Post-Devrimcilik Dönemi

Yazan

 

Teori ve Politika’yı oluşturan girişim,

1993’ün ilk aylarında, “Marksizmin bütünsel krizi” koşullarında yola çıkmıştı. “Hiç bitmeyecek bir kongre” olan Marksizmin krizi sürüyor.

Aşağıda, kriz durumunun seyri ile, Teori ve Politika’nın varoluşunun değişmekte olan koşulları üzerine görüşler sergilenmektedir.

 

 

Post-Devrimcilik Dönemi

(Teori ve Politika için Durum Misyon Gelecek)

Melik Kara

 

I. Bölüm: Devrimci Hareketin Geri Düşüşü

Gerekçe ve sunuş

Bu yazı, dağlarda ve kentlerde dövüşenler üzerinedir. Ancak onlara hitap etmemektedir. Onların, bildikleri yolda sonuna kadar gideceğine, gitmeleri gerektiğine inancı tam olanlar tarafından kaleme alınmıştır. Onlar, sevabımıza da günahımıza da, övgümüze de yergimize de gerek duymaz. Silahlarıyla eleştiri yapanlara bu yazıda dile getirilen görüşlerin hükmü geçmez.

Eleştirileriyle silahlanmış olanlar, eleştiriyi silah sananlar da bu yazının çağrısını yaptıkları arasında değildir. Onlar zaten sözümüzü silah sanırlar; tehlikelisinden –gerçek silaha benzer– bir silah! Yanılırlar, ama iyi ki yanılırlar.

Ama bu yazı, silahın eleştirisiyle eleştirinin silahını karıştıranlara hitap etmektedir… Şaşılacak kadar çoklar; her yerde, özellikle dövüşenler arasında. Yine de sesleneceğiz.

Bu yazı, eleştirinin silahını, silahın eleştirisi olmadığının anbean ayırdında olarak, kullananlara hitap etmektedir. Biliyoruz, sayıları çok az. Ama yine de sesleneceğiz.

Bu yazı, şu veya bu sebeple, ama kendi öncellerinin çağrısı ve etkisiyle olmaksızın, dövüşün dışına düşmüşse de devrimci mücadelenin çağrısına kulağını kapatmamış, ya da yarınki dövüşün öznelerinden biri olmaya aday konumunda olanlara hitap etmeyi yeğlemektedir.

Bu yazının zorunlu çağrısı, bu ve benzeri çağrıları henüz hiç duymamış olanlaradır. Bu anlamda, bu yazı, çağrısına kulak vereni yaratmayı öngörmektedir.

* * *

Tarih, “akılsız” devrimcilere “makul” eleştiriler çöplüğüdür bir bakıma. Bu yazının da bu türden bir çöplük malzemesi olma ihtimali var. Ama söylenmek durumundakini söylemeliydik. Başka bir ifade tarzı bulamadık.

“Normal” bir ülkede, devrimci hareketin durumuna ilişkin kötümser (ve tasfiyeci) ‘analizler’ yapmak pek kolaydır. Bu yazının, bu ‘analizler’den biri olma ihtimali var. Göze alıyoruz.

Devrimci hareketin akıbetine ilişkin kötü falcılık, hareketle yaşıttır. “Akılsızlık etmeyin çocuklar!” diyen çokbilmişler hep mevcut oldu. Falcılar, 1971’den beri Türkiye’de hep eylemli olarak yanlışlandı. Devrimciler, rasyonel solculuğun aklının almadığı yollardan her seferinde bu kehanetleri ve öngörüleri yıkıp geçti.

Biz bu riski göze alıyoruz. Devrimcilerin bizzat devrimcilerin kendileri tarafından eleştirildiği örnekler de var. Biz eylemli olarak devrimci değiliz. Bu konuda herhangi bir yanılsamaya da kapalı olmaya gayret edegeldik.

* * *

Bu yazı, tam anlamıyla kollektif bir üründür. Teori ve Politikacılar, Teori ve Politikacı olmayan ama kafaca bu akımın içinde olanlar, başka yerlerde olan ama Teori ve Politika’nın ve Teori ve Politikacıların dertlerini hemdert edenlerin eleştirileri sonucu eldeki halini buldu. Ama ortaya çıkanın sorumluluğu Teori ve Politikacılara aittir.

Benzer şekilde, bu yazı, kendini Türkiye devrimci hareketinin eleştirisine bırakmış bir öznel sürecin sonunda ortaya çıkmıştır. Nesnel oluş, yazının Türkiye devrimci hareketinin pratik eleştirisine, yani pratikte geçersiz kılınmasına dairdir. Ancak, bu hareketin, sözlü eleştirisinin hükmünün, buradaki sözden fazla olmayacağı şeklinde bir yaklaşım yerinde olsa gerek. Devrimci hareketin bu yazıyı yazıyla eleştireceği bir şey bulunmuyor; mesele, bu yazının pratikte eylemli olarak önermeleri ve iddialarıyla geçersiz kılınmasıdır. Buna da boynumuz kıldan incedir. Ama bu sözün söz dünyasında kılıçtan keskin olduğunu da unutmadan…

***

Yazı, iki ana bölüm olarak sunuluyor. Birinci bölümde, genel olarak devrimci hareketin durumu ortaya konmaya çalışılıyor. (Bu bölüm, Teori ve Politika’nın eldeki sayısında yer alıyor.) (Teori ve Politika’nın gelecek 47. sayısında yer verilmesi planlanan) İkinci bölümde, bu çerçevede Marksizmin politik ve teorik durumundan başlanarak, post-devrimcilik dönemini bitirmek için Marksist pozisyonun koordinatlarına ilişkin bir eskiz çizmek amaçlanmaktadır. Bütünsel Marksizmin ‘programatik’ karşılıklarını ortaya koymaya dönük çaba harcanacak ve ikinci bölüm, Teori ve Politika’nın bu “yeni durum”da misyonuna ilişkin sözlerle noktalanacaktır.

***

Umuda özellikle ihtiyaç duyulan bir zamanda, yeni bir umutsuzluk yayıcılığıyla karşılaşmanın ne gereği vardır? Yenilgi ve gerileme dönemlerinin karakteristik eğiliminin umut edebiyatı olduğu bilinir. Genel ezilenler hareketinin de bu tarzdan beslendiği olgusal bir gerçektir. Bu yazı, kötü bir zamanda umut edebiyatını tercih etmeden bir şeyler yapabilmenin koşullarını arayanların sesidir ve bir yönelimin bu şekilde de belirebileceğini savunmaktadır. Bu yazıda, umut arayanlara karşı bir umutsuzluk ve hatta giderek bir nihilizm epistemolojisi bulma arayışına da gerek yoktur. Umut edebiyatının karşıtı umutsuzluk edebiyatı olabilir, ama bu edebilikle ilgili olmayan bir yolun da mümkün olduğunu savunuyoruz.

Bu yazı, uzanılabilenlerin öznel etkisi ve eleştirisi, Türkiye devrimcilerinin de nesnel etki ve eleştirisiyle son halini alacaktır. Bu yazıya başlık olan cümleciği, 19 Aralık 2000’deki büyük hapishaneler operasyonu günlerinde, devrimci hareketin akıbetine ilişkin görüşlerini ifade eden ve devrimciliğin uzağında durmak yanında onunla arasında ‘manevi’ bir sorun da olan bir kesimin önde gelen bir yazarının yazısına eleştirel başlık olarak da kullanmıştık. Devran döndü ve o zaman bunu bir küfür olarak kullanan irade, bugün, devrimci hareketi ele alırken aynı yere geldi.

Biz, yaklaşık sekiz yıl önce, “Post-devrimcilik” alt başlığında şunları diyorduk:

“Devlet devrimcilere vurdu ve nihayet kendilerine devrimcilik-sonrası bir dönem bulduklarını sandılar! ‘Devrimcilik artık bitti!’ diyorlar. Böylece doktriner kafalarına uyduğunu düşündükleri bir gerçeklik bulmuş oluyorlar; böylece sol taraflarında, tumturaklı sözlerinin boş olduğunu sürekli hatırlatan, reform politikalarını uygulamaya koyarken rahatsız edici bir pratik olmayacak artık. Ne güzel düş! Gafiller!

“Post-Marksizm, Marksizmin artık bir teori ve politika olarak bittiğini söylüyordu. Post-devrimcilik, devrimciliğin artık bir eylemli politika olarak bittiği saptamasıyla kendine varlık alanı arıyor.

“19 Aralık operasyonu sonrası, devletin devrimciliği tasfiye ettiği saptamasını yapan ve bir “post-devrimcilik” yapmaya heves edenler, boşuna kendilerini yormasın! Bu memlekette devrimcilik sadece ‘devrimciler’in işidir ve öyle kalacaktır.”

Bu sözlere rağmen, o günlerde de şunları söylemekten geri kalmadık: “Bu operasyon tarihe, devletin devrimci hareketi topyekun tasfiye harekatı olarak geçebilir mi? İhtimallerden biri budur.

“Türkiye’de devrimci hareketin bir bütün olarak girdiği bir muharebe, yenilgiyle sonuçlandı. İhtimallerin en kötüsü, bunun son muharebe oluşudur.”

Aynı yazıda devam ediyorduk: “Türkiye devrimci hareketi, 1971’de, ‘80’de ve ‘91’de yenilgiler aldı. Ancak her yenilgiden sonra birkaç yıl içinde sürekli artan bedeller ödeyerek ayağa kalkabildi. Sorun, 19 Aralık 2000’e tarihlenecek olanın, öncekiler gibi ‘geçici’ bir yenilgi mi, yoksa uzunca bir dönem bir daha belini doğrultamayacağı bir yenilgi mi olduğudur. Yani, devrim sürecine ilişkin açı, belirli bir dönem boyunca kapanmış olabilir mi? (…)

“Eğer söz konusu açı kapandıysa, Türkiye solu gerçekten post-devrimci döneme girdiyse, devrim, bu kuşakların mücadelesinin kesişmeyeceği bir tarihe ötelenmiş demektir.”

Biz, bugün, Türkiye devrimci hareketinin, ‘post-devrimcilik dönemi’ne girdiği kanısındayız.

***

Burada, ortaya konulanlar, aslında, devrimci hareketlerin öteden beri açık ya da imalarla belirttiği bir sorunun, belki biraz daha tok, belki daha topluca seslendirilmesinden ibarettir.

Devrimci militan, bizi eleştirmeden önce, kendi yayınlarına dikkatli bir gözle bakmalıdır. Biz, pratik devrimcinin yaklaşık on yıldır dillendirdiği bir hususu, biraz etraflı bir şekilde öne sürmekten başka bir şey yapmadığımız iddiasındayız.

Görüşlerin ortaya konuluşunda, özellikle olgusal bir sunuş tercih edildi.

* * *

Burada “nesnel olarak girilen yeni dönem”, dolayısıyla, zorunlu olarak yönelinmesi gereken politik pozisyon şeklinde bir akıl yürütme söz konusu değildir. Burada, dikkate alınan yegane nesnellik, devrimci hareketin verili nesnel varlığıdır. Bunun da, sosyo-ekonomik ya da sosyo-politik nesnel duruma bağlılığı hususu tartışmalıdır.

Biz, nesnenin nesnelliğini değil, özne olarak devrimci örgütlerin nesnel durumunu esas alıyoruz burada. Vurguluyoruz; devrimci örgütlerin nesnel durumunun iyiliği, örneğin sınıfsal hareketin iyiliğine, egemen sınıfların yaşadığı krize, ekonominin kötü gidişine dolaysızca bağlı değildir.

Öte yandan, devlet aygıtlarının şiddet tekelini kırabilen bir devrimci mücadeleyi nesnel olarak olanaksız kılabilecek, özellikle başta teknolojik olmak üzere, fiziksel, ideolojik gelişme olamaz. Ezenler hep avantajlıdır, ama ezilenlerin karşı-hamle seçeneği de hep var olmuştur. Söz konusu anlayış, ezilenlerin ezenlerin iktidar etme aygıtına karşı mücadele yürüttüğü her tarihte öne sürülmüş ve bir örnekte tarihsel olarak doğrulandıysa, art arda çok sayıda örnekte ezilenlerin yeni bir tarihsel inisiyatifiyle boşa çıkarılmıştır. Dolayısıyla, günümüzün, özellikle elektronik teknolojiyle birlikte gelişen kontrol ve egemenlik toplumlarına dair kabus senaryolarının taktik kayıtlar dışında geçerliği yoktur.

Bu yazıya dönük temel bir eleştiri, onun eylemsiz bir söz oluşuna ilişkin olacaktır. Bu haklı ama meşru olmayan bir eleştiridir. Eylemli olup da uygun yerde duran ve duracak gibi de olan, söz konusu olmadıktan sonra, bu yazı gibiler daha çok devreye girecektir.

1. Devrimsel makas

Türkiye, 1970’lerin başında tarihsel bir ‘devrimcilik süreci’ne girdi. Türkiye’de cumhuriyet dönemi boyunca, Kürdistan dışında, “devrimci durum” hiç yaşanmadı. Bir dönem hariç, aynı bölge dışında, “devrimci yükseliş” de olmadı. Buna karşılık, 1971’den beri bir ‘devrimcilik süreci’ içindedir Türkiye.

Türkiye’de, aynı bölge dışında, ezilen kitlelerin kendiliğinden ve ülke çapında etkili devrimci kalkışmasına da hiç tanık olunmadı. Devrimci nitelikte olmayan ama ülkesel etkili olmadan, ya da devrimci nitelikte ama aynı ölçekte etki sahibi olmadan sönen hareketler oldu. 15-16 Haziran (1970), tarihteki tek ülkesel işçi ayaklanması kabul edildi, ama bunun devrimci nitelikte olduğu çok kuşku götürür. Kalıcı devrimci etkiler bırakmadığı ise kesindir. İzmir Tariş direnişi (1980), “Bahar eylemleri” (1989) ya da Zonguldak madenci eylemi (1990/91) ise, devrimcilerin abartmasına karşın, hiç de önemli devrimcileşme potansiyeli taşıyan hareketler değildi. 1995’te İstanbul Gazi Mahallesindeki provokasyona verilen –kendiliğinden– kitlesel tepki çok önemli devrimci nitelikler barındırıyordu. Ancak hiçbir kitle hareketi, belirli bir süreklilik de taşımadı.

Buna karşın, Türkiye’de, 1971’den beri kesintisiz denebilecek bir devrimcilik pratiği hep var oldu. Devlet, sürekli olarak karşısında silahlı devrimciler buldu, ve devrimciler sürekli olarak devlete karşı şiddet pratiğinin temel bir bileşeni olduğu, yani gerçek-politik nitelikte bir mücadeleyi sürdüregeldi. Devlet, “şiddet tekeli”ni hep tehlikede hissetti.

“Devrimci yükseliş” ya da “devrimci durum” ve “devrimci kriz”in olmadığı koşullarda yürütülen devrimcilik pratiğine ‘devrimci olmayan dönemde devrimcilik’ diyoruz. ‘Devrimcilik süreci’ de sözü edilen devrimciliğin varolduğu toplam nesnelliğin adı oluyor.

Günümüzde, ya da kesin bir kronolojik karşılık olarak, 2000 yılından itibaren, devletin, 1971’de başlayan ‘devrimcilik süreci’ni sonlandırması söz konusu. Türkiye’nin de, Kürt bölgeleri hariç, dünyanın “ileri” ya da “geri” başka ülkelerinin koşullarına benzer, devrimciliğin pratik olarak yürütülemediği bir ülke olma tehlikesi mevcut. Bu, kuşaklar boyu, devrimciliği temel bir yaşam pratiği bellemiş bireyler açısından trajik olması yanında, bir mücadele halinin nasıl biteceğine ilişkin bir tarihsel ders de olabilir. Sayıları çok azalsa da, başlangıcından beri, yani yaklaşık kırk yıldır, pratik mücadeleden kopmamış bir devrimciler topluluğunun, ve her mücadele döneminde bu uzun koşuya katılagelen kuşakların varlık nedeninin bitme tehlikesinden söz ediyoruz.

Pratik devrimcilik, gerçek karşılığıyla, şiddet içeren bir politika tarzı olarak devrimcilik, dünyanın her yerinde pratik olarak olasıdır. Fakat, genel görünümler itibarıyla devlet iktidarlarının ağır baskısıyla bu olanaklı olamamaktadır. 1960’ların sonlarıyla 1970’lerin başlarında pratik devrimcilik ABD’de bile yürütülebiliyordu. Türkiye’de yürütülenle aynı kategoriden, ama bugün herhangi bir pratik devrimciliğin varolmadığı ülkeler kuşağından söz edilebilir. Bugün Almanya, Yunanistan, Bask bölgesi dışında İspanya, Brezilya gibi ülkelerde herhangi bir pratik devrimcilik yürütülmemektedir. Buna karşılık, Nepal ve Kolombiya başka bir kategoriden olmak üzere, Hindistan, Filipinler, Irak, Afganistan, Kürdistan, Lübnan, Çeçenistan gibi ülkelerde devrimci faaliyet yürüten politik özneler mevcuttur.

Öte yandan, bugün dünyanın neredeyse bütün ülkelerinde, devrimciliği bir pratik olarak değil de bir ‘duruş’, bir ‘pozisyon alış’ olarak taşıyan çeşitli gruplar mevcuttur. Biz, pratik devrimcilik ile bu türden bir ‘devrimcilik’ arasındaki farkı kategorik kabul ediyoruz. Marksizmin “dünyayı değiştirme” misyonu aradığı hareket, açık, çıplak ve yalın olarak bir pratik harekettir. Birtakım Marksist faaliyet gruplarını sırf devrimci bir görüş ve tutum ifade ettikleri için, pratik devrimcilerle aynı cümleden anmanın Marksizmin devrimci politik niteliğine aykırı olduğu görüşündeyiz.

***

1971’le açılan tarihsel kanal esas alınırsa, Türkiye’de sol veya sosyalist hareketin bu tarihten önceki yıllarını ‘devrimcilik-öncesi dönem’ olarak anlamlandırabiliriz. Bu durumda, ‘devrimcilik dönemi’ni izleyen yıllar da, ‘devrimcilik-sonrası (‘post-devrimcilik’) dönemi’ olarak nitelenebilir. Yaşadığımız tehlike, ‘post-devrimcilik dönemi’ne girmekte ya da bu dönemin içinde oluşumuzdur.

‘Devrimcilik süreci’nde devrim hiçbir zaman gerçekleşebilir bir olanak olamadı, ama pratik mücadele yürüten kuşakların umabileceği bir olasılıktı en azından. Devrimciliğin mevcut olmadığı süreçlerde bir devrim olasılığından söz edilemez.

Mesele, bir “devrimci durum” arayışı değildir. “Devrimci duruma bağlı devrimcilik” anlayışı, Leninizmin ve ardından gelen Marksist devrimci yolun varlığıyla reddedilmiştir. Biz de bu tarafta yer alıyoruz. ‘Devrimci duruma bağlı devrimcilik’ anlayışı, 1971’den bu yana süren hareket tarafından da eylemli olarak reddedilmiştir.

Türkiye devrimci hareketi, 1980 öncesi birkaç yıl dışında hiçbir zaman ülkesel bir politik güç olamamıştır. Bu hareket, ülkesel ölçekte ancak politik etkiler yaratabilmiştir. Bir kuvvet olamadan, bir kudret alanı yaratamadan, başarı eşiğini alabildiğine geriye çekerek tahammül edilebilen yaklaşık kırk yıl mücadele sürdürmenin ne denli çetin olduğu açıktır.

Türkiye’de 1960’ların sonlarından itibaren hiç “barışçı” bir dönem yaşanmadı; sol hareketin rahatça serpilebildiği ve devletin elini boşladığı bir dönem hiç yaşanmadı. Türkiye’de devrimci hareket, her zaman mahrumiyet içinde, sert bir mücadele ortamında, (1974-80 hariç) kitlesiz bir varlık gösterebildi. Devrimci hareketin, öteki birçok örnekle kıyaslandığında, bu ortama dayanabilmesi temel bir meziyettir.

***

Biz, kendimizi, –hem içinde hem bağlı olmak anlamında– bu dünyada buluyoruz. Ama sorun, artık bu pratik türünün bitmekle karşı karşıya oluşudur. Sorun, devrimciliğin yürütülememesi ihtimalidir? Burada, bu durumu zorunlu kılması muhtemel nesnel gelişmelerle ilgilenmiyoruz; nesnel gelişmeler her zaman zayıfın zararına işler. İlgilendiğimiz husus, sadece, açılmış olan ‘devrimsel makas’ın kırk yıl boyunca varlığını koruyan götürücü belirteçlerinin günümüzde ortadan kalkmakta oluşudur.

Teori ve Politika, 1993’ten beri, ya pratik devrimci hareketlerden gelen ya da bu hareketlerin asıl olduğunu kabul eden bireyler tarafından götürülüyor. Bu bireylerin hayatla kurduğu bağda, devrimcilik (pratik devrimcilik) bir temel niteliği taşıyor. Sorun, en dar ve sivil anlamıyla, bu bireylerin, söz konusu tehlike ortamında kimliklerini sürdürebilmek olarak beliriyor. Sorun, devrimcilerin bu ülkede geçmişin varlıkları haline gelmeleri ihtimalidir.

Teori ve Politika, kendi misyonunu, bu devrimcilerin varlığı üzerinden oluşturmuştu. Bazılarınca bir yönüyle haklı da olarak, devrimci hareketin geriliği sayesinde varlığını bulan, bu hareketin zaaflarını sömürerek var olabilen Teori ve Politika’nın misyonu, bu zeminin yokluğunda ne olacak?

Devrimciliğin bir edimsel nitelik olarak erimesi, çözülmesi, Teori ve Politika açısından, kendini vakfettiği ve anlamını bulduğu, varsayılan Bütünsel Marksizmin temel bir ayağını oluşturan Marksist devrimciliğin de erimesi, çözülmesi anlamına gelecektir. Politik Marksizm, devrimci bir pratik varoluş zemininde olanaklı olabiliyordu ve devrimci varoluşun girdiği çözülme süreci, Marksist devrimcilerin de aynı süreci yaşadığı anlamına gelecektir. Politik Marksizmin bu ülkeden sökülüp atılması, ve devrimcilikle neredeyse aynı yaşta olan bu pratik-politik niteliğin dördüncü onyılında gündemden düşme ihtimali karşısında Teori ve Politika ne yapacak?

‘Devrimcilik makası’nın kapanmasıyla Marksizmin devrimcilerde varlık kazanan türü –pratik-politik Marksizm ya da Marksist devrimcilik– de ancak pratik-politik olmayan, politika-altı ya da ideo-politik birtakım faaliyet gruplarında mı ‘yaşayacak’? Bu, bugünkü varlığıyla Teori ve Politika’nın Marksist model olarak alınması ya da bizim kendi varlığımızı Marksist politik nitelik için yeterli kabul edebileceğimiz bir ortam, Marksizm için kategorik bir gerileme işaretidir. Bu uğursuz olası tablo, Teori ve Politika’nın başlangıçta kendine çizdiği yolun zeminini zorluyor.

O halde, bugün, ‘devrimci olmayan dönemde devrimcilik’ anlayışına sahip olanların, hem pratik-politik devrimci örgütlerin hem de Teori ve Politika gibi pratik devrimci olmayan oluşumların, acil ve temel sorunu, ya 1971’de açılan makasın kapanmasını engellemek, ya da bu mümkün olmazsa, varlığını yeni bir devrimcilik makası açmaya vakfetmektir. Bu sorun, nasıl görevleştirilecek; bu bağlamda nasıl bir somut hareket tarzı ortaya konulacaktır?

Bu iki almaşık da gerçekleşmezse, Teori ve Politika, varlığını, geçmiş ve/veya umulan devrimcilik üzerinde mi sürdürecektir? Yani, bugün ve burada olmayan bir devrimcilik; zihinlerde yaşayan bir devrimcilik…

2. Krizi ‘aşmak’

Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele ve Harekat Daire Başkanlığı’nın internet sitesinde yer alan “Türkiye’de Halen Faaliyetlerine Devam Eden Başlıca Terör Örgütleri” listesindeki 12 adın ilk dördünü Türkiye devrimci hareketinin üyeleri oluşturuyor: DHKP/C, MKP, TKP/ML, MLKP.

Onar yıl aralarla üç kez geriye gidilse, her birinde, bu listenin Türkiye devrimci hareketi açısından sayıca çok daha zengin olacağından kuşku duyulmamalı. Öteki adların “suçlama”yı hak edip etmediği bir yana, yukarıdaki dört örgütün gayet isabetli bir seçim olduğu kuşku götürmez. Bu dört örgüt, Türkiye’de 1971’de açılan “devrimci olmayan dönemde devrimcilik” kanalını halen sürdürebilen bir eylemsel varlık gösteriyor. Öteki örgütlerin bu listeye dahil edilmemesi, “terörle mücadele edenler”in karşılarındakini tayin ve tespitiyle ilgili basit ve sağlam bir sağlama işlemidir. Nitekim, uzun bir aradan sonra, 2004’ten başlayarak devletin “merkezi operasyon” düzenlediği örgütler de bu dördü olmuştur. Türkiye’de son yıllar boyunca eylemsel varoluş boyutuyla olmasa da, “devrimci duruş”unu koruyan birkaç örgüt adı eklenebilir bu listeye… Ama sadece bu kadar.

Sözü edilen dört devrimci örgüt, geçen birkaç yıl içinde, devletin –bilindiği kadarıyla– 1998’den beri yapmadığı “merkezi operasyon”a maruz kalarak yeni bir saldırı kampanyasının hedefleri oldu. Halen, operasyona “gerek duyulacak” başkaca örgüt bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Türkiye’de bugün sol hareketin bütün üyeleri, şu ya da bu ifadelerle, hareketin kendisinin “esaslı” bir kriz yaşadığını kabul ediyor. Devrimci hareketin, yukarıda anılan dört örgütüyle birlikte, “devrimci duruş”unu koruduğu kabul edilebilecek olan öteki üyeleri de krizin varlığını açıkça tartışıyor. Ancak, yaşadığımız, her geçen gün artarak, krizin de ötesinde bir şey olduğu izlenimi veriyor. Günümüzün ağır basan kanısı, krizin ‘aşıldığı’, devrimci hareketin krizin altında kaldığı yönünde oluşuyor. Türkiye devrimci hareketi, yaklaşık kırk yıllık ömrünü tamamlama tehlikesiyle karşı karşıya. Artık tartışma, devrimcilikten sonraki bir ‘dönem’e ya da ‘süreç’e geçip geçmediğimiz üzerine yapılmalı; ve fırtına, bir ‘devrimcilik dönemi’ ya da ‘süreci’nin Marksist devrimci olarak nasıl başlatılacağı üzerine kopmalıdır.

***

Bu bağlamda, nihayet, bilumum reformcu sosyalizm ya da demokratizm akımlarının istediği olmuştur ve “devrimci demokrasi”nin günü dolmak durumundadır.

Bu akımlardan birinin yazarı yazıyor: "Küçük burjuva 'devrimci' örgütler de siyaset sahnesinde eski rollerini yitiriyor artık. Belki bir süre daha tamamen yok olmayacaklar, ama yirmi sene önceki güçlerine de artık bir daha kavuşamayacaklar gibi görünüyor."

Saptama, kast edilen devrimci örgütler tarafından da reddedilemiyor. Bu tür yorumları kesin bir dille reddetmesiyle bilinen bir devrimci yayın, yazdığı karşı yazıda, saptamayı kabul etti:

“Tüm solun, oturup, neden kitleleri mücadeleye kanalize edemiyoruz, neden oligarşinin, emperyalizmin planlarını bozacak güçte değiliz diye tartışması gereken bir zamanda, o, devrimcilerin 20 yıl önceki güçlerinde olmamasıyla, bir süre sonra yok olmasıyla meşgul!”

Bu sözlerin benzeri ya da aynısı, 2000’de hapishanelere dönük 19-22 Aralık operasyonu sonrasında da sarf edilmişti. Bu sözlerde fark yok; farkı, devrimcilerin –ve bizlerin– yanıtı oluşturuyor.

Bir başka devrimci yayın organı, kendi dışındaki devrimci hareketleri şu ifadelerle değerlendiriyordu 2000’lerin başlarında: "[Ö]rgütsel düzeyin geriliği, kadrosal birikimin aşırı zayıflığı, ciddi bir yeraltı hiyerarşisine sahip olmamak ve çoğunlukla İstanbul'a sıkışmışlıkla karakterize olan, daha çok bir dergi çevresi gerçekliği içinde bulunan ve de kendi güçleriyle bağımsız bir kitle eylemi örgütlemeyi başaramayan bu zayıf, fakat eldeki güçleriyle kesintisiz politik faaliyette ısrar eden dergi çevreleri…"

Aşağıdaki pasajların her biri, bir devrimci yayına ait:

“Türkiye’nin toplumsal muhalefeti ve sol hareketi özellikle son on yıldan beridir sürekli bir gerileme içindedir ve halen en zayıf dönemlerinden birini yaşamaktadır. […] [Kongremiz], geçmişin anlı şanlı koca koca örgütlerinin eriyip gittikleri, tasfiye olup düzenin icazetine sığındıkları ya da her şeye rağmen devrimci çizgide kalsalar bile kronik bir bunalım ve tıkanıklık içinde kısırlaşıp sıradanlaştıkları, son derece elverişsiz bir tarihi kesit içinde gerçekleşti.”

“Yapısal kriz, bütün sosyalizm iddialı parti ve örgütleri ve devrimci yapıları tarihin sınavına sokmuş bulunuyor. Yapısal kriz karşısında her bir yapı –varoluş formunun ne olacağından ayrı olarak– tarihsel varlık hakkını elde etmek gibi bir sınavla karşı karşıyadır. (…) Demek ki, tarihsel varlık hakkı yeniden kazanılmalıdır. Öyleyse, önce yaman bir soru: Ben gerekli miyim?”

“Türkiye halklarının mücadelesinin politikleşerek yükseldiği 1960’ların sonlarından bugüne, mücadelenin ilerlediği, gerilediği, kesintilere maruz kaldığı çeşitle dönemler oldu. Bugün açısından baktığımızda, mücadelemizin kitlesellik ve diğer bazı açılardan geçen 40 yılın en üst düzeyinde olduğunu söyleyemeyiz; fakat Türkiye devrimi açısından umudumuzun ve inancımızın en üst düzeyde olduğunu söyleyebiliriz.”

“Sınıf mücadelesinde geriye düşmesine, yenilgi ve başarısızlıklara uğrayıp güç yitirmesine neden olan dönemlerin ardından, partimizdeki en ciddi erozyonun örgütsel alanda yaşandığı, parti kültürünün büyük oranda deforme olduğu açıktır. Parti omurgasında yıkım anlamına gelen bu durum son derece önemlidir.”

“Ülkemiz tarihine bakıldığında 35 yılı aşkın bir süredir kesintisiz bir mücadelenin varlığından bahsetmek mümkündür. Ancak bu mücadele seyri incelendiğinde belli bir çıtanın üzerine çıkamadığı da görülmektedir. […] Devrimci hareketin tarihinde hiç bu kadar köklü tasfiyenin geliştiği söylenemez. Sistemin bir silindir gibi gelip geçtiği dönemler dahi bu kadar etkili olmamıştır.”

“[G]elişmelere […] yanıt verilememesi devrimci parti ve örgütleri daha geri bir duruma düşürdü ve ağır sonuçlarla karşı karşıya bıraktı. Korunmaya ve geliştirilmeye çalışılan mücadele alan ve mevzileri iyice daraldı ve küçüldü. Bu süreci en ağır yaşayan örgütlerden birisi de gelişimine ayak bağı olan sorunları çözerek üst bir gelişim düzeyine çıkamayan biz komünistler olduk. (…) Fiili tasfiyecilik halinin hala pratiğinde yansıyan kalıntı ve izlerine karşı mücadele ediyor. Fakat Türkiye devrimci hareketindeki gerileyiş ve çözülmenin, fiili tasfiyecilik halinin sadece mücadele koşullarındaki dönemsel değişim (90'ların ortalarından itibaren) ve bundan doğan bir gerilemenin sonucu olarak değil, mücadelenin tarihsel koşullarına yanıt veremeyişin ve bunun yarattığı erozyonun sonucu olduğunu bilerek, bu süreci yarmayı tek bir parametreden ele almıyor.”

“Hep söylüyoruz, yine tekrar edeceğiz; Türkiye devrimci hareketi, neredeyse tüm tarihi boyunca baskılarla, yasaklarla faşist terörle, devlet kuşatmasıyla yaşamıştır. Hiçbir iktidar bugüne kadar bunlardan arzuladığı sonucu, yani bir bütün olarak hareketi yıldırma, sindirme sonucunu elde edememiştir.”

***

Devrimci hareketin çeşitli üyelerinin sözcüleri, sorunun içinde bulunulan birkaç yılla sınırlanacak nitelikte olmadığını da ifade etmekte artık bir sakınca görmüyor, ve “son kırk yıl” ölçeğinde bir sorundan söz edebiliyor.

Devrimci hareketin mensubu örgütler, kendi durumlarını ya da öteki devrimcilerin durumlarını tarihlerinin hiçbir momentinde bu tarzda bir tartışmaya konu etmemiştir. Öyleyse, kırk yılın bu “ilk”inin veri alınması bile, sorunun kritik bir aşamaya gelmiş bulunduğunu kesin bir belirti olarak gösteriyor.

3. Gelişme dönemleri ve ‘son dönem’

Türkiye devrimci hareketinin tarihini ‘gelişme dönemleri’ne ayırarak izleyebiliriz. ‘Devrimsel makas’ın, dört gelişme dönemini kapsadığını görüyoruz. Bugün, devrimci hareket, ‘son dönem’ini geride bırakmış bulunuyor.

Devrimci hareketin birinci gelişme dönemi 1973’ün başlarında bitirildi. 1974’te başlayan ikinci dönem 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle sona erdirildi. Devrimci hareketin ikinci gelişme döneminin zirvesi 1977-78 yıllarıydı. Bu tarihten itibaren gelişme seyri durduruldu. Üçüncü gelişme dönemi, 1984’te ölüm orucu eylemiyle başladı ve 1990’da durdurularak 1992’de bitirildi. 1994-2000 dördüncü gelişme dönemiydi. Bu dönemin zirvesini 1996 oluşturuyordu. Dönem, 19 Aralık 2000’deki hapishaneler operasyonuyla bitirildi.

Devrimci hareketi, gelişme dönemleri bağlamında ele alacak bir yaklaşım için, aslında dördüncü gelişme döneminin 1998’de bitirildiği söylenebilirdi. Fakat, 19 Aralık operasyonu, “tarih”te, kapsamı, şiddeti ve etkisiyle bir dönüm noktası alınmayı zorunlu kılacak tarzda önemli bir yer alıyor. Bu durumda, aslında bu operasyonun, nesnel tarihsel konum itibarıyla, bir sürecin bir dönemini bitirmeyi değil, sürecin kendisine kast etmeyi hedeflediği anlaşılabilir.

***

19-22 Aralık 2000’i izleyen ve bugüne gelen yılların, olası bir dönemleştirmeden önce göze çarpan bazı olgularını sıralayabiliriz. Bu yıllar boyunca ölüm orucu eylemi sürmüş ve toplam 122 şehitle bu eylem, 2007’nin başında (23 Ocak) sona ermiştir. Devrimci örgütler, uzun yıllardan sonra, 2004’ten başlayarak, bildirildiğine göre, “merkezi” nitelikte polis operasyonlarına maruz kalmıştır. 2003-4’te politik ortamda yaşanan ılımlı atmosferden sonra 22 Temmuz 2007’de yapılan genel seçimler devrimci hareket için birtakım olgusal veriler açığa çıkarmıştır.

2008’e kadar uzanan yılların toplamı alındığında ve dönemler olarak soyutlanan önceki yıllarla karşılaştırıldığında, bu yılların, devrimcilik dozu ve hacmi bakımından en zayıf yıllar olduğu görülecektir. Devrimci hareketin şiddet uygulama bakımından en geride olduğu zaman dilimidir bu yıllar.

Devlet, bu yılların devrimcilik yürüten örgütlerinin kabullendiği gerideki mevzilerden çatışmayı da reddetmiş ve başlattığı merkezi ve çevresel operasyonlarla mevzileri daha da geriletmiştir. Bu işlem, 2008’in ortalarında halen sürüyor.

Bu bakımdan, 2001’in sonlarından itibaren başlayan gelişme havasının, öncekilerle aynı kategoriden bir ‘devrimci gelişme dönemi’ olarak alınamayacağı görüşündeyiz. 2000 yılı bir büyük kesinti olarak her geçen yıl daha da belirgin olarak öne çıkıyor.

Bu yılların genel özellikleri ne olabilir? Başlıca üç özellik belirleyebiliyoruz. Bu süre boyunca pozitif şiddetin dozu çok düşük olmuştur. Bu dönemde, açık politika alanı, bizzat devrimcilerce, üzerinde çok tartışma yürütülen bir mahiyet kazanmıştır; ya da bu konuyu tartışmayan devrimci özne neredeyse kalmamıştır. Hapishaneler ilk kez bir ‘yük’ haline gelmiştir.

28’i 19-22 Aralık 2000 kıstağında olmak üzere 122 şehitle tarihsel ve politik olarak DHKP-C’ye (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi / Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi) mal olan ölüm orucu eylemi bütün yılları boydan boya kat eden bir ‘temel unsur’ olarak hep gündemdeydi. Aslında dünyasal çapta bir eylem olan ölüm orucu, bu yıllar boyunca, tam olarak eski dönemin ‘yeni’sinin taşıyamayacağı bir ‘yük’ü olarak devroldu. Nitekim, DHKP-C dışında hiçbir devrimci örgüt bu yükü omuzlamaya başlamanın ötesine gidemedi. Tek başına bu faktör, 2000’den sonraki yılların önceki tüm gelişme dönemlerinin ortak bir ölçütüyle mahkum edilmesi için yeter de artar. Elbette, mahkumiyetin öznesi, DHKP-C hariç devrimci hareketin bütün üyeleridir. Ancak, paradoksal olarak, DHKP-C de bu tutumundan dolayı politik bir kazanım elde edememiştir.

Başka herhangi bir dönem açısından “küçük kıyamet”in kopacağı bu sayı, yedi yıl boyunca şehit düşen 122 devrimci, bir bakıma, dönemin yapısal niteliğini ele verircesine, giderek politika-altına çekilen / düşen bir tarzda işlevlendi. Yıllar boyu, feda eylemcisi onlarca devrimci sessiz sedasız şehit düştü. DHKP-C, politika-altı niteliğe itilen bu eylemi, bir ‘son hamle’yle ‘dışarı’ya taşıyarak politikleştirdi ve bulduğu ilk uygun fırsatta bu tüketici / bitirici kanaldan sıyrıldı.

***

Önceki dönemlerden farklı olarak, bu yıllarda devrimci hareket, devlet güçleri tarafından itildiği konuma eylemli olarak itiraz geliştiremedi. Hareket, devletin sürdürdüğü “stratejik” saldırılara hiçbir ciddi yanıt veremedi. Başta F tipleri operasyonuna karşı tutum, politik bakımdan önemli sorunlar içeriyordu. Devrimci hareket, biri dışında, F tiplerine karşı mücadeleyi aktif ya da öncelikli politik gündeminden çıkarmıştı. Bunun başlangıcı aslında sonucu işaret ediyordu.

19 Aralık’ın devlet ve devrimci hareket açısından stratejik nitelikte olduğu her geçen zaman daha net anlaşılıyor. Devletin daha önceki başarıları stratejik nitelik kazanamamıştı. Devrimci hareket, her yenilgi döneminden sonra yeniden ve genel olarak aynı yöntemlerle toparlanabilmişti. Ancak, devletin, önce yükseliş eğilimini püskürttüğü örgütleri bu kez geride inşa ettikleri mevzilerde, hapishanelerde kuşatmaya yönelmesi söz konusu oldu. Bütün devrimci örgütler, 1996’dan başlayarak birkaç yıl boyunca esaslı saldırılarla geriletildiler. Kadro ağırlığının önemli bir kısmının –eğer çoğunun değilse– hapislere tıkıldığı gerçeğini devlet de pekala biliyordu. Bu gerçek, devrimci örgütlerin yayınlarında da dile getirildi. Ankara Ulucanlar Hapishanesine dönük saldırı (Eylül 1999: 10 devrimci şehit düştü, çok sayıda devrimci sakatlandı), hapishanelere saldırının son stratejik evresinin başlangıcıydı. Devrimciler, bu saldırıyı karşılayamayacaklarını gösterdi. Hiçbir karşılıkta bulunamadılar. Devlet, hızını kesmeden Buca ve Burdur’daki hapishanelerde sürdürdü harekatını ve nihayet 2000 yılının sonlarına doğru gelindi.

Devrimciler tehlikenin farkındaydı elbette, hatta CMK’da [devrimci örgütler tarafından hapishanelerde organize edilen Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu] bu tasfiye saldırısının dışarıda mı yoksa içeride mi karşılanması gerektiğinin, esas mevzinin neresi olacağının tartışıldığı yansıdı ilgili kamuoyuna. Saldırının, bazılarının görüşünce başarılamayacak olsa da, tasfiyeyi amaçladığını herkes ifade ediyordu.

Saldırı gerçekleşti: 19-22 Aralık 2000. (Kürt Yurtsever Hareketinin hapishanelerdeki dinamiği de farklıydı ve burada bu hareketin özgüllüğü tartışılmıyor.) Hapishaneler bir mevzi olarak dağıtıldı. Bu, devlet açısından kesin ve geri dönülmez bir başarıydı. “Koğuş sistemi”ne (devrimci hareket için kategorik bir kadro kaynağı ve yatağı konumundaydı bu mekanlar) dönüşün önü artık –bu koşullar altında– geri dönülmezcesine alınmıştı. Devrimci hareket, saldırıyı dışarıda ve içeride karşılamaya çabaladı. Dışarıda gerçekleşen eylemler ve saldırılar bu bakımdan yaygın olarak eleştirilmesine rağmen önemliydi. Dışarıda bir varlığın, ama aynı zamanda kahredici şekilde zayıf olduğunun da kanıtıydı bunlar. Ancak saldırı esas olarak içeride karşılanmıştı. Dolayısıyla, esas alanın içerisi olacağını söyleyen özne galip gelmişti! Türkiye devrimci hareketinin –biri dışında– hiçbir öznesi, F tipleri saldırısını içeride de karşılamaya dönük ölüm orucu eylemini sürdüremedi. DHKP-C dışındaki bütün örgütler, bozgun halinde çekildiler bu süreçten. “Devrimcilik erozyonu yaşandığı” gerekçesiyle –üstelik gerçeği ifade ediyordu–, bu eylemlere son verildi. Ölüm orucu eylemi, devrimci örgütler tarafından, başlarken olduğu gibi politik bir kararla değil, daha çok, yürütülemeyen bir tarz, omuzlanamayan bir yük olarak, sonlandırıldı. Ancak DHKP-C, bu eylemi yedi uzun yıl boyunca sürdürdü ve sonunda ‘bozgun olmaksızın’ –ama gidişatı karşılayacak bir politik kazanım da elde etmeksizin– bırakma fırsatı bulabildi.

Ölüm orucu eyleminin bittiği tarih, bir bakıma, ‘devrimcilik süreci’nin 2000’de başlayan uzun bitişi olarak değerlendirilebilir.

***

Devlet, 2001’in ortalarına doğru “kitlesel” bir boyut kazanan tahliye politikasına yöneldi. Bu, F tiplerinde kalan devrimcilerin sayısını kesin olarak düşürdü. Ek ve belki bağlı olarak, iki örgüt dışında, ölüm orucu eylemine de 2002’nin başlarında son verildi. F tipi hapishaneler artık bir veriydi.

Böylece, DHKP-C dışındaki örgütler, yeni bir solukla politik faaliyete yöneldiler. Avrupa Birliği uyum süreciyle bağlantılı da olan bir gelişme sürüyordu bu sıralarda. Devlet, işkenceyi bir yöntem olarak eski ağırlıkta kullanmayı bırakmıştı. Bu hususun, devlet mevzisinden bir ‘stratejik’ duruş değişimine işaret ettiği özel olarak vurgulanmalıdır. Bunun devrimciler üzerinde belirgin bir etkisi olduğu söylenmelidir.

***

2002’den başlayan gelişme havasının, özellikle MLKP (Marksist Leninist Komünist Parti) nezdinde önemli birtakım “yenilikler” barındırdığı açıktır. Fakat, bunun aynı zamanda aldatıcı bir bahar havası olduğu açığa çıkacaktı. Bu dönemin açık ara öndeki ve inisiyatif sahibi örgütünün MLKP olduğunu belirtmek gerekiyor. Bir anlamda, olumlu ve olumsuz boyutlarıyla MLKP üzerinden izlenebilecek bu yılların ‘MLKP dönemi’ olarak değerlendirilmesi abartılı olmaz.

MLKP, bir yandan, post-devrimcilik döneminin farkındaymış gibi hareket ediyor ve bu dönemi sonlandırmanın devrimci yollarını arıyordu, öte yandan bazı yönelimleriyle sanki post-devrimcilik döneminin asli bir öğesi gibiydi. Bu örgüt bu çelişik yönler bakımından değerlendirilmelidir.

DHKP-C, nasıl dünyaya gözlerini kapamış ve yedi yıl boyunca ölüm orucu eylemine kilitlenmişse, MLKP aksine gözünü her şeye dikmiş görünüyordu. Ölüm orucu eyleminde ısrar, nasıl ‘devrimcilik süreci’nin kapanmasına karşı çetin bir direnişi temsil ediyor idiyse, MLKP’nin tarzı, “eski gömlekler”in bir an önce çıkarılıp atılması ve yeni bir devrimcilik tarzına yönelinmesini çağrıştırıyordu. Kritik olan, bugün, her iki tarzın da başarısızlığının neredeyse kesinleşmiş oluşudur.

MLKP, açık alanda cüretkar hareket ediyor, yeraltında da adım adım gayet kontrollü bir şiddet politikası izliyordu. (Kuruluşunun onuncu yılını kutlama tarz ve şekli bu cüretin iyi bir simgesidir.) Bu örgüt, bir dönem boyunca, devrimci hareketin eğik düzlemdeki durumuna ters bir dinamikle canlı, atak ve girişken bir etkinlik içinde oldu. Fakat, gelişme kısa sürdü. Yalancı bahara ya MLKP de aldanmıştı, ya da bu yıllardaki politika tarzıyla MLKP bizzat bu yalancı baharın ürünüydü. 2005’ten itibaren başlayan karşı-atak bu örgütü durdurdu. Devletin karşı-atağı, MLKP’nin çeşitli kesimlerdeki, öncelikle de açık alanda olduğu söylenen güçlerini yerinde saymaya zorladı. (Tempolu fakat doğurgan olamayan faaliyetin, “aktivistler”i yorduğu zaten açıkça gözleniyordu.) Aslında, “merkezi” nitelikte olduğu bildirilen operasyona uğradığı 2006 Eylülünden önceki bir-iki yıl boyunca MLKP’nin eylemci güçlerinin yorulduğuna ilişkin gözlemsel veriler birikiyordu. Kendini tekrar eden bir tarzla ve yeni kan taşınamamasının sonucuyla bir yolun tıkanmaya başladığı görülebiliyordu.

MLKP’nin durmaya başlamasının sol hareket içindeki bir göstergesi, bu hareketin devrimci kesimlere yönelik hegemonya hamlesinin akamete uğraması, hatta ters tepmesi oldu. MLKP, bu dönemin sonuna doğru, devrimci hareketin zaten zayıflamış ve azalmış mensuplarından tepki görür oldu. “Kapsayıcı, kucaklayıcı politika tarzı” da başarısız olmuştu.

MLKP atak ve girişkendi. Ancak bu örgüt, kısa sürede, “bu gelişkin olmayan biçimi, ilkelliği ve darlığı ilkeselleştirme eğilimi”ne girdi. İlkeselleştirilen, uygun bir yönelimin henüz olgunlaşmamış örnekleriydi. MLKP, kısa süre içinde, olgun ve gelişkin olmayan bir dereceyi, olgun ve gelişkin kabul etti. Geleneksel doktriner örgütlerde izlenen “alışıldık” bir aykırılıktı, ama MLKP’deki, yeni olduğu için iğreti duruyordu.

Her gelişme döneminin inisiyatif sahibi örgütü, hemen kendi “uzatmalı çavuş”larını yaratmıştır. Devrimci hareketin üçüncü gelişme döneminde (1992’ye kadar) Devrimci Sol, ikinci gelişme döneminde (1980’e kadar) Devrimci Yol ve TDKP (Türkiye Devrimci Komünist Partisi) de aynı tarzı izledi. Öteki hareketlerle aralarındaki farkı ülkesel nitelikte kabul ettiler. Ülke ölçeğine uzanmaya ne kadar çalışsalar da, gerçekte hep, gözlerini yanlarındakine diken ‘bizim devrimcilerimiz’ oldular ve bu yanılgı onların ‘ülkesel politika’sını belirledi. Ne yanıbaşlarındakiler üzerinde bir hegemonya kurabildiler ne de ülke politikasına atılabildiler.

* * *

2000 sonrası yılların başlıca bir görünümünün, devrimci öznelerin herhalde tümünün açık alanı kategorik olarak farklı bir tarzda değerlendirmenin olanaklarını tartışmaları olduğu söylenebilir. Bunun, legal partilerde yer almak ya da böyle kuruluşlar teşkil etmek olduğu yansıdı. Öte yandan, devrimci örgütlerin bazıları açık alan politikasını kullanmakta özel bir inisiyatif aldı. ESP (Ezilenlerin Sosyalist Platformu), bu politik yönelimin tipik kuruluşu oldu. ESP, önceki dönemlerin “platform”larından farklı, neredeyse özgül bir politik kimlik olarak hareket etmeye yöneldi. (Bu, ilgili özneye dönük “reformculaşma” ve “liberalleşme” eleştirilerini getirdi.) Bu dönemde oluşturulan HÖC (Haklar ve Özgürlükler Cephesi) ve öteki kuruluşlar, ESP’den farklı olarak, “eski dönem”in kuruluşlarına benzemekteydi. Bu bakımdan bir inisiyatifin sahibi olarak BDSP’yi (Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu)anmak gerekir. ESP ve BDSP’nin adayları, 2004 yerel seçimlerinde toplam 11 bin civarında oy almalarına karşılık, 2007 genel seçimlerinde bu sayının toplam 4 bine ulaşamaması önemli bir göstergedir. Başta yaşanan açık gelişme havası, birkaç yılda yerini gerilemeye bırakmıştır. “Meşrulaşmayı hedefleyen” açık alan politikası da başarısız olmuştur.

* * *

Bilindiği kadarıyla, devlet, 1998’den itibaren uzun yıllar boyunca devrimci örgütlere “merkezi operasyon” düzenlememişti. “Merkezi operasyon”, sonunda, 2004’te yeniden başvurulan bir ‘enstrüman’ olarak ortaya çıktı.

‘Son gelişme dönemi’, devletin, önceki dönemlerle kıyaslandığında açıkça geri bir pozisyonda olmasına karşın, fiili devrimci faaliyet içinde olmayı koruyan ve sürdüren dört örgüte saldırısıyla sonlandırıldı. DHKP-C, merkezi nitelikte olduğu bildirilen iki saldırıyla (2004 ve 2005) kuşatıldı. Haziran 2005’te MKP (Maoist Komünist Parti), aralarında önder kadroların da olduğu 17 şehit verdi. Mayıs 2006’da TKP/ML (Türkiye Komünist Partisi / Marksist-Leninist), merkezi olduğu bildirilen bir tutuklama operasyonuna uğradı. MLKP, Eylül 2006’da aralarında onlarca kadrosunun olduğu ileri sürülen tutuklamalarla sonuçlanan kapsamlı bir operasyona uğradı.

Merkezi nitelikteki operasyonlara ek olarak, devlet güçleri, aynı örgütlerin açık alanda olduğu ileri sürülen güçlerini de adeta sürekli kuşatma altında tutuyor. Ancak bütün bu olaylar cereyan ederken, devrimci hareketin önceki dönemlerinde görüldüğünden farklı olarak, şiddet boyutu gözden kaçmaz bir şekilde düşük seyrediyor. Devletin saldırıları, gelişmesinin önü alınamayan bir güce karşı etkili karşı-tepkiler olarak değil de, gelişmesi üzerinde kontrolün sağlandığı bir gücü daha da geriletmeye, kuşatma çemberini daraltmaya ve giderek kazımaya dönük bir şekilde sürüyor.

Devrimci hareketin dördüncü gelişme dönemini devlet, iki bin devrimciyi hapsederek kapatmıştı. ‘Son gelişme dönemi’ ise 300 civarında tutsakla kapatıldı. Aradakinin, aynı oranlı bir güç farkı olduğu rahatlıkla söylenebilir.

‘Son gelişme dönemi’, birçok temel husus açısından devrimci hareketin geriye düşmeyi bir politika tarzı ya da politik kültür haline getirdiği bir özellik gösterdi. Devrimci hareket, tam ve kesin bir küçülme yaşadı bu dönem içinde. Hedeflerini küçülttü. Yeterlik düzeyini tarihinde görülmedik biçimde geriye çekti. Devrimci hareket, bu yıllar boyunca, önceki dönemlere göre geride olmayı adeta kabul etti.

Bu durum, bugün, devrimci hareketi, son üç-beş ya da on yılı esas alan bir perspektiften değil, 1970’in başından itibaren bütün ömrü esas alan bir perspektiften değerlendirmeyi zorunlu kılacak mahiyettedir.

4. İkame stratejisinin çöküşü

a) Güçsüzlüğün stratejisi

Türkiye devrimci hareketi, bütün ömrü boyunca ‘devrimci olmayan dönemde devrimcilik’ yapmıştır. Bu, son derece zorlu bir uzun ömürdür. Böyle bir politik yaşantıya dayanmanın zorluğu ifadeye ihtiyaç duymayacaktır. Hareketin kadrolarının biyografisinin izlenmesi bu zorluğu ampirik olarak verir. Şehit düşülmemiş veya yıpratıcı yaşantıların ardından mücadeleden düşülmemişse, her gelişme dönemi sonunda hapishanede uzun yıllar geçirilir. Mücadeleye devrimci hareketin birinci gelişme döneminde başlayan ve şu sıralarda beşinci kez hapishanede olan devrimciler vardır.

Türkiye devrimci hareketi, bütün ömrü boyunca güçsüz olmuştur. Ama, geride bırakılan dört mücadele dönemi boyunca, bu azıcık güç, varlığını idame ettirmeye yetmiştir. Günümüzün aciliyeti, artık mevcut gücün mücadeleyi götürmeye yetememesidir.

Peki, güçsüzlük bir suç mudur? Evet; otuz-kırk yıllık bir hareketin hala ve hep güçsüz olması bir ‘suç’tur! (Ters açıdan, güçsüz olmasına karşın devrimci niteliğini koruyarak varolabilmesi büyük bir meziyettir!) Bu hareket, büyük güçlere ulaşmış, büyük kavgalar vermiş ve sonuç olarak bugün zayıf düşmüş bir hareket değildir. Bu hareket, hep güçsüzdü ve bugün güç yitimini acil aşamada sürdürmektedir. Bu hareket, hep küçük ölçekli kavgalar verebilmiştir ve ölçeği küçülen kavgaları büyük ölçekli algılarla ifade etmeyi halen sürdürmektedir.

* * *

Politika güç edinme, kudret kazanma mücadelesidir. Bunun ölçeği özneyi belirler. Devrimci örgütlerin hedeflediği ‘ülke ölçeği’dir, ancak ulaştıkları ‘ülke ölçeği öncesi’ bir yerdir. Hedef ile menzil arasında, devrimci örgütleri tarihselleştirmeye imkan tanıyan, derin bir boşluk vardır.

Dünya hegemonyası için mücadele eden bir devlet de bir güç olarak varolur, bir mahallede hakimiyet kavgası veren gençlik grubu da… Mahalli ölçekteki bir gücü, kent ya da ülke ölçeğinde ifade edemeyiz. Kent için tayin edici değilse, bir mahallede egemen olan grup, kent ölçeğinde yoktur. Ülke için tayin edici değilse, bir kentte hesaba katılabilen bir grup, ülke ölçeğinde yoktur. Bir mahalledeki futbol takımını, sırf onu hedeflediği gerekçesiyle, ulusal ligde ‘top koşturan’ takımlar arasında sayamayız.

Politikleşme hedefinin ilk aşamasını eylemli politik olarak var olmak ve var kalmak oluşturur. Devrimci hareket doğmuştur, vardır ve varlığını korumaktadır. Bu, bir sonraki aşamaya geçmenin, yani ‘büyük oyun’a aday olabilmenin koşuludur. Kısaca, ‘dış etkiler’e karşı direnebilecek kadar ‘iç dünya’ oluşturmuş bir örgütsel organizma ve ‘dış etkiler’ altında bir süreç boyunca devrimci pratik faaliyet sürdürebilme olarak ifade edilebilir bu ilk aşama: Devrimci politik örgüt.

Ancak bu konuda yanılsamaya düşülmemelidir. Devrimci olmayan dönemde devrimciliğin korunmasının herhalde bir üst-sayı sınırı da vardır. Fazla ve erken gelişen bir devrimci örgüt, kurucu birtakım politik yönelimlere girmek zorunda kalır. Bu koşullarda, kriz ülke ölçeğine yayılamazsa, yani bir devrimci örgüt ‘normal’ bir ülkede gelişir ve büyürse, örneğin belediyecilik yapmak gibi bazı kurucu yükümlülüklerle karşı karşıya kalır. Bu, erken bir kurucu pozisyondur ve devrimciliğin bu koşullarda sürdürülmesi ya krizin genişletilmesi ve yayılmasıyla, ya da bir küçülmeyle mümkün olabilir. (Bugün Kürt Hareketinin yaşadığı sıkıntının bir açıklaması bu bağlamdadır. Kolombiya’da FARC, devrimci varlığını krizin ölçeğini büyüterek koruyagelmiştir. Nepal’de NKP(M), görece kısa sürede sürekli aşama kaydeden bir seyir izlemiş ve muhtemelen tarihsel olarak en kritik momente şimdi gelmiştir.)

Fakat uzun süre devrimci kalmak, her koşulda kategorik olarak zordur. (Devrim-sonrası ülkelerde yaşanan sorunların bir temel yönü de aynı şekilde açıklanabilir. Bu ülkelerde devrimci varoluşun korunmasıyla kurucu nitelik kazanma arasındaki çelişki her örnekte tarihsel zorunluluk gereği kuruculuğun galebe çalmasıyla ve bilinen akıbetle sonuçlanmıştır.) Türkiye devrimci hareketinin tarihsel ayrıcalığını onlarca yıl boyunca bu avantajsız konuma tutunmayı başarması oluşturur.

***

Politik devrimciliğin ilk aşamasına ulaşmak, 1970’lerden 1990’lara kadar görece kolaydı. 1980’e doğru Türkiye’de, bir amaç uğruna belirli bir disiplinle bir araya gelmiş ve kolluk güçlerinin saldırıları karşısında bile varlığını koruyabildiği gibi, devrimci faaliyetini de bu koşullarda sürdürebilen çok sayıda örgüt ortaya çıkmıştı. Ancak bu, 1980’lerin ve giderek 1990’ların ilerleyen yıllarından ve hele 2000’den itibaren geçerliliğini koruyabilen bir olgu olmaktan çıkmıştır. “Onlarca fraksiyon” tabiriyle popüler edebiyata mal olan olgu, bugün varlığını sürdürmemektedir. Günümüzde, birkaç “fraksiyon” kalmıştır. Bu, başka bir süreçte, bir sadeleşme olarak değerlendirilebilirdi; ancak ele aldığımız örnekte, bir tükenme belirtisi olarak anlamlandırılmak durumundadır.

2000’den sonraki yıllarda, tasfiye olmuş, güçten düşmüş, çözülmüş, faaliyet sürdüremez hale gelmiş devrimci örgütlerin bir listesi çıkarılabilir. Ama bu yıllar boyunca, yeni kurulmuş hiçbir devrimci örgüt yoktur. (MKP, bu anlamda bir ‘yeni’ örgüt olarak değerlendirilemez.)

Dördüncü ve üçüncü gelişme dönemi olarak andığımız yıllarda devrimci harekete dahil olmuş sadece iki ‘yeni’ örgüt vardır. (MLKP ve DHKP-C ile TDP [Türkiye Devrim Partisi], bu anlamda ‘yeni’ örgütler olarak kabul edilemez.) Bunlar, TKİP (Türkiye Komünist İşçi Partisi) ve TKEP/L’dir (Türkiye Komünist Emek Partisi / Leninist). Bu yıllarda politik şiddet eylemleriyle kendini duyuran DHP (Devrimci Halk Partisi) ve HKG (Halk Kurtuluş Güçleri) ile birkaç küçük grup, süreci götüremedi ve kısa sürede iz bırakmadan ortadan kalktılar. 1980’lerin sonlarından başlayarak 1990’ların sonlarına kadar, politikleşme niyeti beyan ederek ortaya çıkan çok sayıda oluşum, ya politikleşme aşamasına bile ulaşamadı ya da bu aşamayı geçse de devrimcileşemedi. (Özellikle Köz Gazetesinde, ve Kaldıraç Dergisinde temsilini bulan oluşumlar bu bakımdan öne çıkan az sayıda örnek arasındadır.)

***

Türkiye devrimci hareketi, genel olarak varlık ve güç olmanın ilk aşamasında kalakalmıştır. ‘Devrimci hareket’ şeklindeki adlandırmayı da bu gerçek mümkün kılmaktadır. Yani Türkiye’de, kırk yıldır, devletin aygıtlarıyla şiddet boyutunu içerecek tarzda mücadele yürütebilen ve bu koşullarda varlığını sürdürebilen örgütler ‘var’dır. Ancak Türkiye’de, ülke ölçeğinde bir güce erişerek (1976-80, özel olarak ’77-‘78 yıllarını topluca bir güç olma şeklinde ayırıyoruz) mücadele yürütebilen ve bu koşullarda varlığını sürdürebilen örgütler ‘yok’tur. Devrimci hareket, ‘büyüyememekte’dir.

Her politik öznenin kendine biçtiği ilk stratejik hedef devlet iktidarı (ülkesel politik iktidar) olduğuna göre, bütün politik örgütlenmeleri ilk olarak bu kıstasa göre değerlendirmenin sakıncası olamaz. Türkiye’de hiçbir devrimci örgüt bu stratejiyi uygulamaya koyacak aşamaya gelememiştir. Devrimci hareket, ‘politik strateji öncesi politik bir yer’de kalakalmıştır. ‘Var’ olmak bir şeydir, ama bu, “iktidara aday olmak” anlamına gelemez. Devrimci hareket, stratejik bir yönelimin pratiği içindedir kuşkusuz; onu, ‘devrimci’ ve ‘politik’ diye nitelendirmenin gerekçesi budur. Ancak devrimci hareket, ülkesel bir politik güç sayılmak için gereken asgari güç ve kudreti sağlamaktan uzaktır.

Devrimci örgütlerimizin stratejik sorununu, ülke ölçeğinde ‘politik güç olmama’dan ‘politik güç olma’ya giden eşiğin atlanması oluşturur. Kendi vazgeçilmez tanımını “ülke ölçeğinde politik güç olmak” şeklinde koyan bir özneyi, bu bakımdan değerlendiririz ve onun bu anlamda, politik güç olmadığını saptarız. Türkiye devrimci hareketinin bu eşiği atlayan bir üyesi kaydolmamıştır tarihe. (Bu hususta kritik momente, 1980 öncesi Devrimci Yol ve TDKP; 1980’lerin sonunda da –üçüncü gelişme döneminde de– Devrimci Sol ulaşmış, ancak eşiği aşmayı kuşkusuz başaramamışlardır.) Türkiye devrimci hareketi, kırk yıldır bu eşiğe saldırılar düzenlemektedir.

Devrimci hareketin temel stratejik sorununu, ulaştığı yer olarak menziliyle hedefi arasındaki bu ‘büyük boşluk’ oluşturmaktadır.

Bu koşullarda, Türkiye’nin son kırk yıllık tarihinde devrimci hareketin yeri ne olurdu? Belki, algılanmaması zor bir ‘ilk adım’ olarak 1971 devrimci atılımı ve hacmen gözle seçilebilir bir büyüklükteki 1976-80 yılları hariç, Türkiye devrimci hareketi, kendine ancak dipnotlarda yer bulabilir. Türkiye’nin devrimciliği, bu ülkenin makro tarihinde bir yer bulabilecek ölçülere hiçbir zaman ulaşamadı.

1971 devrimcilerinin bir avuç olduğunu biliyoruz. Ancak bu ilk kuşak devrimciler ne yapabileceklerse yapmıştır. Onlar, fiziksel ölçülerde bir ‘kopuş’ gerçekleştirmiştir. Bu bakımdan, bütün tarihi boyunca, 71 devrimciliği hariç, devrimci hareketin toplam devrimci niteliği zayıftır. İçinde bulunulan koşullardan kopuşu, PKK örneğinde izleyebiliriz, ama Türkiye devrimci hareketi, ilk adımından sonra, geriye dönüşsüz hamleler yapmaktan sakınmıştır. Devrimci Sol’un devrimci hareketin üçüncü gelişme dönemindeki (1984-92) girişimleri kendi özgülünde ve öteki devrimci öznelerle kıyaslandığında çok cüretkar olmasına rağmen bu ölçülerde ele alınamaz.

Muhtemelen bu bakımdan en büyük eleştiri, tarihin en gelişkin dönemi olan ikinci dönemin (1974-80) devrimci örgütlerine yöneltilmelidir. 12 Eylül 1980’e doğru gelen devrimci örgütlerin en irileri onbinlerce militanı harekete geçirebiliyor; yayın organlarını, ortalama büyüklüktekiler, otuz-kırk binlere ulaşan sayılarda dağıtabiliyordu. Ancak bu örgütlerin çok zayıf ve küçük kurumsal iskeletler olduğu 12 Eylül yargılamalarında açığa çıktı. Örneğin, en büyük ikinci ya da üçüncü devrimci örgütün, 250’den az üyesi olduğu yansıyordu iddianamelere. Bu örgütün, aday üyeler ve gençlik örgütü üyeleriyle birlikte abartılı bir hesapla ancak bin kişilik bir üye kitlesi olduğu anlaşılır. Bugün halen devrimci varlığını koruyan örgütlerin kendilerinin ya da söz konusu tarihteki öncellerinin çok daha az sayılarla ifade edileceği –herhalde– açıktır.

Türkiye devrimci hareketi, tarihinin en gelişkin yıllarında, ancak toplam varlığıyla bir ‘politik güç’ mertebesindeydi. Bu, ‘politik güç’ün bir özneyi öngerektirmesi nedeniyle paradoksaldır. Dönemin en güçlü devrimci örgütü Devrimci Yol’un zaman zaman bir politik güç gibi hareket etmesi söz konusuydu, ama bu, İstanbul’un eksik olduğu bir tabloydu ve Ankara’ya odaklanmıştı. Bu örgütün ne mene bir politik güç olduğunu Fatsa operasyonundaki (Temmuz 1980) sessiz duruşu yeterince gösterdi. Vurgulamak gerekli; 12 Eylül karşısında aslında sadece Devrimci Yol’a odaklanan bir görüş aldatıcıdır.

Türkiye devrimci hareketi askeri darbeye direnmeyi genel olarak seçmemiştir. (Buradaki “direnme”nin polise ve hapiste direnmeyle karıştırılmaması gerekir.) Bu, çatışmasız bir yenilgi olarak Türkiye devrimcilerinin bir karakter özelliğinin en öndeki örneğidir. Gerçekte, devlet, devrimci hareketi 1977’den itibaren geriletmeye başlamıştı. 1978’den başlayarak kitlesel rezervlerini belirgin olarak kurutmaya yöneldi. Artık kitlevi kadrolar kalmıştı esas olarak. Ancak bunların da bir nitelik haline gelememiş olduğu darbenin ardından açıkça görüldü.

Örgütlerin devrimci inisiyatifine odaklanan öznel bir tarihyazımı açısından, 1980’de askeri darbeye eylemli olarak direnilseydi tarihin başka bir rotaya yöneleceğini söylemek mümkündür.

b) ‘Strateji’nin sayısal ön koşulu

Türkiye’de, eksikliği hep çekildiğinden olsa gerek, nicelik her zaman nitelik karşısında küçümsenir. “Tayin edici olan niteliktir”, ama kendini irice gören hiçbir hareketin, ötekilerin “marjinal”liğini öne sürmediği hiçbir örneğe de neredeyse rastlanmaz!

Peki, Türkiye’de başarı için öteki ülke örneklerinden daha mı az sayıya gerek duyulur? Bu görüşün geçerlik ya da ciddiyet ön koşulu, geride, az sayıyla bir şeyler yapılmış bir tarih bırakmaktır.

***

Devrimci hareketi sayılarla değerlendirebilir miyiz? Yani basitçe ve hor görülen “kafa sayısı”yla, üye ve militan sayısıyla, yazılı yayın organının satış sayısıyla, televizyonunun ya da radyosunun “raiting” oranıyla, bir miting ve yürüyüşte topladığı birey sayısıyla, eyleme sevk ettiği kişi sayısıyla, ve nihayet eylem tür ve sayısıyla, saldırı, tutsak, şehit sayısıyla bir politik hareketi ölçebilir miyiz? Bir öznenin niteliğine ilişkin, yani sayısala ve ölçüye gelmeyeceği kabul edilebilecek ‘politiklik’ ve ‘devrimcilik’ bile ampirik karşılıklarda aranabilir. Hele, devrimci olan bir politik hareketin ne kıratta bir devrimci örgüt olduğuna ilişkin fikri temelimizi bu ölçülerden yola çıkarak gayet tabii oluşturabiliriz.

Nasıl, devletleri büyüklük sınıflamasına tabi tutmak yaygın ve yerinde bir işlemse; ABD’nin bir dünya devleti, Türkiye’nin yer yer bölgesel etkileri olan bir devlet olduğunu, İsrail’in küçük –ama asgari yeterlikteki– sayısına rağmen nasıl bir bölge devleti olduğunu biliyorsak ve örneğin Azerbaycan’ın küçük ve etkisiz bir devlet olduğunu kabul etmekte bir sakınca yoksa, bir devrimci örgütü de sayısal ölçeğe vurabiliriz.

Bolşevikler

Devrim ya da önemli devrimci süreçler yaşamış ülkelerdeki deneyimlerle yapılacak bir kıyaslama, Türkiye’deki devrimci hareketin kahredici zayıflığını net olarak gösterecektir.

1917 öncesinde Rusya’nın nüfusu 140 milyon civarındaydı. 1913’te nüfusu 100 binin üzerindeki kentler bu ülkenin toplam nüfusunun yüzde 6’sını, yani yaklaşık 10 milyonu, geçmiyordu. Bolşeviklerin asıl çalışma alanlarını da bu kentlerdeki nüfus oluşturuyordu. Yani, eleştirel bir husus olarak Bolşevikler köylüler arasında çalışmayı ihmal etmişti. Bu haliyle, Bolşeviklerin 1905’in başında, devrim patlamadan hemen önce toplam 8.400 üyeleri vardı. Bu yıllarda Bolşevikler küçük bir hizip olarak kabul görüyordu. RSDİP’in (Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi) 1906’daki kongresine, Bolşevikler, 14 bin üyeyi temsil eden 46, Menşevikler ise 34 bin militanı temsil eden 62 delegeyle katılmıştı. 1907’deki kongreye gelen delegeler, RSDİP’in 77 bin militanı tarafından seçilmişti. Bu sayılar abartılı gelebilir. Ama Rusya’da kendini sosyalist kabul edenlerin gücü gerçekten çok fazlaydı. Örneğin, 1907’de İkinci Dumaya, sosyalist olduklarını açıklayan 133 temsilci seçildi. (Bu sayının içinde Menşevik ve Bolşeviklerin oluşturduğu 66 “Sosyal demokrat”, 37 de Sosyalist Devrimci bulunuyordu.) Solda sayılan ve “Çalışanlar” adıyla seçime giren köylü örgütlenmesinin de 98 milletvekili vardı. Buna karşılık, “sağcılar”ın sadece 52 (19 Oktobrist ve 33 “aşırı sağ”), Kadetlerin 98 temsilcisi seçilmişti. Yani “solcular” parlamentoda ağırlıktaydı. Çarlık bu gelişmenin önüne ancak seçim yasasını değiştirerek ve Dumayı feshederek geçebilmiştir.

1905 Devriminin yenilgisi de çarpışmalı olmuştur. Nisan 1906 itibarıyla çatışmalarda 15 bin kişi öldürülmüş, 75 bin kişi de hapsedilmiştir. Devrimin en gelişkin zamanında RSDİP’in toplam üye sayısı 100 bine yakındır. Ancak bu sayı giderek hızla düşecek ve 1910’da toplam 10 bine gerileyecektir. 1907’de Bolşeviklerin Moskova’daki sayıları birkaç binle ifade edilirken, 1908 sonunda bu sayı 500 kadar olur, 1909 yılı sonunda 150’ye düşer, 1910’da ise hiçbir örgütlenme kalmamıştır. Bolşeviklerin 1909’da Rusya’nın tamamında kalan yerel komitelerinin sayısı altıdan fazla değildir. Fakat birkaç yıl içinde yeniden hızla büyürler. 1913’ün sonlarında Bolşevik örgütün üye sayısı 30 ila 50 bindir. Çarın polis şefinin 1913 yılındaki şu sözleri bunu doğrular: “Şimdi artık tüm şehirlerde Bolşevik çevreler, hücreler ve örgütler var. Hemen hemen tüm sanayi merkezleriyle iletişim ve kalıcı bağlar kuruldu. (...) Halen tüm kaçak partilerin Bolşevik yapılar etrafında toplanmasının ve Bolşeviklerin Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisini temsil etmesinin şaşırtıcı bir yönü yok.” Günlük gazete Pravda’nın satış sayısı 40 bindir. Dünya savaşı sırasında Bolşevik parti giderek zayıflar, buna rağmen, 1917 Şubat Devrimi günlerinde Bolşeviklerin 24 bin üyesi vardır.

***

Bu sayıların Türkiye devrimci hareketi için mahkum edici bir niteliği olduğu muhakkaktır. Benzer kıyaslamalar, devrimi başarıyla gerçekleştirmiş ya da devrimci mücadelede önemli mesafeler kat etmiş –belki Küba hariç– öteki örneklerle de yapılabilir. Çin devrimi deneyimi, Vietnam, Kore, Bulgaristan, Yunanistan, Irak, İran, İspanya, Endonezya, Filipinler, Güney ve Orta Amerika ülkeleri… Bütün örneklerde Türkiye değişkeni açık ara geridedir.

Türkiye ile Rusya ve öteki ülkeler arasında kitle dinamiği bakımından tarihsel ayrımlar olabilir; ve Türkiye’de sayıya görece daha az gerek duyulduğu iddia edilebilir. Fakat bu iddianın sınanabileceği bir devrimci mücadele tarihimiz bulunmuyor. Türkiye devrimci hareketi, kategorik olarak, kendini her yeni güne çıkarmak dışında bir şey yapamamıştır. Devrimci hareketin gelişme dönemleri diye değerlendirilen olgu, bir ülkesel nitelik değil, ancak bir “mikro tarih” konusu olabilir.

Kürt Ulusal Hareketi

Türkiye devrimci hareketinin deneyimini, yanı başımızdaki hatta “iç”imizdeki bir başka örnekle kıyaslamak da zorunludur. PKK’de somutlanan deneyim, devrimci hareketin boyunu posunu görmek bakımından eşsiz bir örnek olması gerekirken; örgütlerimiz, komünist niteliklerinin peşin önceliğine dayanarak PKK’den kendilerine ‘ayrıcalık’ bekleyebildiler.

PKK, mücadelenin her türü ve tarzıyla olduğu kadar, mücadele için gereken gücün ne demek olduğunu canlı bir laboratuvar olarak göstermek bakımından eşsiz bir deneyimdir. Türkiye devrimci hareketinin bu laboratuvarı değerlendirebildiğini söylemek mümkün değildir.

Bu hareket, 12 Eylül’den önce, sayısal olarak muhtemelen Türkiye devrimci hareketinin ortalama büyüklükteki örgütlerinden gelişkin değildi. Ancak, içinde olduğu ve kuşkusuz öznel tayin ediciliğinin eseri olan şiddet ortamının belki Devrimci Sol dışında kıyaslanabilir öznesi yoktu. Bu hareketin mayasının Türkiye devrimci hareketinin mensuplarından da, Kürt hareketinin her biri Türkiye tarafındaki birilerinin kopyası konumunda olan öteki üyelerinden de farklı olduğu baştan açıktı. Burada sayısal faktörün değil politik niteliğin farkına vurgu yapmak uygundur. (Bu topraklarda ses kasediyle propagandayı bilindiği kadarıyla İslami kesimler dışında uygulayan ilk örnek PKK’dir.) 1984’te başlattığı harekette de sayısal faktör çok geride bir önem taşır, aslolan kuşkusuz politik niteliktir. Fakat, bu tarihten itibaren çoklu sayılara ulaşma yol ve yöntemi ile büyük sayılarla politika yapma tarzı bambaşkadır.

PKK, birkaç yıl içinde, binlerce gerillayı ve onbinlerce milisi örgütledi. “Aktif sempatizan”ının 1990’ların başında milyon dolaylarında olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu sayılar, 1980 öncesi birkaç yıl dahil, Türkiye sınırları dahilinde görülmemiş bir muhalefet hareketini ifade ediyordu. Türkiye Cumhuriyeti rejimi, ilk kez devrimci tarzda sarsıntı geçirdi. Sarsıntı sürüyor. PKK’nin politik alana çektiği milyonlar esasen daha önceki Kürt örgütlerinin ihmal ettiği kesimlerdi.

Kürt Yurtsever Hareketi, çeyrek yüzyıldır Türkiye devrimci hareketinin hiçbir zaman ulaşamadığı bir sayısal çoğunluğu, mücadelenin her türüyle hareket halinde tutuyor. Bu hareketin bileşeni kabul edilen yasal partilerin 1,5 milyon civarında oyu hazır halde tuttuğu biliniyor. PKK, Türkiye’de devlete karşı mücadeleyi ilk kez, bir grup ölçeğinden ileri taşıdı. Devlet, karşısında ilk kez adeta karşı-devlet gibi örgütlenmiş bir sosyo-politik hareket buldu. Kürt Yurtsever Hareketi, başarılı tarihi ve güncelliği bir yana, halen yaşadığı ağır sorunlarla bile Türkiye devrimci hareketi için büyük deneyim örneği olmayı sürdürüyor.

Ancak PKK deneyiminin kendisinin Türkiye devrimci hareketi karşısındaki gelişkinliğinin vurgulanmasını, bu hareketin, benzeri sayılabilecek başka hareketlerle kıyaslanması izlemelidir. Türkiye’nin Kürt nüfusunun 12-15 milyon dolaylarında olduğu kabul edilir. (Güney’de 4-5 milyon, Suriye’de 1-2 milyon, Avrupa’da 1,5-2 milyon, İran’da 5-8 milyon Kürt yaşadığı bildirilmektedir.) PKK’nin bugün 5 bin civarında gerillaya sahip olduğu ileri sürülüyor. PKK kaynaklarının bu sayıya itiraz etmediği kabul edilecektir. PKK’nin gerilla güçlerinin sayısının hiçbir zaman 20 binin üzerinde olmadığı bilinir. 1990’ların başlarında bu sayının 50 bine (milis sayısının da 100 bine) ulaşması hedeflenmiş ama bu başarılamamıştır. 1990’ların ilk bir-iki yılında gerillaya kitlesel katılım talebini karşılayamayan PKK, daha sonra bu olanağı sağlamış ama bu kez de yeterli katılım sağlayamamıştır. Suriye parçası dahil Kürdistan’da yaşayan, ya da bütün Türkiye sathında yaşayan Kürtler ve Avrupa’daki Kürt nüfus göz önüne alındığında bunun dramatik ölçüde az bir nicelik olduğu da açıktır. Nüfusa gerilla oranı bakımından, gerilla savaşı yürüten ülkelerle yapılacak bir kıyaslama –ETA ve IRA dahil çoğu örnekte PKK’nin aleyhine sonuçlar vermektedir. Kolombiya, Güney Kürdistan, Filistin, Nepal, Sri Lanka, Hindistan, Filipinler…

Nitekim, mücadele sırasındaki ölü sayısı da, eğer “30 bin” doğruysa, birçok emsaliyle kıyaslandığında dramatik olarak düşüktür.

Kürt Yurtsever Hareketinin bileşenlerinin seçimlerde aldığı oylar da çok parlak olmamıştır. Bu hareketin partilerinin Türkiye’nin yüzde onluk seçim barajını aşmaya bir türlü yaklaşamaması, gerçekte hareketin kitlesel boyutunun stratejik sınırlarını gösterici mahiyettedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin karşısına çıkmış tek devrimci muhalefet hareketi olan PKK dahi, bir “ilk güç” olmaktan başka, yeterince güçlü olamamıştır. Kritik zamanları PKK’nin, örneğin 1993-96 kıstağını, sırf yeterince güç toplayamadığı için yenilgiyle geçebildiğini söylemek mümkündür. Öte yandan, bu örgütün mücadele yürüttüğü coğrafyada 1990’ların başında yaşanan “devrimci durum”, Türkiye devrimci hareketinin mensuplarının bizzat gördüğü ilk ve tek örnektir.

PKK, politik bir güçtür ve Türkiye’yi bu öznenin yokluğunda anlamak olanaksızdır. Ama Türkiye devrimci hareketinin yokluğu –ya da varlığı Türkiye’nin verili denkleminde anlamlı bir değişikliğe yol açıcı nitelikte değildir.

Türkiye devrimci hareketinin üyelerinin çoğu, PKK’nin varlığının tarihsel meşruiyetini anlamaktan hep uzak olmuş, ve bu gerçek politik harekete karşı genellikle ideolojik bir düzlemden aşağıya –politikaya– inememişlerdir. Türkiye devrimci hareketi içinde, Kürt Yurtsever Hareketini anlamaya dönük, görece oturmuş bir damarın varlığı kesindir. Ancak kritik birçok momentte bu damarın da ideolojistik tutum aldığı görülebilmiştir.

Aradaki fiziksel farkı, ideolojiyle, terazinin öteki kefesine ‘ideoloji’ koyarak dengeleyebileceklerini sandılar. Güçsüzlüklerine ilişkin her değerlendirmeyi, kendilerinden güçlü olanın ideolojik eksikliği, kendilerinden zayıf olanın hakikaten fiziksel güçsüzlüğü üzerine bina ettiler.

Başkalarının güçlenmesini bazı örgütsel yapılar, küçük-burjuva örgütlerin mücadele tarz ve yöntemlerine, iktidarı hedeflememelerine, işçi sınıfı içinde çalışmanın doğal zorluğuna karşın kolay örgütlenen ara katmanların varlığına bağlamayı alışkanlık haline getirdiler. Oysa, kendileri en az –30-40 değilse bile– 10 yıldır “doğru tarz ve yöntemlerle” mücadele yürütmekte ama eleştirip mahkum ettikleriyle kıyaslanabilecek bir hacme bile ulaşamamaktadırlar.

PKK’nin güç toplayabilmesini, onun “ulusal” niteliğine bağlayanlar bile oldu. Zaman zaman Devrimci Sol’un veya ‘Parti-Cephe devrimciliği’nin daha güçlü olmasının Türkiye’nin bir küçük-burjuvalar ülkesi olmasına bağlandığı gibi. Sanki kendileri proletaryanın anlamlı bir azınlığını dahi örgütleyebilmiş ve sanki kendileri küçük-burjuvaları veya ezilen ulusu örgütlemekten muafmışlar gibi…

Tutsak sayısı

Türkiye devrimci hareketinin politik seyrini hapishanelerdeki sayılarla da izlemek mümkün görünüyor.

Türkiye devrimci hareketine mensup örgütlerin davalarından tutuklu ve hükümlülerin sayısı, 2007’nin son aylarında 350 civarındaydı. (Edinilen bilgilere göre, DHKP-C: 150’yi aşkın, MLKP: 90 civarı, TKP/ML: yaklaşık 50, MKP: yaklaşık 30, ve birkaç kişilik tutsak sayılarıyla diğerleri.)

İzlenebildiği kadarıyla, tutsak sayılarının en az olduğu üç dönem var. 1973 affından sonra kısa bir süre, 1991’deki şartlı tahliyeyi izleyen kısa süre ve 2001’deki tahliyeler. Ancak herhalde, tutsak sayısının en uzun süreyle en düşük olduğu aralık, 2001’den 2005’e kadar olan birkaç yıldır. Bu tarihten itibaren devletin saldırı kampanyasına bağlı olarak tutsak sayısı artmıştır. DHKP-C ve MLKP’nin tutsak sayısının çok büyük kısmını 2005’ten başlayarak yapılan tutuklamalar oluşturmaktadır. MKP ve TKP/ML’nin tutsaklarında “hükümlülük” ya da “tutukluluk” bakımından yarı yarıya oran olduğu bildiriliyor. Ama bu sayının 2000’deki seviyeye yaklaşması söz konusu değildir. Fakat, ‘dönem’in tutuklamalarla kapandığı, yani tutsak sayısının zirvede olduğu zaman dahi, sayının, öteki dönemlerin en düşük sayılarına ulaşmadığı görülecektir.

Türkiye devrimci hareketinin toplam tutsak sayısı, 19 Aralık (2000) operasyonu günlerinde 2 bin civarındaydı. Tek başına DHKP-C’nin bu tarihte 1200’ün üzerinde tutsağı bulunuyordu. Yaklaşık sayılarla, MLKP’nin aynı yıldaki tutsak sayısı 350, TKP/ML ve MKP’ninkiler 250’şerdi. TİKB (Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği), TKİP, TDP, TKEP/L, Direniş Hareketi, TKP/K (Türkiye Komünist Partisi / Kıvılcım) ve öteki örgütlerin çok daha az sayıda tutsağı bulunuyordu.

Tutsak sayılarından genel olarak mücadelenin devrimci tarzının seyrini izlemek mümkündür. Mücadelenin gelişme aşamalarında tutsak sayısında artış yaşanıyor. Bu artış, geriletilme yıllarında ivme kazanıyor. Tutsak sayısının tepe noktasında olduğu zaman dilimi, genellikle yenilginin kesinleştiğine işaret ediyor. Sonra, yeni tutsak sayısının mücadelenin zayıflamasının etkisiyle azalmasıyla, toplam tutsak sayısı düzenli olarak düşmeye başlıyor. Ancak, geriletilmenin belirli bir aşama kaydettiği dönemlerde tutsak sayısının düştüğü gözleniyor.

Hapsedilmiş devrimciler, “F tipleri operasyonu”ndan itibaren artık örgütleri için aktif katkılarını sürdürebilenler değil, deyim uygunsa birer yük konumundadır. Eski koşullarda hapishanelerin dışarıya katkısı söz konusuyken, hapishaneler bir lojistik merkezi, kadro kaynağı ve okulu işlevi görürken artık bu niteliğini neredeyse tamamen yitirmiştir. (F tiplerinden tahliye olanların dışarıda mücadeleyi sürdürme oranına ilişkin spekülasyonları doğrulatma olanağı bulunamadı.) Devrimci hareketin bugün hapishaneleri omuzlayacak mecali yoktur.

Oy sayısı

Politikaya ilişkin nicelik verilerden birini, seçimleri özgül politik olaylar haline getirerek adaylar çıkaran hareketlerin aldığı oylar oluşturmaktadır. Buna ilişkin ilk çarpıcı gösterge şudur: 2004 yılında yapılan yerel seçimlere katılan iki devrimci kesimin adayları toplam 11 bin civarında oy alırken, 2007 seçimlerinde aynı iki kesimin adaylarının aldığı toplam oy 4 binin altında kaldı.

22 Temmuz 2007 genel seçimleri sonucu, devrimci hareketin genel gerilemesinin derinleştiği hakkındaki görüşü doğrulayan bir sayısal veri elde edildi. Seçimlere, devrimci kesimlerden ESP ve BDSP girdi. ESP adayları 2750, BDSP adayları 900 civarında oy aldı. ESP’nin 2004 yerel seçimlerindeki adayları toplam 8 bine yakın oy alırken, BDSP’nin adaylarının aldığı oy 3 bini aşkındı. Bu iki platformun, her iki seçimde farklı sayılardaki seçim çevresinde seçime girdiği, bu yüzden oy kıyaslaması yapılamayacağı yolundaki bir itirazın geçerliği yoktur. Aynı seçim çevresi bakımından da kıyaslama yapılabilir.

Aslında seçime girmek, üçüncü politik şahıslar nezdinde bir sınamaya girmek anlamına geldiği için bir ‘ilerilik’ göstergesi olarak kabul edilebilir. Nitekim, söz konusu iki platformun daha enerjik bir görünüm sergilediği gözlenebilir. Bu tür bir sınamaya girmeyen devrimci örgütler, bir yandan hala göz önünde olmamanın avantajını kullanmakta bir sakınca görmüyor, buna ek olarak, örneğin, “seçimi boykot” gibi bir politik tutumu, seçime katılmama oranıyla ilişkilendirerek ‘gerçeksiz’ bir politikadan da uzak durmuyorlar. Fakat, seçimde adaylar çıkararak ‘ileri’ kabul edilebilecek politik örgütlerin, seçim sonucundaki politik tutumları göz önüne alındığında söz konusu ‘ileriliğin’ misliyle geri alınabildiğine tanık olunuyor. Seçimi özgül bir politik olay haline dönüştürme girişiminden uzak devrimci politik hareketler ne ölçüde soyut ve genel bir politik pozisyonda duruyorsa, sözü edilen devrimci hareketler de aynı tarz ve pozisyonu izleyebiliyorlar. Gayet somut ve ölçülebilir bir alana girdiği halde, ampirik başarısızlıkla karşılaştığında, soyut ve ölçülemez, eleştirilemez alana gerisin geri büyük bir hızla çekilebilmektedir devrimci örgütler. ‘İleri’ sayılabilen politik hareketler, sınanamaz alanda at oynatmayı ve sınanabilir olanı ancak sınanamazla anlamlandırmayı ısrarla koruyorlar. Bu, devrimci hareketin güçsüzlüğü ile yaşamayı olanaklı kılan bildik stratejisidir.

Bu örgütler, ampirik olarak gayet ilerletici olacağını iddia etmekte bir beis olmayacak, açık, cesur ve net bir politik değerlendirme bile yapamamakta, örneğin, dağıtılan bildiri sayısı gibi, sadece kendi güçlerine bağlı bir niceliksel veriyi ölçüt haline getirmekten sakınmamaktadırlar. ESP’nin ya da BDSP’nin “aktivistleri”nin çalışkanlığının politik bir değeri yoktur –çalışkanlık, tembel olanlarla kıyaslandığında daha da öne çıkan, ama ne olursa olsun, politika-öncesi ‘teknik’ bir faktördür. Başarıyı, dağıtılan bildiri sayısına bağlamak, hakiki ölçüt açıkça ortada dururken dramatiktir. Bu öznelerin, aldıkları oyu politik konu edinen ve önceki seçimdekiyle kıyaslayan bir değerlendirmelerine rastlanmamıştır. Oysa asıl politik işlem buydu. Devrimci örgütlerimiz somut ve sınanabilir politikadan kategorik olarak uzak durmayı bir politik varolma stratejisi bellemiştir. Öyleyse, bu tarzdan uzak duran politik örgütlerin “apolitik” olduğunu söylemenin ne anlamı vardır?

2004’te alınan oylar konusunda bir yanılsamaya kapılmamak gerekirdi. O sayı da mutlak anlamda yetersizdi, fakat 2007’dekiyle kıyaslandığında gözden kaçırılamaz bir fark ortaya çıkmaktadır ve bu farkın bile politik bir karşılığı vardır. Devrimci örgütler, bu farkın muhasebesini dahi “kitleleriyle” paylaşmaya ve dolayısıyla politikleştirmeye yönelememektedirler. Oysa, bu seçimin devrimci hareket açısından politik sonucunu değerlendirmenin iki parametresini göstermek için gayet uygundu alınan sayısal sonuç. Birincisi, Kürt Hareketine ‘karşı’ bir politik taktik yanlışlanmıştı. İkinci olarak, demek, birkaç yıl öncesine göre bir daralma söz konusuydu. Ama devrimci örgütler bu türden analizler yapacak politik atmosferde bulunmaktan ‘stratejik’ olarak uzaklardı ve tutumları, devrimci hareketin yapısal varlığının bir parçası olduklarını gösteriyordu: Türkiye devrimci hareketi kendini kendi varlığında eğilimleri ve alışkanlıklarıyla üreterek sürdürüyordu.

2007 seçimleri, iki devrimci hareket nezdindeki sonuçlarıyla uygun bir simgeyse, devrimci hareket açısından, geriye düşüşün tescillendiği bir moment oldu. Seçim sonucu bir bakıma, ‘son gelişme dönemi’nin belki en öndeki politika yönelimi olan açık alanları kullanmanın da işlevsiz ve kadük kaldığını gösterdi.

Devrimci hareket, yalnızca güç açısından değil, politik anlayış açısından da geriye düşmüş, inisiyatifsiz kalmıştır. Eğer salt seçim konjonktürleri arasında bir kıyaslama yapılacak olursa, 2002 ve 2004 seçimleri yavaş da olsa bir gelişmeyi işaret ederken, 22 Temmuz 2007 seçimleri, bir geriye düşüşün belirtisi oldu. Ancak, bu, nesnel bir durum yanında, Türkiye devrimci hareketinin politik olaylar karşısındaki tutumuna bağlı bir nitelik gösteriyor. Türkiye devrimci hareketi, ağırlıklı varlığıyla ve genel olarak, seçimde Kürt Hareketinin ‘karşısında’ yer aldı. Getirilen ideolojik, doktriner, politik, teknik, psikolojik hiçbir gerekçe, bu gerçeği değiştirmeyecektir. Türkiye devrimci hareketi, azıcık gücünü, Kürt Hareketine karşılıksız ve beklentisiz destekten esirgemiştir. Bu azıcık gücün, bir konjonktürdeki faaliyetinin, esirgenecek bir değeri olmadığını anlamalıydı Türkiye devrimci hareketi. Azıcık güç, kendine kalsa oy bakımından hiçbir anlam ifade etmezken, Yurtsever Harekete destek olarak değerlendirilse, iki bölgedeki (Adana ve Mersin) adayın kazanması olasıydı.

Seçimde alınan oyların önemli olmadığı söylenebilir. Ama seçime katılan her iki hareket, “iyi” olduğunu düşündükleri sayıda oylarını, “parlamenter hayaller yayma” eleştirisini göze alarak, gururla yayınladılar yayın organlarında. 2004 seçimlerinde alınan oylar gerçekten bir umut işareti olarak değerlendirilmeye müsaitti. Sayıca azdı, ama ilk kez anlamlı denebilecek bir oy sayısına, kötü bir dönemden sonra (19 Aralık “karanlığı”nın ardından) ulaşılmıştı. 2007 seçimlerinde alınan oyların ise sayı olarak gerçekten hiçbir önemi bulunmamaktadır. Seçime katılan devrimci hareketler, bu eleştiriyi göze almak durumundadır. Seçim sonucunun önemi şuradadır: Devrimci hareketlerin ölçülebilir etki ve varlıkları sıfıra yakındır; ölçüye sığmaz etki, elbette “milyonları kucaklamıştır”!

Seçimde desteklenecek bir gücün ‘devrimci’ olması gerekmemelidir. Yurtsever Hareketin ya da belki 1965 seçimlerinde TİP’in desteklenmesiyle, 1970’lerden itibaren CHP’nin ve bu partinin devamı olan partilerin desteklenmesi karıştırılmamalıdır. Örneğin, 1960’larda ve özel olarak 1965 seçimlerinde TİP’in desteklenmesi gerekebilecekti. Devrimci ve ilerici hareketin “CHP kuyrukçuluğu”, devrimci ve ilerici hareketin bazı mensuplarının “PKK kuyrukçuluğu”ndan çok farklıdır. Öncelikle özneler farklıdır. Biri, –sözü ne olursa olsun– devletin bir partisiyken, öteki –sözü ne olursa olsun– devlete karşı silahlı mücadele yürüten bir partinin bileşenidir. Ya da TİP örneğinde, gerçekten ilerici bir sosyal reform partisidir.

Türkiye devrimci hareketinin Kürt yurtsever hareketine karşı pozisyonu genel olarak politik değil “ideolojik” bir nitelik göstermektedir.

Şiddet eylemleri

‘Son dönem’ boyunca, devrimci hareketin şiddet eylemi niceliğinde de, yapısal olduğu kanısı uyandıran düşüşler ve farklılıklar yaşandı. Öldürümle sonuçlanan şiddet eylemi sayısındaki kıyas kabul etmez gerileme çok açıktır. Ölümle sonuçlanan saldırıya uğrama oranı da öldürümle sonuçlanan kadar olmasa da kesin bir düşüş göstermiştir.

Devrimci hareketin şiddet eylemlerinde son yıllarda nitelikle ilgili bir sorun yaşanmaktadır.

DHKP-C’nin eylemlerinde yapısal nitelikte bir başarısızlık görülmektedir. Feda eylemcisi bulmak bakımından ancak dünyasal İslamcı hareketlerle karşılaştırılabilecek bu örgütün son yıllar boyunca bu türden neredeyse bütün eylemleri hedefini bulamadan gerçekleşmiştir. Birinci örneği, 10 Eylül 2001’de İstanbul Taksim’deki çevik kuvvet birimine düzenlenen feda eylemi oluşturuyor. Eylem sonucu, düzenleyen devrimciden başka iki polis ve bir yabancı turist öldü, çok sayıda polis yaralandı. Fakat, bu eylem tarih-yapısal nitelikte bir etkiyle gölgelendi. Ertesi gün 11 Eylül’dü ve ABD’ye karşı El Kaide eylemi gerçekleşti. Eylem, Kaide’nin eyleminin gölgesinde kaldı. İkinci örneği, 20 Mayıs 2003’te Ankara Kızılay’da bir kafeteryada, feda eylemcisi bir devrimcinin kazayla patlattığı bomba oluşturdu. Eylem hedefine ulaşamadan gerçekleşmişti. Üçüncü örnek, 24 Haziran 2004’te İstanbul Çapa’da belediye otobüsünde meydana gelen kaza patlamasıydı. Dördüncü örneği, bir başka devrimcinin 1 Temmuz 2005’te, Ankara’da Adalet Bakanlığına dönük feda eylemi girişimi oluşturdu.

Şiddet eylemlerinin hedefini bulmaması ya da şiddet ölçeğinin belirgin düşüklüğünün bir başka örneği, MLKP’ye bağlı olduğu ileri sürülen FESK’in (Fakirlerin ve Ezilenlerin Silahlı Kuvvetleri) eylemlerinde bulunabilir. FESK, 16 Mayıs 2004’te, İngiltere Başbakanının gelişini HSBC’nin dört şubesini geceyarısı ses bombasıyla tahrip ederek protesto ederken, İslamcıların bu ülkeyi protesto eylemi HSBC binasını havaya uçurmak oldu. FESK’in, 2005 ortalarına kadar gerçekleştirdiği bildirilen 100 civarında eylemde dökülen kanlar, bilindiği kadarıyla, meraklı polislerin kazayla yaralanması sonucu olmuştur. FESK’in ‘fazlaca kontrollü’, ‘düşük seyirli saldırı’ kampanyası son üç yıldır bitmiş görünüyor.

DHKP-C’nin öldürümle sonuçlanan son eylemi, Haziran 2006’da İstanbul’da bir polis otosunun silahla taranması sonucu bir “terörle mücadele” polisinin öldürülmesi olmuştur. Bu, 2001 Eylülünden beri ilk ve tek “sonuç almış” örnektir. Bu örgütün, yaralamayla sonuçlanan birkaç saldırısı daha olmuş, fakat eylemlerinin kesin ağırlığı (2001 hariç) son on yıldır, hasar vermeye dönük eylemlere kaymıştır.

Şiddet eylemlerinin sayıca düşmesinin yanında, gerçekleştirilenlerin önemlice bir kısmı da, “güvenlik devleti”nin önlemleri sonucu “haber değeri” eşiğini aşamıyor. Bu bile, karşı tarafın artan inisiyatifinin bir göstergesidir. (Teknik olarak başarılı olan feda eylemleri bile politik olarak etkili olamamıştır. Yedi yıl süren ölüm orucu eylemi başlı başına bir şiddet eylemidir. Fakat bu eylem de giderek ‘politik niteliği’ni kaybetmiş, politik niteliği ancak hat değiştirerek kazanabilmiştir.)

Düşük eylem seyri, MKP ve TKP/ML için de, son birkaç yılda neredeyse tamamen durarak aynen geçerlidir. TİKB’nin bilindiği kadarıyla son şiddet eylemi 2001 tarihlidir.

Bu örnekler, ortada yapısal bir sorun olduğunu gösterir mahiyettedir.

c) Stratejinin kurgusal kaçışı

Eylem seyri düşmüş, şiddet eylemi kapasitesi gerilemiş, örgütsel gücü zayıflamıştır, ama devrimci hareket, “devrimcilik dönemi”ne özgü maddi varoluşunu ifade etme “dil”ini aynen korumaktadır. Eylem ile söylem arasında “eski dönem”de kurulan açı, yeni dönemde, söylem lehine bozulmuştur. Devrimci hareket, “boşluğu” sözle doldurmaya yönelmiştir.

Devrimci hareketin sorunun farkında olduğu, fakat başka ve “uygun” bir devrimci dili de henüz konuşamadığı görülüyor.

● Türkiye devrimci hareketinin başlıca başlangıç eylemlerinden biri, 1971’de, İsrail’in İstanbul Başkonsolosunu kaçırmak ve öldürmekti. Devrimci hareket, bu eylemi, öteki şeyler yanında, İsrail’den sorulan hesap olarak dile getirdi. Devrimci hareket, aynı “söylem”i günümüzde de yineliyor: “İsrail’den hesap sorduk!” Ama “eylem”in aynı kategoriden sayılması olanaksız: Devrimci bir örgüt, İsraillilerin ortak olduğu bir şirketin gözden ırak bir birimini geceyarısı bombalamıştır.

● Devrimci bir örgüt, 22 Temmuz 2007 genel seçimleri arifesinde, partilere ait üç seçim bürosunu (biri Saadet Partisine aittir) geceyarısı bombalar. Eylem, “Düzen partilerinden hesap sorduk” başlıklı bir bildiriyle kamuoyuna açıklanır.

● Bir başka devrimci örgüt, İngiltere’yi protesto için bir bankanın birkaç şubesine geceleyin tahrip bombası atar. “Söylem”, aynıdır: Hesap sorulmuş, bu ülke protesto edilmiştir! İslamcıların aynı ülkeden hesap sorma tarzı, aynı bankanın binasını havaya uçurmak olur. Üstelik “söylem”siz bir eylemdir.

Devrimci hareketin bugünü, aynı hareketin dünü ve başka bir hareketin bugünü tarafından tekzip ediliyor. Devrimci hareketin bugünkü varoluş tarzını, ne devrimci hareketin ‘devrimcilik dönemi’ndeki tarzıyla, ne de bugün devrimci dinamikler barındıran İslamcı hareketin varoluş tarzıyla aynı düzlemde ele alabiliriz.

***

Türkiye devrimci hareketinin üyeleri, her özne gibi, gerçek gerçekle bilişsel ilişkilerini bir “dil” üzerinden kuruyor. ‘Devrimcilik dönemi’nde devrimci özneler, maddi varoluşlarıyla bunu dillendirmeleri arasında bir ‘uygun ölçek’ kuruyordu. Günümüzde devrimci hareketin bu ‘denge’yi bozduğu izleniyor. Günümüzde Türkiye devrimci hareketinin üyeleri, söz konusu ilişkilerini ikili bir dille kuruyor. Geçmiş devrimcilik döneminin görece kudret ifade eden dili ve günümüz post-devrimcilik dönemine uydurulmuş dil. Devrimciler bugün iki-dilli.

‘Dil’in biri, iki dönem arasındaki farkı yansıtıyor. Eskiden devrimciler, “Yaptık, yapmaktayız, yapacağız!”, diyordu; bugün artık bu konudaki dil cümleyi ancak şöyle kurabiliyor: “Yap(mış)tık, …!, yapacağız!” Bu dilin karşılığı, devrimci hareketin bütün üyelerince paylaşılan, güçsüzlüğün kabulü, temel nitelikte birtakım sorunların varlığının teyidi şeklinde tezahür ediyor.

Bu, dönemin gerçeğini yakalamış bir dil. Bir de devrimci hareketin, eski dönemin diliyle konuşması söz konusu; bu dil, günlük dile çevrilirken durumu ele veren bir nitelik gösteriyor. Devrimci hareket, iki-dilli bir konuşmayı sürdürüyor. Devrimci hareket, yavaş yavaş, “şiddet olarak politika”dan “zor olarak politika”ya itiliyor. Bu, maddi bir gerçeklik olarak, devrimci hareketin devrimci-olmayan hareketle ayrımlarını bulanıklaştırmaya götürüyor.

Eski dönemde, devrimci özneler, pratik devrimciliklerini muktedir tarzda ifade ediyor, ve özne kuruluşlarını geçmişin maddi mirası + şimdinin maddesi + geleceğin maddi beklentisi üzerine kuruyorlardı. Artık devrimci özneler, bu gelecekle geçmiş arasında güvenle durdukları bir ‘pratik devrimci şimdi’yi ifade edemiyorlar. ‘Şimdi’, onlar için alışageldikleri türde bir maddi nitelik arz etmiyor. Bir devrimci öznenin eski dönemde kendini devrimci-olmayandan ayırması net ve kesin maddi kanıtlarla oluyor ve bu, üçüncü şahıslar üzerinde ikna edici olabiliyordu; devrimciler, artık bu konuda yeterince ikna edici bir pozisyonda olmadıklarını yazı ve sözleriyle “hissettiriyorlar”. Devrimciler “kanıtlar”ını tümden yitirmediler, ama dramatik ve göze çarpan bir şekilde azalttılar.

Türkiye devrimci hareketi, muhtemelen devrimciliğinden gelen bir ‘sapma’yla, somut gerçeği somut güçler ilişkisi üzerinden analiz etmeye yanaşmazdı. Bu, kendi yetmez gücünü açıkça ele veren bir uygun-olmayan yöntem olacaktı ve bundan kaçınırdı. Bu, kendi başına ele alındığında, devrimci hareketin gerçeğin ortasındaki varoluşunu vermekten mahrumdu, fakat şimdideki, konjonktürdeki pratik devrimci varoluş, bunu mazur görmeye yetiyordu.

Ancak, devrimci hareketin, içinde bulunduğumuz yıllardaki gerçekliği, ona, bu fırsatı vermekten uzaktır. Anlayış, “devrimcilik dönemi”nde de deyim yerindeyse yanlıştı, fakat pratik devrimciliğin varolmayı sağlaması, bunu öne çıkarmayı gereksizleştiriyordu. Bugün, pratik devrimciliğin sıkleti, bu yanlışı konjonktürel bir unsur olarak gündemin ortasına taşımayı engellemeye yetmemektedir.

Bugün, “1 Mart tezkeresini engelledik”, “NATO toplantısını yaptırmamaya yeteriz”, “1 Mayısı kazandık”, “Hesap sorduk”, “Seçimlerde politik kazanım elde ettik” şiarlarıyla varlığını bulan dil, devrimcilik döneminin varlığında devrimci nitelik bulur ve devrimciliğin yeniden-üretimini sağlamaya işlevlenirken, bugünkü koşullarda, “maddi zeminin dramatik yokluğu”nda, “post-devrimcilik dönemi”nin unsurlarının güçlenmesine yardım ediyor. Devrimci hareket bu dili kullanmayı, maddi zemin yokluğunda sürdürerek, aslında kendi ayağına balta indiriyor. Bu dil ile, devrimci hareketin başlıca ayırt edici hususları ortadan kalkmaya yüz tutuyor; söz eylemi aşıyor! Eylem söz’e sığınıyor! Tam bir “post-“ özelliği!

Öte yandan, devrimci hareketin herhalde bütün mensuplarında görülen bir özellik olarak, hareketin toplam varlığının ve öteki üyelerinin “kötü” durumunu saptama konusundaki maharetli “objektivite”nin kendi varlığı söz konusu olunca devreden çıkması da, eski devrimcilik döneminin ve bugünün ortak bir alışkanlığı olmayı koruyor. Devrimci hareketin kötü durumuna ilişkin yazılar eski devrimcilik döneminde devrimci-olmayan çevrelerin yayınlarında yer alırdı. Post-devrimcilik döneminin bir özelliği, her devrimci öznenin öteki devrimci öznelerin ne kadar kötü durumda, tasfiye olmakla yüz yüze olduğunu ifşa etmesi olarak beliriyor. Gerçeğin, devrimci hareketin üyelerinin iddialarının toplamı olduğunu bilmek için maharetli olmak gerekmiyor!

Devrimci hareketin, post-devrimcilik dönemine uyum sağlama yöntemlerinden birini, “illegal reformizm” denilebilecek bir politik yönelim oluşturuyor. Bu yönelim, devrimciliği illegalitede olmaya indirgiyor. ‘Sol’unda etkin bir devrimci varoluşun yokluğu, devrimci duruşunu koruyan bazı örgütsel özneleri, salt illegalitenin yeteceği anlayışına itebiliyor.

***

● 2007 ve 2008 1 Mayısları, İstanbul’da Taksim hedefiyle polisle “çatışma”lı eylemlerle gerçekleşti. Devrimci örgütler, bu eylemde bugün ve yakın geleceğin politik hareket modelini buldu. Oysa, her iki 1 Mayıs, İstanbul Taksim’deki örneğiyle, örgütlü devrimcilik açısından bir hezimet, bir skandaldır. Hiçbir devrimci örgüt, polisin günler öncesinden ilan ederek yaptığı hazırlığı karşılayacak bir perspektif ve hazırlığa sahip olmamış, 1 Mayıs, devrimci örgütlerin kitleleri bakımından neredeyse örgütsüz bir eylem olarak cereyan etmiştir. 1 Mayıs, bir model olarak değil, bilakis, örgütlerin ne kadar zayıf olduğunun, hazır bir kitleyi bile organize bir harekete sevk edecek herhangi bir tarza sahip olmadığının örneği olarak geçmeye layıktır tarihe. 2007 1 Mayısı, İstanbul’da devrimci örgütlerin dışında kazanılmışsa; 2008, örgütlerin dışında kaybedilmiştir. Devrimci örgütler, kaçışma ve dağınıklık görüntülerini “direniş” adıyla yayınlayabilmişlerdir.

● Devrimci hareketin sözcüleri, reformist sola saldırmakta ne kadar haklıysa, kendi bugünkü konumunu “geri tavırları meşrulaştırmaya, teorileştirmeye çalışmak”ta o kadar haksızdır. Çünkü devrimcilerin, örneğin 2008 Taksim 1 Mayısını “devrimci isyan” olarak bayraklaştırmadan önce kendi tarihlerini göz önüne almaları zorunludur. “Taksim'deki devrimci isyan, güç olmuş, moral vermiştir. Bu, isyanın içinde olmayanlar için de geçerlidir. Statükoları, geri tavırları meşrulaştırmaya, teorileştirmeye çalışmak yerine, bu moral ve güç büyütülmelidir.”

● Hrant Dink’in Ocak 2007’deki cenaze töreni, devrimci örgütlerin bazılarına bakılırsa, programatik sonuçlar çıkarılabilecek “muazzam bir özgürlükçü potansiyeli” ortaya koyar. Oysa bu törene akan kalabalığa her zamanki solcu kitleden farklı rengini ve niceliğini veren, medyanın –Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü günleri andıracak şekilde– günler süren yoğun kampanyasıydı. Hrant Dink’in cenazesine katılan kalabalığın varlığı üzerinden politik bir olumlu gelecek tasavvuru yapmak, medya kampanyasının rolünün farkında dahi olmamak anlamına gelir.

● Bazı devrimci örgütlere bakılırsa, 2004 Haziranında İstanbul’da yapılan NATO toplantısı karşıtı kampanya, devrimci kitle hareketinin ve devrimci politik inisiyatifin zirvelerinden biridir. Bu eylemin hazırlığı gerçekten de görkemli olmuştur! Kampanyanın son aşamasında Okmeydanı’ndaki bir parkta karargah kurulur, yürüyüş kolları hazırlanır, mangalar ve timler oluşturulur. Yürüyüş başlar, ve polisin ilk saldırısında çil yavruları gibi kaçışılır! Sonradan Okmeydanı sokaklarındaki “direniş”, ülkesel iddia sahibi devrimci örgütlere değil, mahalle takımlarının gençlik taraftarlarına yaraşır ölçektedir.

● 1 Mart 2003 tarihli Meclis “tezkere”si reddedilir. Devrimci örgütlerin çoğu, kendilerinin öncülük ettiği, ve tezkerenin görüşüldüğü gün TBMM’ye bir-iki kilometre mesafedeki Sıhhiye Meydanında toplanarak iradesini gösteren kitlesel muhalefetin gücüyle Meclis’in anti-emperyalist bir tutuma zorlandığını ileri sürer.

● Bir devrimci derginin yazarı, daha 2005’te, hareketin kendileri dışındaki üyelerinin, “işçi sınıfı ve ezilen kitleler için gerekli hale gelme” sorunu olduğunu yazabiliyordu. Artık sorun, “varlık hakkı”nın “pratik-somut ölçütü” momentindeydi! “Ben gerekli miyim?” diye sorgulamalıydı her devrimci örgüt kendini…

Bugün, bu sözlerin ardından geçen birkaç yıldan sonra, bu sorunun sahibinin aynı soruyu kendine yöneltmesini istemek tarihsel bir adaletsizlik olur mu?

* * *

Devrimci hareketin önünde, kendi bugününü mahkum etmek için kendi geçmişi bulunuyor öncelikle.

Başarı ve yeterlik eşiğini bu ölçüde düşük tutan bir yaklaşım, derin bir farkındalık ve umutsuzluk besliyordur. Bu kadar abartı, gerçeğin bu ölçüde bozulması derin bir umutsuzluk, yaygın bir kötümserliğin ifadesi olabilir. Bu ölçüde oransızlığın farkında olmamak mümkün değildir.

Bu küçücük ölçeklerle yetinmeyi politik tarz haline getirmiş örgütsel yapıların geniş bir ufku ve sorunları derinden ve ağırlığınca yaşama olanağı olamaz. “Mücadele”nin, “hesap sorma”nın, “direnme”nin, ve nihayet “başarı”nın bu kadar küçük ölçeklere indirgendiği bir ortamın hayrı olamayacağı açık olsa gerektir.

Devrimci hareketin bu zeminde yürüyeceği yol “tarihsel olarak” kalmamıştır. Devrimci hareketimiz kuşkusuz bu yolu “politik olarak” kat etmeye çalışmayı sürdürecektir.

* * *

İçinde bulunduğumuz konjonktür, devrimci hareketin 1971’den beri dört mücadele dönemi boyunca başarıyla sürdürebildiği güçsüzlüğünü ikame etme stratejisini boşa çıkarmaktadır. Bu strateji çökmüştür.

 

 

Okunma 14938 defa
Bu kategoriden diğerleri: Kürtler ve Güney Amerika Sapması »
Apertura de cuenta bet365.es