Devletin Yeni Nizamı ve AKP

Yazan

Doğan Kaya

Devletin yaklaşık son on yıldır sürdürdüğü, kendisine ‘yeni’ bir nizam verme çabaları ve bu noktadan yola çıkarak da Ortadoğu coğrafyasında ‘sıfır sorunlu dış politika’ başlığı altında yürüttüğü inisiyatif alma çabaları, neredeyse iflas noktasına geldi.

Konuya daha geniş bir perspektiften bakıldığında, ‘iflas’ hali yalnızca dış politikadaki hedeflerine ulaşamamayla da alakalı değil. Son süreçte, belki de dış gelişmelerin de tetiklemiş olduğu; TC’nin kuruluşuyla birlikte ‘kriz’ sıralamasında ‘liste başı’ olma halini koruyan Kürt ulusal varlığının, PKK ile kendi politik temsilini oluşturması ve bu politik temsilin son otuz yıldaki yüksek irtifalı mücadelesinin ortaya çıkarttığı politik sonuçlar, aslında bize madalyonun diğer yönünü de göstermektedir. Bununla bağlantılı olarak, politika alanının sürtünmeli yapısı göz önüne alındığında, devletin iç nizamını oluşturma projesinin son süreçte ciddi darbeler aldığı yadsınamaz bir gerçekliktir.

Önümüzdeki birkaç yıla sığdırılacak seçimlerde AKP’nin umduğunu bulup bulamayacağı bu partinin kurmay heyetinin ve devletin derdi olsun! Bizim derdimiz, devrimcilik devletin yeni nizamının oturtulması esnasında bir strateji oluşturacaksa ve tıkanıklığını aşıp kendine sürdürülebilir bir hat açacaksa, var olan koşulların sunduğu zeminin anlaşılması ve buradan yola çıkarak mücadelenin nasıl şekillendirilmesi gerektiğidir.

Derdimiz budur! Açıkça ifade etmek gerekir ki, Türkiye Devrimci Hareketinin içinde bulunduğu duruma bakıldığında, bize ait olan dertlerin AKP kurmaylarının dertleriyle ölçüştürülemeyecek kertede devasa boyutlarda olduğu görülmektedir.

Sürecin bütünlüklü bir biçimde kavranması ve karşılanması gerekmekte. Bu yüzden devlet, eski nizamının sürdürülemezliğiyle yüzleşip ‘yeni nizam’ını oluştururken, bizim yaşanan sürecin sadece iç nesnellik boyutlarını ele almamız, değerlendirmemiz eksiklik olurdu.

Şunu belirtmeye çalışıyoruz: Devletlu siyasetin oturtmaya çalıştığı liberal siyaset hattının sisteme içermeye gayret ettiği toplumsal kesitler ve olgular, bizim de hedefimiz, mücadele ve müdahale alanlarımız olacaktır. Buradan çıkan formülasyon bir stratejinin ana hatlarıdır. Yapmaya çalışacağımız şey, bu formülasyonu ‘baskın’ bir biçimde yeniden dillendirmek, mümkün olduğunca ‘neden’ini ve ‘nasıl’ını açıklamak ve toplamda da yeniden vurgulamaktır.

Peki, bir devlet, nizamını neden yenilemek ister? Çağın gerisinde kaldığı için mi? Ya da, yeni bir sürece başlangıç yapacakken, o sürece yeni bir bünye/organizmayla girme tercihiyle mi alakalıdır, bu ‘yeni nizam’ arayışı? Bu çabaya, devletin içinde yaşanan tıkanıklıklar da neden olmuş olabilir mi? Ya da, iddia edildiği gibi AKP Ortadoğu’da rahatlıkla at koşturabileceği bir vizyona ve siyasal öngörüye sahip miydi? Yoksa böyle bir vizyonu vardı da buna o meşhur ‘dış güçler’ mi engel oldu? Devlet, bu ‘yeni’ dönemde kendi tıkanıklığını aşmak için ne gibi hamleler yaptı?

Bu sorulara yanıt arayabilmek için öncelikle dış koşullara göz atmakta fayda var.

Dış Koşullar

Özellikle Sovyetler’in çöküşünden sonra ortaya çıkan nesnellik, sadece uluslararası proletarya mücadelesinin biçimini değil, aynı zamanda emperyalist-kapitalist sistemin konumlanışını, onun ezilen halklar ve proletaryaya karşı olan yönelimini de değiştirmişti. Emperyalizm, buna bağlı olarak yıllar boyu yürüttüğü ‘soğuk savaş’a yönelik yapısını da değiştirmek durumundaydı. Yani kartlar politikanın bir gereği olarak, değişen konjonktüre göre yeniden dağıtılıyordu. Yeni ‘el’de herkes yeni ‘el’e göre pozisyon almak durumundaydı. Açıkçası, Sovyetler’in çöküşünden sonra yeni bir oyun başlamıştı.

Yeni başlayan bu oyuna, dünya çapındaki yaygınlığıyla, ekonomik ve siyasi gücüyle, ayrıca Sovyetler’in dağılmış olmasının getirmiş olduğu prestijle birlikte ABD oldukça avantajlı başlayacaktı. Her yeni konjonktüre yeni bir isim koyma konusunda usta olan ABD stratejistleri, yeni konjonktüre ‘Yeni Dünya Düzeni’ adını verdiler. Bu stratejinin teorileştirilmesi stratejistlere, pratiğe geçirilmesi de ABD’nin “yenilmez” ordusu ve müttefiklerine kalıyordu. Yeni Dünya Düzeni’nin karşılık bulabilmesi için petrol ve yeraltı zenginliklerinin yoğun olarak bulunduğu, Kafkaslar’dan başlayan ve Ortadoğu’nun Kuzey Afrika ile birleştiği geniş ‘yay’da son bulan coğrafyanın ‘eski’ rejimlerinden “kurtarılması” gerekmekteydi.

Buna başlangıç yapabilmek için ABD, kendisine sağlam bir gerekçe aramaktaydı. O, gerekçesini Irak’ta ya da İran’da ararken, gerekçe ABD’yi ‘İkiz Kuleler’de buldu ve onu vurdu. Süreç 11 Eylül ‘Devrimci Cihadı’ ile başlamıştı. 11 Eylül eyleminin ABD ve tüm dünya ezenleri nezdinde yarattığı şok ve dehşet, öncelikle yeni terimlerle anlamlandırılmaya çalışıldı. Şer ekseninin oluşturulması için fazladan bir mevzi harcanmasına gerek yoktu. Bu ‘şer ekseni’nin dağıtılması ve yok edilmesi için ‘önleyici savaş’ doktrini öne sürüldü ve bu doktrin, ‘Yeni Dünya Düzeni’nin oturtulması için bir alt başlık olarak belirlendi. Önce Afganistan’a, sonra da sırasıyla diğer Ortadoğulu devletlere saldırının zemini yaratıldı.

ABD’li stratejistlerin dediği gibi ortada bir ‘satranç tahtası’ vardı. Bu satranç tahtasının bir tarafına ABD ve onun müttefikleri otururken, diğer tarafına da çeşitli versiyonlarıyla Ortadoğulu devletler ve ezilen halklar oturacaktı.

Bu süreci sadece Ortadoğu’nun petrol ya da yeraltı zenginliklerinin bir dizi operasyonla emperyalizm tarafından ele geçirilmesi olarak ele alıp bunun üzerine bir analiz inşa etmeye kalkılacak olursa, bu, Ortadoğulu halkların binlerce yıllık kültürüne, birlikte eyleme refleksine, kolektif yaşam alışkanlıklarına, bunların getirmiş olduğu direniş gücüne haksızlık olur. Emperyalizm tarafından başından beri amaçlanan, bu olguların sisteme bağlanması ve entegre edilmesidir.

Özellikle 11 Eylül’den sonra ortaya bir dizi terim atan ABD’nin ‘şer ekseni’nden ne kastettiğine baktığımızda karşımıza geniş bir yelpaze çıkıyordu. Yeni kurgu, eğer emperyalizm tarafına geçmez iseler; Çin, İran, Irak, Afganistan, Venezüella, Küba, Kuzey Kore ve hatta FARC, HAMAS, PKK, Lübnan Hizbullah’ı, FHKC ve El-Kaide’nin[1] ya istenilen çizgiye gelmeleri ya da tasfiye edilmeleriydi.

ABD’nin tek sorunu, yukarıda saydığımız ülkelerin sisteme entegre edilmesi ve örgütlerin de tasfiye edilmesi değildi. AB’nin başını çeken Fransa ve Almanya gibi devletlerin Ortadoğu’ya yönelik aşırı ilgisi ve inisiyatifli hali, ABD’nin bu emperyalist odaklarla, özellikle de Afganistan ve Irak işgalleri gündeme geldiğinde, arasında geçici çatlaklara ve politik krizlere yol açıyordu. ABD’ye göre bu yüzyıl ABD’nin yüzyılı olmalıydı. Sovyetler’in çöküşü ile birlikte ilan edilen ‘Tarihin Sonu’, 11 Eylül’den sonra diğer argümanlara ‘Medeniyetler Savaşı’nın eklenmesine yol açıyordu.

ABD ve AB’nin başını çektiği ülkeler arasında yaşanan çatlak, dış ilişkiler bağlamında, özellikle 2000’li yılların başında TC’ye özerk bir hareket alanı yaratmıştı. ‘Tezkere krizi’nin bir sonucu olarak ortaya çıkan AB - TC flörtü, Afganistan ve Irak işgallerinin tetiklediği AB - ABD gerilimi, TC’ye özerk hareket alanını yaratan faktörler oluyordu. 2002 ile birlikte AKP’nin tek başına iktidara gelmesi ve aynı süreçte PKK’nin uzun süreli ateşkesi aynı zamanda TC’nin iç yapısını düzenlemek konusunda da uygun bir zemin sunuyordu. Özellikle 2002-2004 arasında yaşanan bu süreçte AB, Genelkurmay ile yaşadığı hemen her gerilimde AKP’nin elini güçlendirici bir tavır takınıyordu. Bu ‘yalancı bahar’ havası, TC açısından, 2. Bush dönemi ve PKK’nin savaşa başlamasıyla son bulacaktı.

Emperyalizmin özellikle de ABD’nin dünya çapında etkili olan ekonomik krizlerinin aşılması için buldukları bir yöntem olan ‘geleneksel’ savaş ilanları ve silahlanma yarışını tetiklemeleri, ekonomik bağlamdaki bu krizlerin aşılmasında artık yeterli olmuyordu. Irak ve Afganistan’da ABD’nin başını çektiği emperyalist koalisyonun batağa saplanması, bahsi geçen ülkelerin sadece dış ilişkilerinde etkili olmuyor, aynı zamanda iç siyasetlerinde ve işgal operasyonlarının getirmiş olduğu külfetin ekonomik politikalarına yansımaları da oluyor, krizlerini tetikliyordu.

Bu noktada ABD, git gide derinleşmekte olan bu siyasi-ekonomik krize son verebilmek, son veremiyorsa etkisini hafifletmek için, krizin yaratmış olduğu sarsıntıların etkilerini çevre ülkelere yaymayı hedefledi. Bu çabanın en önemli sonucu, ABD ile diğer emperyalist ülkelerin arasındaki çatlağın hızla kapanması oldu.

Çatlağın hızla kapanıyor oluşu TC’nin dış ilişkilerinde de değişiklik yaratacaktı. TC’nin önündeki ‘görece’ özerk hareket alanı ortadan kalktı. Bundan sonrası emperyalizmin bir bütün olarak TC devletinin Ortadoğu’da derinleşecek işgal esnasında ‘ne kadar’ ve ‘nereye kadar’ at koşturacağının belirlenmesine kalmıştı.

Emperyalizm açısından bu hamlenin bir pratik sonucu daha ortaya çıkıyor, ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nden ‘Genişletilmiş’ Ortadoğu Projesine geçiş yapılıyor; İMF ve Dünya Bankası’nın çehresi değiştiriliyor ve G8’in bileşen sayısı arttırılıyordu. Mesaj netti! ‘Yeni Dünya Düzeni’ herkes içindi. Bu süreçte bedel ne ise, ortak bir biçimde ödenmeliydi ki, Ortadoğu talanından elde edilen her şey ortak bir şekilde pay edilebilsin!

2. Bush dönemine geçişte ilk faaliyet İslam’ın emperyalizme ve onun bölgesel yönelimlerine uyum göstermeyen bütün türevlerine karşı konumlanma çabası yönünde yoğunlaşacaktı. Hazırlık, AKP’nin ABD ile tam uyumlu bir biçimde, sınırları net ve kesin bir biçimde çizilmiş halde Ortadoğu’ya salınması yönündeydi. 2. Bush süreci TC açısından bu proje ile son bulmuştu. Ve gelinen aşamada Obama bu projenin yeni devamcısı konumundadır. Ortadoğu’daki devrimci İslam dinamiği ve –Şii ve Sünni bütün versiyonlarıyla birlikte– halkları emperyalist-Siyonist ittifak tarafından TC maşası aracılığıyla kıskaca almak, sisteme entegre etmek, bu halkları ‘ileri batı’ demokrasisine yamamak, projenin en önemli hedefini oluşturuyordu. Özellikle de 2005’den sonra TC’nin dillendirdiği ‘model ülke’ söylemi, bu bağlamda kendisine biçilen misyonun, üstlenmiş olduğu rolün bir tanımlamasıdır.

Adı ‘Hüseyin’ olarak da telaffuz edilebilen, Müslüman kökenli olduğu dahi iddia edilen, ‘zenci-ezilen’ motifini işleyen Obama, Ortadoğu’ya ‘ileri’ bir demokrasiye taşıyacak hamleleri rahatlıkla yapabilirdi. Onun bölgedeki en önemli müttefiki de, elbette Müslüman ve iç çelişkilerini çözebilmiş bir ülke olarak Türkiye’de, toplumun büyük kısmı tarafından seçimlerde teveccüh gösterilen, liberal-demokrat-muhafazakâr bir hatta oturtulmuş, aynı zamanda İslami bir ton taşıması her açıdan zorunlu olan AKP olacaktı!

AKP, bu noktadan sonra, tam da kuruluş gerekçelerine sadık olarak hızla ABD’nin ve genel olarak emperyalizmin Ortadoğu’ya düzenlediği Haçlı seferlerine payanda haline gelmişti. Bu amaç için araçsallaştırılan AKP’nin kimliğini saptamanın sırası gelmiştir: TC’nin iktidar partisi AKP, sadece Türkiye’deki komünistlere, devrimcilere, Kürtlere ve diğer ezilenlere saldırdığı için gerici ve karşı-devrimci değil, aynı zamanda Ortadoğu’daki İslamcı-devrimci odakları emperyalist-kapitalist sisteme entegre etmek için çabaladığından ve bu çaba doğrultusunda oluşturulan geniş bir uluslararası ittifakın en önemli parçalarından biri olduğundan dolayı da ‘gerici’ ve ‘karşı-devrimci’dir.

Konunun bu bağlamda ele alınması, Türkiyeli devrimcilerin TC devletine karşı yürüttüğü mücadeleyi salt ülkede kalan bir etki ve sonuç olarak görmeyip, Ortadoğulu İslamcı devrimci direniş odaklarıyla bağlantılar kurma ve mücadelelerini bölgesel ölçeğe yaymada işlevsel bir rol oynayacaktır. Zira, emperyalizm, gelinen aşama itibariyle bütün politikalarını Ortadoğu’ya yönelik şekillendirmektedir. Bu yüzden Ortadoğu’nun herhangi bir yerelliğinde gelişecek olan bütün devrimci politikaların-direnişlerin ve çıkışların küresel bir etkiyi, kendi yerelliğinden başlayarak yaratması mümkün gözükmektedir.

Fakat böyle bir perspektife sahip olmanın ön koşulu, ideolojik/teorik düzlemde Marksizmin Batıcı ve Aydınlanmacı ediniminden kopmuş olmaktır. “İdeolojik yerelleşme” başlığı, devrimci İslam ile Türkiye Devrimci Hareketi arasında bulunan ‘algı’ barikatının ortadan kalkması yönünde olumlu bir işlev görecektir. Bizce en hayırlısı da budur!

AKP’ye biçilen misyon, bir yandan, kendi devletini ‘batı’ ile tam entegrasyonu sağlamış olarak ‘yeni nizam’ çerçevesine oturtmak, diğer yandan da bu ‘batıcı-liberal-muhafazakar-demokrat’ sistemi bir an önce, özellikle de İsrail’e çatışmalı bir görünüm sunarak, Ortadoğulu devletlere pazarlamak, o devletleri “ileri insanlık” seviyesine getirmek için ABD emperyalizmine yardımcı olmaktı. Tam da bu noktada iki önemli sorun ortaya çıktı: İlki; Arap isyanları, TC’nin AKP’sine benzer örgütlenmeleri ortaya çıkardı. İkincisi ise, Arapların, özellikle de Sünni kesimlerinin Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalan Türk algısı ve TC’nin mezhepsel varlığının özellikle de Şii devrimciliğinin sisteme yedeklenme çabası sonucunda ortaya çıkan ideolojik çatışma durumu.

Arap isyanları ile önünde hareket alanı açıldığını düşünen TC ilk tokadı Mısır’da yedi. Mısır’da AKP’nin muadili haline getirilen Müslüman Kardeşler’in aktif olması, TC’nin Ortadoğu’ya dair olan tasavvurlarını tıkayan bir gerçekliktir. Filistin ve Hizbullah’ın elinde tutulan esir İsrailli askerin bırakılması sürecinde Filistinli yetkililer Müslüman Kardeşler’i dikkate alarak, AKP’nin arabuluculuk üslenme hayallerini suya düşürmüştür. Bu girişimler sürerken, Mısır yetkililerinin AKP’yi kastederek sıklıkla ve diplomatik bir üslupla AKP’nin demokrasisine ihtiyaçlarının olmadığını ve kendi demokrasilerini kendilerinin inşa edeceğini beyan etmesi dikkatlerden kaçmamıştır. Geçen ay İsrail’in Gazze’ye saldırısıyla ortaya çıkan krizde de aynı durum tekrarlandı ve Türkiye, Mısır’ın arkasındaki koltuğa oturmak durumunda kaldı.

Bir başka örnek de Suriye üzerinden verilebilir. Daha birkaç yıl öncesine kadar ticaret anlaşmalarının imzalandığı, PKK konusunda mutabakat halinde olunan, yıllardır aralarında bulunan ‘su’ sorununun artık nihayetine erdiği düşünülen TC-Suriye ilişkileri, emperyalizmin de büyük oranda desteklediği hükümet karşıtı eylemlerin belli bir aşamasından sonra tam tersi istikamette seyretmeye başladı. Önceleri Esad yanında tavır gösterme eğiliminde olduğu gözlemlenen TC hükümeti, kulağı çekilerek emperyalizm tarafından hizaya getirilmişti. Bu andan itibaren TC hükümeti, ‘model ülke’ misyonunu hatırladı ve savaşın ‘taraf’ı olarak sürece müdahil oldu. Artık, Esad muhaliflerine yataklık yapıyor ve dünya kamuoyu nezdinde önemli bir ‘aktör’müş gibi görünmeye çalışıyor. Tam da bu anda TC sınırının yakınlarına “PKK bayrağı” çekildi, TC daha “ne oluyor?” diyemeden PYD Güneybatı Kürdistan’da birkaç şehri tamamen ele geçirdi. Göründüğü kadarıyla, Esad iktidardan düşürülse bile, Ortadoğu siyasi haritasındaki hareket alanı dar olan TC’nin Suriye parsasından payına düşecek tek şeyin PYD komşuluğu olması kuvvetle muhtemeldir. Suriye’deki “iç” savaşın kilitlendiği, PKK’nin ve PYD varlığının bu koşullara başarıyla eklemlendiği gözönünde bulundurulduğunda, TC’nin iç politika defterinin zarar hanesine ‘eksi’ çoktan çekilmiş durumdadır.

Dolayısıyla AKP, içte ve dışta ‘halk düşmanı’ndan fazlası değildir!

İç Koşullar

Tartıştığımız bağlamda, şu noktayı yeniden belirtmekte fayda var. İçinde bulunulan konjonktür, bugünün devrimciliğine ne gibi görevler yüklemektedir? Konuya giriş yaparken temel alacağımız bir tanımlama yapmamız gerekmektedir: AKP, geçmişten bugüne kadar devlet katında var olan ve birbirleriyle arasındaki çekişme ve çatışmaları kesinlikle yeni olmayan iki gerici kanattan birisinin günümüzdeki temsilcidir.

TC’nin kuruluşu ve devletin Kemalizmle birlikte ideolojik bir elbise giymesi, iki toplumsal kesite ek olarak, bir olgunun da tasfiyesi ya da sisteme içerilmesi üzerine kurgulanmıştı. Bu bağlamda Kemalizmi bir ‘toplum mühendisliği’ çabası olarak tanımlayabiliriz. Bu projede öne çıkan ve tasfiyesi öngörülerek sisteme içerilmeye çalışılan iki toplumsal kesitten biri ulusçuluk temelinde anti-Kürtlük[2], diğeri de modernizm-laiklik-Aydınlanmacılık bağlamında ‘anti-İslam’cılıktır. Devletin bekası için tehdit kabul edilen komünizmin ideolojik olarak etkisizleştirilmesi ve örgütsel uzanımların tasfiye edilmeye çalışılması, bir olgu olarak TC’nin anti-komünist refleksini de ortaya koyar.

Bu başlıklar, bir yandan ‘dün’ün değerlendirilmesi için ana kalkış noktamızdır, diğer yandan ise, hem halihazırda devletin yöneldiği toplumsal kesitleri ifade etmesinden ve hem de bugün devlete karşı yürütülmeye çalışılan pratik-politik devrimciliğin hedeflenmesi gereken temel mücadele bileşenlerini ifade etmesinden dolayı hayati önem taşımaktadır.

Peki, AKP ve Devletin Yeni Nizam arayışlarını bu eksende nasıl incelemek gerekmektedir? Bunun için 1980 Faşist darbesinden sonra Türkiye’nin değişen siyasal-toplumsal profiline bakmak gerekmektedir.

12 Eylül’den 28 Şubat’a sistemin tıkanıklığı

12 Eylül 1980 faşist darbesinin en önemli hedefi, TC’nin sosyo-politik ve sosyo-ekonomik anlamda Batı’ya daha fazla bağlanmasıydı. Aslında bu hedefe yürüyüşün startı, 12 Eylül’den aylar önce, 24 Ocak ekonomik kararlarıyla verilmişti. Dolayısıyla, yıl olarak 1980, hem ekonomik hem de siyasal bağlamlarıyla, liberalizasyon hamlesinin başlangıcı anlamını taşır. Bunun bir sonucu olarak, mesela, 1990’lı yıllara gelindiğinde genel anlamıyla Türk burjuvazisinin TÜSİAD çekirdeğinde yer alan Sakıp Sabancı ve Cem Boyner gibi en irilerinin özellikle Kürt meselesi üzerinden yola çıkarak sisteme dair eleştirileri Türk solunun ezberlerini bozacak hale gelmişti.

1980’deki darbenin, TC devletinin her açıdan batıya bağlanmasının ve liberalize edilmesinin getireceği başka sosyo-politik sonuçları da olacaktı. Özellikle ‘Türk-Sünni-Muhafazakar’ olarak tanımlanabilecek toplum kesitleri kendi değerlerini risk altında hissetmeye başladı. Batı değerleriyle arasında mesafe olan, geleneksel motiflere sıkı sıkıya bağlı, modernizmle uyuşamayan, doğucu ve birlikte davranma kültürüne sahip bu kitle, kendi geleneksel duyarlılıklarının tehlikeye uğratıldığını gördüğünde, doğal bir ideolojik korunmacılık refleksi gösterdi. Sonuçta da, bu kitle kendini değerlerinin sahiplenicisi olarak gördüğü Milli Görüş geleneğinde ifade etmeye başladı. Milli Görüş geleneği ise, 80’lerin başından itibaren sol örgütlenme modellerinden devşirdiği bir tarzla bu kitleyle bire bir ilişkilenerek onları örgütleme ve kapsama olanağı yakaladı.

Hemen hemen aynı dönemde “84 atılımı”yla birlikte ortaya çıkan ve TC’nin kurucu temelini sarsan PKK, bunun yanı sıra, tabanını Alevi kitleden alan ve 80 darbesinin ağır yenilgisinin getirdiği ölü toprağını atmak için kıpırdamaya çalışan Türkiye Devrimci Hareketi’nin pratiği birlikte düşünüldüğünde devlet, darbenin üzerinden on yıl geçtikten sonra üçlü bir kıskaca alınmıştı.

PKK bu dönemde gerilla gücünün aktivitesini Kürdistan’daki serhıldanlarla birleştirirken ve devlet tarafından kendisine karşı geliştirilen kontrgerilla faaliyetlerine karşı koymaya çalışırken, Türkiye Devrimci Hareketi de, kıpırdanmaya başladığı ilk andan itibaren Türkiye metropollerinde devlet terörü ile karşılaşıyor, 80 darbesi sonrasında pratik süreci sırtlayan lider kadrolarını kaybediyordu. Bu, TDH’nin 90’ların sonlarına doğru bütünüyle geri çekilmesine neden olacak bir sürecin başlangıcına denk düşüyordu.

Aynı süreçte Milli Görüş geleneği, İslamcı-muhafazakar kitlenin uzun bir dönemdir boş bıraktığı kendi siyasal alanına geri dönüşüyle birlikte hızla kitleselleşiyordu. Özellikle Anadolu’daki küçük esnaf ve orta ölçekli sermayedarların palazlanması, sosyal alanda kazanılan mevziler üzerine inşa edilen toplumsal etki, doğallığında önce mevcut sistemden daha fazlasını talep edecek, daha sonra da aşama kaydettikçe 90’ların ortalarından itibaren yerelliklerden başlayarak ‘iktidar’laşmayı deneyecekti.

Genel strateji netti: Yine sol-sosyalist argümanlardan devşirilen ve eşitlik-paylaşım üzerine kurgulanan ‘Adil Düzen’ sloganı ve görece sistem dışından gelen radikal söylemleri kullanarak, sistem içi muhaliflik yöntemiyle iktidar olmayı, bu yolda Kemalizm’in hem ideolojik hem de kurumsal yapısında gedikler açıp mevziler kazanmayı hedeflemek.

Milli Görüş’ün iktidar yürüyüşü ve sistem dışına çıkma eğilimleri

Milli Görüş geleneğinden gelen ve süreç içerisinde sistemin müdahaleleriyle kesintiye uğratılmaya çalışılan ve aynı zamanda birbirlerinin devamı olan RP, FP, SP’nin girdikleri seçimlerde önce belediyeleri kazanması, sonra da genel seçimlerde ‘iktidar ortağı’ olma konumuna yükselmesi, bu pratiğin iktidarlaşma hamlesiyle birlikte, toplumsal alana eskisinden de fazla bir biçimde nüfuz etmesini sağladı. Bu durum, Kemalist ideolojinin en önemli yapıtaşı olan laikliğin sorgulanmaya başlanmasını beraberinde getirdi.

Devletin kurduğu Kuran kursları, İslamcı grup ve cemaatler tarafından ele geçiriliyor, bu grup ve cemaatlerin inisiyatifiyle yeni Kuran kursları açılıyor, Fatih, Sincan, Sultanbeyli gibi ‘getto’larda[3] devrimciliğin sınırlarında olan İslamcı gruplar geniş bir toplumsal kesitle ideolojik-politik bağlar kurma olanağı yakalıyor, İBDA-C gibi yapılar TDH’nin bazı bölükleriyle politik konularda örtüşebiliyor ve tavır takınabiliyordu.

Özellikle Genelkurmay, 90’ların başından itibaren yaşanan bu gelişmelere karşı ideolojik ve politik mücadele başlatmıştı. İslamcılığın siyaset merkezine yürüyüşüne karşı laiklik ön plana çıkartılıyor, Kürt meselesi başlığında dillendirilen federasyon vb. fikirlere karşı da üniter devletin korunması ve bölünmez bütünlük söylemleri neredeyse bayraklaştırılıyordu. Kemalist gerici kanat, derin bir ekonomik krizin de eşlik ettiği bu süreçte askeri, ideolojik, siyasal ve hukuki bütün sorumlulukları üstleniyor, olası bir iç karışıklığa karşı EMASYA planı hazırda tutuluyordu. Psikolojik Harp Dairesi teyakkuzdaydı ve Hürriyet gazetesi, devletinin içinde bulunduğu bu zor süreçte bir kez daha üzerine düşen kutsal görevi başarıyla yerine getirmek için çabalıyordu.

28 Şubat süreci ve klasik geri çekilmecilik

Her anı kriz ve karmaşa anlamına gelen bu dönemde devletin siyaset merkezi yaşanan sürece net bir müdahale etme ihtiyacı hissediyordu. 28 Şubat 1997, 1980 faşist darbesinden 90’ların sonlarına yaklaşıldığı bir kesitte, devletin siyaset merkezine hücum eden çoklu etkenlerin etkisizleştirilerek devletin kırmızı çizgilerinde açılmış olan gediklerin kapatılarak, bu kırmızı çizgilerin yeniden belirlenmeye çalışıldığı bir ‘ayar’ın adıdır. Bu ayara (post-modern darbe olarak da tanımlandı) TC tarihinin bir başka ‘toplum mühendisliği’ projesi de denilebilir.

28 Şubat’ın en erken siyasal sonucu RP’nin önce kapatılması, daha sonra da iktidardan düşürülmesi için düğmeye basılması olmuştu. Ancak, ‘devrimcilik’ açısından bundan daha önemlisi, PKK ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın İsrail-ABD-TC komplosuyla TC’ye teslim edilmesi ve TDH’nin elinde kalan son “cephe gerisi” olan hapishanelerin devlet tarafından geri alınmasıydı. Zaman biraz daha ilerlediğinde ise, Milli Görüş geleneğinden AKP olarak siyaseten kopuş gözlemlenecekti.

İslamcı hareketin tabanını bastırmak için operasyonel faaliyetler yürütülüyor, İmam Hatipler ve Kuran kurslarının kapatılması veya sınırlandırılması gündemden düşürülmüyordu. ‘Başörtüsü/türban’ konusu bu dönemde toplumun en fazla tartıştığı konu oluyor, üniversitelerde boykotlar düzenleniyor, Cuma namazları sonrasında kitlesel gösteriler yapılıyordu. Devlet buna karşı üniversitelerde ‘ikna’ odaları kuruyor, öğrenciler okuldan atılıyor ya da uzaklaştırılıyor, askeri okullardaki budama harekatı da hızla devam ettiriliyordu. Ev baskınlarında memleket ahalisine tiyatro sahnelerini aratmayacak mizansenler izlettiriliyordu.

MGK toplantılarında ve içine girilen bu konjonktürde açık bir direniş sergileyemeyen Erbakan ve partisine hızla zemin kaybettirildi. Önce parti kapatıldı, daha sonra da iktidardan düşürüldü. İslamcı hareketin görünürdeki öncü gücü geri adım atmıştı.

Bu ortamda 99 seçimlerine girildi. Seçimlerden önce ülkede Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi üzerinden yoğun bir şoven hava estirilmekteydi. Bu havayı arkalarına alan DSP-MHP ikilisi tarihleri boyunca görüp/görecekleri en yüksek oy oranlarına ulaşıyor, yanlarına ANAP’ı da alarak bir koalisyon oluşturuyorlardı. Erbakan’ın partisi iktidardan düşürülmüş ve kendisi de siyasi yasaklı pozisyona itilmişti. Bu durum, parti içindeki gelenekçi-yenilikçi ayrımını ortaya çıkartıyor, iç tartışmaları tetikliyordu.

İslamcı cenah, bu operasyonlar ve sınırlandırma harekatı karşısında geleneksel geri çekilmeciliğinin bir örneğini daha göstermiş, bu durum kitlelerle olan bağlarının zayıflamasına, toplumsal kesitlere ulaşmak için yapılandırdığı kanallarda tıkanmaya yol açmıştı. Direnen İslamcı gençlik, protestocu muhalifliğin ötesine geçemiyor, özellikle türban vesilesiyle alanlarda toplanan kitlelerin polislerle yaşadığı ciddi çatışma sayısı bu dönemde bir elin parmaklarını geçmiyordu. Yenilikçi olarak nitelendirilen kesim ise, kimi ‘radikal’ söylemlerle İslamcı cenahta ‘direniş öncülüğü’ misyonunu yüklenebileceği gibi bir izlenim bırakıyordu. AKP’nin ilk elden arkasına aldığı hava bu olacaktı!

Ekonomik krizin derinleşmesine karşı bir önlem olarak, IMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist kuruluşlarda memurluk yapmış olan Kemal Derviş kabineye dışarıdan atanıyor, krizin faturası hızla ezilen halklara çıkartılıyordu. Ekonomi dibe vurmuş, Merkez Bankasında yaşanan kriz MGK bileşenlerinin birbirlerine Anayasa kitapçığı fırlatmasına kadar varmıştı. Tam da bu dönemde Milli Görüş cenahında yenilikçiler ‘hoca’larına karşı kazan kaldırıyor, gelenekte ayrışma yaşanıyordu.

Arjantin’de[4] halkın IMF ve DB programlarını protesto etmek için ayaklandığı 2001’de Türkiye’de de esnaflar sokağa çıkacak, eylemler protestocu muhaliflik sınırını zorlayacak, etkisi kısa sürede bütün ülkeye yayılacaktı. Aslında bu taban, ağırlıklı olarak Milli Görüş’ün tabanıydı ve 28 Şubat sürecinde hocalarının sisteme veremediği yanıtı, alanlarda, kısa süreli ve spontane olsa da etkili bir biçimde verecekti.

Buraya kadar bir bilanço çıkartılacak olursa, 24 Ocak 1980’de alınan ekonomik kararlarda hedeflenen başarılara ulaşılamamış, 1980 faşist darbesinin üzerinden yirmi yıl gibi bir süre geçmesine rağmen sistemin tıkanıklığı aşılamamış, merkez siyaseti ve devlet hem PKK nezdinde hem de siyasal İslam nezdinde ikili bir kıskaca alınmış, sistem partileri kendileri arasında oluşturdukları koalisyon kombinasyonlarında bu tıkanıklığı aşmakta başarısız olarak kitlelerin gözünde bütün kredilerini tüketmişti. Ve hatta, yoksulluk, işsizlik ve bunların yaratmış olduğu toplumsal çöküntü haline Abdullah Öcalan’ın yakalanması dahi derman olmamıştı.

Öcalan’ın yakalanmasından sonra neredeyse tüm gücünü sınır dışına çekmiş olan PKK’den sonra, TDH ise devletin ideolojik ve fiziki saldırılarına çare bulamamış, hapishane operasyonları TDH’de ağır bir depresyona yol açmıştı. Bu arada, başını Erbakan’ın çektiği Milli Görüş geleneği neredeyse tamamen siyaset alanının dışına itilmişti.

2002 ve AKP

Sistemin siyaset merkezi bu tabloya dair verileri 2002’de alacaktı. Bu seçim döneminde AKP’den daha da yeni olarak sunulan Genç Parti; DSP, MHP, DYP ve CHP’den akan şoven oyları kendi hanesine yazdıracak, ‘merkez sağ’ diye tabir edilen burjuva partilerinin kendisiyle birlikte barajın altında kalmasına neden olarak, hem bu burjuva partilerin siyaset alanı dışına itilmesini hem de AKP’nin önünün açılmasını sağlayacaktı.

Bu dönemde 11 Eylül devrimci cihadını yaşamış ABD, Ortadoğu halklarından bunun intikamını almak için yanıp tutuşmaktaydı. Dış koşullar bölümünde tartıştığımız konjonktür ile içeride yaşanan konjonktürün birbirleriyle çakıştığı anda, emperyalizmin ihtiyaçlarını karşılayabilecek yeni bir siyaset aktörünün yani AKP’nin öne çıkartılması süreci olarak tanımlanabilir 2002 seçimleri...

Milli Görüş geleneğinin 28 Şubat sürecinde almış olduğu geri çekilmeci tavır, aynı zamanda Türkiye’deki İslamcı cenahın özellikle de Şeyh Sait’ten beri devleti karşısına alamama geleneğinin tipik bir devamı olmuştur. Çıkış itibariyle yenilikçi cenahın tutturduğu radikal dil ve mazlum edebiyatı İslamcı cenahta genel bir beklenti yaratmıştı. Devlet cenahı aslında İslamcı direniş odağının oluşması durumuyla karşılaşmak istemiyordu. Bu direnişin emareleri türban eylemlerinde ve daha çok da esnaf eylemlerinde kendilerini göstermişti. İşte AKP başlangıçtan itibaren tam da bu noktaya oynadı. AKP, İslamcı kesime yönelik radikal söylemleriyle onlarda bir direniş temsilcisi olacağı beklentisi yaratarak, sistemin dışına çıkma emareleri gösteren bu kitleyi sisteme bağlayan öznenin adı olmuştu.

24 Ocak ekonomik kararlarının uygulanamaması neticesinde derinleşen ekonomik krize yapısal bir biçimde yeniden müdahale edilmesi için Kemal Derviş’in görevlendirildiğini ve bununla birlikte TC devletiyle yeni bir program üzerinde anlaşıldığını ifade etmeye çalışmıştık. AKP hem bu konuda hem de ezilen halkların ‘Batı’lı bir yaşam biçimine ve dahası sistemin siyaset alanına müdahale ederek bu kitleyi sisteme bağlayabileceği üzerine emperyalizmle mutabakata vardığı için ve bu konularda garanti verdiği için iktidar olabilmiştir. AKP, sonrasında atacağı adımlar için altyapısını bu şekilde oluşturdu ve ileride yürüteceği ‘cephe’ savaşı için yavaş yavaş ön mevzilerini tahkim etmeye başladı.

Devletin ‘yeni nizam’ında AKP’nin işlevi

Devlet, bir şeyin farkındaydı. Bu, Osmanlı’dan beri süren modernizasyon sürecinin yürütülmesinde açığa çıkan egemen iki gerici kanadın mücadelesinin, TC’nin kuruluşunda çözülememesi, cumhuriyetin bozuk bir temel üzerinde kurulmasına yol açmıştı. Bu, TC tarihi boyunca ezilen kitlelerin bu iki gerici kanattan birisinin arkasına yedeklenmesi konusunda işlevli olmuştu olmasına, ancak bu kanatların kendi aralarındaki mücadeleleri aynı zamanda çok partili sisteme geçildiğinden beri ortalama 10-15 yılda bir siyasi krizlere yol açmaktaydı ve devletin kurumsal yapısı her siyasi krizden darbe alarak çıkmaktaydı. Bu darbeler 1960, 71, 80 askeri müdahaleleriyle onarılmaya çalışılmış, fakat yetmemiş, 28 Şubat’ta (ve 27 Nisan’da) yeniden dizayn edilmeye ihtiyaç duyulmuştu.

İşte AKP’nin varlığından ve iktidarından asıl beklenen, bu iki gerici kanadın kriz oluşturan asli unsurlarının ortaya çıkartılmasını, bu unsurların törpülenmesini ve devlette yeni bir nizamın oturtulmasını sağlamaktı. Bu yüzden tanımlamamızda yeni devlet ve eski devlet gibi bir önerme kullanmıyoruz. Devletin 'yeni’si ‘eski’si olmaz! Devlet her zaman devlettir!

Kemal Derviş’ten miras kalan ekonomik program sektirilmeden uygulanıyor, Ortadoğu’ya müdahale için iç çelişkiler yaşayan emperyalist blokta TC sırtını AB’ye dayıyor, AB’ye uyum yasaları Meclis’ten geçiriliyor, AB’ye tam üyelik müzakerelerinin başlatılması için bir bakanlık bile ihdas ediliyordu. Bu durum AKP’ye özellikle Genelkurmay cenahı ile yaşadığı çekişmede önemli bir avantaj sağlıyordu. İçine girilen konjonktür, devlete sistem içinden ve / ya da dışından sorun teşkil edecek bütün unsurların devlet açısından güvenli sınırlara çekilmesi ve PKK’nin de ateşkesinin devam ettiği bir nesnellikte ‘yeni nizam’ın oluşturulabilmesi için önemli bir olanak sunuyordu.

Bu bağlamda PKK de, Abdullah Öcalan’ın esir edilişinden sonra ABD emperyalizmi tarafından kıskaca alınmış, bu desteğin bir sonucu olarak da örgütün içinde ‘Ferhat-Botan pratiği’ olarak bilinen süreç yaşanmıştı. Emperyalizmin öncelikli hedefi PKK’yi içeriden çözmekti. Ancak PKK’nin yaşadığı kriz ‘1 Haziran 2004’ atılımıyla son bulacaktı.

AKP’nin topluma nüfuz kanalları

AKP’nin icraatları ve hedefleri bundan ibaret değildi. Doğal olarak, iktidar koltuğuna oturmuş bir partinin en önemli hedefi, topluma güçlü bir şekilde nüfuz edebilmenin araçlarını oluşturmaktır. Bu konuda AKP’nin geldiği köken itibariyle önemli bir avantajı vardı.

Tarihin her kriz ve devletlerin de her dönüşüm sürecinde ezilenler devlete payanda olarak kullanılmak istenmişler ve bu başarılabildiği ölçüde de ezen sınıflar kendilerini güvende hissetmişlerdir. AKP’nin bu çabasına küçük bir örneği, daha da ilerleyen zaman diliminde, özellikle de Ergenekon dava süreci, emekli ve muvazzaf subayların yargılanması, referandum ve Genelkurmay ile AKP çekişmelerinin en üst düzeyde yaşandığı zamanlarda Taraf gazetesinin ve liberallerin yoğun çabalarıyla öne çıkarılmaya çalışılan ‘Genç Siviller’ örneğinde görecektik. Önemlidir, bu çaba AKP ve liberal tayfanın topluma nüfuz etme kanallarını yaratma meselesine ne kadar önem verdiklerini bize gösterir... Önemsizdir, 2012’ye gelindiğinde bu oluşum üç-beş kişiyle düzenlenen birkaç basın açıklamasıyla anılan başarısız bir örnek haline geldi.

AKP’nin asıl üzerinde durduğu alan ise, metot olarak Milli Görüş geleneğinden devşirilen mahalle faaliyetleri çerçevesinde yürüttüğü kadın ve gençlik çalışmasıydı. Bu faaliyetlerin paralelinde oluşturulan yardım kuruluşları da AKP açısından (genel bir tanımlamayla özellikle Kürdistan’da devlet açısından) stratejik bir öneme sahipti. Ezilen yoksul kitleler belirli bir alanda ve ‘an’da devletle ne zaman yüz yüze gelse, bahsettiğimiz yardım kuruluşları devreye giriyor, özellikle de her seçim döneminin hemen öncesinde ‘batı’nın yoksul semtlerinde Kürdistan’ın da hemen her köşesinde kâh Fethullahçı cemaat tarafından, kâh Genelkurmay tarafından (özellikle seçim dönemlerinde Kürdistan’da BDP’nin önünü kesebilmek için, görünürde birbirlerine düşman olan bu iki gerici kesimin stratejik işbirlikleri dikkat çekicidir), kâh devletin valilikleri tarafından açık bir biçimde desteklenen bu kuruluşlar, ezilen kitlelerin devlet mekanizmalarıyla bire bir karşı karşıya gelmelerinin önüne geçiyordu.

AKP, topluma temas kanalları kurarken en fazla önem ve değer verdiği alanlardan biri olarak da ‘gençlik’ faaliyetlerini öne çıkarttı. AKP, gençlik çalışmalarında kitleyi kendisine çekerek, onların belli bir düzeye kadar politikleşmesinin önünü açıyordu. Bu politikleşme pragmatize ediliyor, gençlik kitlesinin, iktidar gücünün çekim alanında kalması sağlanıyordu.

Bu kitleler, özellikle de gençlik, iktidarın çekim alanında kaldıkça, gelecekte yaşanabilecek ‘Tan Matbaası’ baskını, ‘Kanlı Pazar’ gibi kritik konjonktürlerde ‘faşist komandolar’ gibi kullanıma hazır tutulabilecekti. Süreç içinde, kimi alanlarda bu pratikler gözlemlendi. PKK’nin her sansasyonel eyleminden sonra Kürt halkına karşı duyulan nefretin oluşturduğu havayı, yine bu güruhların eliyle boşaltmak ve böylelikle ‘haddini aşan’ istenmeyen sonuçlara yol açabilecek Kürt katliamlarının önüne ‘o an’ için önüne geçmekti hedeflenen...

AKP, AB’ye uyum yasalarını çıkarttıktan, kitlelere nüfuz edebilmenin kanallarını oluşturduktan ve kendisini bazı açılardan güvenceye aldıktan sonradır ki, sıra devlet katındaki gerilimlerin halledilmesine gelmişti. AKP’nin hayali, Genelkurmay’ın siyaset alanındaki özerkliğine son verebilmek ve askeri kışlasında oturmaya mecbur bırakmaktı.

Devlet katında çatışmalar başlıyor

Bu süreçte AKP belki de beklemediği bir gelişme yaşadı ve PKK 1 Haziran 2004’de aldığı kararla yeni bir atılım süreci başlattı ve buna bağlı olarak Kuzey Kürdistan’daki mevzilerine yeniden güç aktarmaya başladı. PKK bu sürece sadece savaş gücünü yenileyerek başlamamış, siyaset alanında da kimi mevziler kazanarak, Kürt halkı nezdindeki nüfuz alanını genişletmeyi gözeten bir hareket kabiliyetine de erişmişti. Özgürlük Hareketi, 90’larla kıyaslandığında, batı metropollerinde gerillanın lojistiği olarak gördüğü Kürt halkına siyasal bir misyon biçmiş ve Kürdistan’da yürüttüğü gerilla mücadelesinin sıkışma emareleri gösterdiği anlarda manevra alanını Türkiye’nin metropollerine (sınırlı da olsa) genişletmeyi amaç edinmişti. Özellikle 99’dan beri daha çok uluslararası bir hal alan Kürt meselesi, Ortadoğu konjonktürünün 2001’le birlikte değişmesine paralel olarak Kürdistan’ın diğer parçalarındaki örgütlenmelerinin üst düzeye sıçratılması koşullarını hazırladı.

2006’da çıkartılan Terörle Mücadele Yasası, aslında yeni bir dönemin başlangıcını simgeler. 2002-2006 arasında toplumla bağ kurma, bunun kanallarını yaratma çabası içinde olan AKP’nin, Genelkurmay cenahıyla yaşadığı gerilimlerin dozajı ‘sinir uçlarını kaşıma’ ya da ‘nabız yoklama’ biçiminde seyrediyordu. Siyaset alanının akışının Genelkurmay açısından nasıl bir hale bürüneceğini sadece bu yasanın çıkışından okuyabilmek, belki de o günler için imkansızdı.

Çatışmanın dozajı, Cumhurbaşkanlığı seçimleri dolayısıyla ulusalcı cenahın ve Genelkurmay’ın aldığı tutumla üst seviyeye çıkartıldı. Bu dönemde Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak kişinin eşinin türbanlı olup olmayacağı tartışması yürütüldü. Bu süreçte iyi bir mağdur profili çizen AKP geri adım atmadı ve özellikle Türk-Sünni ezilen kesimleri bu mağduriyet üzerinden arkasına aldı. Kitleler o dönemde 28 Şubat’ın rövanşının alındığını düşünmekteydi.

27 Nisan e-muhtırasıyla Genelkurmay son müdahalesini gerçekleştirse de, gerek Cumhurbaşkanlığı gerekse de 2007 seçimlerinde AKP’nin aldığı oy oranları ulusalcı cenahın siyaset alanında zemin kaybetmesini beraberinde getirdi. Fakat bu durum ulusalcı cenahın direnç kaybetmesi anlamına gelmeyecekti.

TMY çıkarıldıktan sonra bu kanada karşı operasyonlar başladı. Ümraniye’de bir gecekonduya yapılan baskın sonucunda ele geçen bombalar ve gözaltına alınan emekli bir subay ‘Ergenekon’ operasyonlarının ilk kıvılcımını çakmıştı.

Devletin, kendi içindeki Avrasyacı (ya da Kızılelmacı) kanadı tasfiye etmek istediği apaçık gözlemleniyordu. Bunun için Kemalizmin ideolojik ve kurumsal yapısıyla oynanmalı, artıkları temizlenmeli, devlet ‘Yeni Nizam’a uygun hale getirilmeliydi. Devlet, ideolojik Kemalizmin toplumsal alandaki nüfuzunun sınırlı kaldığı noktada, yeni ideolojik hegemonyaya içerilecek bir destekle sistemde var olan tıkanıklığı aşmaya çalışacaktı. Yeni ideolojik hegemonyaya içerilecek destek ise ‘Açılım’ yolu ile Kürtlerden bekleniyordu.

Bu planlamaya direnç elbette ki olacaktı. Sistemin gerici Kemalist kliği, kendisine karşı açılan bu cephe savaşına kitlesel Cumhuriyet mitingleriyle yanıt verdi. Kaba bir ‘laiklik’ vurgusunun yanına her zaman olduğu gibi ‘bölünmez bütünlük’ vurgusu ekleniyordu. 80 yıldır devletin temel ayaklarından biri olduğu vaaz edilen laikliğin elden gitmekte olduğunun vurgulanması bir yandan faşizan bir öfke dalgası yaratıyor, diğer yandan da devletin kurucu ve asli unsuru olduğunu her zaman vurgulayan Kemalistlerin ‘mağdur’ olduğunun öne çıkartılmasının seçim sandığı nezdinde bir karşılık bulabileceği düşünülüyordu.

Tek mağdur olan gerici Kemalist klik değildi elbette... Cumhuriyet tarihi boyunca “mezalim görmüş” olan, Kemalist zihniyet tarafından bütün geleneksel kültürünün iğdiş edildiği toplum kesitinin sözcüsüydü AKP! Daha kısa zaman önce, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Gül’ün adaylığı gündeme geldiğinde sırf karısı ‘türbanlı’ diye ortalığı birbirine katmamışlar mıydı? Ama o mağdurlara destek verecek milyonlarca mağdur vardı bu ülkede... Değil mi ki Adnan Menderes bir demokrasi kahramanıydı! Değil mi ki o demokrasi kahramanı Kemalistlerin gadrine uğratılarak asılmıştı... Öyleyse AKP de bu yola çıkarken kefenleri giymeliydi! Kitlelerin duygularıyla damardan oynamanın tam zamanıydı...

AKP kendini öyle bir sunuyordu ki, hem sistemin siyasetinin merkezinde yer alıyordu, hem de sistem dışıymış gibi görünüyordu. Cumhuriyet mitingleri ve Genelkurmay’ın salvolarıyla, mazlum olan AKP’nin aslında yenilik, demokrasi ve ilerleme peşinde olduğu kitlelerin beynine boca ediliyordu.

Devlet katında herkes mazlum olduğundan olacak ki, fatura eylem halindeki Kürtlere, işçi, köylü, işsiz ve kadınlara, İslamcılara ve devrimcilere kesiliyordu. Gerilimin üst boyutlarda seyrettiği bu konjonktürde devlet, AKP eliyle uygulamış olduğu çoklu siyaset zemininde ana tema olarak ‘laik-dinci’ ve ‘AKP-ordu’ gibi bir çatışma profili sundu, Ezilen kitleler bu çatışma profilinde var olan iki gerici kliğe yedeklendi. Bu çatışmanın sınırları devlet tarafından belirlenmiş, süreç içerisinde ve ihtiyaç dahilinde bunlardan biri öne çıkartılıp, diğeri geri çekilmişti.

Devlet, yeni nizamı gereğince, özellikle de 2004’den sonra PKK’nin savaşı yeniden başlatmasına paralel olarak, Sünni-muhafazakarlık söylemleriyle Kürt halkını sisteme bağlamayı hedeflemişti. Kürt coğrafyasında ‘yurtseverlik’ tonundan ziyade, devletlu İslam’ın tonunun ağır basması AKP’nin en büyük rüyasıydı. Hizbulkontra’nın legalleştirilmesi faaliyetlerine rağmen Ankara’daki hesap Amed’e uymayacaktı. Kürt Özgürlük Hareketi Kürdistan’daki örgütlenmesini coğrafyaya göre yatay, toplumsal olarak da dikey bir biçimde örgütlemeye başlamıştı. AKP’nin tüm bu hamlelerinin nasıl boşa çıktığı ‘sivil Cuma’larla ortaya çıkacak ve AKP rüyadan uyanacaktı. Kürt Özgürlük Hareketi’nin bütün bu süreç boyunca, devletin iki gerici kanadına karşı mücadele eden tek politik-devrimci güç olduğu belirtilmeden geçilmemelidir.

Yeni nizam ve politik konumlanışlar

Devlet katında gerçekleşen savaş ve çatışma hali, basitçe bir tanımlamayla, aslında göreli bir mutabakatla ordunun ulusal ve bölgesel ihtiyaçlara göre yeniden düzenlenmesiydi. Bu düzenlemeye sistem içinden ayak direyenler Ergenekon vb. operasyonlarla tasfiye edilmeye çalışılacaktı. Sürecin olabildiğince gürültülü olması, politika alanının sürtünmeli yapısından kaynaklanıyordu.

Buna göre devlet sürecin başlangıcında yeni nizamı kurgularken bir planlama yaparak stratejisini belirledi. Buna bağlı olarak kimi mutabakatlara vardı, ittifaklarını belirledi (Cemaat ve ABD). Elindeki güçleri politika alanında mevzilendirdi, süreç içinde kendisine bağlayabileceği unsurları hesapladı (Kürt liberalleri, Türk liberal solcuları, kimi sosyalistler) ve –sistem içinden ordunun bir kanadıyla ulusalcıların, sistem dışından ise Kürt devrimci hareketinin (ve olabildiği kadarıyla Türkiye devrimcileri) oluşturduğu iki karşıt kesimli karşı cenahın– hamlelerini ve reaksiyonlarını tahmin ederek, bunları kimi taktik hamlelerle sınırlandırmaya çalıştı.

Doğal olarak, her şey planlandığı gibi gerçekleşmedi. Kimi unsur ve odaklar bu kurguya direnç gösterdiler. Kürt Özgürlük Hareketinin devrimci varlığı ve bu süreçte yaptığı müdahaleler –ve TDH içinden de kısa süreli bir istisna– dışında bu çatışmaların hepsinin ‘sistem içi’ olduğunu vurgulamalıyız.

Sistem içi çatışmalar, sistemin yeniden düzenlenmesi esnasında, sistem dışı bir riskle yüz yüze kalınmadığı koşullarda yaşanan ve yaşanacak –çatışmanın şiddeti ne olursa olsun- normal gerilim halleridir. Kurgulanan sisteme müdahale, sistem içinden değil de sistem dışından gelirse, devletin siyaset merkezinin ve birbirleriyle çatışan unsurlarının yürürlüğe sokacağı yegâne şey, TC tarihi boyunca görüldüğü üzere, o kutsal mutabakatlarıdır.

AKP kendine muhalif olanı da düzenliyor

Bu dönemde en fazla öne çıkan bir başka unsur, girmiş olduğu rota itibariyle AKP’li devletin, kendisine muhalif olan, ‘yeni nizam’a bir biçimde itiraz eden odakları ve onların hareket alanlarını da dizayn edebilmesiydi.

Bunun en önemli örneğini CHP’de yaşananlar oluşturmaktadır. Önce iktidarlaşan sonra da devletleşme yönünde çok güçlü sinyaller veren AKP, elinin uzanabildiği her yere müdahale edip ona biçim vermeye çalışıyor. CHP’de Baykal’ın istifa etmek zorunda bırakılması ve genel başkanlık koltuğuna Kılıçdaroğlu’nun oturtulması böylesi bir girişimin sonucudur.

Bu operasyonun sonucunda CHP, TC’nin asli kurucu unsuru olduğunu yeniden hatırlamış, özellikle de konu Kürt meselesi olduğunda AKP’den rol kapmak için ‘eski’ raporlarını güncelleme yoluna gitmiştir. CHP bir adım daha ileri gitmiş, Menderes’in mezarını da ziyaret ederek, hali hazırda sürdürdüğü statükocu reflekslerinin yanı sıra AKP’ye karşı belli açılardan mevzi kazanmayı hedeflemiştir. CHP’nin bütün bu ataklardan umduğu tek şey, zaman içinde olası bir AKP zayıflaması neticesinde –belki de olası bir Fethullah desteğiyle- yeni dönemin de kurucusu olabileceğinin sinyallerini kamuoyuna vermektir.

Fethullah Gülen

Devletin Yeni Nizamı ve AKP üzerine tartışma yürütürken, Fethullah Gülen ve cemaatinin AKP ile koalisyon halinde olduğunu ve sürecin kurucu aktörlerinden biri olduğunu belirtmeden geçmemek gerekir.

Fethullah Gülen’in yaşamı, AKP’nin şu anda oturtulmuş olduğu hattın öncüllerine destek vermekle geçmiş, DP’den başlayarak ANAP ve DYP ile sürekli bağı olmuş ve bunun da bir adım ötesine geçerek, DSP gibi bir parti ile de ilişkilenerek toplumsal-politik alana nüfuz etmenin değişik yollarını aramıştır.

Toplumsal-politik alana bu kadar nüfuz edebilen, onunla ilişkilenme biçimlerini ve tarzlarını çok çeşitli biçimlerde oluşturabilmiş bir cemaatin ‘Filistin’ gibi bir konuda “emperyalist-Siyonist ittifaka biat”, “devlet otoritesine biat” etmek gerektiği yolundaki açıklamaları rahatlıkla yapabilmesi, kitlelerin duygusal yönleriyle oynayıp ‘çizgiyi aşma’ olasılıklarının önüne geçmeye çalışabilmesi ve AKP’yi bile frenleyebilmesi, bizlere kitlelerin nasıl bir cendere altına alınmış olduğunu gösterir.

F. Gülen, bu kadar çok müdahil olduğu siyaset alanının içinde olmayı tercih etmemektedir. Özellikle AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, zaman zaman öne çıkarak ve topluma seslenerek siyaset alanına biçim vermeye çalışması, onun siyaset alanında olduğunu göstermez. Aksine bu bizlere onun ‘siyaset üstü’ bir konum alma çabası içinde olduğunu gösterir. Salya-sümük ağlayarak “bir ezan sesine hasret” kaldığını söylemesine rağmen, bir Müslüman ülkeye, Almanya veya Fransa gibi Müslümanların yoğun olduğu ülkelere değil de, ABD’ye kazık çakmasının nedenini, ‘siyaset üstü’ kalma çabasında aramak gerekmektedir.

Devletin ‘şiddet’ alerjisi

AKP döneminin ve devletin yeni nizamının kurgulanmasında ‘devletlu olmayan Kürt’e’ ve ‘devletlu olmayan İslamcı’ya ne kadar yer yoksa, ‘devletlu olmayan şiddet’e de o kadar yer yoktur. Bu noktada elbette ki devlet kendisine karşı gelişen şiddet politikalarına karşı hem ideolojik hem de askeri yöntemlerle karşı koyuş gerçekleştirecek, nüfuz alanının genişliğinden aldığı güç ve onun getirdiği güvenle, rahatlıkla manipülasyonu ve ‘karşı-devrimci’ devlet terörünü[5] devreye sokacaktır. Buradaki sorun, bu ‘karşı-devrimci’ şiddet politikasına karşı devrimci cenahın ne yaptığıdır. İdeolojik propaganda ve devlet terörüne büyük ölçüde yanıt verilememiş, genel bir geri çekilmecilik tercih edilmiştir.

Sistem kendini dizayn ederken, kendisine karşı olan muhalefeti de düzenliyor, demiştik. Özellikle sol-sosyalist-devrimci cenahın içinde bulunduğu pozisyon itibariyle sistemin bu konuda önemli bir mesafe kat ettiğini söyleyebiliriz.

Özellikle vurgulamamız gerekir ki; sistem, yeni nizamını devrimci şiddeti, pratik politikayı, devrimciliğin zor silahını işlevsiz kılabildiği oranda büyük bir güvenle oturtabilecektir. Devlet, bugün gelinen aşamada kendi iç planlamalarında tıkanmalar ve sıkışıklıklar yaşıyorsa bunun en büyük nedeni, PKK’nin erişmiş olduğu etkinlik düzeyi ve onun şiddet pratiğidir.

Devlet, özellikle İslamcı cenahı sistem içinde tutabilmek için önemli bir avantaja sahiptir. Bu konuda başarılı olduklarını belirtmek gerekir. Ancak bazı nedenlerden dolayı bu ‘kırılgan’ bir başarıdır. Özellikle Kemalizm’in inşa sürecinde Türkiye’deki İslam ideolojisine yoğun bir biçimde milliyetçilik aşısı yapılmıştı. Bu ‘aşı’ İslamcı cenahın TC tarihinin çok büyük bir kesitinde devletin belirlediği sınırlar içinde kalmasını sağladı. Sistem bu noktadan kendini güvenceye aldı.

İBDA-C’nin sınırlı bir zamanda gösterdiği alt düzey pratik-politika örnekleri dışında, aslında Türkiye’de ‘devrimci İslam’ın militanlığını yapabilecek unsurlar kendilerini bu devlete karşı konumlandırarak değil, El-Kaide gibi daha ‘dış’ unsurlara katılım sağlayarak göstermektedirler. Bunun birçok örneği mevcuttur.

2012 1 Mayıs’ı itibariyle İslamcı cenahtan başka bir çıkış gözlemlenmektedir. Bu çıkışın pratik-politikaya da havale edilebilecek sonuçlarını görmek için henüz erken olsa da, siyaset sahnesinde sol, sosyalist, devrimci yapılarla yakın durmaya çalışan böyle bir odağın olması her açıdan olumlu karşılanmalıdır.

Sonuç olarak, devletin sisteme entegre edebilmek için yönelmiş olduğu “Kürt-İslam-şiddet” (şiddet’le aynı anlama gelmek üzere devrimcilik) sacayağı, bizim de tutamak noktalarımızdır. Ve içinde bulunulan konjonktürden devrimci anlamda çıkış stratejisinin kalkış noktaları olmalıdır.

Bilinmelidir ki, devrimcilik; devrimin yapılamadığı, ezilenlerin devlet aygıtını parçalayamadığı koşullarda, sistemin dönen çarklarına çomak sokma pratiğidir!

 

 



[1] “Arap ayaklanmaları” olarak anılan politik atmosfere gelinceye kadar, Ortadoğu’ya yönelik küresel saldırıya ve özellikle de ABD’ye, neredeyse dünya coğrafyasının dörtte üçünde karşılık veren/verebilen güce sahip olan tek politik organizasyon El-Kaide olduğunu, ama bu örgütün içinde bulunduğumuz konjonktürde “olanaklardan yararlanmak” ile “varlığından yararlanılmak” ilişkisini ikinciden yana kurduğunu belirtmeden geçmemek gerekir.

[2] Özellikle Kürt meselesinde, ‘Açılım’ gündeme geldikten sonra burjuva-liberal basında ve devlet cenahında “Kürtler’in TC’nin kurucu unsurlarından biri” olduğu iddia edilmekte, dillendirilmektedir. Bu bir “iddiadır” ve düpedüz ‘yalan’dır. Bu noktada Kürt halkı TC tarihi boyunca devlet tarafından ezilmeye-bastırılmaya çalışılmış, asimile edilmeye gayret edilmiştir. ‘Kurucu unsur’ ya da herhangi bir bileşimin ittifakı olabilmek için, özellikle diğer tarafın yanına bir özne koymak gerekmektedir. TC’nin kuruluşu esnasında da, bu kuruluşa Kürtler tarafından iştirak edebilecek bir özne çıkmamıştır. Kürdistan yerelliğinde bulunan kimi özneler –Osmanlı Meclisi Mebusan’ından kalan parlamenterler– de Kemalizm tarafından tasfiye edilmiştir. Fakat gelinen aşama itibariyle PKK, Kürt halkının tek temsilcisi ve öznesi konumundadır. Bu sebepten dolayı PKK’nin hegemonik alanı dışında bir ‘Kürt Halkı’ tanımlaması yapılamaz.

[3] TDK Sözlüğünde ikinci anlamıyla getto: “Bir yerleşim bölgesinin aynı şehirden gelen insanlarının yerleştiği bölüm.” Burada aynı toplumsal kesitten gelmekle beraber, aynı siyasal reflekslerin gösterildiği bölüm olarak alınıyor.

[4] 2001’de Arjantin’deki ekonomik krize denk düşen bir süreçte Türkiye’de de ekonomik kriz yaşanmıştı. Arjantin’de halk sokaklara dökülmüş, marketler kitlesel bir biçimde basılmış, yiyecek başta olmak üzere ihtiyaç duyulan yaşamsal gereçlere halk tarafından el konulmuştu. Yine yaklaşık aynı zamanlarda, Ankara başta olmak üzere esnaf ayaklanması gözlemlenmişti. Kitleler zaman zaman polisle karşı karşıya geliyor, çatışmalar yaşanıyor, başbakanlık konutunun önünde bir vatandaş yazar kasasını başbakanın kafasına fırlatmaya çalışıyor, iflas eden şirket sahipleri intihar ediyor, işsizler kendilerini bakanlık binaları önünde yakmaya kalkıyordu. Buna karşılık devlet yöneticileri de her gün basının karşısına çıkıp, Türkiye halkının Arjantin halkına neden benzemediğinden, ne kadar namuslu, ne kadar vatansever olduğundan dem vurarak sokağa çıkmasına rağmen neden “yağma-hırsızlık” yapmayacağını, bu bağlamda nasıl bir yüksek ahlaka sahip olduğunu anlatıyorlardı. Bunlar, denetimden çıkma olasılığı olan kitlelerin hareket alanını belirlemek amacıyla ‘damardan’ yapılan girdilerdi. Sol cenahın çok büyük bölümünün, özellikle de ‘yağma’ hassasiyetinde, devletten pek de aşağı kalır yanı yoktu.

[5] Devlet: “Devlet bir şiddet tekelidir. Bu sayede toplumu bir arada tutar, onu uzlaştırır. Devlet, toplumu şiddet yoluyla –her an kullanarak, kullanmakla tehdit ederek- uzlaştırır. Buna da burjuva düşünürler ‘toplum üyelerinin özgürleşmesi’ der.” (Metin Kayaoğlu, “Devlet ve Devrimci Olmak”, Teori ve Politika, sayı: 28-29, sayfa 14)

Okunma 11400 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.