nin birkaç saat içinde ‘çöküşü’, eylemi yapandan, eylemde ölenlere kadar hiçbir konuda tereddüte yer bırakmayacak şekilde sahiplenilmelidir. Bu, anti-emperyalist, devrimci, Marksist olmanın gereğidir. Bu, küreselleşme karşıtı, ezilenlerin yanında, ezilen halkların tarafında olmanın zorunlu sonucudur. Politik olarak, konjonktürde ilk ve temel tavır bu olmak durumundadır.

Fransa’da cezaevinde bulunan "Çakal" Carlos, France-Soir gazetesine yaptığı açıklamada, alınması gereken tavrı net bir biçimde gösterdi. ABD’ye düzenlenen saldırıları duyduğunda “teselli bulduğunu” belirten Carlos, “televizyonlarda saldırıları izlerken çok güçlü bir rahatlama duygusu hissettiğini” belirtti. “Hiçbir devletin böyle bir operasyon düzenlemesi için gerekli imkanlara sahip olmadığını” düşündüğünü belirten Carlos, açıklamasını şu çarpıcı sözlerle sürdürdü: “Sadece inanmış bir militan topluluğu bu çapta eylem yapabilir.”

Carlos’un sözleri hem komplocu teorilere karşı aldığı tavırla hem de daha da öteye gidip eylemcileri sahiplenerek emperyalizme karşı ikircikli davranan, “siviller” vb. anlamsız hümanist söylemlere prim vermeyişiyle, hakedenlere okkalı bir tokat atıyor. Aynı tokat, ezilenlerin yanında olma, ezilenlerden olma yaklaşımına eylemin “özne”si kendisi olmadığı için halel getiren, Arap ve İslam kökenli bir eylem olduğunu veri alarak ihtiyatlı destek verenlere de atılmıştır. Oysa Carlos, böyle bir eylemi dışardayken onayladığını da deklare eder: “Irak, Arap ve Müslüman halklarına karşı 1991’de yürütülen yok etme savaşının ardından, diğer emperyalizm karşıtı liderlerle Washington ve New York’taki aynı düşman hedeflerine hava saldırısı düzenlenmesini onaylamıştım."

Belirli bir konjonktürü ortadan ikiye bölen durumlarda, alınan tavırlar genel hatlarıyla değişmiyor. 11 Eylül dünya çapında bir çizgi çekecek güçteydi. Dünya genelinde saflaşmalar yaşandı. Böyle bir ortadan ikiye bölünme anında komplo teorileri üretmek, ölen masum insanlara ağıt yakmak, bin Ladin’in CIA ile ilişkileri olduğunu ayrıntılarıyla anlatmak, Taliban’ın ‘gericiliği’ni öne çıkarmak, eylemin ezilenlerin durumunu daha da kötüleştireceği tarzında kahince tespitler yapmak karşı tarafta yer almak anlamına gelir. Bu anlamıyla, Carlos’un tokadından nasibini alması gerekenler arasında, dünyada ve Türkiye’de kendine “komünist” diyen birçok hareketin de bulunduğu açıkça dile getirilmelidir. Marksist olduklarını söyleyen hareketler konjonktürde bir bütün olarak aynı tarafta yer almadı. Önemli bir ağırlık çeşitli gerekçelerle karşı tarafta yer aldı.

Yapılması gereken bir başka tespit de, bir şekilde 11 Eylül saldırılarının tarafında yer alan küreselleşme karşıtları gibi yükselen yeni hareketliliklere ve radikal aydınlara olumlu bir eleştirellikle bakmak gerektiğidir. Cezayir olayları sırasında ve sonrasında J. P. Sartre Cezayir tarafında yer alırken dönemin Fransa Komünist Partisi şovenist bir yaklaşımı benimsemişti. Benzer örnekler günümüzde de yaşanıyor. Chomsky, E. Said gibi radikal aydınların ilerici tavırları dikkatlerden kaçmamalıdır.

Küresel Direniş hareketi mensubu genç bir kadın, 11 Eylül hakkında şunları söylüyor: “Amerika, Irak’ta öldürdüğü yarım milyon insan, Nikaragua’da öldürdüğü 30.000 sivil, CIA destekli Pinochet rejimi döneminde kaybolan ve hala ‘kayıp’ olan binlerce kişi için ağladığı zaman, ben de Manhattan’da öldürülen Wall Street’li borsacılar için ağlayacağım.” (Bir Adım, S: 8, Kasım 2001, s.32) Bu sözler masum-suçlu, ağlama-ağlamama ikiliklerini politik bir söylemle yokediyor. Bu sözler, küreselleşme karşıtlarına yönelik hamasi eleştirilerin, sınıfçı küçümsemelerin anlamını sorgulatıyor.

Eylemin sınırı var mı?

ABD Irak’a saldırdığında Saddam’ın Halepçe’de yaptığı katliamı ısrarla vurgulamak ne kadar anlamsızsa, Usame bin Ladin’in eskiden CIA ile çalıştığına yapılan göndermeler de o kadar anlamsızdır. Filistin’deki Hamas hareketinin Mossad ile bağını arayanlar ve Arafat’ı ‘akıllı’ adam olarak görenler ile Ladin’i eleştirenler arasında ne tür bir farktan bahsedilebilir? İkinci İntifada’yı yapan Hamas ise Arafat’ın esamesi neden okunsun? Ladin ABD’yi yıkmışsa, CIA ile çalışmamış pürüpak kişileri neden arayalım?

Siviller öldü diye bu eylemin Marksistlerin işi olamayacağını dile getirenler, ya da çeşitli basın yayın organlarındaki bu tarz açıklamalara prim verenlerin politikayı çeşitli ilkesel, hümanist sınırlar içine hapsettiği saptanmalıdır. Tupac Amaru (MRTA) gerillalarının Peru’daki Japonya Elçiliğini uzun süreli işgalinin Fujimori faşizmi tarafından devrimcilerin katliyle bitirilmesine, ama rehin tutulanlardan tek bir tanesinin bile burnunun dahi kanamamasına nasıl bakmalı? Rehin tutulanlarla eylemcilerin girdiği duygusal ilişki, Fujimori’nin operasyonunun rehin tutulanlar zarar görmeden sona ermesini sağlamışsa, devrimciler öldürüldükten sonra söz konusu duygusal ilişkinin etkisiyle rehin tutulanların “iyi çocuklardı” açıklamaları yapmaları veya Fujimori’yi kullandığı şiddet dolayısıyla eleştirmeleriyle neden avunalım? Sonuçta Fujimori sadece devrimcilerin öldüğü bir operasyon gerçekleştirdi. Bu onun açısından başarı demektir ve bu nedenle Peru sokaklarında zafer turları atabildi. Fujimori’ye o turları attıran gerillaların hümanizmi olmuşsa, bu hümanizmi neden benimseyelim? Fujimori’nin başarısızlığı rehin tutulanların öldürülmesinden geçiyorsa, bunu yapmayanların kendi amaçları açısından hatalı davrandığı açıkça ve tereddütsüzce deklare edilmelidir.

Dünya ‘komünist’leri

Çin, (Kuzey) Kore, Vietnam, Küba eylemleri kınadı ve Afganistan’a yönelik ABD saldırısında sivillerin ölmemesine dikkat etmek gerektiği yönlü anlamsız ve yetersiz bir uyarıyla yetindi. Bunların içinde özellikle Che’nin yoldaşı, dünya çapında bir sempati kazanmış Küba Devlet Başkanı Fidel Castro’nun açıklamaları önemli idi ve Türkiye’de de ABD emperyalizminin kalbine giren kamikaze uçaklarını coşkuyla selamlamak yerine Castro’nun hümanist söylemlerine sığınanlar oldu.

Şu sözler Castro’nun ağzından çıkmaktadır: “Terör (...) kesinlikle asil ve haklı bir amaç uğruna uygulanamaz.” Castro’ya göre, silahla yapılan mücadeleler arasında bir tek ulusal kurtuluş adına yürütülenler yadsınamaz, ama 11 Eylül tarzı silah kullanımı kasıtlı, alçakça ve insanlık dışıdır. Haliyle “kesinlikle kınanmalı ve ortadan kaldırılmalıdır.” Bu sözleriyle 11 Eylül eylemlerinin karşısında yer alan ve bu eylemleri terörist olarak nitelendiren Castro, 21. yüzyılda zor’un gündemden kalktığını iddia eder: “Dünya sorunlarının hiçbiri bugün zor kullanımıyla halledilemez.” Dolayısıyla, “Uluslararası kamuoyu teröre karşı bir kamu vicdanı inşa etmelidir.” Emperyalist kurumlardan biri olan BM’yi görev başına davet eden Castro, üçüncü dünya ülkeleri adına da konuşmayı ihmal etmez: “Hiçbir şüphem yok ki, üçüncü dünya ülkeleri-siyasal ve dini farklılıklarına rağmen istisnasız tümünden söz ediyorum- savaşta değil de; teröre karşı yürütülecek bu mücadelede dünyanın diğer ülkeleriyle beraber hareket etme isteğindedirler.” Tercüme edersek; 21. yüzyıl Castro’ya göre ‘terörist’lere karşı emperyalist BM önderliğinde uygulanacak küresel zor’un çağıdır!

Oysa, Küba Lideri Castro, Che Guevara ile birlikte Havana’ya yürürken, Küba Komünist Partisi de Havana’dan Castro ve arkadaşlarının küçük burjuva maceracıları, (bugünün diliyle) ‘teröristler’ olduklarını söylemişti. Tarih, onları mahkum etti!

11 Eylül, dünya genelinde birçok ‘komünist’ partiyi de dehşete düşürdü. Bu partiler ABD’ye yönelik saldırıları, terörizmin yarattığı ‘vahşet’i kınama sırasına girdiler: “İran Tudeh Partisi Amerikan halkına karşı gerçekleştirilen bu terörist saldırıları kınar”; Bangladeş Komünist Partisi olarak “ABD’de masum insanların hayatlarına malolan terörü kınarken Filistin, Vietnam ve 1971’deki bağımsızlık mücadelesi sırasında Bangladeş’teki insanlık dışı katliamları da kınıyoruz”; Hindistan Komünist Partisi “ABD’de korkunç sayıda ölüme neden olan barbarca terörist saldırıları şiddetle kınadığını tekrar bildirir”; Portekiz Komünist Partisi olarak “dünkü terörist saldırıları kınadığımızı tekrar belirtiriz”; Avustralya Komünist Partisi “... ABD’deki sivil hedeflere düzenlenen eşgüdümlü ve yıkıcı saldırılar karşısında yaşadığı şok ve dehşet duygularını ifade eder”. ABD’deki İşçilerin Dünyası Partisi ise ‘bizim açımızdan kötü oldu’ klişesini dile getirenlerdendir: “...kitlesel ve yıkıcı saldırılar bu ülkede ve tüm dünyada işçi sınıfına ve ilerici harekete karşı ciddi tehditler ortaya çıkarmıştır.” İran Komünist-İşçi Partisi Lideri Mansur Hikmeti de İran devleti gibi bir tavır almayı kendine görev bildi: “Bu eylemi insanlığa karşı büyük bir suç ve soykırım olarak kınıyoruz. Kalbimiz Amerika halkıyla birlikte ve acılarını en derin duygularımızla paylaşıyoruz.” “Bu karanlık bir gündür-felaketlerin başlangıcıdır.” “Benim fikrime göre gerçekte bu terörizm Amerika’nın süper güç imajını korumasına yardım ediyor.” İran Komünist-İşçi Partisi Siyasi Bürosu saldırıdan, “11 Eylül terörist faciası” olarak bahsetti. Amerikan Komünist Partisi ise “11 Eylül’de gerçekleşen korkunç olay” diye tanımladığı saldırıların ardından başlatılan Afganistan operasyonunun çözüm olamayacağını belirtiyor ve Castro’ya benzer bir açıklama yaparak BM’yi göreve davet ediyor: “Terörizm uluslararası politik ve diplomatik çabalarla sonlandırılabilir. Terörizme karşı savaş Birleşmiş Milletler... gibi uluslararası kurumlar tarafından yürütülmelidir.”

Açıkça söylenebilir: Dünya genelinde kendine Marksist diyen birçok parti varolan değişimlerin, devrimci hareketliliğin uzağına düşmüş durumdadır. Unutulmamalı, Sorel “Sosyalizm çürürse bunun nedeni (...) barbarlıktan korkması olacaktır” diyordu! Ve, geçmişten bir örnek veriyordu: “Sonunda Kalvencilik Rönesans tarafından yenildi; ortaçağ geleneklerinden alınmış bir dizi teolojik kaygıyla dolu olan Kalvencilik son aşamada fazla geri kalmış olmaktan çekindi; modern kültürün düzeyine ulaşmak istedi ve sadece kenara atılmış Hıristiyanlığa dönüştü.” “Geri” kalan Taliban’ı eleştirerek, kadınlara yönelik barbarca baskıdan irkilip burkanın emperyalizm eliyle çıkarılmaya çalışılmasını alkışlayanları, yani geri kalmaktan korkanları da aynı akibet beklemektedir. Modern olma çabasındaki Tezkire dergisi 11 Eylül’ü “..her fırsatta kınamanın, günde üç-dört kez aklına her geldiğinde lanetlemenin yine de “bu tarafta” sayılmak için yeterli...” gelmediğini belirterek yakınıyor ve saldırıyı yapanların karşılığını hakettiklerini belirtiyor. (Tezkire, S: 23, s.6-7) Eylemi yüz bin kere lanetleseniz de o tarafta olamayacaksınız, bir kenara atılacaksınız!

İslamcılar ve küreselleşme karşıtları

Anti-emperyalist Arap hareketleri, İslami hareketler genellikle klişeleşmiş, doktriner bir üslupla, ezberde olan ifadelerle eleştiriliyor. Bu tür hareketlerin gelecek perspektifinden yoksun oldukları, din ve milliyet gibi eskimiş motiflere dayandıkları tarzında ideolojik yaklaşımlarla pratik bir gerçeklik görmezden gelinebiliyor. Aydınlanmacı, rasyonalist bir tarz izleniyor. Yeni toplumsal hareketliliklere yönelik anlama kaygısının özellikle post-Marksistler veya küreselleşme karşıtı eylemlere özel bir ilgi gösterenler cephesinden gelmesi dikkat çekici. Çeşitli ‘yeni sol’ çevrelerin İslami hareketleri olumlu tanımlama girişimleri ve Arap hareketlerinin küreselleşme karşıtlığıyla arasındaki bağlantıya yönelik yaptıkları vurgu önemle izlenmeli. Sınıfçı, doktriner reddedişlerle günümüzü anlamanın imkanı kalmamıştır. 11 Eylül ile birlikte küreselleşme karşıtlarını yeni bir mücadele döneminin, kendini ispat sürecinin beklediği açıkça görülüyor.

Johann Hari, Küresel Direniş Hareketi’nden olduğunu söyleyen 20 yaşlarında genç bir kadının yukarda yer verdiğimiz sözlerini aktarıyor ve Bir Adım dergisinde yer alan yazısında küreselleşme karşıtlarının 11 Eylül eylemleri sonrasındaki durumlarına ilişkin bir saptama yapıyor: “New York’taki terörist eylemler, bu insanların kendilerine ‘Nereye kadar gitmeye hazırız’ sorusunu sormaya zorluyor.” (Bir Adım, S: 8, s.33)

Hari, İslami hareketler ile küreselleşme karşıtları arasındaki ortaklıklara dikkat çekiyor ve dünya çapında ortaya çıkan bir çeşit toplumsal hareketliliğe vurgu yapıyor: “Gerçekten de bu iki grup arasındaki hem yapısal hem de entelektüel birçok yönden benzerlikler şaşırtıcı. Michael Hardt ve Antonio Negri, küreselleşme karşıtı çevrelerde oldukça popüler olan kitapları ‘İmparator’da, kendi hareketleri gibi İslami köktenciliğin de postmodern olduğunu yazıyorlar.” (Bir Adım, S:8, s.33) Hardt ve Negri, “...postmodernist ve postkolonyalist teoriler gibi, köktenci hareketler de İmparatorluğa geçişin belirtileridir” diyor ve “...postmodernist söylemler ağırlıklı olarak küreselleşme süreçlerindeki kazananlara, köktenci söylemler de kaybedenlere cazip gelmiştir” (Negri-Hardt, İmparatorluk, s.168) tespitiyle iki hareket arasında dünyasal bir bağ kuruyor.

Türkiye’de 11 Eylül ve sol

Türkiye’de solun 11 Eylül eylemini kendi dünyasına eklektik bir tarzda taşıdığı söylenebilir. Birçok yayın organında birbirinden farklı, çelişkili yazıları birarada görmek mümkün. Türkiye’de sol bu eylemi, kendi eylemliliğinin sınırlarından taşmayarak kavramakta ısrar etti. Eylemi ve devamında yaşananları sınırlı ve sorunlu bir tarzda edin(eme)di. Türkiye’de solun 11 Eylül karşısında aldığı tavırda genel hatlarıyla yine devrimci-reformcu ayrımından hareketle bir tasniflemenin yapılabileceği söylenebilir. Ancak, bu ayrım üzerinden, bu ayrımı temel alarak yapılacak bir ayrıştırmanın birçok noktada eksik kalacağı da belirlenmelidir. Türkiye’deki devrimci hareketler pratikte ezilenlerin yanında yer almanın, ezilenlerden olmanın doğurduğu refleksle ABD’deki saldırıları, çeşitli tereddütlerle de olsa, selamladı. Bağımsızlık Yolunda Devrimci Demokrasi devrimci hareketler için yaptığımız tasnifin dışında yer almaktadır.

Reformcu hareketler ise genel olarak ABD’ye yönelik saldırıda sivillerin ölmesine veya durumun ezilenlerin zararına olacağına vurgu yaparak 11 Eylül’ün bu anlamda karşısında yer aldı. ‘Ne emperyalizm, ne gericilik’ egemen ve ortak söylem oldu. Reformcu işçici sosyalizmci yaklaşımın temsilcilerinden Gelenek dergisi dünyadaki çeşitli ‘komünist’ partilerin ve özellikle Castro’nun kınamalarına geniş yer ayırarak konumunu belirledi. Dillerinden düşürmedikleri anti-emperyalizmleri sadece ABD’nin suç dosyalarını yayınlamak ve Afganistan’a yönelik saldırılara karşı durmakla sınırlı kaldı.

İşçici olmayan reformculuğun temsilcilerinden Bir Adım’da ise Batıcı, post-Marksist, yeni sol söylemli de olsa bir anlama çabasından söz edilebilir. Bir Adım’ın yayınladığı çeviriler böyle bir anlama çabasını gösteriyor ancak yerli yazarlar çelişkili güçsüz yazılarla süreci anlamaya çalıştı. ÖDP insani gerekçelerle, Emeğin Partisi ise ‘anti-emperyalist’ bir tutumla ama eylemin ezilenlerin zararına olduğunu öne sürerek 11 Eylül’ü kınamış oldular.

Reformcular arasında küreselleşme karşıtlarına yakın bir rota izleyen Sosyalist İşçi, genel tasniflememizin dışında yer alan bir başka örnek olarak gösterilebilir. Sosyalist İşçi “Üçüncü yolcu tutumlar”ı eleştirdi ve “Batı metropollerinde anti kapitalistlerin ve (Türkiye de dahil) birçok ülkede politik İslam hareketinin kitlesel olarak sokağa çıktığı ve militan bir mücadele sergilediği bir dönemde, Türkiye solunun bunu başaramamasının önemli nedenlerinden birini de bu türden sorunlu tutumlar”ın oluşturduğunu söyledi. Sosyalist İşçi’nin yaptığı eleştiriye katılmamak mümkün değil: “Solun geniş kesimlerinin tutumu, “Ne emperyalizm, ne gericilik” şeklinde. Bir yandan savaşa karşı bir tutum almaya çalışırken, öte yandan, Bush’un katliamının doğrudan hedefi olan politik İslam’a da vurmaya çalışıyor.”

Sınıfçı Castroculuk

Gelenek dergisi kendine göre dünya solu olarak gördüklerinin ilk tepkilerini maddeler halinde sıralıyor: “a) 11 Eylül eylemi kınanmıştır b) Bu eylemin ezilen halkların mücadelesine yardımcı olmayacağı vurgulanmıştır c) ABD emperyalizminin bu eylemi bahane ederek yeni saldırılara girişeceği, bu saldırılara karşı güçlü bir direnç oluşturulması gerektiğinin altı çizilmiştir.” (Gelenek, S: 68, s.6) Gelenek’e göre bu tepkiler gayet sağlıklıdır. Özellikle Castro’nun bu “çirkin” eylem nedeniyle dünya solunu aklama sorumluluğu vardır. “Castro ve arkadaşlarının ilk yapması gereken, yalnızca Küba değil, başta Latin Amerika olmak üzere dünya solunun bütününü “aklamak” olmalıydı. Bu korku değil, sorumluluktur.” (Gelenek, S:68, s.7) Castro’nun alabildiğine akılcı ve makul tavrıyla dünya soluna karşı olan sorumluluğunu yerine getirmesi takdire şayandır!

Gelenek Castro’nun ‘aklama’sıyla yetinmez. Sorumluluk bilinciyle hareket etmesi gereken diğer hareketlerin Filistinli örgütler olduğu söylenerek, FHKC’nin sorumluluk duygusuyla hareket ettiğini iddia eder. Doğrudur, FHKC, yaptığı açıklamada saldırılarla bağlantısının olmadığını belirtti ve ABD’nin Filistin politikasına, İsrail’i desteklemesine karşı savaştıklarını ancak Amerikan halkına karşı olmadıklarına, sivil halkların hedefleri haline gelmeyeceğine vurgu yaptı. Aynı FHKC, lideri öldürüldüğünde bu suikastın baş suçlusu olarak ABD’yi göstermişti. Yine aynı FHKC, yani sorumlulukla hareket eden FHKC, 11 Eylül’den kısa bir süre sonra İsrail eski Tarım Bakanı’nın hayatına son verdi! Bir de intihar saldırısı düzenledi. Eylem varsa, sözler anlam kazanır. Aynıymış gibi gözükürler ama başka sonuçlar doğururlar! FHKC’nin Gelenek’i ‘aklayamadığı’ belirlenmelidir. Şu anda “sorumsuz” Filistinli örgütler İsrail’i intihar saldırılarıyla ateşe veriyorlar, istikrarı bozuyorlar. Gelenek, kendisini aklamayı, kınama sırasına giren ‘komünist’ partiler ve Castro aracılığıyla ‘başarmıştır’.

Gelenek’e göre 11 Eylül eylemleri de sınıf çatışmalarının üstünü örtenler arasında yer almaktadır -aslında işçilerin yapmadığı her eylem öyledir- ve ABD’ye savaş gerekçesi yarattığı için de eleştirilmelidir. Dünya solunun saldırının arkasında durmaması bu neden dolayısıyla da hayırlıdır: “Dünya solu emperyalizmin yeni yayılmacı savaşlar için fırsat kolladığı bir sırada her türden kirli yöntemi meşrulaştıran, insanlığın korku-dehşet kuşatması içine sokulmasına neden olan, ideolojik, siyasi ve sınıfsal ayrımların üzerinin örtülmesine yardımcı olan 11 Eylül saldırısının şu veya bu biçimde arkasında duramazdı, durmadı da.” (Gelenek, S:68, s.8)

Klasik işçicilik, her türlü toplumsal dinamiği görmemekteki ısrarında alabildiğine tutarlıdır. Bazı örgütler ve aydınların ABD’ye yönelik saldırılar sonrasında İslamın mazlumların uyanışına hizmet edebileceği düşüncesine kapıldıklarını belirterek bunu eleştirenler, yine karşı tez olarak şunu öne sürer: “Ancak en önemli konu, işçi sınıfının (...) bir tarihsel özne olmaktan çıkartılmasıdır.” (Gelenek, S: 68, s.11) Tarihsel özne olarak işçi sınıfını arayanlar için elbette zengin ve yoksul Müslümanlar ayrımı bile anlamsızdır, kaldı ki emperyalist ülkeler ile sömürülen ülkeler ayrımı gerçek anlamda bir sorun olabilsin. Dolayısıyla “Gericilik ve emperyalizmle mücadele geçici değil, kalıcı ve ilkesel bir konumlanıştır. Dolayısıyla ABD’ye cihat ilan etti diye su katılmamış bir gerici hareket olan Talibanlara arka çıkmak, (...) solculuk değildir.” (Gelenek, S: 68, s.11) İlkesel tavır, tüm aksi söyleme rağmen, emperyalizme karşı olamamak şeklinde tecelli ediverir. Sonuç ‘ne emperyalizm ne gericilik’tir. Gelenek’in kendisini “ne emperyalizm, ne gericilik” şiarından ayırmak için gösterdiği tüm incelikli çabalar, “kahrolsun emperyalizm kahrolsun gericilik” demesi tartışmaya değmeyecek denli zorlama ve anlamsızdır.

Köz dergisi de işçiciliğin en tipik temsilcilerinden biri olarak, 11 Eylül ve Afganistan’a yönelik operasyonu bir başka bağlamda ele aldı. Köz, Edward Said ve Naom Chomsky’yi sosyalist basından izlemekten duyduğu kaygıyı dile getirerek küreselleşme karşıtlarına çatıyor. Prag ve Cenova’ya giden anti-küreselcilere verilen önemi hatırlatan Köz, 11 Eylül sonrasında en az o kadar kalabalık ve heyecanla söz konusu kişilerin eylemlerine devam etmesi gerektiğini imalı bir üslupla vurgulayarak devam ediyor: “Köz sayfalarında baştan beri bu tür eylemlerin aldatıcı olduğu ve ardında gerçekten anti-emperyalist bir dinamik olmadığı başka yayınlardaki tablolara aykırı bir biçimde yazıldı.” (Köz, S: 18, s.10)

Bir değini: Bir Adım

Bir Adım dergisi daha önce de belirttiğimiz gibi çevirilerle anlama yolunu seçti. Yazarlarının görüşleri ise çelişkilerle dolu. Bir yazarda ‘sert’ diğerinde hümanist bir algılayışı görebiliyorsunuz. Bir Adım dergisinin yayınladığı ‘Tartışmalar’da Nuray Mert şunları söylüyor: “Hiçbir normal insan, ‘aman ne iyi oldu, her işte bir hayır vardır’ demez. Ben de öyle düşünüyorum...” (Bir Adım, S: 8, s.11) Doğrudur, Filistinliler sevinç gösterilere yapan normal olmayan insanlardı! Ama aynı kişi daha sonra şöyle der ve en azından gerçeklere o kadar da uzak olmadığını göstermiş olur: “Ve bu ideolojik hegemonyaya meydan okuyan, beğenelim beğenmeyelim islami hareketler oldu.” (Bir Adım, S: 8, s.11) Mert sürekli bir ikilem içinde konuşur, bir taraftan varolan hegemonyayı sarsmanın başka yolu olmadığını, “bu panayıra artık son veril”diğini belirtir, diğer taraftan da yapılanı haklı çıkarmak için bunu söylemediğini vurgulamayı ihmal etmez. (Bir Adım, S: 8, s.12) Çıkarılan sonuç ise ilginçtir: “Özne tarihe geri döndü, ama terörist olarak.” (Bir Adım, S: 8, s.11) Özne tarihte hep öyle varoldu. Castro’dan Mandela ve Arafat’a kadar hep öyleydi.

Devrimciler

Devrimci hareketler genel olarak ABD’ye yönelik saldırıları, emperyalizmin ağzının payını alması olarak nitelendirdi ve masum insanların öldürülmüş olmasına özel bir önem atfetmedi. Ama aynı zamanda Taliban ve Ladin’e yönelik eleştirel bir tutum da aldılar. İslam’la kendine has ilişki kuran Yaşadığımız Vatan dergisi bu açıdan ayrı bir yere koyulmalı.

TKİP eylemin ardından şu açıklamayı yaptı: “...saldırının ABD emperyalizmini düşürdüğü durum elbette içler acısıdır. (...) Bunun binlerce sivil insanın hayatı pahasına olması acı olmakla birlikte, bu durum, yaşananların politik önemini ve anlamını ortadan kaldırmamaktadır. Saldırı, seçtiği çok özel hedeflerden de anlaşılacağı gibi, hiç de insanların hayatına değil, fakat tam da ABD’nin emperyalist güç ve kudretinin simgelerine yönelmiştir.” (18 Eylül 2001) Alınteri ise “Pentagon, Dışişleri, Kongre, DTM. Her biri ve hepsi, yıkılmayı bin kez hakeden, işçi sınıfı ve emekçi halkların hedefi haline gelmiş, ABD emperyalizminin emekçilere saldırı karargahları, zulüm tezgahlarıdır” sözleriyle coşkusunu dile getirdi. Yaşamda Atılım, olayı “Emperyalizmin merkezine yapılan baskın” (Yaşamda Atılım, S: 2001 38 (62)) olarak niteledi. Devrim Yolunda İşçi-Köylü “11 Eylül tarihinde Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a yapılan kamikaze saldırısı” (Devrim Yolunda İşçi-Köylü, S: 2001-16) gerçekleştiğini söyledi.

İstisna: Devrimci Demokrasi

Devrimci Demokrasi gazetesinin "Devrimci Bakış" köşesinde dile getirdiği görüşler diğer devrimcilerin tavrının cepheden karşısında bir yerde duruyor. Devrimci Demokrasi’de değme dünya ‘komünist’lerini aratmayacak tespitler yer aldı ve Gelenek’in (Devrimci Demokrasi Maocu olduğu için kuşkusuz bundan hoşlanmayacaktır) aktardıkları ve yazdıklarıyla genel bir uyum olması dikkat çekti: ““Bomba” gibi kullanılan sivil uçaklar, böyle bir saldırıda “canlı bomba” olmayı hiç düşünmemiş yüzlerce insan, sistemin kıyıcı niteliğinden ne kadar sorumlu olduğu bilinmeyen binlerce insanın ölümü için kullanıldı!” Ardından ABD proletaryasının temsilcisi olarak itfaiyeciler övüldü ve Türkiye’deki, diğer ülkelerdeki emekçilerin saldırılar nedeniyle taziyelerini sunduğu iddia ediliyor: “Bu duyguları içtenlikle paylaşıyoruz ve sivil kitleleri hedef alan bu tür saldırıları esefle kınıyoruz.” (Bağımsızlık Yolunda Devrimci Demokrasi, S:16, s.3)

Devrimci Demokrasi, analizlerinin devamında Mao’dan eklektik bir destek alarak bu saldırının yeni dünya düzenine zarar verdiğini kabul ediyor. “Fakat insanlığa, dünya halklarının evrensel barış ve kardeşlik mücadelesine de zarar verdiği, yine aynı ölçüde kesindir” şeklinde bir kayıt koyuyor. Saldırı sistem içi bir çelişkinin ürünü olarak görülüyor, hatta bir komplo bile olabileceği ima ediliyor.

Oysa aynı gazetenin bir başka sayfasında ABD’de faaliyet gösteren Maocu Enternasyonal üyesi Devrimci Komünist Partisi’nin bir açıklamasına da yer verilmiş. Bu açıklamayı yapanlar ise, ABD’de politika yapıyor olmalarına rağmen saldırıları açıkça kınamıyor, taziyeler sunmuyor, Devrimci Demokrasi kadar ileri gitme hatasına düşmüyor. Aksine, Arapların duyduğu sevinç bile olumlu bir eleştirellikle ediniliyor: “Bize Arap gençlerinin işgal altındaki bölge sokaklarında sevinç çığlıklarının resimli görüntülerini vererek korkmamızı ve intikam için kendilerine destek vermemizi istiyorlar. Ancak! Ortadoğu ve dünyanın diğer parçalarındaki insanların neden 11 Eylül olayını kutladıklarını kendimize sormamız gerekiyor. (...)

“Egemenler acılarımızdan faydalanarak halktan kendileriyle beraber dua etmemizi istiyorlar. Halk ölülerini düşünüyorken, iktidar erki ne yapıyor? Daha fazla ve dizginsiz bir savaş ve polis zulmü ile dünya halklarını avlamak.”

Devrimci Komünist Partisi’nin tavrı çok net ve çeşitli komplo teorilerine kafa yormadığı gibi, bu saldırıların emekçiler açısından kötü sonuçlar doğuracağı gibi zorlama tespitler de içermiyor: “Bu yalan üreten küstahlar, dünya ve bu ülke halkının çıkarlarını savunamazlar. Bunlar iktidarda kaldıkça sistemlerinin ürettiği dehşetler gökyüzünden yağmaya devam edecek.” (Bağımsızlık Yolunda Devrimci Demokrasi, S:16, s.10)

Yaşadığımız Vatan’ın 11 Eylül ile ‘eklemlenme’si

Yaşadığımız Vatan dergisi ise 11 Eylül ve sonrasındaki Afganistan’a yönelik saldırıları kendi mücadelesine “eklemleme” gayreti içine girdi. Bu gayret, dünyayla bir şekilde ilişki kurma girişimi olarak olumlu karşılanabilir. Yaşadığımız Vatan’ın, gerçeği görenler arasında Independent yazarı Robert Fisk ile Der Spiegel yazarı Johan Galtong’un sözlerine de yer vermesi bu girişimin ürünü olarak görülebilir. (Yaşadığımız Vatan, S:114, s.29) Nitekim dikkate değer sonuçlar da üretilmiştir. Ancak, tüm dünyanın kendi eylem ve eylemlilikleri temelinde, o süzgeçten geçirilerek algılanması problem olarak duruyor. Edinimde kendini merkeze almanın sınırları zorlanıyor, dolayısıyla ‘kaynaşma’ yaşanamıyor denilebilir. En basit anlatımla, 11 Eylül eylemcileri feda eylemcileri oluyor ve eylemden öğrenecek bir şey kalmıyor.

Yaşadığımız Vatan, “Amerika’ya ve işbirlikçilerine karşı savaşıyoruz” şiarını öne çıkararak (Yaşadığımız Vatan, S:108) ölüm oruçlarıyla 11 Eylül’ü kendi bağlamında birleştirdi. Afgan halkına “Sizler ölüme mahkumsunuz. Bunu biliyor musunuz? Teslim olmazsanız kimseye acınmayacak.” diyen ABD ile cezaevi operasyonlarında “Teslim mi olacaksınız, ölecek misiniz?” diyen Türk devletini buluşturdu. (Yaşadığımız Vatan, S:112, s.38)

Yaşadığımız Vatan, aynı zamanda, “her türlü şiddete karşıyız” diyenlere karşı da tavır aldı ve küçük burjuva beyinlerin ezilenlerin şiddetinin meşruluğuna soldan küfür ettiklerini belirtti. (Yaşadığımız Vatan, S:108, s.21) Eylemi, ezilen halkların öfkesi olarak gördü. Yaşadığımız Vatan, provokasyon teorilerine de net eleştiri yöneltti. Bu saldırı olmasaydı emperyalistlerin karşı saldırıya geçemeyeceklerini iddia edenlere karşı şunları söyledi: “Bu mantık “emperyalizme karşı hiçbir şey yapmayın”a kadar gider.” (Yaşadığımız Vatan, S:108, s.37)

İslamla bağ kurma

Yaşadığımız Vatan aynı zamanda "Eyüp Sultan geleneği"nin (Bu konu için bak.: Cuma Tat, "Marx'ın Yolu Eyüp Sultan'dan Geçer (mi?)", Teori ve Politika, S: 7) sürekliliğini ispatladı ve İslamcılarla da eleştirel bir diyaloğa girmeye özel bir dikkat gösterdi. İslam’da şiddet yoktur diyenleri eleştirdi ve “inançların, düşüncelerin savunulması işte tam da bugünlerde belli olur. (...) Bu konuda devrimcilerden öğrenmelisiniz” (Yaşadığımız Vatan, S:108, s.36) dedi. Yaşadığımız Vatan’ın din savaşı saptamalarına, İslamcı harekete ve emperyalizme karşı aldığı tavır çok net, eleştirel ve yerindeydi:

“Ne Taliban’ın gericiliği, adaletsizliği, kendi halkına da eziyet çektirmesi, ne de Saddam’ın “diktatörlüğü”. Hiçbiri dünya halklarının baş düşmanına karşı alınacak tavrı değiştirmiyor.

“Bu savaşta saflar Müslüman-Hıristiyan ya da Taliban Amerika diye belirlenmiyor. Çok açık bir şekilde yoksullar-zenginler ezenler-ezilenler olarak şekilleniyor. Ezilenlerin müslüman, hıristiyan ya da başka bir dinden olması hiç önemli değildir. Çünkü ezenlerin, kapitalizmin, tekellerin dini imanı yoktur. Dinleri imanları dolar’dır.” (Yaşadığımız Vatan, S:114, s.32)

İslamla ilişkiye giren bir başka isim de Perinçek oldu. ABD düşmanlığını Türkiye’yi bölmek istediği üzerinden, Kürt düşmanlığına dayanarak kuran Perinçek, 11 Eylül eylemlerinin kendi Doğu-Batı ayrımı temelinde algılıyor ve Doğu’nun yükselişine hizmet ettiği için selamlıyor. 11 Eylül eylemlerinin “ferahlatıcı” olduğunu söyleyen Perinçek’in Afganistan’a yönelik saldırının İslam dünyasına, Doğu’ya yönelik emperyalist saldırı olduğunu söylemesi, son dönemlerde laik söylemini geri çekmesi dikkat çekici.

Yaşadığımız Vatan dergisi Bush’un ağzından çıkan Müslüman-Hıristiyan savaşı tanımlamasını, böyle bir savaş olmadığını dinli-dinsiz savaşının yaşandığı seklinde yorumlayarak edindi. Perinçek de Müslüman-Hıristiyan ayrımını değiştirdi ama yerine Doğu-Batı ayrımını yerleştirdi. Bu ayrım içinde Doğu saflarında Türkiye’nin genelkurmayı, Rusya ile Çin de bir bütün olarak yer aldı.

Perinçek sık sık katıldığı televizyon programlarında 11 Eylül’ü kınayan ‘kamuoyunun gediklisi’ züppeleri “Pentagon uşağı” ve “Arap düşmanı” olarak nitelendirirken kuşkusuz haklıydı. Bunun politik anlamı da ayrı bir önem taşıyor ve burada anılmalıdır.

Okunma 10631 defa
Apertura de cuenta bet365.es