Devrimcilik, Mahir Çayan ve Marksizm

Yazan

Ali Avcı

20 yıldır Almanya'nın Lübeck Hapishanesi'nde tutuklu bulunan, ölüm orucunun başlangıcından sona erdirilişine kadar, 6 yıl 3 ay boyunca (20 Ekim 2000 - 25 Ocak 2007), "İradem Türkiye'deki özgür tutsak yoldaşlarımızın iradesine bağlıdır" diyerek düzenli olarak, haftanın beş günü açlık grevi yapıp iki gün ara veren eski “Doğu Almanya” vatandaşı Rainer Dittrich’e...

Devrimcilik, tüm teorik, düşünsel niteliklerden muaf, çıplak bir gerçektir. Ne gelecek tasarımları, teorik analizler, ‘ilerici’ düşünceler, ne proletarya diktatörlüğü, sosyalizm, ne de anarşizm ya da İslam gibi bir ideoloji veya dinle ilgilidir. Devrimci olanla olmayanı ayırma bağlamında tek belirleyen ‘şiddet’tir; devrimcilik bir şiddet pratiğidir.

Devrimcilik, özneleri kategorik olarak birbirinden ayıran ontolojik bir farktır. Devrimci olanla olmayanı ayırmak, dünyanın hangi noktasında olursa olsun, ezenlere karşı ezilenlerin verdiği mücadelelere bakarken yapılması gereken ilk ayrımdır.

Devrimciliğin imkanları geçmişten bugüne, ezme-ezilme ilişkilerinin olduğu tüm zamanlarda potansiyel olarak vardır; zaten şiddet durumunu yaratanlardan, ezenlerden dolayı ezilenlerin şiddeti tüm zamanlarda meşrudur! Ne var ki, bu meşruiyet devrimciliği kendiliğinden getirmeye yetmemiştir; ezme-ezilme ilişkisi yaşanmasına rağmen devrimci öznelere rastlayamadığımız uzun dönemler vardır. Ancak öyle anlar gelmiştir ki, devrimcilik, belirli bir yerde, belirli bir anda bir kopuşla doğmuş, kendini inşa etmiş ve süreklilik kazanmıştır.

Devletin şiddetinin, şiddete maruz kalanları devrimcileştireceği ilkesel olarak söylenemez. Şiddet durumu devrimciliği tüm zamanlarda mümkün ve meşru kılar, ancak devletin şiddeti kimi konjonktürlerde kitleleri devrimcileşmeye[1] (devrimci özneler yaratmaya) zorlasa, devrimcileştirse de, ‘normal’ olan tersidir. Devletin şiddetine maruz kalanlar politik özneler olduğunda da durum böyledir. Şiddete şiddetle cevap veren devrimci politik özneler, şiddete karşı konumlanarak reformculuktan devrimciliğe adım atan reformcu politik özneler[2] olmuştur. Ancak şiddete maruz kalan politik özneler birçok kez de bırakalım devrimcileşmeyi, reformcuysa reformcu kalmış, devrimciyken kırılıp ya tamamen tasfiye olmuş ya da reformculaşmıştır. Şiddetin temel bir amacı da budur.

Bir politik öznenin devrimci olabilmesi için ezenlerin şiddet aygıtı olarak da tanımlanabilecek olan devletin[3] şiddetine maruz kalması yeterli değildir. Devlet ezilenlerin birçok kesimine süreklilik kazanmış bir şiddet uygular, şiddet uygulamadığı zamanlarda ise devletin şiddet aygıtları, devletin belirlediği sınırları aşacak ezilenlere şiddet uygulamaya hazır bekler.

Devrimci bir politik özne devrimci olduğu için devletin şiddetine maruz kalmakta ve devrimciliği devlete uyguladığı şiddette kendini göstermektedir.

***

Devrimcilik, çıplak gözle görülebilen bir şeydir, özel teorik bindirmelere ihtiyaç duymaz, söze kayıtsızdır! Türkiye’de, devrimci olanla olmayan politik özneler ayrımı, hapishanelerde insanları olan, şehitler vermiş ve vermeye devam eden, işkencehaneleri iyi tanıyanlarla diğerleri arasındaki ayrımdan daha fazla bir şey değildir. Ayrım bu kadar yalındır. Bu ayrımı reddeden ve devrimci bir pratiğe sahip olmaksızın kendilerini devrimci ilan edip, devrimciliği hor görenlere en iyi cevap Mahir Çayan’ın, kendine proleter devrimcisi diyen reformculara gönderme yaparak, verdiği cevaptır; ve bu cevap, devrimciliğin ne olduğunu da duru bir şekilde ortaya koymaktadır: “(B)unlara göre, hapislere tıkılanlar, şehit edilenler proleter devrimcileri değillerdir ki, onlar ‘anarşist’, ‘maceraperest’, ‘bir avuç sol hayta’dır. ‘Hakiki’ proleter devrimciler ne şehit olur, ne de hapishanelere düşer,...” (s.167)[4]

Devrimci olan ve olmayanı belirlemeye çalışırken özellikle, ‘Türkiye’de’ denilerek konum ve zaman belirtilmelidir, çünkü devrimcilik, mücadele edilen yer ve koşullara göre doğal olarak nitelik ve biçim değiştirecektir. Her ülkenin, bölgenin koşullarına göre şiddetin şiddet olabildiği bir eşik bulunmaktadır. Filistin’de, Kürdistan’da devrimci olmakla İsveç’te devrimci olmak açıktır ki bambaşka şiddet eşiklerine denk düşecektir.

Hiçbir söz, hiçbir saptama, devrimci olmayanları devrimcilerin yanına yaklaştıramaz ya da devrimci olanların birbirlerinden ‘daha has’ bir devrimcilikleri olduğu anlamına gelmez. Sözün hükmünün olmadığı bir alandır devrimcilik! Devletin aynıyla korunmasını savunan bir ulusalcı devrimci, sırf devleti korumayı düşündüğü için, devleti parçalamaktan bahseden bir Leninist devrimci veya tamamen yok etmeyi savunan bir anarşist devrimciden daha az devrimci değildir. Kıstas, savundukları düşünceler olamaz!

Devrimi işçi sınıfının yapacağını söyleyen bir özne devrimci, devrimi halkın yapacağını söyleyen reformcu olabilir. Toplumsal devrimi savunan bir devrimci politik özne, politik devrimi savunan bir reformcu politik özne var olabilir. Kitle politikasını savunan bir devrimci öznenin yanı başında öncü politikayı (hatta öncü savaşı) benimseyen bir reformcu özne bulunabilir. Sosyalist devrim diyen bir devrimciden, demokratik devrimi savunan bir reformcudan bahsedebiliriz. Hatta dönemin Almanca konuşmayı gerektirdiğini söyleyen bir devrimci hareketin yanında, dönemin Fransızca konuşmayı zorunlu kıldığında ısrar eden bir reformcu hareket de yer alabilir. Mesela günümüzde, 2000’li yılları yaşarken, 71 devrimci kopuşunu kabul etmeyen bir devrimci hareket de şu anda Türkiye’de mücadele ediyor olabilir.

Yukarıda “devrimci” dediğimiz öznelerin anlayışlarının devrimcilikle uyum içinde olduğu söylenemez, aksine devrimciliğe aykırıdırlar. “Reformcu” dediklerimizin ise anlayışlarına bakılırsa devrimci olmaları beklenir. Kısaca devrimci olmayı zorlaştıracak düşünceleri savunanların devrimci olabileceğini, devrimciliğin önünü açacak düşünceleri savunanların da reformcu olabileceğini vurguluyoruz. Böylece devrimciliğin sözden bağımsız olduğu tespitine bağlı kalıyoruz. Ancak devrimciliğin söze kayıtsız, sözle ilgisiz olduğu saptamasını yaparken, diğer taraftan da devrimciliğe uyumlu ve uyumsuz anlayışlardan bahsederek, ‘söz’ dünyasına bilinçli bir gönderme yapmış da oluyoruz. Bilerek, devrimcilikle uyum içinde ve devrimciliğe aykırı anlayışlardan bahsediyoruz. Yani politik öznelerin teorik, politik analizlerinin, genel anlayışlarının bugüne etkileri temelinde devrimcilikle ilgili olabileceklerini belirtmiş oluyoruz. Devlet aygıtını parçalamaktan, sosyalizmi kurmaktan bahseden Marksist bir politik öznenin devrimciliğini tavizsiz bir şekilde sadece pratiğiyle tanımlamakla birlikte, ‘parçalama' tespitinin devletle pratik mücadele içine girmesini perçinlediğini söylemiş oluyoruz. Marksist politik öznenin devletle çarpışması, teorisinde bu çarpışmaya yer olduğu için ilgili özne açısından çelişik bir durum yaratmamakta, tersine olumlu bir işlev görmektedir.

Tersinden örnekler vermek de mümkündür. Ezilenlerin devrimci mücadelesinin devlete karşı olduğunu reddeden bir devrimci öznenin pratikte devletle karşı karşıya her gelişinde teorisiyle çelişkiye düşeceği açıktır. Anti-kapitalist mücadele verdiğini söyleyen bir politik özne ise, kapitalizme karşı bir pratik sergilediğinde, mesela bir fabrikada grev organize ettiğinde karşısında devletin kolluk kuvvetlerini bulacaktır, Sabancı ailesini değil. Proletaryanın doğrudan burjuvaziyle savaşması gerektiği yönündeki tüm ısrarlarına rağmen, burjuvaların çıkarlarına her dokunduğunda karşısına dikilen devlet güçleri olacaktır. Türkiye’de emperyalizme karşı mücadele ettiğini söyleyen bir politik özne de benzer bir durumla karşılaşacaktır. Eğer tutarlı davranıp mesela bir ABD üssüne saldırırsa, karşısında ABD’yi değil yine devleti, devletin karşı şiddetini bulacaktır.

Bu, bu tür politik öznelerin devrimci pratikler sergilediğinde kendi saptamalarını zorlayan bir gerçekle, devlet gerçeğiyle karşılaştıkları anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, devrimciliğin uyum içinde olduğu ve zorladığı saptamalardan, anlayışlardan bahsetmek anlamlıdır ve gerekmektedir. Çünkü, devrimci pratiği, düşmanını devlet olarak belirleyen bir politik öznenin anlayışını perçinlerken, düşmanını emperyalizm olarak belirleyen bir politik özneninkini zorlayabilecektir.

Bu bakış açısıyla Türkiye’ye baktığımızda şu saptamayı yapabiliriz: Türkiye’de devrimcilik genelde sosyalist devrim değil demokratik devrim diyenlerden, işçi değil halk vurgusunu öne çıkaranlardan, kitle politikasını değil öncü politikayı savunanlardan, toplumsal değil politik devrimi benimseyenlerden çıkmıştır. Aksi savunuları bulunan ama aynı zamanda devrimci olanlar ise, devrimciliklerini veya teorilerini (anlayışlarını) zorlayan bir sürekli gerilim yaşamaktadırlar.

Söz konusu olan devrimcilikse, bazı saptamaların ‘doğru’ olmasalar bile, devrimciliği mümkün hale getirdiğini de burada önemli ve ihmal edilemez bir başka nokta olarak belirtmek gerekir. Tarih, ‘yanlış’ tespitlerin yarattığı devrimcilik örnekleriyle doludur. Mesela devrimin kırlardan şehirlere doğru gerçekleşeceği tespiti belirli bir konjonktürde belirli bir ülkede ‘yanlış’ olabilir, ama böyle olsa bile bu tespiti yapan bir politik özne, tespitinin ardını kovalayarak kırlara çıkıp devrimcileşebilmektedir. Ya da bir devrimci hareket ‘yanlış’ şekilde Türkiye'nin ABD işgali altında olduğunu tespit edip bu tespitinden hareketle ABD hedeflerine saldırdığında devletin şiddetini üzerine çekecek, devletle çatışmaya girmesi halinde de devrimcileşecektir. Tespitinin ‘yanlış’lığı devrimciliğini yanlış yapmayacaktır!

71 devrimci kopuşu ve Mahir Çayan

Türkiye’de devrimcilik hakkında konuşmak isteyen herkes 1971’den, yani Denizlerden, Mahirlerden ve ardından Kaypakkaya’dan bahsetmek durumundadır. Mustafa Suphi’lerin kısa dönemli ve süreklilik yakalayamayan pratiği bir kenara bırakılırsa 1971 öncesinde devrimciliği aramanın beyhude olduğu net bir şekilde söylenebilir.

71 devrimciliği demek, devlete karşı şiddet uygulanması ve devletin şiddetine maruz kalınması demektir. ‘Gereği gibi’ düşünen ve davrananların devrimcileşemediği bir dönemde ‘gereğinden öte’ düşünenlerin ve davrananların devrimcileştiği bir yıldır 1971. Başta THKO ve THKP-C pratiği, onları takiben TKP-ML/TİKKO pratiği ile sürekliliği olan bir devrimci kopuş gerçekleştirilmiştir. O günden bugüne devrimcilik kesintisiz denilebilecek bir şekilde bu topraklarda varlığını sürdürmüştür.

Yaptığımız bu tanımlamalar bağlamında 71 devrimci kopuşunu ve devrimciliğin nasıl ortaya çıktığını ayrıntılarıyla göstermek mümkündür, ancak bu yazıda devrimci kopuş üzerine böyle bir çalışma yapılmayacaktır. Burada, Türkiye'ye özgü bir devrimcilik teorisi geliştirdiğini düşündüğümüz Mahir Çayan'ın eserini Marksist devrimcilik temelinde inceleyeceğiz. Türkiye’de Marksizm için 71 devrimciliğinin ve bu devrimciliğin bizzat Çayan tarafından geliştirilen teorisinin ihmal edilemez olduğu, uygun bir şekilde edinilmesi gerektiği savunulmaktadır. Ancak Marksist devrimciliğin devrimcilik olma bakımından diğer devrimciliklerden farkı olup olamayacağı konusu cevaplanamamaktadır. Gösterilmeye çalışılan şey, Marksizmin, devrimciliğe aykırı teorik yaklaşımlar içermediği, Mahir Çayan’ın yazılı eserlerindeki tüm çabasının da Marksizme içkin olduğu düşünülen böyle bir devrimciliğe aykırılığı ayıklamak olduğudur.

Devrimciliğin devrimci teorisyeni olarak nitelendirilebilecek olan Mahir Çayan, tüm pratiği boyunca kesintisiz, sürekli devrimciliğin imkanlarını yaratmaya çalışmıştır. Devrimci pratiği devletin sert müdahalesiyle kesilmiştir ancak geleceğe kesintisiz bir devrimcilik türü armağan etmiştir. Yazıları da Marksizmden hareketle böyle bir devrimciliğin imkanlarını ülke özgülünde bulmaya odaklanmıştır. “Gizli işgal” , “ideolojik öncülük”, “üçüncü bunalım dönemi” ve diğer birçok terim sürekli devrimciliğin imkanlarını arama amaçlıdır. O, devrimciliği bir Marksist olarak, Marksist öğretiyle yaratmak için uğraşmıştır.[5] Yaygın olarak dünyada kabul gören bir tür Marksist öğretinin devrimciliği zorunlu kılmayan, hatta devrimciliğe aykırı her noktasına müdahale etme pratiği sergilemiştir. Mahir Çayan’ın çağdaşlarını aşan teorik nitelikteki özgül çalışmaları bu bağlamda ayrıntılı olarak incelenmeyi hak etmektedir ve burada aslen bu gerçekleştirilmeye çalışılacaktır.

Marksist devrimcilik

Devrimcilik, Marksist olabilmek için bir ön koşul olabilir, ama niteliği gereği, Marksist olanla olmayanı ayıramaz. Devrimciliğin anarşist, İslamcı, ulusalcı vb. başka formları da mevcuttur. Dolayısıyla, eğer biz Marksistler için Marksist olanla olmayanı ayırmak önemliyse, ki önemli olması gerekir, başka ayrım noktaları inşa etmemiz gerekmektedir. Bunu yaparken öncelikle devrimciliğin Marksizm açısından anlamının ne olduğunu saptamak gerekmektedir.

Aslında devrimci olup olmamanın Marksizm açısından önemini Marksizmin şu soruya vereceği cevap belirleyecektir: Devrimci durumun olmadığı dönemlerde devrimcilik mümkün müdür, mümkünse gerekli midir?

Bu soruyu Marksizm, ‘devrimci durumun söz konusu olmadığı dönemlerde devrimcilik mümkün değildir, mümkün olsa bile gerekli değildir’ şeklinde yanıtlıyorsa, Marksizm açısından devrimciliğin bir ön koşul olmadığı, özel bir öneminin bulunmadığı ortaya çıkar. Dolayısıyla, ‘devrimci olmayan bir Marksist özne olabilir mi?’ sorusuna verilecek cevap, ‘evet, olabilir’dir. Yani bu durumda devrimci olmayan Marksizmler mümkündür, devrimci bir Marksizm türünü diğerlerinden ayırmak için ‘devrimci Marksizm’ tabirini kullanmak yerindedir.

Nitekim kitle politikasını, toplumsal devrimi kararlı bir şekilde savunan birçok ‘Marksist’ politik öznenin iddiası budur. Öncü politikayı ve politik devrimi reddedişleri, ya da geri plana (son kerteye, devrim anına vb.) itişleri, bazı başka durumlarda ise sözde savunup pratikte uygulamayışları da bu iddiaya dayanmaktadır. Devrimci durum, devrimci ayaklanma dönemi gelene kadar kitleler içinde örgütlenecekler, devrim anında iktidara el koyacaklardır.

Bu anlayışa karşı Lenin ile birlikte devrimci durumun yaşandığı dönemlerde devrimci olmanın özel bir anlam ifade etmediğini, devrimci durum yaşanırken zaten herkesin devrimcileştiğini, devrimciliğin devrimci olmayan dönemlerde şart olduğunu ısrarla vurgulamalıyız. Marksizm, politik devrimciliği zorunlu bir gereklilik olarak ortaya koyan bütünsel bir yapıdır. Devrimci durumun olmadığı dönemlerde devrimciliği gerekli görmeyen bir Marksizm savunanlara karşı tüm devrimcilerle birlikte ortak bir cepheden, devrimciliği öne çıkararak durmalıyız. Yani, Mahir Çayan’ın devrimcilik vurgularının tereddütsüz yanında yer alabilmeliyiz.

Marksizm için devrimci durumun olmadığı dönemlerde devrimcilik mümkündür ve zorunludur. Dolayısıyla, eğer bir coğrafyada devrimcilik varsa o coğrafyada devrimci olmayan bir politik Marksizm türü mümkün değildir. Marksist olduğunu söyleyen politik özne, devrimci değilse Marksist de değildir.[6] Bir başka deyişle Marksist olmayan devrimcilikler mümkündür ve vardır ancak devrimci olmayan bir Marksizm mümkün değildir. Bunun anlamı Marksist olduğunu söyleyen politik özneler arasında Marksist olanla olmayanı ayırma temelinde ilk ayrımın devrimcilik temelinde yapılması gerektiğidir.[7]

Politik Marksizmi, politik Marksist özneleri saptamaktan bahsediyorsak, Marksizmin bilim ve felsefe bileşenlerindeki unsurlardan hareket etmek, proletarya diktatörlüğünü benimsemiş olmak, devletin parçalanmasını savunmak, sınıf savaşını veri almak, asgari sosyalist programa sahip olmak gibi programatik veya teorik unsurları ayırıcı veçheler olarak öne sürmek makul değildir. Politik Marksizm söz konusuysa, politik öznelerin faaliyet gösterdiği ülke, bölge ve dünyanın politik durumu, ilgili yerdeki ilgili öznenin politik pratikleri veri alınmak durumundadır. Marksist devrimciliğin diğer devrimcilik türlerinden bir farkı varsa, bu fark politik bir fark olmalıdır. Yani, kendine Marksist diyen özneler arasından Marksist olanları saptamak için her ülke, bölge, bazen de dünyaya özgü politik saptamalar yapmak gerekmektedir.

Marksizmin dünyasal çapta etki yarattığı ve dünyasal çapta örgütlendiği zamanlarda Marksist olma bağlamında dünya-politik belirlemeler yapılabilir. Mesela, ‘Üçüncü Enternasyonal’in ilk yıllarında ‘Üçüncü Enternasyonal dışında kalanlar Marksist olamazlar’ saptaması meşruydu.

Türkiye’de Marksizm

Üçüncü Enternasyonal’in ilk yıllarındakine benzer dünyasal belirlemeler çok özel konjonktürlerde ortaya çıkabilmektedir, ancak ülkesel çapta özgül belirlemeler ısrarla, sürekli olarak gerçekleştirilmek durumundadır. Türkiye’de politik Marksizmi ararken de böyle yapmalıyız.

Türkiye’de politik Marksizmi, Marksist politik özneleri ararken elbette devrimciliği ön koşul olarak koymamız gereklidir. Eğer Türkiye’de politik Marksizm doğmuşsa bu doğumun devrimciliğin doğduğu dönemlerden, 1971 devrimci kopuşundan sonra gerçekleşmiş olması gerekir.

Ardından, Türkiye’deki Marksist politik özneleri saptarken iki temel konu üzerinden hareket etmeliyiz: Kemalizm ve Kürt sorunu. Bu iki konu, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan günümüze kadar belirleyici bir konum işgal etmiştir ve hala etmektedir. Burada, bir tür politik tarihyazımı yapılmayacak, Kemalizm ve Kürt sorununun ülke tarihindeki belirleyici konumu analitik bir incelemenin konusu yapılmayacaktır. Ancak önermemiz gayet nettir: Kürt sorunu ve Kemalizm, Türkiye özgülünde Marksistlik için temel önemdedir. Son yıllarda bu iki konuya, aslında bir bağlamda Kemalizmle kesiştiği söylenebilecek olan ‘İslam’ başlığı altında toplayabileceğimiz bir tür ‘Aydınlanmacılığın, modernizmin’ reddi eklenmiştir. Üstelik, bu reddedişin önem kazanmasında son yıllardaki dünya konjonktürel gelişmelerin özel bir etkisi vardır. Bu nedenle, Kemalizmin Aydınlanmacı olmayan bir reddi günümüzde özel bir önem kazanmıştır. Ayrıca, günümüzde özel önem kazanan ‘İslam’ Türkiye Cumhuriyeti tarihi için yeni bir konu da değildir. Kemalist Aydınlanmacılığın Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar "irtica tehdidi" olarak dillendirdiği temel gerilimlerinden biridir.

Bu kanalın kendi özgün dinamikleri Türkiye’de devrimcilik yaratamamıştır. İslamcı devrimcilik girişimleri olmuş ama hızla başarısızlığa uğramıştır. Türkiye’deki sol ise Hikmet Kıvılcımlı şahsında ifadelendirilebilecek sınırlı girişimler dışında bu kanalla, bu kanala kanalize olan kitlelerle özel ilişkiye girmemiş, aksine o kanalı reddederek kendini Aydınlanmacı kanalda ifade etmiştir.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız parametrelerden hareketle Türkiye’de Marksizmi aramaya başladığımızda amasız, fakatsız, tok sesle Kaypakkaya’yı işaret etmek gerekmektedir. Kaypakkaya’nın eseri devrimci kopuş süreci içindeki bir başka kopuş, politik Marksizmi doğuran bir kopuş olarak nitelendirilmelidir. Kaypakkaya’nın eseri elbette döneminin TKP-ML/TİKKO'sudur.

Kaypakkaya’yı görmezden gelme, adını anmama gibi kompleksli yaklaşımları bir kenara koyarsak, Kaypakkaya’dan bahseden herkesin, niceliksel bir düzeyde tutmakta ısrar ederek de olsa, Kemalizm ve ulusal sorun konusunda dönemin ‘en gelişkin’ kişisi olarak Kaypakkaya’yı işaret ettiği görülür. Bu paye, onun pratiğinin reddedilemeyecek gücünden gelmektedir, zorunlu olarak verilmektedir. Kuşkusuz, Kaypakkaya’nın Denizler ve Mahirler’den farkını niceliksel bir boyutla sınırlı bırakanlar, Marksizm bağlamında ona özel bir yer vermemektedirler. Ve kuşkusuz Kaypakkaya ile diğerleri arasındaki fark nitelikseldir!

Kaypakkaya’yı devrimcilik temelinde Denizler ve Mahirler ile anmak yerindedir, dahası, Denizler ve Mahirler önce gelir ama Marksizm söz konusu olduğunda üçünü birden anmakta ısrar etmek temel bir hata olacaktır. Kaypakkaya’nın Kemalizm ve ulusal sorun bağlamında çok net ortaya koyulabilecek kategorik bir farkı bulunmaktadır ve bu fark Marksizmin yarattığı farktır.

1971 devrimci kopuşunu kabul eden ama Kaypakkaya’yı politik Marksist görmeyenlerden bazılarının temel gerekçeleri “kara kaplı kitap”, “Marksist öğreti”dir. Zaten bizzat kendisi köklü bir eleştiriye tabi tutulması gereken söz konusu “Marksist öğreti”den destek alarak Kaypakkaya'yı Marksist görmeyenlerin sayısız ‘teorik’ gerekçeleri vardır: Maoist olmasından, klasik Leninist öğretiye uygun programı olmamasına, işçiler içinde örgütlenmemesinden, kapitalist sistemin gerçek ekonomik-sınıfsal yapısını görememesine, solculuğuna... “Marksist öğreti”den yola çıkarak Kaypakkaya’yı Marksist görmeyenlerin öncelikle Mahir Çayan’ın geliştirdiği devrimciliğin teorisine, bu teoriden kaynağını alan eleştiriye ihtiyacı vardır. Çayan’ın eseri, “Marksist öğreti”lere içkin olan reformculuğu açıkça gözler önüne sermektedir. Mahir Çayan’ın geliştirdiği devrimciliğin teorisini bu yazıda ayrıntılı olarak ortaya koyarken bir anlamda bunu da göstermiş olacağız.

1971 devrimci kopuşunu kabul eden ama Kaypakkaya’nın Marksistliğini, Denizler ve Mahirlerle birlikte dile getirenler ise, ona özgü politik Marksist duruşu bir başka şekilde reddetmektedirler. Hatta bu ısrar sonucunda, kimi zaman, Marksist olduğunu söyleyen her devrimci politik özneyi Marksist kabul eden bir noktaya ulaşmaktadırlar. Genellikle Denizler ve Mahirlere dayanan politik öznelere ait olan bu yaklaşımın sahipleri, ısrarla Kürt sorunu ve Kemalizm konusunda hesap vermeye zorlanmalıdır. Kaypakkaya’nın eserinin bu iki alandaki ezici üstünlüğünü onlara bıkmaksızın vurgulamak gerekmektedir.

Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’ı da politik Marksizmin doğuşuna dahil etmek adına Kaypakkaya’da bulunan söz konusu kategorik farkın devrimciliğe görece geç atılmasının ürünü olduğu yönünde tezler de geliştirilmektedir. Bu anlayışa göre Kaypakkaya belirli bir birikimin, Mahir ve Deniz’in yarattıklarının üzerinden eserini oluşturmuştur. Kuşkusuz öyledir, ancak bu, Kaypakkaya’nın bir kopuş yarattığı gerçeğini değiştiren değil aksine güçlendiren bir savdır. 1971 devrimci kopuşu da TİP içindeki kısa kültürel edinim sürecinin bir ürünüdür. Bundan hareketle TİP’i devrimci kopuşun bir unsuru saymak ne kadar anlamsızsa diğeri de o kadar anlamsızdır.

Bir diğer reddediş biçimi ise devrimcilikle sorunu olduğu için Kaypakkaya ile de sorunu olanların reddedişidir. Onlar öncelikle 1971 devrimci kopuşuna karşıdırlar, devrimciliği tanımamaktadırlar. Dolayısıyla onlarla karşılaştığımız cephe politik Marksizm cephesi değil, devrimcilik cephesidir. ‘Değme’ Marksist ‘teori’lere dayanarak, ‘şanlı TKP’ tarihine uzanarak, ‘yüce işçi hareketlerine’ sarılarak Marksizm öğretmeyi, öğrettikleri Marksizme uymadığı için de Mahir Çayan’ı, Deniz Gezmiş’i ve İbrahim Kaypakkaya’yı Marksizm dışına atmayı pek sevenlere, üç genç devrimcinin devrimci pratiği yeterli cevabı vermektedir.

Mahir Çayan’da Kemalizm ve ulusal sorun

Kaypakkaya’nın Marksistliğini, Denizler ve Mahirlerle aynı kalemde dile getiren, Kürt sorunu ve Kemalizm konusundaki kategorik farkını görmeyenlere ısrarla Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’in pratiğinde Kürt sorunu ve Kemalizmin yerinin ne olduğu sorulmalıdır. Tereddütsüz belirtmek gerekir: Kemalizm ve ulusal sorun bağlamında Çayan’ın eseri problemlidir.

Mahir Çayan’ın Kürt sorunu ve Kemalizme yaklaşımı elbette dönemin önemli birçok simasından, en başta da Perinçek ve Mihri Belli’den ileridir, ancak Çayan Kemalizmden kopuşmuş değildir. Dolayısıyla, Kemalizm ve ulusal sorun bağlamında açık bir kopuş yaşayan Kaypakkaya varken, bugünden Mihri Belli’ye ve Perinçek’e bakarak Çayan’ı olumlamak anlamsızdır. Aksine Kaypakkaya’nın pratiği, Çayan’ı eleştirmeyi meşru hale getirmektedir.

Mahir Çayan Kürt sorunu hakkında neredeyse hiç söz söylememiştir. Yazılı olarak Kürt sorunundan bahsettiği tek yerdeyse, Mihri Belli’nin ilerisindedir; ama o kadar. ‘Kürt sorunu misak-ı milli sınırları içinde çözülür’ önerisine karşı çıkmakta, Leninist ulusların kendi kaderini tayin hakkına değinmektedir ancak ayrılma hakkının da tek çözüm yolu olduğunun iddia edilemeyeceğini belirterek, “Kürt emekçi halkı”ndan, “iki tarafın burjuva ve küçük burjuva milliyetçi unsurları”ndan söz etmektedir (s.207). Bu, açıkça Leninist ulusların kendi kaderini tayin hakkı anlayışının gerisinde bir yaklaşımdır. Bire bir, hatta dogmatik denilebilecek bir tarzda ‘Leninist ulusal soruna bakış’ı takip ediyor olsa bile, Kaypakkaya’nın ayrıntılı analizi, Çayan’ın fersah fersah ilerisindedir. Ne ‘Kürt milleti’ yerine ‘Kürt emekçi halkı’ lafını koymakta, ne de Kürt tarafının burjuva ve küçük burjuva unsurlarından söz etme gereği duymaktadır.

Çayan’a göre Türkiye ‘gizli işgal’ altındadır. Bir başka deyişle “...ülkemiz yarı işgal altındadır. Bu nedenle İkinci bir Milli Kurtuluş Savaşı vermemiz gerekiyor.” (s.28) Amaç ise, “Emperyalizmin işgali altındaki ülkemizde...” (s.76) mücadele vererek “Milli demokrasiye sahip, bağımsız Türkiye’yi kurmak”tır (s.31). Bu yaklaşımdan hareketle yaptığı birçok saptaması göstermektedir ki ‘gizli işgal’ durumunda ‘açık işgal'in gerektirdiği politik pratiklerin aynısını sergilemek gereklidir. İkisine karşı mücadele bağlamında dikkate değer bir politik pratik fark yoktur. Yani, Türkiye’de açık ya da gizli, sonuçta bir işgal olduğu için, işgale karşı olan tüm kuvvetlerle, başta da Kemalistlerle stratejik nitelikte bir ittifak gündeme gelebilmekte, ittifak bir gereklilik olarak öne çıkmaktadır. Kurulması zaruri olacak böyle bir ittifakı bozacak tüm unsurlara, haliyle Kürt milli davasına bırakalım yer olmamasını, bu tür “tali” sorunların ittifakı bozucu nitelik taşıdıkları bile söylenebilir. Türkiye’yi gizli de olsa bir işgal altında gören Çayan için Kürt milletinin ayrılma hakkı doğal olarak ikincil niteliktedir.

Geliştirdiği gizli işgal anlayışına sıkı sıkı bağlı kalarak sosyalist devrimi reddederken söyledikleri, Kürt sorununa ilişkin problemli yaklaşımının nedenini ortaya bir kez daha koymaktadır: Çayan’a göre “...bugün için tayin edici çelişme, proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişme değil, Yankee emperyalizmi ile bütün Türkiye halkı arasındadır” (s.101).[8] “Yurt çapında esas mücadele Kemalistler ile işbirlikçiler arasında değil, proleter devrimcilerle Amerikan emperyalizmi arasında olmaktadır.” (s.166) Böyle olunca, asli çelişkiyi öne çıkarmak, mücadeleyi asli çelişkiden hareketle ilerletmek gerekecektir. ABD emperyalizmi gibi somut bir düşman varken Kürt milletinin bağımsızlığı nasıl politikanın konusu olabilir? Aksine, ABD’ye karşı kurulacak muhtemel cephenin bölünmesi anlamına geleceği için gerici bir rol oynayacağı bile düşünülebilir.

Mahir Çayan, kendi hareketlerini, Kemalistlerle elbette ittifak kuracak olan ama kesinlikle Kemalist olarak adlandırılamayacak bir hareket olarak tanımlar. Doğu Perinçek’ten şu sözleri aktarır: “Bizim partimiz MİLLİ KURTULUŞ cephesidir. Bizim partimizin komutanı Mustafa Kemal'dir. Bizim partimizin üyeleri Amerikan sömürücüleriyle ortaklık etmeyen bütün bir MİLLET'dir.” Ardından da bu Kemalist saptamaya şöyle bir yanıt vererek kendini Kemalizmden ayırdığını düşünür: “Hemen anlaşılacağı gibi, bu milli cephe partisi, Kemalist Doğan Avcıoğlu'nun ‘halkın içinden gelen ve halkın nabzını elinde tutan’, içinde milli cepheyi teşkil eden Devrim Partisidir. (Bkz. D. Avcıoğlu, Türkiye'nin Düzeni, s: 523) İşte kendisiyle küçük burjuva radikalleri arasında hiçbir fark görmeyen, ‘Hep dostluk, mücadele yok’ diyen sağ oportünizm! Bizim partimiz ne milli cephe partisidir, ne de bizim partimizin komutanlığı küçük burjuva radikallerine aittir. Bizim partimiz sosyalistlerin partisi, Marksist bir partidir ve partimizin de eylem kılavuzu kemalizm değil, bilimsel sosyalizmdir!” (s.147)

Yani Kemalizm birinci kurtuluş savaşının öncüsüdür, bu temelde kendileri birinci kurtuluş savaşının devamcılarıdır ama ikinci kurtuluş savaşının öncüsü birincideki gibi küçük burjuvazi olamaz, üçüncü bunalım döneminde öncü proleter devrimciler olacaktır. Anlaşılacağı gibi, böyle bir proleter devrimciliği Kemalizmden kopuşmamış bir proleter devrimciliktir! Kemalizmin takipçisi olan bir devrimciliktir!

Mahir Çayan Kemalistlere yönelik pratik olumlu tavrını bir tür Kemalist anlayışla, teorik bir duruşla (Kemalizmin küçük burjuva niteliği) buluşturmakta, hatta oradan almaktadır. Öyle ki, emperyalizmle uzlaşanların Kemalizm kapsamı içine sokulmasını Kemalizmin aşağılanması olarak nitelemektedir. (s.112)

Çayan’a göre, “Türkiye devrimler tarihi bir bakıma küçük burjuva devrimler tarihidir.”(s.78) Bu temel tespitten hareketle erken yazılarından son yazılarına kadar Kemalizmin küçük burjuva niteliği konusunda kararlıdır: “Kemalizm, küçük-burjuvazinin en sol, en radikal kesiminin milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alışıdır. (s.332) “Kemalizm, küçük burjuva devrimciliğinin, işgal altındaki bir ülkede –Türkiye’de– emperyalizme karşı bir isyan bayrağıdır.” (s.109) “Kemalistler için ülkemizdeki, asker-sivil aydın zümrenin jakobenleri diyebiliriz.” (s.334)

Son yazılarında küçük burjuvazi yerine reformist burjuvazi demeye başlamaktadır ama metinlerden anlaşıldığı kadarıyla reformist burjuvazi de küçük burjuvaziye denk düşmektedir. Küçük burjuvazi uzun yıllar, başka sınıfsal oluşumlarla rekabet halinde de olsa, iktidarı elinde tutmuştur: “1919-23 harekatı reformist burjuvazinin harekatıydı. Cumhuriyet, reformcu burjuvazi, radikaller, tefeci bezirgan ve eşraf devletiydi.” (s.357) Dolayısıyla, “I. Milli Kurtuluş Savaşının ve de 1923 Anadolu Devriminin önderinin büyük-burjuvazi olduğunu söylemek gerçeklere aykırıdır.” (s.334)

Mahir Çayan’da Kemalizmle ilişki köklüdür, son yazılarında yer alan cumhuriyetin kuruluşundan 1970’lere kadar uzanan Türkiye tarihsel dönemleştirmelerinde kendini tartışılmaz bir şekilde ortaya koymaktadır.

Çayan, 1950’lere kadar uzanan dönemi şöyle tasnif etmektedir:

“1) 1923-32 Dönemi: Ülkenin bağımsız, ekonomisinin ise bir milli tüketim ekonomisi olduğu evre. “Bürokrat-burjuvazisinin doğuş evresi. Bu evre, yönetimde Kemalistlerin en ağırlıkta olduğu evredir. “2) 1932-42 Dönemi: Bu evrede, bürokrat-burjuvazinin, ticaret burjuvazisi ve de yabancı tekellerle birleşip yavaş yavaş tekelci-burjuvaziye doğru dönüşmeye başladığı evredir. 1932 Dünya krizinin oluşturduğu ekonomik sarsıntıdan bu zümre geniş ölçüde istifade etmiş ve palazlanmaya başlamıştır. (Bkz, 1932 Milli Korunma Kanunu, Savunma). “3) 1942-50 Dönemi: Savaş yıllarında özellikle Saraçoğlu döneminde, Saraçoğlu yönetiminin fiyatları serbest bırakması, ülkede dörtnal bir enflasyon yaratmış, Marshall, Truman yardımları paravanası altında, Amerikan emperyalizmi ülkeye iyice girmiş ve yabancı sermayeye geniş imtiyazlar sağlanmıştır. (Ülkenin sömürgeleşme sürecinin başlaması).” (s.337)

Tüm bu dönemin büyük bölümünde Mahir Çayan’ın küçük burjuva olarak gördüğü CHP’nin (s.14) tek parti iktidarı mevcuttur. Mahir Çayan 1945’e kadar Türkiye’de anti-emperyalist bir CHP iktidarı bulunduğunu söylemektedir. (s.113)[9] Yeni, ilerici küçük burjuvazi bu dönem boyunca iktidarı elinde tutmayı başarmıştır.[10]

Anlaşılabileceği üzere, küçük burjuva ilerici iktidarın yer değiştirmesinin en tipik göstergesi de Menderes iktidarıdır. 1960’lı yılların yarattığı ve 1970’lere de doğrudan yansıyan siyasi atmosferde Menderes tartışmasız bir düşmandır ve onun iktidarı için olumlu kelam etmek olacak iş değildir. Çayan, Menderes dönemini şöyle tanımlar: “1950, Türkiye'de karşı devrimdi. Çünkü tefeci bezirgan, finans kapital temsilcileriyle yönetime geliyordu. Yönetime gelen Anadolu ticaret burjuvazisiydi. Kasaba kodamanı yönetime gelmişti. Bu asalak zümre, kendisi gibi asalak bir zümre ile ittifak kurarak iktidara geldi. İşte hakim ittifak bu idi.” (s.357) Haliyle, ilgili yıllarda olumluluk atfettiği Menderes iktidarına övgüler yapan Hikmet Kıvılcımlı, yaptığı övgüler kendisine hatırlatılıp eleştirildiğinde 1960-70’li yılların yarattığı atmosferde övgü yaptığını reddetmek durumunda kalmıştır. Oysa nitelik olarak Menderes'e övgüyle CHP'ye övgü arasında hiçbir fark yoktur. Hatta devletlü CHP'nin eleştirisi 'daha' hayatidir.

1950’lere karşı bu denli tepkili, CHP iktidarını ise ‘ilerici’ gören anlayışın 27 Mayıs 1960’ı saygıyla selamlayacağından kuşku yoktur ve nitekim öyle olmuştur. Çayan’a göre elbette ”1960, 27 Mayıs harekatı bir devrimdi.” (s.357) “27 Mayıs hareketi ile birlikte, reformist burjuvazi ile finans oligarşisi arasında kurulan nispi denge” (s.211) büyük bir ilerici hamleydi ve selamlanmalıydı.[11] Bu sistematikten hareketle, yani Kemalizmi küçük burjuva hareketi olarak görüp Türkiye tarihinde ilerici yol vererek hareket edilerek, Kürtleri ezmekte beis görmeyen 27 Mayıs darbesi Çayan tarafından devrim olarak nitelendirilebilmekte, ulusal kurtuluş savaşının beraber verileceği Kemalistler, Kemalist devlet ideolojisi ve yapısını parçalayacak olan ulusal sorundan önde gelebilmektedir.

Devrimciliğin devrimci teorisyeni

Mahir Çayan, Marksist literatür dahilinde kalma kaygısıyla devrimciliğin imkanlarını araştırmış, Türkiye özgülünde süreklilik taşıyan bir devrimciliği mümkün hale getirecek bir yaklaşım geliştirme çabası içinde olmuştur. Devrimcilerle devrimci olmayanları ayrıştırmaya özel bir önem vermiştir. Devrimciliğin ne olduğu konusunda tutarlı bir anlayışa sahip olan, reformculuktan devrimciliğe geçilemeyeceğini iyi bilen[12] Mahir Çayan, ‘önce Almanca sonra Fransızca’ anlayışını reddederek devrimci bir hareket yaratmaya çalışmış ve yaratmıştır.

Kendini Marksist olarak tanımlayan Çayan için Marksist olanla olmayan arasındaki fark aslında devrimci olanla olmayan arasındaki farktan başka bir şey değildir. “Örgütü, örgüt yapan, onu kitlelere tanıtan, programlar veya yaldızlı laflar değil, devrimci eylemdir (s.356) Ve Mahir Çayan’a göre, devrimci eylemi gerçekleştiren özne kendisine Marksist diyorsa tereddüt yok; o, Marksisttir.

Çayan’ın tüm tartışmaları dönüp dolaşıp devrimciliğe gelmektedir. Haklı olarak sözler, iddiaların pratikte sınandığını, pratikte neyin ne olduğunun görüldüğünü söyler: “Devrim tarihi göstermektedir ki, devrimci marksizm ile oportünizm ve çağdaş reformizm arasındaki görüş ayrılıkları en son çözümlemede, ‘kendi özgücüne güvenerek devrim için yola çıkmaya cesaret edip etmeme’ meselesine dayanmaktadır.” (s.200)

Tüm eseri boyunca takip edilebilecek bu özelliğiyle Türkiye’de devrimci olanla olmayanı ayrıştırmak için vazgeçilmez bir referanstır. Öyle ki ardılı olup devrimci olmamak gerçekten çok özel bir başarı gerektirir!

Ancak, Marksist literatürü takip etmesine rağmen, Marksist olanla olmayanı ayrıştırma bakımından Mahir Çayan’ın eseri yetersizdir. Marksist literatür takibi başından sonuna kadar Marksizmde devrimciliğin imkanlarını yaratmak, devrimciliğe aykırı unsurları Marksizmden ayıklamak üzerinedir. Onun için Lenin’den Mao’ya, Mao’dan Che Guevara ve Castro’ya kadar tüm devrimciler tereddütsüz Marksisttir. “‘Castrist’, ‘Guevarist’ veya ‘Marksist’ ayrımları temelde hiçbir şeyi ifade etmeyen suni ayrımlardır.” (s.228) “Küçük-burjuva kökenli olmak ayrıdır, küçük-burjuva aydını olmak ayrıdır. Mesela, Che Guevara, Fidel Castro küçük-burjuva kökenlidirler, ama küçük-burjuva aydını değillerdir. Onlar, sapına kadar proleter devrimcisidirler!”(s.228)

Çayan için savaşan ve kendine Marksist diyen herkes proleter devrimcisidir. Bu, açıkça devrimci olanla olmayanın ayrıştırılmasıdır, daha ötesi değil. Silahlı mücadele savunusunda Lenin’e yaptığı göndermelerin de böyle bir niteliği vardır. Dönemin ortodoks Marksizminin Lenin’i, “Marksizmden sapmış bir sapık, diktatörlüğe özenen bir küçük burjuva devrimcisi, Blanquist gibi suçlamalara hedef oluyordu.” (s.59) Buna dikkat çeken Çayan, aslında Marksizme değil devrimciliğin önemine bir kez de Lenin üzerinden vurgu yapmaktadır.

Mahir Çayan, tutarlı devrimcilik savunusunu devrimciliğin teorisini geliştirerek Türkiye’ye özgü bir şekle büründürür. Üstelik bunu bir dünya tanımlaması ve bu dünyada Türkiye’yi yerleştirdiği yer bağlamında yapar. Marksist öğretinin klasik tezlerini ‘uygun tarzda’ tarihe havale ederek, ‘eskiden öyleydi ama şimdi değil’ deyip reddederek, ya da bir başka deyişle böyle bir kayıtla benimseyerek yapar bunu. Tarihe havale ettiği tezlerin yerine, tanımladığı yeni emperyalizm, yani ‘Üçüncü Bunalım Dönemi’ne uygun yeni tespitleri koyar. İşçi sınıfından kitle politikası anlayışına ve determinizme kadar bir dizi engeli tek tek kendi tarzında aşar.

Mahir Çayan’ın özellikle ‘üçüncü bunalım dönemi’ ve ‘ideolojik öncülük’ kavramlaştırmalarında Marksist literatürden hareketle yaratmayı hedeflediği süreklilik içeren devrimcilik içkindir. Çayan’ın teorisine içkin devrimciliği ve devrimciliğin teorisyeni olmasını sağlayan analizlerini bu iki kavramlaştırmasından hareketle ayrıntılı olarak ifade etmeye çalışacağız.

Üçüncü bunalım dönemi ve Türkiye

Çayan’ın “üçüncü bunalım dönemi” kavramsallaştırması, günümüzün “yeni emperyalizm”, “imparatorluk” vb. kavramlaştırmalarında da, yani tam 35 yıl sonra dahi yaygın olarak kullanılan argümanların hemen hemen aynısına dayanıyor. Buna göre, Lenin’in belleğimize kazıdığı “Kapitalizmin son aşaması emperyalizm” değişim geçirmiştir, bırakalım Marx-Engels zamanındaki kapitalizmi, artık Lenin dönemindeki emperyalizmden de oldukça farklı bir dünyada yaşamaktayızdır. “Emperyalizmin yeni aşaması”ndan bahsetmek gerekmektedir. Çayan, Mao’dan destek alarak üçüncü bunalım döneminin genel karakteristiğini şöyle belirlemektedir: “Emperyalistler arası çelişkiler yumuşamış ve uzlaşabilir hale gelmiştir bugün. Ve Amerikan emperyalizmi, kurtuluş mücadelesi veren ülkelere ve sosyalist bloka karşı, dünya kapitalist blokunun jandarması rolünü üstlenmiştir.” (s.67)[13]

Çayan’a göre, üçüncü bunalım döneminde, birinci ve ikincisine kıyasla uluslararası kapitalizmin pazarları iyice daralmıştır, sermaye ve teknolojinin yoğunlaşması üst seviyededir. Dolayısıyla artık eskisi gibi mal ve nakit sermaye ihracıyla sorun çözülememektedir. Dolayısıyla bugün emperyalizmin sömürge ülkelerde kapitalist pazarı genişletme gibi bir derdi vardır. Eskisi gibi, yani feodal ilişkileri olduğu gibi bırakarak sömürü sürdürülememektedir. Böyle bir durum söz konusuyken, bir de İkinci Dünya Savaşı sonrasında anti-emperyalist ve millici akımlar yaygınlaşınca emperyalizm sömürü yöntemini değiştirmiştir. Artık emperyalizmin çirkin yüzünün saklandığı, pazar genişletmeyi temel alan ‘yeni sömürgecilik’ vardır. Açıkça anlaşılabileceği gibi bu sömürü biçimi Çayan’a göre ‘örtük’, ‘gizli’dir. Yeni sömürgecilikle birlikte hafif ve orta sanayi kurulmaya başlamıştır, dolayısıyla feodaller ve komprador burjuvaziden oluşan yönetim yerini emperyalizmin yeni müttefiki yerli tekelci burjuvaziye bırakmıştır. Tekelci burjuvazi iç dinamikle değil de baştan beri emperyalizmle iç içe geliştiği için, “I. ve II. genel bunalım dönemlerinde bu ülkeler için dışsal bir olgu olan emperyalizm bu dönemde aynı zamanda içsel bir olgu haline gelmiştir. (Gizli işgal esprisi)” (s.314) Türkiye’de emperyalizmin içsel bir olgu olması 1958 yılında gerçekleşmiştir. (s.338)

Çayan, emperyalizmin dünya genelinde içsel bir olgu haline gelmesi ve Türkiye’deki sonuçlarını en genel hatlarıyla şöyle tanımlar:

“Emperyalizmin üçüncü bunalım döneminde (...), bizim gibi ülkelerde, toplumsal süreç feodal süreç değildir. Emperyalizm de, sadece dışsal bir olgu değildir. Emperyalist üretim ilişkilerinin ülkenin ta en ücra köşelerine kadar uzanması, emperyalizmi aynı zamanda içsel bir olgu haline getirmiştir. Zayıf-feodal mahalli otoritecikler yerini, bizzat emperyalizmin de içinde yer aldığı güçlü oligarşik devlet otoritesine bırakmıştır. Öyle ki, emperyalizm bu ülkelerde, CIA, FBI, vs. örgütleri ile, istediği zaman kendi çıkarları doğrultusunda oligarşinin çeşitli fraksiyonları arasında iktidar değişikliklerinden, oligarşinin halkımıza karşı yürüttüğü tenkil politikasına yön vermeye kadar her çeşit müdahaleler ve düzenlemelerde bulunabilmektedir. Bu bakımdan, bu nükleer vurucu güç çağında, emperyalist kontrol, bu ülkeler için sadece ekonomik değil, politik, ideolojik ve askeri niteliktedir. Mesela NATO Askeri örgütü içinde olan Türkiye'de, Amerikan emperyalizmi oligarşik dikta yönetimini yönlendirmeden, ülkedeki ekonomiye kadar tam bir hegemonya kurmuştur. (Gizli işgal esprisi)

“Bu bakımdan ülkemizdeki yerli hakim sınıflarla, Amerikan emperyalizmini kalın çizgilerle ayırmak fiilen imkansızdır.” (S.350)

Genel hatlarıyla özetlediğimiz Çayan’ın üçüncü bunalım dönemi tahlilleri, Türkiye devrimine yol gösterici niteliktedir. Hem emperyalizmle mücadeleyi nasıl algıladığını ortaya koymaktadır hem de hangi güçlerin emperyalizme karşı savaşacağı, öncü gücün, temel gücün ve tali güçlerin neler olacağının panoramasını çizmektedir. Sovyetik, sosyalist devrim savunusu yapanların reformizmine karşı sadece pratiğe işaret eden devrimcilik vurgusu, pratik değil, bunun yanında teorik bir karşı duruş da sergilemesini mümkün kılmaktadır. Bu özellik, onun, rakiplerinin karşısında teorik anlayışa sahip bir kişi olarak durmasını sağlamaktadır. Ona göre, emperyalizmdeki değişikliğe, Lenin dönemiyle bugün arasındaki farka, yani ‘gizli işgal’e, yeni sömürgeciliğe dikkat etmeyen sosyalistler, Türkiye’nin öteki sömürge ülkeler gibi işgal altında olmadığını söyleyerek yanılmaktadırlar. Çayan’a göre yanılgı dünyayı yanlış anlamalarından, üçüncü bunalım döneminin temel özelliklerini görememelerinden gelmektedir. Gerçeği göremedikleri için sosyalist devrim demekte, Sovyetik devrim modeli önermektedirler. Oysa “Lenin ve Stalin'in formülasyonu, emperyalizmin işgali altında olmayan, halk savaşının zorunlu bir durak olmadığı bir ülkedeki demokratik halk devrimini esas almaktadır. Mao ve Lin Piao'nun formülasyonu ise, emperyalizmin işgali altında olan, devrim için halk savaşının zorunlu olduğu bir ülkenin demokratik halk devrimini esas almaktadır.” (s.220) Kısaca, Sovyet devrimiyle Türkiye'deki devrimin temel farkı emperyalizmin işgali altında olan ve olmayan iki ülkedeki demokratik devrimler olmalarıdır. Türkiye'nin işgal altında oluşu ise, yeni sömürgecilik ve gizli işgal temelinde, yani üçüncü bunalım dönemine içkin bir durum olduğu için Lenin döneminden aslında dönemsel olarak bir farklılaşmaya da işaret etmektedir.

Tahlillerini, üçüncü bunalım döneminin devrimcileri olarak gördüğü Mao’ya, asıl olarak Castro ve Che Guevara’ya dayandıran Çayan, üçüncü bunalım döneminin özellikleri nedeniyle Türkiye gibi ülkelerde devrimin kırlardan, köylülerin devrimci potansiyeliyle gelişeceğini düşünmektedir. Ona göre dünyayı yanlış anlayanlar, ülkelerinde de yanlış mücadeleler önermektedir. Yeni emperyalist çağın devrimcilere dayattığı şey açıktır ve “bütün bu ‘Marksist’ partileri oportünizmin bataklığına iten en önemli neden, bu partilerin köylülerin devrimci potansiyelini küçümsemeleridir. Bir diğer deyişle, emperyalizmin III. kriz döneminde, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde demokratik devrimin zafere giden yolunun köylü ordusunun emperyalizme karşı yürüttüğü bir köylü savaşından geçtiğini görmemeleridir.” (s.144) “(O)portünist fraksiyonlar, daima devrim işini yokuşa sürmek ve ‘sol’ bir görünüm altında sağ kuyrukçu politikalarını gizlemek için sovyetik devrimdeki sınıflar kombinezonuna uygun olarak, proletaryanın fiili önderliğini savunurlar.” (s.222) “Bu durum sadece Mihrici Aydınlık'a özgü değildir. İşçi sınıfının ideolojik öncülüğü mü, yoksa, ideolojik, politik, örgütsel öncülüğü mü diye saçma sapan sahte bir ikilemle, ideolojik öncülüğe karşı çıkan ‘Mao'cu kalpazanlar da, fiili öncülüğü savunan TİP de, Kıvılcımlı'cı Sosyalist Gazete de aynı menşevik solculuğun değişik şekillerini savunmaktadırlar.” (s.223)

Mahir Çayan’ın devrimin kırlardan köylülerin devrimci potansiyeliyle gelişeceği konusundaki ısrarı, işçi sınıfının fiili öncülüğünü savunanlara karşı alternatif bir sınıflar kombinezonu belirlediği, işçi sınıfına değil de başka güçlere dayanan tutarlı bir devrime gidiş hattında ısrarlı olduğu, işçi sınıfının fiili öncülüğünü savunanları bu nedenle sert bir dille eleştirdiği izlenimi verebilir. Ancak durum hiç de öyle değildir. PDA’ya göre, “‘karşı-devrim cephesinin en zayıf olduğu alan kırlardır. Temel savaş alanı kırlar olduğu için, temel güç köylülerdir’ demek, devrimde sınıfların mevzilenmesi tahlili, askeri bir zorunluluk gibi bir taktik meseleye bağlandığı için yanlıştır” (s.226) Mahir Çayan’a yapılan bu eleştiri yerindedir, Çayan’ın yaptığı tam da budur ve devrimcilik, politika söz konusuysa, kesinlikle yanlış değildir! Tek başına bu eleştiri bile Çayan’ın böyle bir sınıflar kombinezonu anlayışıyla uğraşmadığını ispatlamaktadır. Çayan, işçi sınıfının fiili öncülüğünü reddederken, sınıfın fiili öncülüğünden bahsederek kitle politikası anlayışını öne çıkaranlara karşı, sınıfları aşan, işçi sınıfından sadece ideolojik öncülük alarak yola çıkan öncü müfrezelerin, öncünün devrimciliğine; öncü savaşa uzanmaktadır. Bunu yaparken, üçüncü bunalım dönemi kavramsallaştırması sayesinde de proletarya’yı elden bırakmamakta, ona ideolojik öncülük temelinde sımsıkı tutunabilmektedir

İdeolojik öncülük

Mahir Çayan, proletarya devrimlerinin objektif şartlarının emperyalizm nedeniyle dünyanın her köşesinde oluştuğunu iddia etmektedir. “Emperyalist dönemde, proletaryanın hegemonyasının objektif şartları tartışılamaz.” (s.154) “Emperyalist dönemde tarihin ileri götürücü lokomotifi proletarya olduğu için, niteliği ne olursa olsun bu dönemdeki bütün devrimleri ancak ve ancak o zafere götürebilir.” (s.156) “Bilindiği gibi, can çekişen kapitalizm, ülkenin ekonomik ve sosyal otonomisini kırarak milli özel ekonomileri, dünya ekonomisi denilen bir zincirin halkaları haline dönüştürmüştür. Bu nedenle, artık, kapitalist ülkelerin proletarya devrimlerinin, yarı-sömürge ve sömürge ülkelerin demokratik devrimlerinde proletarya hegemonyasının, objektif şartlarının varlığı tartışılmaz bir ilkedir.” (s.155)

Yani, emperyalizm çağında olduğumuz için, proletarya devrimi için gerekli olan üç koşuldan ilki, “1) Ülkenin iktisadi gelişme seviyesinin yeterli olması gerekir. (Devrimin objektif şartlarının olgunlaşmış olması gerekir)” tezi üçüncü bunalım döneminde artık geçersizdir. Bir ülkenin proletarya devrimi için uygun olup olmadığına sadece “Proletaryanın bilinçlenme ve örgütlenme seviyesinin yeterli olması” ve “bir de ülke çapında genel bir krizin olması” (s.156) temelinde bakmak gerekmektedir. Üçüncü bunalım döneminde sürekli bir krizden de söz edebileceğimize göre aslında geriye sadece örgütlenme kalmaktadır. Yani objektif koşullar hazırdır, öncü ile öncü savaş beklenmektedir.

Mahir Çayan’ın proletarya’ya verdiği rol ideolojik öncülüktür.[14] Onu temel güç olmaktan, yani fiili bir güç, pratikte aktif olarak yer alan bir unsur olmaktan alıkoymaktadır. Böylece kitle politikası anlayışından, dolayısıyla pasifizmden kendini kurtarmaktadır. Çayan’a göre, “Emperyalist dönemde tarihin lokomotifi olan proletarya devrimin önderidir”. Bu, emperyalist çağda tüm zamanlar için geçerlidir. Ancak “1905-17 Rus Demokratik Devrimlerinde devrimin temel ve önder gücü proletarya idi.” Yani proletarya fiili olarak da devrimde aktif rol oynadı. Ancak artık böyle bir şey beklenemez, üçüncü bunalım döneminde şartlar değişmiştir. “Milli Demokratik Devrimin özünde köylü devrimi olmasının doğal sonucu, sınıf mevzilenmesinde köylüler, devrimin temel gücünü teşkil ederler.” (s.138) Artık proletaryaya sadece önderlik, ideolojik öncülük kalmıştır. “Milli Demokratik Devrim mücadelesinde şehirlerin ikincil bir öneme sahip olması dolayısıyla devrimin temel gücünün işçiler değil köylüler olması gerçeğinin doğal sonucu Milli Demokratik Devrimde işçi sınıfının önderliğinin, bir ideolojik öncülük olmasıdır.” (s.140) Bir başka deyişle, “Bizim gibi halk savaşının zorunlu bir durak olduğu ülkelerin devrimci mücadelesinde köylüler temel güçtür, proletarya önder güçtür ve proletaryanın öncülüğünün niteliği ideolojiktir.” (s.217)

İdeolojik öncülük şudur: İşçi sınıfının çok zayıf olduğu yarı- sömürge ve yarı-feodal bir ülkede proletaryanın öz örgütünde yoksul köylülerin çoğunlukta olması ve bu örgütün işçi sınıfı adına Milli Demokratik Devrimde hegemonya kurmasıdır. (s.145-6) “İşçi sınıfını temel güç kabul ederek, ideolojik önderliği reddeden görüş, lafta ne derse desin, şehirleri temel almaktadır.” (s.201)

Özetlemek gerekirse, Mahir Çayan, işçi sınıfının önderliğinin, ideolojik öncülüğünün emperyalizm tespitinden geldiğini, bunun zaten tartışılmaz olduğunu düşünmektedir. Bir ülkede işçi sınıfının zayıf ve cılız olması bu durumu değiştirmemektedir. Proletarya devriminin objektif şartları ülkedeki sınıf panoramasından değil, dünya sistemi olarak emperyalizmden gelmektedir. (Bkz.: s.160)

Emperyalizmin doğası gereği proletarya devriminin dünyanın her köşesinde, işçi sınıfının gelişmişliğine bakılmaksızın mümkün olduğunu söyleyen Mahir Çayan, böylece Marksist olup olmamayı sadece devrimci olup olmamayla saptama imkanı bulmaktadır. Bu sayede, benimsediği, konjonktüre bağlı Marksistliği hayata geçirebilmektedir. Yani, bir anlamda devrimin öncüsünün bir sınıf veya zümre olduğu tezini, kitle politikasını bir kenara atıp öncü politikanın yolunu açmaktadır. Artık sınıflar da konjonktürdeki durumlarına göre önemlidir ya da değildir. Proletaryanın baş tacımız olması ise aslen ideolojik öncülük temelindedir. Pratikte proletaryaya sadece yaptıklarından hareketle bakılmalıdır. Nitekim, “Lenin ve Stalin'in formülasyonunda, temel güç olarak sadece proletaryadan söz edilmesinin nedeni, devrimde sınıf katılması olarak, kitle gücü olarak proletaryanın en aktif ve en enerjik rolü almasından dolayıdır”. (s.220) Lenin zamanında devrimin fiili gücünün işçi sınıfı olması özel bir şey değildir, özel olan fiili güç işçiler veya köylüler bile olsa ideolojik öncünün her zaman proletarya olmasıdır.

Açıkça görülmektedir ki, Çayan, Lenin döneminde işçi sınıfı denmesinin asıl sebebinin işçi sınıfının o dönemde ezilenlerin öncü müfrezesi olmasından kaynaklandığını düşünmektedir. “İşçi sınıfının proleter devrimci siyasi mücadelesi işçi sınıfının öncü müfrezesi ile yürütülür” (s.164) ve mücadeleyi yürütecek öncü müfreze olduktan sonra partinin büyük çoğunluğunun köylülerden oluşması devrimin proleter niteliğini değiştirmez.[15] Lenin zamanında işçiler partide çoğunluktu ve proleter öncü müfreze ile devrim yapıldı, üçüncü bunalım döneminde de köylüler çoğunluk olacak ama öncü müfreze yerini koruyacaktır. “İdeolojik öncülük, proletarya partisinde fakir köylülerin sayıca ağır basması ve bu partinin proletaryanın öncü müfrezesi olarak, halk savaşını yönlendirmesidir.” (s.222)

Yukarda aktardığımız alıntılarda sık sık geçen öncü müfreze, parti mekanizması altında toplanan devrimci dinamik taşıyan ezilenlerden başka bir şey değildir. Hatta çoğu zaman ezilenleri bir kenara bırakarak doğrudan partiden, özneden bahsedildiği belirlenmelidir. Yani ideolojik öncülük payesinin proletaryaya verilmesi ve fiili öncülüğün konjonktüre bırakılması işleminin tercümesi, konjonktürde proletarya veya başkası, devrimci dinamik taşıyana gidilmesinin doğru olduğudur.

Dolayısıyla şöyle denilebilir: Mahir Çayan aslında devrim kırlardan başlayacaktır derken de, köylü kitleleri umursamayan sosyalistleri sert bir dille eleştirirken de, ilkesel bir tutum alma derdinde değildir. Onun yaptığı, devrimciliğin doğuşuna daha uygun olan bir yere doğru çubuğu bükmektir. Devrimciliğin sözle olmadığının gayet bilincindedir ve kendi gibi tezler öne süren reformcuları da eleştirmekten geri durmamaktadır. “Görünüşte herkes halk savaşını savunur. Maksat birdir, ama rivayetler muhteliftir. Bu rivayetlerin biraz üzerinde durulunca görülür ki maksat da bir değildir. Pasifizmin esas niyeti teslimiyetçiliktir; savaşmamaktır. Onların savunduğu, Marksist terminoloji ile allanıp pullanmış, yaldızlanmış bir teslimiyetçilikten başka birşey değildir. Bunu kimisi ‘proletarya temel güçtür’, kimisi ‘Proletarya ve yoksul köylüler temel güçtür’, bazısı da ‘köylüler temel güçtür’ diyerek yapar.” (s.228) Demek ki temel güç bahanedir! Devrimcilik için belirleyici değildir!

Çayan, bundan hareketle daha da ileriye gider ve şöyle der: “Bu yüzden ‘Castrist’, ‘Guevarist’ veya ‘Marksist’ ayrımları temelde hiçbir şeyi ifade etmeyen suni ayrımlardır.” (s.228) Bunlar suni ayrımlar olduğu için Perinçek’i kendisi gibi köylü demesine rağmen pasifist bulabilmektedir! Yani, Çayan’da asıl önemli olan, bu pasifizmin temelinin ne olduğuna dair yaptığı saptamadır. Pasifizmi, köylü, işçi ya da başka bir şey desin, ilgili öznedeki kitle politikası anlayışı doğurmaktadır: “(B)u kalpazanların anlayışına göre halk savaşı, köylülerin savaşıdır. Savaşacak olan fukara köylülerdir. Onların görevi ise, savaşmak değil, köylüler arasında Mao Tse Tung düşüncesini yaymaktır.” (s.228) Mahir Çayan’ın temel mücadelesi devrimciliği doğurması çok zor olan bu tarz bir kitle politikası anlayışına karşı devrimciliğin imkanlarını yaratan bir öncü politika hayata geçirebilmektir. Türkiye’deki baş çelişkinin oligarşi ile halk arasında olduğunu söyleyen Çayan, bu nedenle sözlerine şunu da eklemeyi gerekli görür: “Bunun pratikteki görünümü, halkın devrimci öncüleri ile oligarşi arasındadır.” (s.351)

Determinizmin reddi

Devrimciliğin sürekliliğini mümkün kılmak isteyen Mahir Çayan, devrimciliği tehlikeye atacağını düşündüğü tüm unsurları bir şekilde saf dışı bırakmaktadır. İşgal altında olan bir ülke ile olmayan ülke farklı şeyler yapacağı için, ancak ona göre açık işgal koşullarında devrimcilik tereddütsüz ve sürekli mümkün olacağı için, “Ülke işgal altındadır (Açık veya gizli)” (s.220) diyerek işgali, dolayısıyla işgale karşı mücadeleyi süreklileştirmektedir: “(S)ilahlı mücadelenin objektif şartları, emperyalizmin işgalinden dolayı her dönemde vardır.” (s.227) Sömürge olan ile olmayan ülkeler farklı şeyler yapabileceği için, ona göre sömürge koşullarında devrimcilik tereddütsüz ve sürekli mümkün olacağı için, ancak sömürge tipi faşizmden, bu faşizmin ‘temsili demokrasi’ ile icra edildiği örneklerindeyse gizli faşizmden bahsetmekte (s.318), sömürgecilikle yeni sömürgeciliği buluşturarak sömürgeciliği, dolayısıyla sömürgeciliğe karşı mücadeleyi süreklileştirmektedir. Kapitalizmin kriz dönemleri ile normal dönemleri bulunması halini, ona göre kriz koşullarında devrimcilik tereddütsüz ve sürekli mümkün olacağı için, üçüncü bunalım dönemine özel ‘sürekli kriz’ teziyle ebedileştirmektedir. Böylece Almanca konuşmayı külliyen reddederek Fransızca konuşmayı süreklileştirmektedir. Marksizme ait olduğunu düşündüğü evrim ve devrim aşamaları ikiliğini ise üçüncü bunalım döneminde evrim ile devrimin iç içe geçtiğini iddia ederek değiştirmekte, devrim’i süreklileştirmektedir. Aslında tüm bunları yaparken Marksizmin çok temel bir unsurunu, Marksist determinizmi reddetmektedir! Devrimcilik adına yaptığı bu ret, ‘eskiden öyleydi, şimdi koşullar değişti böyle' sözleriyle özetlenebilecek bir mantığa dayanmaktadır. Yani, determinizmi geçmişe havale ederek kayıtlı kabul edip bugünde kenara atmaktadır. Almanca konuşma, evrim, olağan dönemler vb. tüm unsurların reddedilişi nihayetinde determinizmin reddidir. Marksizmin bilim, felsefe ve politika ayaklarından oluşan bütünsel bir yapı olarak tasarlanmaması, bilimle politika arasında epistemolojik bir engel olduğunun düşünülmemesi devrimcilik adına böyle bir hamleyi Çayan açısından zorunlu kılmıştır.

Mahir Çayan’a göre kriz dönemleri öznenin, olağan dönemler ise determinizmin hakim olduğu zamanlardır. Kriz dönemleri tarihin dönüştürüldüğü, devrimciliğin mümkün olduğu, yani tarihin yasalarının rafa kaldırıldığı dönemlerdir. Olağan dönemlerde ise tarihin yasaları tıkır tıkır işlemekte, determinizm galebe çalmaktadır.

Mahir Çayan Marksizme ait olduğunu düşündüğü ve benimsediği bu anlayıştan hareketle kriz dönemlerini süreklileştirerek devrimciliği de tüm zamanlar için meşru hale getirmeyi denemiştir. Ancak böyle bir ayrım üzerinden hareket ettiği için aslında kriz dönemlerinde devrimciliğin meşru olduğunu savunurken olağan dönemlerde meşru olmadığını da kabul etmiş olmaktadır! Ona göre “evrim dönemlerinde parlamentoyu boykot etme, genel siyasi grevlere gitme, silahlı eylemin her türüne başvurma metodları devrimci değildir.” (s.287) Kapitalizmin kriz dönemlerinin de en az olağan dönemleri kadar yasalılığa tabi olduğu gerçeği bir yana, bu yaklaşım aslında “devrimci durumun olmadığı dönemlerde devrimcilik mümkün müdür” sorusuna Mahir Çayan’ın ‘hayır’ cevabını verdiğini ortaya koymaktadır. Nitekim, devrimci durum olmadığı açık olan 70’lerde devrimci durum saptaması yapmasının nedeni de budur, aksi durumda devrimcilik mümkün olamayacaktı! Devrimciliği kendine has teorisindeki bir tür dünya analiziyle süreklileştirmiştir. Üçüncü bunalım dönemi için –hatta ikinci bunalım dönemi için de– devrimci durumun olmadığı dönemleri olanaksız hale getirerek, 50 yılı aşkın bir süredir dünya genelinde yaşanan bir sürekli kriz saptamış, içinde bulunduğu zamanı bir bütün olarak tüm dünya için devrimci durum yaşanan bir dönem yaparak devrimciliği süreklileştirmiştir.

‘Devrimciliğin devrimci teorisyeni’nin teorisi kuşkusuz devrimcilik yaratabilmekte (üstelik devrimci durumun olmadığı zamanlarda bile, devrimci durum vardır 'yanlış’ inancıyla bunu gerçekleştirebilmektedir), devrimciliğe uygun bir konumda durmaktadır ancak mesela herhangi bir politik öznenin devrimci durumun yaşanmadığı dönemlerde devrimcilik yapmamasını meşru, hatta gerekli görmekte, bu anlamda sınırlı kalmaktadır. Tutarlı bir Çayan ardılının devrimci durum saptaması yapmaması halinde devrimcilik de yapmaması gerekir! Marx-Engels dönemi ile Lenin ve sonrası arasında Çayan’ın yaptığı kategorik ayrım bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Mahir Çayan için durum gayet yalındır; sürekli devrim teorisini bizzat Marx-Engels geliştirmiştir ama artık bu teori uygun değildir. Zaten bu nedenle “Marx kapitalizmin o çağdaki gelişme durumundan dolayı sürekli bir buhranın (o dönem için) söz konusu olamayacağını anlayarak, bu sürekli devrim teorisini terketti. Ve bu teori uzun yıllar terkedilmiş ve unutulmuş bir teori olarak bir kenarda kaldı. Ta ki, kapitalizm gerçekten sürekli (genel) buhranlar dönemine yani emperyalist aşamaya girene kadar. Bu süre içinde Marksist devrim teorisinde daima ekonomik ve sosyal determinizm (determinist yön) ağır bastı.” (s.254) Yani, “Marx ve Engels'in tekel öncesi dönemde hatalı olarak niteledikleri sürekli devrim teorisi, kapitalizmin sürekli buhranlar döneminde, Marksizmin devrim teorisi oluyordu.” (s.255)

Çayan’ın burada yaptığı, açıkça, Lenin ile birlikte tamamlandığı söylenebilecek olan Marksizmin politik ayağını milat yapmaktır. “Marx ve Engels'in devrim teorilerinde -o zamanın somut şartlarından dolayı- ekonomik ve sosyal determinist yön, volantirist yöne nazaran daha ağır basar. Leninist teoride ise, politikanın, ekonomiye oranla belirleyiciliği ağır basmaktadır. Yani ihtilalci inisiyatif temelidir. (Temel olması tek başına belirlemesi demek değildir).” (s.274) Görülmektedir ki ona göre Marksizm devrimciliğini emperyalizm döneminde –yani Lenin döneminde– bulmuştur. Lenin’den önce ise zaten bulmasına gerek yoktur çünkü o dönemlerde sürekli devrim teorisi geçerli değildir. Haliyle Çayan'ın, teorik samimiyetle teslim ettiği Marx-Engels'teki determinist yön Marx-Engels dönemine ilişkindir. Her ne kadar onların dönemlerinde bile ‘ihtilalci yön’ doğuya doğru kaydıkça artsa bile aslolan determinizmdir: “Marx ve Engels'in devrim teorilerinde ekonomik ve sosyal determinizm ağır basmaktadır. İhtilalci inisiyatifin rolü daha talidir. Fakat devrim mihrakının batıdan -İngiltere'den- yavaş yavaş doğuya doğru kaymasına paralel olarak ihtilalci inisiyatifin nispi önemi de artmaktadır. (Ancak daima belirleyici yön, ekonomik ve sosyal determinist yöndür).” (s.260)

Yukardaki alıntıda da görülebileceği gibi, aslında Çayan’ın tanımlamalarında bir tür çifte ontoloji mevcuttur ama bunun oldukça cılız ve kayıtlı olduğu söylenebilir. Marx-Engels döneminde özne’nin rolü doğuya gidildikçe artmaktadır ama Marx-Engels çağında Doğu nedir ki? Doğu’daki ‘ihtilalci yön’ determinizmin kategorik olarak dışındadır, ona halel getiremez! Ve ayrıca, Lenin döneminde de elbette determinizmin tarihin gelişiminde rolü vardır ama Marx-Engels’in döneminden açıkça farklıdır. Lenin dönemi ve sonrasında ‘ihtilalci yön’ determinizmin kategorik olarak ötesindedir! Determinizm ihtilalci yönün yanında ihmal edilebilir bir vektördür.

Çayan’a göre sürekli devrim teorisi, ikinci ve üçüncü bunalım dönemlerinin ortak yanıdır. Lenin'den Mao’ya, Che’ye uzanan bir yoldur. “Şöyle ki, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde, (ister II. bunalım döneminin emperyalist hegemonyasının dışsal bir olgu olduğu feodal, yarı-feodal ülkelerde olsun, isterse de III. bunalım döneminde emperyalist hegemonyanın içsel bir olgu olduğu emperyalist-kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu geri-bıraktırılmış ülkelerde olsun) evrim ve devrim aşamaları, (Çarlık Rusya' sında olduğu gibi zayıf da olsa) içsel dinamikle kapitalizmin geliştiği ülkelerdeki gibi kesin çizgilerle ayrılamaz. Bu tip ülkelerde devrim aşaması kısa bir aşama değil, oldukça uzun bir aşamadır. Evrim aşamasının nerede bittiğini, devrim aşamasının ise nerede başladığını tespit etmek fiilen imkansızdır. Her iki aşama iç içe girmiştir.” (s.304) Nitekim evrimle devrimin iç içe geçmişliği de Türkiye'de devrimin yolunu ve devrimci mücadele yönteminin ne olduğunu ortaya koymaktadır. ”Özetle söylersek, emperyalist hegemonya altındaki bütün geri-bıraktırılmış ülkelerde milli kriz, tam anlamı ile olgunlaşmış olmasa bile mevcuttur. Bu ise devrim durumunun sürekli olarak var olması, evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesi, bir başka deyişle silahlı eylemin objektif şartlarının mevcudiyeti demektir.”(s.304-5)

Çayan devrimci bir durum yaşandığı, evrimle devrimin iç içe geçtiği, ‘ihtilalci yön’ün galebe çaldığı koşullarda silahlı mücadelenin asıl mücadele olduğu konusunda o kadar kararlıdır ki, devrimci durumun olmadığı, sürekli devrimin değil de bir evrimin söz konusu olduğu yönündeki tezlere, bu tezlerdeki ‘somut durumun somut analizi’ denilebilecek, içinde yaşanılan anda gösterilen ‘kanıt’lara karşı “gizli” teriminde saklı bir ret yaklaşımı geliştirmiştir. Üçüncü bunalım döneminde gizli işgal altındaki ülkelerde, “geri-bıraktırılmış ülke içindeki çelişkiler görünüşte yumuşamış (feodal döneme kıyasla) halk kitlelerinin düzene karşı tepkisi ile oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur”. (s.316) İşgal gizli olduğu için kitlelerden tepki gelmemektedir, toplumsal bir alt üst oluş ve devrimci durum olmadığı görüntüsü de bu gizlilikten kaynaklanmaktadır, yani suni bir denge söz konusudur. Haliyle üçüncü bunalım döneminde gizlilik perdesini ortadan kaldırmak, suni dengeyi halk lehine bozmak gerekmektedir.

Suni dengeyi bozması gereken Türkiye gibi ülkelerin durumu ona göre en çok Küba’ya uymaktadır. “Küba devrimi, çalışma tarzıyla, takip ettiği rota itibariyle bu tarihsel dönemin özelliklerinin bir sonucudur.” (s.319) “(B)u devrimi yapanlar, işe silahlı propagandayı temel çarpışma biçimi olarak alıp, öncü savaşı ile başlamışlardır.” (s.320) Bu nedenle “temel mücadele metodu silahlı mücadeledir." (s.324) Ve "silahlı propagandayı temel, öteki politik, ekonomik ve demokratik mücadele biçimlerini, bu temel mücadele biçimine tabi olarak ele alan devrimci stratejiye, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi denir.” (s.326)

Burada karşımıza öncü savaş, silahlı mücadelenin temel olduğu politikleşmiş askeri savaş stratejisi çıkmaktadır. Aslında burada karşımıza, öncü politika ile öncü savaş arasındaki fark da çıkmaktadır. Ancak bu yazıda bu fark üzerinde durulmayacaktır. Şu kadarını söylemek gerekir ki, öncü savaş ülkede sürekli bir devrimci durum, halk ile egemen güçler arasında silahla bozulması gereken bir suni denge gerektirmektedir. Öncü politika ise, evrim veya devrim dönemleri olsun, tüm sürece yayılabilen, devrimci olmayan dönemlerde de devrimciliği mümkün kılan bir yaklaşımdır. Suni denge, kriz, evrimle devrimin iç içeliği, gizli işgal, gizli faşizm gerektirmemektedir.

Ancak, Çayan’a, o dönemde kriz olmadığını iddia ederek, yani yerinde bir tespitle, “ülkede Lenin'in klasik tanımına uygun bir milli kriz mevcut değildir” (s.305) diyerek karşı çıkanların pratiği asla öncü politika olmamıştır! Tespit o dönem için kesinlikle doğrudur, ancak doğru olması tespiti yapanları haklı çıkarmamaktadır. Mahir Çayan devrimcidir, onlar değildir. Mahir Çayan, evrim ile devrimin iç içe geçtiğini, devrimci durumun sürekliliğini saptayarak, bu ‘yanlış’ saptamadan hareketle de olsa devrimcileşmiştir ve devrimcileştirmektedir. Üçüncü dönem tespitinin ‘doğru’ olmaması Mahir Çayan için sadece kriz, devrimci durum yaşanmayan dönemlerde devrimciliği, savaşmayı önerememek anlamında eksikliliği, Çayan’ın geliştirdiği devrimciliğin teorisindeki bir açığı ifade etmektedir. Öncü savaş yaklaşımının öncü politika yaklaşımının karşısındaki yetersizliğini ortaya koymaktadır.

Sonuç

Bu genç devrimcinin Marksist literatür üzerinden geliştirmeye çalıştığı devrimcilik teorisi, biz Marksistler tarafından, Marksist kalınarak eleştirilmeli, devrimci uyarıları temelinde, devrimcilik anlayışı üzerinden edinilmelidir. Mahir Çayan, Marksizmdeki devrimciliğe aykırı anlayışları ayıklama girişimi temelinde başlangıç noktası olarak görülüp, Marksizm, benzer bir yaklaşımla, devrimciliğin ‘barbar aşısı’ yapan tezgahından sürekli geçirilmelidir.

Mahir Çayan’ın devrimcilik adına reddettiği Marksizmdeki determinizm, krizi sürekli kılan, evrimle devrimi iç içe geçiren üçüncü dönem tespiti vb., Marksizmin İkinci Enternasyonalci, reformist, programatik algılanışının reddi olarak önemsenmeli, eleştirilecekse bu tür bir reformizme zerre kadar taviz vermeksizin eleştirilmelidir.

Çayan’ın Marksizmdeki determinizmi reddedişi, üçüncü dönem tespiti vb. elbette eleştirilmelidir! Ancak unutulmamalıdır ki, Çayan’ı eleştirmeye başlamak kızgın bir demiri çıplak elle tutmayı göze almaktır. Küçük bir hata, eleştirmeni reformizm batağına sürükleyecektir. Tarih, Marksizm adına yapılmış sayısız sağcı Mahir Çayan eleştirisiyle doludur!

 
 


[1] Devletin şiddetine maruz kalan sınıflar, cinsler, etnik gruplar, mezhepler vb. ve şiddete tepki olarak kitlelerin içinden ilgili konjonktürde devrimcileşerek politik özneler çıkması ile, devletin şiddetine maruz kalan politik öznelerin devrimcileşmesi bambaşkadır. Birincisinde, şiddetin kitleler içinden devrimci veya reformcu politik özneler yaratıp yaratmadığı noktasına odaklanılabilir. Ne bir özne olarak şiddete maruz kalmaktadırlar, ne de kitlesel tepkileri devlete karşı bir şiddet pratiğine dönüşürse bir öznenin devlete uyguladığı şiddet olarak anlaşılabilir. Deyiş yerindeyse, öncelikle bir özne yaratmaları gerekmektedir. Aslında buradan, kitle politikası ile öncü politika, sosyal devrim ile toplumsal devrim ikilikleri temelinde, devrimcilik ile kitleler arasındaki ilişkinin öne çıktığı bir noktaya gelinmektedir.

[2] Devrimcilikten reformculuğa geçiş neredeyse bir genel kural, ancak tersi, reformcu bir öznenin devrimcileşmesi istisnadır. Mesela Latin Amerika’nın sert ikliminde bu tür devrimcileşme örnekleri görülmüş, reformcu nitelikteki kimi politik öznelere dönük devlet şiddeti, ilgili öznelerden bazılarını devrimcileştirmiştir.

[3] Devlet vurgusu ısrarla yapılmalıdır. Ezilenlerle ezenler arasındaki mücadele ezilenlerin devletle mücadelesi şeklinde gerçeklik kazanır. Aksi iddialar, bizzat pratikte yanlışlanır.

[4] Mahir Çayan, Toplu Yazılar, Özgürlük Yayınları, İstanbul 1995. Bu kitaptan yapılan aktarmalarda, sayfa numarası ilgili pasajın sonunda gösterilecektir.

[5] Türkiye’de politik Marksizmin bir parçası olup olamadığı başka konudur. Sonuçta çabası budur.

[6] ‘Devrimci Marksizm’ tanımı problemlidir, Marksizmin devrimciliğini ifade etmek için önüne bir sıfat koymak gereksizdir.

[7] Bu arada belirtmek gerekir ki, bir politik özneyi Marksist olarak niteleyebilmek için elbette ilk önce ilgili öznenin kendisine Marksist demesi gerekir. Aksini tartışmak skolastiktir.

[8] Aynısını s.112’de de tekrarlar.

[9] Çayan’ın 1970’lere uzanan Türkiye tarihi analizinin gösterdiği gibi, Kemalizm CHP nezdinde uzun yıllar ilerici olarak nitelenmektedir. Çayan’a göre “İstiklâl-i tam Türkiye yolunun her alanda tam bağımsız olmaktan geçtiğinin bilincinde olan bu yönetimin lideri G. Mustafa Kemal, milli ekonomi konusunda çok hassas davranmıştır.” (s.336) Mahir Çayan açıkça yanılmaktadır. Kemalist burjuvazinin böyle bir yaklaşımı olmadığı dönem incelendiğinde görülebilmektedir. 1929 krizine kadar Kemalist devletin yabancı sermayeyi ülkeden kovma yönünde hiçbir pratiğine rastlanamamaktadır. Kriz, beraberinde yabancı sermayenin çekilmesini getirmiştir, yani yabancı sermayeyi kovan yoktur, vb.

[10] Gerçi küçük burjuvazinin iktidarına ilişkin saptamaları zaman zaman değişir. Bir yerde küçük burjuva diktatörlüğünün 1950’ye kadar ülkeyi elinde tuttuğunu, (s.342-3) bir başka yerde ise 1946’ya kadar tuttuğunu söyler. (s.354) Ancak bu önemli değildir, tarih farklılıkları içerikteki değişiklikten kaynaklanmamaktadır.

[11] 1971’de ise laik tekelci burjuvazi tam bir hakimiyet kurmuştur, feodaliteyi tasfiye etmiştir. (s.358)

“1. Devre-Reformcu burjuvazi, adam Atatürk, sağa kayıyor adam İnönü. / 2. Devre-Tefeci bezirgan ve feodal unsurların adamı Menderes / 3. Devre-Reformist burjuvazi (MBK) / 4. Devre-Tekelci burjuvazi, emperyalizm ve tefeci bezirgan ittifakı, adam: Demirel / 5. Devre-Emperyalizm ve tekelci burjuvazi diktatörlüğü adımı -Koçaş, Erim-Kuvvet Komutanları” (s.359)

[12] “(B)arışçıl mücadele metodları temel alınarak yapılan örgütlenme asla savaşma aşamasına geçemez.” (s.347)

[13] Emperyalistler arası savaş olanağının ortadan kalktığı, artık uzlaşabilir oldukları tezleri hala savunulmaktadır. ABD imparatorluğu tanımlamalarının temel argümanlarından biri budur.

[14] Bunu Mao’dan destek alarak dile getirir. (s.137) Erken yazılarında proletarya temel güç olarak görülmektedir. “(İ)şçi sınıfı öncülüğü olmadan ne anti-emperyalist savaş başarıya ulaşabilir, ne de sosyalizme geçiş mümkün olabilir.” (s.85) Bu sözler açıkça işçi sınıfının fiili öncülüğünü temel almaktadır. “Mücadelemizin bu evresinde, bu koşullar altında proleter devrimcilerin ana görevi (...) işçi sınıfına bütün siyasi gerçekleri açıklama kampanyası ile sosyalist bilinç götürmek, işçilerin kendiliğinden gelişen hareketlerini örgütlemek ve proletaryayı öz partisine kavuşturmaktır.” (s.105) Bir başka yerde de proletaryayı öz partisine kavuşturmanın milli cephenin kurulması yönündeki en önemli adım olacağını söyler. (s.113)

[15] Hatta, proletarya olgun değilse gençlik bile önemli olabilir: “İçinde bulunduğumuz evre proletaryanın kendisi için sınıf durumunda olmadığı ve proleter sosyalist bir partinin bulunmadığı bir evredir. Bu aşamada, Amerikan emperyalizmine karşı mücadelede anti-emperyalist etkin azınlık ne denli önemli ise, anti-emperyalist gençlik de o denli önemlidir.” (s.13)

Okunma 27627 defa
Apertura de cuenta bet365.es