Devletlide Silahsız İç Savaş

Yazan

Melik Kara

Gezi Ayaklanması bir iç savaşa dönüşmedi, ama etkileriyle bir iç savaş başlattı. Ayaklanmanın tetiklediği fay hatları kırıldı ve devletin sahipleri arasında, 17 Aralık’tan beri silah kullanılmayan bir iç savaş yaşanıyor. Bugün, Türkiye’de bir devlet krizi var.

Bu çatışmadan Devlet yani Kurumsal Kemalizmin kazançlı çıkması muhtemeldir. Ama Tayyip Erdoğan şimdiden kaybetti. Ezilenler açısından, “taktik” bedelleri olabilir, ama “stratejik” bir kazanımdır bu.

Devletin istikrarı paramparça oldu. Devletli artık önünü göremiyor. Ezilenler daha ne isteyebilir Allah’tan. Gerisi Gezi’ye kalmış.

Gezi heyulası Tayyip Erdoğan’ın ensesinde

Tayyip Erdoğan, Gezi Ayaklanmasında tahammül edemediği “züppe genç”e ne kadar kızsa yeridir.

“Camisinde içki içen”, “başörtülü bacısına tüküren”, “kucak kucağa oturan”, devletli varlığıyla dalga geçme cüreti gösteren asi Gezici, kudretli günlerinin sonunu getiriyor.

Güzel günleri, 31 Mayıs 2013 Cuma günü çalan gongla inişe geçti. Daha kendine gelmemişken bu kez bir başka sersemletici darbe yedi. 17 Aralık 2013’e tarihlenecektir bu da…

Tayyip Erdoğan iktidarı için, MİT Müsteşarına Savcılık celbinin gelmesi (7 Şubat 2012), Reyhanlı’da bombanın patlaması (11 Mayıs 2013) ve daha şiddetli olarak 17 Aralık önemli günler olarak kayda geçecektir. Fakat, bu günler arasında başrolü Gezi günleri oynayacaktır. İsabet kaydediyor ve Tayyip Erdoğan da her şeyin Gezi’yle başladığını söyleyip duruyor. Erdoğan, başlangıcı saptıyor. Geziciler de dememiş miydi; “Bu daha başlangıç” diye... Öyle görünüyor, tarihe bu şekilde geçecek.

Ama gerçek, Gezi’nin bizzat müdahil olmaması. Gezi, varlığıyla değil etkisi ve hayaletiyle müdahil. Gezi, Tayyip Erdoğan’ın kâbusu.

“2023” artık hayal bile değil!

Tayyip Erdoğan, azamet ve güvenle “2023”ü işaret ediyordu. Başkan olacaktı, çılgın projeleri yürürlüğe koyacaktı, ülkeyi uçuracaktı! “2071” onun için bile bir hayaldi, ama 2023’ün ardından hiç de ham olmayan güzel bir hayal! Artık 2023’ü rüyasında bile göremez Tayyip Erdoğan.

Tayyip Erdoğan’ın 2023’ü devletin tepesinde göreceğine inancı o kadar da temelsiz değildi. Bir iktidarın kesintisiz ve konsolide olarak 20 yıl bir toplumun tepesinde olmasının devrim davası güdenler açısından ne kadar ağır, kesif ve ezici bir tablo olduğu açıktı.

Türkiye’nin, bir devrim veya ezilenlerin mücadelesinin başarısı açısından ele alınan bir ülke olduğunda bu krizin en hayırlı sonucu, iktidarın istikrarının kesin bir şekilde bozulmuş olmasıdır. Tayyip Erdoğan adındaki biçimiyle devlet artık bitme sürecindedir. Gücü ancak can havliyle savunmaya ve direnişe yetmektedir.

İki ilk’in cumhuriyeti

Cumhuriyet tarihindeki ilkler ikilendi. Kuşkusuz bir ilk olan Gezi Ayaklanmasından sonra, şimdi de, devlet aygıtını işlemez hale getiren, devlette subaşlarını tutmuş ve Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen adıyla anılabilecek iki çetenin, ekiplerini kıyasıya çatıştırdığı “silahsız bir iç savaş” yaşanıyor. Ölçüsü, açıklığı ve şiddetiyle, bunun da Cumhuriyet tarihinde bir ilk olduğu açık.

Bu devlet hiçbir zaman devletlisinin kalitesiyle maruf bir kurum olmamıştı, ama ayağa düşme ölçüsünde herhalde bu dönem, şampiyonluğunu ötekilere bırakmaz. Kıdemli Kemalistler, Yalçın Küçükler ne kadar yerinse, ne kadar dövünse az.

Ardı ardına kepazelikler, rezillikler, arsızlıklar, alçaklıkların kamuoyuna faş edilmesine tanıklık ediyoruz. Bunların hiçbiri yeni değil, ve hiçbiri şaşırtıcı değil.

Merkezdeki patlamalar

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, Gezi Ayaklanması, mekan olarak merkezi seçen merkezdeki nüfusun ilk kez rejime karşı ayağa kalkmasıydı. 17 Aralık’a tarihlenen son büyük olay da, rejimin “in”inde patladı.

Yolsuzluk ve rüşvet, bu ülkenin geleneksel kamu kurumlarından biridir. Ekonomik çarkın normal girdilerinden biri olarak hesaba katılır. Zaman zaman, “aşırı” örneklerin üzerine gidilmesi, çarkın duracağına değil, çarkın da bir düzeni ve ahlakı olması gerektiğine yorulmalıdır. Yolsuzluktan uzak durmak, Bülent Ecevit’in sadece kişisel örneği gibi, bir iktidar yoksunluğu ve çapsızlık olarak algılanır olmuştur.

Geçmişte, yeğenlerin, evlatların, komutanların, bakanların, bankaların yolsuzluk ve rüşvet çarkı sadece kenardan ve zayıf bir güçle yapılan müdahalelerle ortaya çıkarılır, ancak bunlar, kısmi hedeflerine ulaşma izni verildikten sonra, merkezin yekpare blokuna çarparak dökülürdü.

Bu kez olan, bizatihi merkezden merkeze yapılan bir operasyon olarak ilk olma hüviyeti taşıyor. Bunun sonucunda devlet felç oldu.

Merkezden merkeze operasyonel dinamiğin, duvarların dışından merkeze olandan çok farklı bir işleyişe sahip olduğu anlaşılıyor. Gezi Ayaklanmasının bu kadar etkili olmasının en önde gelen etmenlerinden birini, İstanbul ve öteki şehirlerin varoşlarındaki hareketler değil, merkezinde yerleşik toplulukların harekete geçmesi oluşturdu.

Denize düşen Tayyip!

Savunmaya geçen Tayyip Erdoğan, yeni bir İstiklal Savaşından bahsediyor. (“Yeniden Milli Mücadele”den “İkinci Kurtuluş Savaşı”na kadar “sağ”dan “sol”a bir yaya sahip bu dilin artık çözümlendiği kabul edilebilir.) Atatürk’e sığınıyor. Zorda kaldığında Kemalizmin kurumsal, tarihsel ve simgesel gücüne sarılıyor. Mevzilerini Kurumsal Kemalizmin sınanmış müstahkem mevkilerinde oluşturmaya çabalıyor. “Açık arazi”den çekildi. Devletin kadim geleneğine yaslanıyor. “Erkenden gelen” iktidarla şımarmış ve azmış, kendine yeni cumhuriyet kuruculuğu vehmeden Tayyip Erdoğan bu duruma düşecekti ha! Hele bir de, operasyonun “çözüm süreci”ni engellemeye dönük olduğunu söylemiyor mu!.. Tayyip Erdoğan denize düştüğünü kabul ediyor, yılanlarına sarılıyor!

Tayyip Erdoğan’ın “savaş”ta PKK’yi yanına almayı gözettiği kesin. “Yandaş” yayın organları, Sebahat Tuncel’in mahkûmiyetinin Yargıtay’da onanmasını ve BDP’li milletvekillerinin hapisten salıverilmemesini Cemaate bağlıyor. Bunun isabetli olup olmamasının önemi yok; önemli olan, Tayyip Erdoğan’ın PKK’ye muhtaç hale gelmesi.

Tayyip Erdoğan, 25 Aralık’ta yaptığı bir konuşmada, Cemaat ile CHP’nin ittifak yaptığını ilan etti. Geniş Müslüman-devletçi kalabalığını Cemaate karşı “laikçi CHP”yle ürkütmeyi deniyor. Cemaati, Gezi’de de sokağa saldığı çakallarıyla korkutmaya yelteniyor. Geziciler bu çakallardan çekinmişti, bakalım “mutedil” Cemaat ne yapacak?

Bununla da kalmıyor Tayyip Erdoğan, asıl önemlisi, “komplo”nun “çözüm süreci”ni engellemeye dönük olduğunu dile getirerek Kürt Hareketine açıktan göz kırpıyor. Aynı zamanda, TSK’yı da kontrollü bir şekilde devreye sokmayı bir seçenek olarak elinde tutmak istiyor ve Cemaat ile CHP’yi Ordusuz bırakmaya çalışıyor. Cemaati, “milli ordusuna kumpas kuran bir çete” olarak itham eden Başdanışmanın, bu sözlerini birkaç gün sonra “düzeltmesini” dikkate almamak gerekiyor. Başdanışman, bu argümanın dile getirilmesinin kendi ayağına taş düşürmek olduğunu ancak anlayabildi!

Gerçek algısı ve ideolojik kırılma

Ethem Sarısülük’ün öldürülmesini gösteren videoyla aşık atabilecek bir gerçek algısı var olabilir mi? Etik, ahlak, vicdan gibi değerlerin soyut olarak insanları isyan ettirebileceğine inancı alaşağı edecek bir olgu varsa, Ethem’in öldürülmesinin onmilyonlarca kişi tarafından “seyri”dir! Ne yapmıştır onmilyonlar bu kanırtıcı gerçek karşısında?

Olanlara şaşıran devrimci, dönüp devrimciliğini yoklasın. Karşımızdakilerin alçak olduğunu anlamak için kanıta ihtiyaç duymuyorduk.

Bunların hiçbirinin bir devrimci için haber değeri olamaz. Yolsuzluk ve rüşvet, Türkiye’de meşruluk mertebesine çıkmış bir kurumdur. Gün gibi ortaya çıkanlara rağmen sergilenen pişkinlik ve utanmazlık da şaşırtıcı değildir.

Şaşırtıcı olan, kavganın birinci derece taraflarınca ortaya serilmesidir bu malumatın. Bunun çok önemli bir etkisi olacağı umulmalıdır. Tayyip’in o pek güvendiği sarsılmaz ve bölünmez kalesi yüzde 50’sinin ideolojik şablonunun merkezinde patladı skandal. Dışarıdan gelen her etkiye normal koşullarda kapalı olan bu kalabalığın ideolojik dayanaklarının sarsılması az şey değildir.

Şaşırtıcı olan, Tayyip’in, yakını soruşturma konusu olan bakanlarından Erdoğan Bayraktar’ın, yani yine merkezden birinin, ettiği yenilir yutulur olmayan laflardır. Bayraktar, gayet meşru bir direniş sergiledi. İstifa etmesi gereken biri varsa o da Tayyip Erdoğan’dı! Bu kadar açık, çırılçıplak bir gerçeğin, merkezdeki biri tarafından söylenmesi, emin olabiliriz, Tayyip ve çetesini güçlü bir şekilde sarsmakla kalmadı, söz konusu konuşmayı yaptığı “penguenci” televizyon kanalının duymazdan, görmezden gelmesinin de gösterdiği üzere, Tayyip’in kalabalığını da derinden sarstı. Etkisi ne olacak; göreceğiz!

Uluslararası komplonun mağduru!

Tayyip Erdoğan, Gezi’den beri, kendisine uluslararası bir tezgâh kurulduğundan yakınıyor. Bu, Gezi’de “faiz lobisi” olarak adlandırılmıştı. Bugünlerde de, ABD’nin başını çektiği güçlerden söz ediliyor.

Tayyip Erdoğan’ın fukara dağarcığının popüler dile kazandırdığı tabirle, “velev ki”, böyle bir komplo olsun, etki ve sonuçlar bakımından hiçbir ama hiçbir sakıncası yok verili güçler ilişkisi ortamında.

Ezilenler açısından, ilk öncelik Türkiye’nin devlet katının istikrarsızlığıdır. Alternatiflerin ne olacağı, kesinlikle sonraki meseledir.

Tayyip’in başına gelen, ABD’den tezgâhlanan uluslararası bir komplo olsa bile ne önemi var! ABD, fiilen veya maşaları vasıtasıyla bu ülkeyi işgal etmediği ve Tayyip Erdoğan da elde silah işgalcilere karşı savaşmadığı sürece, şimdiki veriler ortamında baş düşman Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği odaktır.

Tayyip Erdoğan’ın, Mavi Marmara, Suriye, Mısır, Irak ve Güney Kürdistan derken, ABD ile bir “menfaat çatışması” yaşamaya başladığı izleniyordu.

Turgut Özal’ın ABD ile kararlı bir eşgüdümle kurmaya çalıştığı ama başarısız olduğu modeli, Tayyip Erdoğan iktidarı güya teorik bir girdiyle ve bu kez başarılı olmaya mukadder tarzda gerçekleştirecekti. Turgut Özal’ın, otarşik Türkiye’yi dışarıya açmaya dönük hamlesini hevesle ve daha iddialı yürütmeye çalışan Tayyip Türkiyesi gücünü, ufkunu, çapını aşan gerçeklere çarptı. Çarpma Tayyip Erdoğan’ın suratında şamar etkisi yaptı.

Mavi Marmara gemisinde simgelenen ve Türkiye’nin İsrail’le “Ortadoğu” çapında yaşayacağı gerilimin öteki kutbunu oluşturmayı amaçlayan operasyonel politika, Türkiye’nin geleneksel çizgilerini aşma hevesine çarpıp tuzbuz oldu.

Türkiye, çapına bakmadan, merkezi Irak yönetimi ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasındaki çatışma faktörlerine oynamaya ve Güney Kürdistan üzerinde hegemonya kurmaya hevesleniyordu birkaç yıldır. Bu konudaki ayrışma, hem ABD hem de Türkiye tarafından defalarca dile getirilmiş, açık bir sorun niteliği kazanmıştı. Çeşitli gelgitlerden sonra son birkaç haftada içinde pompalanan, sorunların aşıldığı yönündeki ve daha çok bir izlenim yaratmayı amaçlayan hava, ABD ve Irak’ın inisiyatifiyle dağılmış durumda.

Mısır’da, boyunu aşan iddialara giren Türkiye, ancak şamar yedikten sonra geri çekilebildi. Bu konudaki inisiyatif, açıkça Mısır yönetiminde artık. Tayyip Erdoğan ekibi, oradaki “Kardeşler”inin derdiyle uğraşamayacak halde.

Suriye’de, Libya’daki geç uyanmanın acısını çıkarırcasına düşene bir yumruk da kendisi atma kalleşliğiyle ve yağmadan payına düşecekten fazlasını alma hevesiyle harekete geçen Türkiye’nin hevesi kursağında kaldı. Ama Tayyip Erdoğan, geriye dönemeyeceği kadar dar bir koridora sıkıştırmıştı kendini. Reyhanlı’da ilk operasyonel sonucunu şaşkınlıkla gördüğü bu kritik sürecin ilerleyen aşamalarında, adeta “yeni ordusu” gibi örgütlediği ve politik olarak “serseri” demekte sakınca olmayan İslami çetelerin Suriye’den sürüldükçe enerjilerini Türkiye’ye yöneltmeleri de, bu konjonktürde, Tayyip Erdoğan’ın değil, Türkiye’deki ezilen devrimciliğinin “nesnel” müttefiki olarak işlevlenecektir.

Son olarak, aynı heveskâr ve çapını bilemeyecek ivecenlikle İran’la yürüttüğü ve ABD’ye rağmen yapmaya yeltendiği “illegal” para operasyonunu da yüzüne gözüne bulaştırdı Tayyip Erdoğan. Meğer burada da, İran’la bölgesel bir güç olarak politika izlemiyor, İran’ı kendilerine benzer bir rantiyeyle dolandırmaktan nemalanıyormuş!

ABD sözcüleri –gayrı resmi sözcüler de dahil oldu yaygın olarak–, artık diplomatik değil, açık günlük dille Tayyip’in sonunu ilan ediyor ve çapını aşan küçümen azgınlığını anlatıp duruyorlar. ABD’nin birkaç koldan azarlamasından sonra suspus olan AKP ve “kifayetsiz muhteris” elebaşının, dünyanın büyük efendisi nezdinde geriye dönüşü olmayan bir eğik düzlemde olduğu kesin görünüyor.

Bu ortamda, Tayyip Erdoğan’ın devletçi-milliyetçi bir dil tutturması, ABD’nin maaşlı uşağı eski Panama diktatörü Noriega’nın, devrilmek üzere olan İran Şahı Pehlevi’nin ABD karşıtı dil tutturması kategorisindendir. Geçmiş ola!

Tayyip Erdoğan, dünyanın emperyalist ilişkiler düzeni dışında varlık gösterebilecek biri değil. Bu düzende kendine daha fazla yer açmak için, dolmuş kuyruğunda öne geçmek için yürütüleni andıran dirsek mücadelesi, güçlü ve kıvrak öteki dirsekler tarafından püskürtüldü; o kadar!

Türkiye bir kez daha Kurumsal Kemalizm sınırlarına sığınacak gibi görünüyor. Bakalım Tayyip Erdoğan bu limanda kendine yer bulabilecek mi?

Kurucu Mustafa Kemal Atatürk’ün kurumsal kimliği, yeni kuruculuk hevesini koltuğuna sıkıştırıp kös kös dönen Tayyip Erdoğan’ı kollayıcı kanatları altına almak istemeyebilir.

Ulusal cengaver olarak Tayyip Erdoğan!

Kriz karşısında Tayyip Erdoğan’ın oynadığı bir koz, dış mihrakların milliyetçi bir yiğide kurduğu tuzaklar teranesi oldu. Gezi, onun “bu milleti” uçurma programının önüne çıkarılan bir engeldi! 17 Aralık, dış mihrakların “bu millet”in şahlanışını durdurma komplosuydu!

Bir kere, Tayyip Erdoğan herhangi bir ideolojiyi izleyecek tiynette biri değil. İdeoloji, meşakkate katlanmayı göze alan özneler yaratır. Tayyip Erdoğan ve çetesinin, rant beklentisi olmaksızın herhangi bir yaraya işemeyeceklerinden emin olabiliriz. Bu çete için, pratik yararlar dışında bir dünya boş ve çetebaşının pek kullandığı tabirle, “ideolojik” olabilir ancak.

Tayyip Erdoğan’ın yedi düvele karşı çıkmayı göze alan bir cengaver değil sadece büyük oynayan bir parsacı olduğunun açık bir “kanıtı”, Fethullahçı çetenin 17 Aralık operasyonuyla tutuklanan İran asıllı Reza Zarrab’ın “reis”i olduğu söylenen İranlı zengin Babek Zencani’nin ülkesinde yolsuzluk suçuyla tutuklanmasıdır. Anlaşılan, 1990’lı yıllarda ekonomiye sıcak para akışını sağlayan uyuşturucu trafiğinin devlet eliyle yürütülmesine benzer yollara, Körfez sermayesi dışında hal çareleri de eklenmiş. Türkiye’de devlet çetesi, İranlı zengin Babek Zencani ile el ele verip İran devletini dolandırmış.

Anlaşılan, İran devleti, ambargodan dolayı mecburen göz yumduğu bu dolandırıcılığı, ABD ile yumuşama ortamında inisiyatif almasını sağlayacak bir hamleyle, bölgesel politik oyunda avantajına çevirdi. Hüsran ve iyot gibi ortada kalma yine Tayyip Erdoğan devletine düştü.

“Uluslararası toplum” denilen büyük yalan dünyasının gerçekleriyle aşık atmayı bildiğini, İran, Tayyip Türkiyesini kontrpiyede bırakarak, bir kez daha gösterdi.

Bu ortamda Tayyip Erdoğan’ın “Avrasya seçeneği”ne yönelebileceği, Şangay İşbirliği Örgütüne el uzatabileceği gibi ihtimaller akıl egzersizi kabilinden bile sayılamaz.

Düşmeye görülsün; ne İsa’ya yaranılabilir ne Musa’ya…

Dış ve iç yağmanın faş olması

Marx, bir yerde, Türkiye gibi bazı ülkelerde üç hükümet bakanlığı olageldiğini yazıyordu. Maliye, ya da iç yağma; savaş, ya da dış yağma; ve kamu hizmetleri bakanlığı.

Tayyip Erdoğan Türkiyesi, Suriye macerasında “dış yağma”dan mahrum kalmakla kalmadı, maceranın faturasını ödeme günlerinin geleceğini anladı. Şimdi de, “iç yağma” ortalığa saçılmış bulunuyor. Kamu hizmetleri bakanlığı ile iç yağma bakanlığı el ele vermiş devasa bir yağma şirketi oluşturmuşken, kovana sokulan bir çomak, para torbalarını patlattı. Ve henüz paralar değil ama din ve iman ortalığa saçılıverdi. Üstelik, bunun “daha başlangıç” olduğunu, şirketin başındaki şahıs herkesten iyi biliyor.

Suriye, Tayyip Erdoğan için Büyük Tayyip Erdoğan’ın ve eşanlamda Büyük Türkiye’nin inşasında kilometre taşıydı. Bunu Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve belki Irak izleyecek, ve Büyük Türkiye ile Büyük Tayyip özdeşleşecekti. 2023’ün, bu heves ve iştahla dillendirildiği belliydi.

Ağzının suyunu akıtarak, hevesini çevresine ve büyük efendilere fazlasıyla belli ederek Suriye’ye o kadar dalmıştı ki, Reyhanlı’da kafasını kaldırdığında başta ABD, dünyanın Batılı koalisyonu ve Rusya ile İran’ın, yalnızlığında kendisini istihzayla izlediğini ürpertiyle gördü.

Suriye dış yağması, Tayyip Erdoğan için hayati önemdeydi. Hayati önem karşılığını bulamadı. Ensesine şaplağı yiyen Tayyip Erdoğan, geleneksel Kemalist sınırlarına çekiliyor TC devletinin… İki gömleği hep hatırlatarak aklından çıkarmadığı Adnan Menderes de, zamanında, ordusunu bu ülkenin sınırlarına yığacak denli, ağzının suyunu akıtmıştı Suriye için. Kalleş devlet geleneğinin İnönü’den sonra ihyacısıydı Adnan Menderes. Sonuç, fena hüsran olmuştu.

Ülkede 11 yıldır kesintisiz süren iç yağma ise, uzun zamandır dillendirilmesine rağmen, merkezde herhangi bir sorun teşkil etmedikçe sürüp gidecek gibi görünüyordu. Abdüllatif Şener’in dediği gibi, rant olmasa bir kilometre duble yol yapmazlardı.

Ama, dış yağmanın önünün kesilmesi süreci, iç yağmanın da önüne bir engel olarak dikilmiş oldu. Bu rant çetesi, akarı kesildikten sonra İslamiyetin cihadı için mi verecektir iktidar kavgasını…

Şu halde, içinde bulunduğu günlerin, Tayyip Erdoğan için, ekonominin de ağır sorunlarla karşılaşmasının başlangıcı olacağı söylenebilir.

Cumhuriyet ve yenisi

Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan şahıs, bu toz toprak ortamında şu sözleri edebiliyor:

“Türkiye’de son 10 yılda köklü reformlar yapıldı. Hukuk alanında, siyaset alanında. Bu reformlar doğrultusunda şeffaflaşma yaşandı. Bunların yaşandığı bir ülkede yolsuzluk, yanlış varsa üstü kapanmaz. Bunu bilin. Burası 15 yıl önceki Türkiye değil artık. Herkesin rahat olması gerekir.

Çankaya’da olmanın rutin gereğini yerine getiriyor Abdullah Gül. Son cumhurbaşkanından geriye doğru, Çankaya’ya oturmuş her faninin ağzından çıktığı arşivlerden rahatlıkla bulunabilecek sözlerdir bunlar. Türkiye, hep 15 yıl önceki Türkiye değildir, herkes hep rahat olmalıdır!

Türkiye Cumhuriyeti, ne 1950’de bir karşı-devrime uğramıştı, ne de 27 Mayıs’ta devrimle rayına sokulmuştu. Aynı Cumhuriyet, ne 2002’de veya ne 2007’de, ne de başka bir tarihte karşı-devrimle alaşağı edilmişti. İşte kanıtı 17 Aralık.

Bugün Tayyip Erdoğan mı cumhuriyetçi, Fethullah Gülen mi? İç savaş, bu sorunun yanıtına ilişkin bir yarış olarak zengin boyutlar alacaktır.

Bu olayla bir kez daha görüldü. Bugün Türkiye, eskiden farkı, hiçbir ahmak liberalin anlayamayacağı kadar özelliksiz; sürekliliği, hiçbir taşkafalı ulusalcının anlayamayacağı ölçüde köklü bir ülkedir.

Suç örgütü olarak devlet

Bir kurumun devlet diye adlandırılabilmesi için, hükümran olduğu toplumun güç ve kesimleri karşısında “şeklen” (eşdeyişle, hukuken) göreli bir özerkliğinin olması gerekir. Cümlesini, bütün nüfusu kapsayacak tarzda kurması beklenir devletten. Bu, aynı zamanda, devlet kurumunun ideolojisi veya ideolojik gerekçesi için de gereklidir. Devletle ilgili bir yanılsama dile getiriliyor değil böylece. Basit bir suç örgütü değildir devlet, –karmaşıklığını sürekliliği ve büyüklüğünden alan– büyük ve basit bir suç örgütüdür. Suçu işlerken, önceden de sonradan da gerekçesi vardır, bunun taşıyıcıları olan insan grupları nezdinde bir kültürü vardır ve kültürel nitelik kazanmış bu ideoloji sürekliliğin bir boyutuyla güvencesidir.

İçinde bulunduğumuz günlerde, Türk devleti devlet özelliğini yitirmiş bulunuyor. Basit suç örgütlerine dönüşmüş ekipler birbirinin boğazında. İç savaş ile bunun arasındaki tek farkı silahların hâlâ kınında olması oluşturuyor.

Emniyet Sendikası başkanı, malumu ilam etti: “Polis onun bunun polisi olmuştur.” Onun bunun savcısı emrediyor, onun bunun polisi dinlemiyor!

Ethemler her zaman aynı çıplaklıkla öldürülüyordu. Bu düzlemde bile, bir mücadele vesilesi olarak değil, kendilik olarak hukuk arayan ahmaklar vardı ve var. Yaşananların farkını, muktedir hiziplerin aralarındaki mücadeleyi, Lenin’in dediği türden, hiçbir sınırlama olmayan bir noktaya, “savaş”a taşımaları oluşturuyor. Devletli hizipler kendi aralarında da hukuku bir yana attıklarında işte böyle “kepazelikler” oluyor. Gerçek ifadesiyle, egemen ideolojinin kalıbı parçalandığı zaman cereyan eden olaylar, “skandal”, “kepazelik” gibi terimlerle adlandırılıyor. Ama, kitaplarda yazdığı gibi, devletin bir “alet” olduğu, hukuk gibi şeylerin birtakım ahmakların kutsal kitabı olduğu gün gibi açıkta.

İdeolojisiz devlet ve ideolojisiz kalmış çete

En azından birkaç yıldır, Türkiye’de devletin çimento vazifesi görecek bir ideolojisi yoktu. Kemalizmin ideolojik çimento işlevinden tard edilmesinden sonra, Tayyip Erdoğan’ın başında bulunduğu koalisyon, devlete bir ideoloji ihdas edememişti. Bu ideolojik yoksunluk şu günlerde çarpıcı belirginlikte göze batıyor.

Tayyip Erdoğan’ın da Cemaaat’in de, “İslam”ı, bir ideoloji olarak Kemalizme ikame etmeye çalıştığı bir yanılsama. Bu yanılsamayı, hem Tayyipgiller, hem de ideolojik Kemalistlerle sosyalist hareketin geneli paylaşıyor. Tayyip Erdoğan ekibi, İslamı devlet ideolojisi olarak kendilerine rağmen kuramıyorlardı. Yaşanan çatışma ortamından sonra, bunun daha da zayıflayan bir ihtimal olduğu söylenebilir.

Devletin Kemalizmden sonra, belirtik olarak ortaya konulmuş bir ideolojisi bulunmuyor bugün. Bu yüzden, devlet kadrolarının, devletin insan karşılığının, hareketlerine anlam verecek ve kendilerine kimlik kazandıracak bir ideolojik çimentonun yokluğunda, “grup ideolojileri” hükmünü icra ediyor. Devlet bürokrasisi, bağlı olduğu grubu aidiyet merkezi olarak kabul ediyor ve oturduğu koltukta bu öznelikle oturuyor.

Tayyip Erdoğan adındaki şahıstaki İslami ideoloji, devlet katına, Başbakanlık koltuğuna, devlet kurumlarına İslami ideoloji olarak yansımıyor. Tayyip Erdoğan ne hissederse etsin, ağzından çıkan söz, devlet katında başkalaşıyor. (Bunun semptomatik bir ifadesi, Mısır gezisinde laiklikle ilgili Müslüman Kardeşlere verdiği dersti.) Ama bu henüz özgül bir nitelik de kazanmış değil. İslamiyet, devlet düzlemine İslamiyet olarak geçiş yapamıyor. Bunda belirleyici etmenler, ülkenin toplam nesnel karakteri ile AKP’nin sosyo-politik niteliğidir.

17 Aralık depreminin sarsıcılığının ve iç savaşın daha silahlar çekilmemişken bu kadar çürütücü şekilde sürmesinin nedeni devlet ideolojisinin yokluğu oluyor. Bundan sonra, devletin önünde, hangi hizbin ya da hizipler koalisyonunun egemen olacağına bağlı olarak, elbette yeni koşullara ayak uydurmuş bir Kemalizmi ihya etme seçeneği olduğu söylenebilir.

Tayyip sıkıştıkça TC’nin Kurumsal Kemalist boyutuna sığınıyor, hem ideolojik olarak, hem kurumsal davranışlar olarak. Tayyip’le çatışan güçler de çatışmayı ya Kurumsal Kemalizm düzleminde yapmaya gayret ediyor, ya da ideolojik Kemalistlerle ve Kurumsal Kemalizmin geleneksel kesimleriyle ittifak yapmaya gayret ediyor.

Tayyip Erdoğan ekibi, salt devlet anlamında ideolojisiz değil, 17 Aralık depremine de ideolojisiz yakalandı. İdeoloji bu tür durumlarda ele güne gözlerini kaçırmadan laf etme olanağıdır. Ama bu devlet çetesi, 17 Aralık’ta tamamen çıplak kaldı! Yani ideolojik yoksunluk salt devlete özgü değil, Tayyip Erdoğan’ın bugünkü konjonktürde bir topluluk ideolojisi de bulunmuyor. Bir çetenin çıkar ve parsa etrafında toplanmış varlığı! Başta Tayyip Erdoğan, bu çetenin önde gelenlerinin arsızca hamleleri ise, ideoloji değil, çıplak güç kaleminde sayılabilecek bir öğe niteliğinde.

 

 

Şu analizci politika

Ezilenlerin mücadelesi bakımından, AKP’nin alternatifine ilişkin analitik görüşlerin politik hiçbir anlamı ve karşılığı yok. Politikanın bir gerçek kudret işi olduğunu unutmaya eğilimli bu anlayış sahipleri, boy poslarına bakmadan, hayali alternatifler üzerine gerçekmiş gibi düşünsel egzersizler yapıyor.

Türkiye’de ezilenlerin muhalefet hareketinin Kürdistan Özgürlük Hareketi dışında bir kudret eşiği bulunmuyor. Kürt Hareketinin bu konjonktürdeki yönelimi ise “batı” tarafının gerek ve önceliklerinden farklılık gösteriyor.

Bu konjonktürde, Türkiye zemininde varoluş mücadelesi yürütmeyi gözetenler için baş hedef, açık ve net bir şekilde Tayyip Erdoğan iktidarıdır. Devletin istikrarının bozulması, devletlinin sağlam gelecek hayallerine inmiş darbenin kendisi, konjonktürde ezilenlerin en büyük müttefikidir.

Bu sıcak konjonktürde, hedefi AKP olarak daraltmamak gerektiği söyleniyor. Cemaate karşı uyanık olunmalıymış, CHP’ye dikkat edilmeliymiş, TSK’yı aklamamalıymış sözler ve sloganlar…

Politikanın rasyonel bir işlem ve konjonktürü aşan bir doğası olduğuna ilişkin yaygın zihniyetin bir yansımasıdır bütün bu yaklaşımlar.

AKP iktidarı yıkılsın!

Ezilenleri örgütlemiş ve harekete geçirebilecek kudrette bir yapının yokluğu koşullarındayız. Ezilenlere gösterecek somut bir alternatifimiz yok.

Ezilenlerin hareketine dönük somut ve operasyonel tek gerçek hedef, Gezi Ayaklanmasının başını yeniden kaldırmasıdır. Bunun dışında hiçbir gerçekçi politik operasyonel koşul yoktur ortada. Gezi Ayaklanması da, başını, herhangi çağrı ve dilekle kaldıracak cinsten bir varoluş tarzı değildir.

Yerel seçimleri, somut bir alternatifi işaret etme örneği olarak alamayız. Yerel seçimlerde, “Batı” özgülünde, birkaç yerde Kürt Hareketinin varlığı sayesinde somut sonuçlar alınma ihtimali vardır, ama bu, yerel seçimleri konjonktürel bir politikanın uygun nesnesi yapmaya yetecek ölçekten uzaktır. HDP adıyla örgütlenen ve Kürt Hareketinden ayrı özgül bir kimlik oluşturacağı çok kuşku doğuran organizasyonun kendi başına bir adres olamayacağı ortadadır. Yerel seçimlerde, ezilenler adına hareket eden güçler arasında bir tek Kürt Özgürlük Hareketinin adı anılmalıdır.

İçinde bulunduğumuz konjonktürde, tek gerçekleşebilir ve ezilenler açısından somut ve operasyonel kazanım sayılabilecek ihtimal, AKP iktidarının düşmesi veya ortalıkta dolaşan senaryolardan biri olarak, Tayyip Erdoğan’ın yokluğunda bir AKP iktidarıdır. Tayyip Erdoğan’lı da olsa, aslında artık AKP’nin kesintisiz iktidarı kesintiye uğramış sayılabilir bile şu günden… Yerel seçimlerde, AKP çetesinin devrilmesi ihtimali de, bir kez daha, “nesnel” bir müttefik olarak işlevlenecektir.

Ezilenler için “2023” gerçek bir kâbustu, bugün Tayyip Erdoğan için gelecek her gün kâbus gibi. Tayyip Erdoğan’ın geleceğe ilişkin planları darmadağın olmuştur. O artık gününü kurtarma derdindedir.

Devlette amaç ve irade birliği ile operasyonel aklın sürekli devrede olmasının ezilenler bakımından dezavantajlı olduğu açık. Tayyip Erdoğan iktidarını nasıl nitelersek niteleyelim, artık onun otoriterleşme, diktatörleşme yöneliminin karşılık bulamayacağını saptayabiliriz. Tayyip Erdoğan’ın, bundan sonra, mevkisini korusa bile, iktidarda tekel gücünün asla olamayacağı belli oldu.

Ezilenler için bir devlet iktidarının bu hale düşmesi kadar hayırlı bir şey olamaz.

Bu günlerde, ezilenlerin devrimci bakış açısından, Tayyip Erdoğan ekibiyle uğraşan her odak, “nesnel” müttefiktir. Tayyip’in gitmesi asıldır, önceliktir.

Gerisi, ezilenlerin örgütlü bir kudret haline gelmesine bağlıdır ve şimdilik “somut” bir akıl yürütmenin konusu değildir bu olasılık.

Gelenin gideni aratabileceği yolundaki her ima veya akıl yürütme, Tayyip Erdoğan’a dönük tepkinin dinmesine hizmet edecektir. Hedef, somut olarak Tayyip Erdoğan’dır.

Bugün, ideolojist, hafızacı ve kehanetçi her tepki, konjonktürün sıcaklığını soğutucu işlev görecektir. Kendilerine dönük operasyonları Cemaatin mi yoksa AKP’nin mi yaptığıyla uğraşan “ulusalcılar”, devletin bütün kesimlerinin “eşit uzaklıkta düşman” olduğunu savunan radikalizm gösterileri, Cemaatin “çözüm süreci” ve KCK tutuklamalarındaki rolü gibi, Kürt Hareketinin kendisi haricinde onun hık deyicileri tarafından yapılan bütün öne sürmeler, boş bir yankı bırakacak ve eğer olabilecekse, operasyonel etkisini yok edecektir.

Bugün, baş düşman, Tayyip Erdoğan’da temsil olunan odaktır. Cemaat’le, CHP’yle ve TSK’yla uzlaşmak da, uğraşmak da gerekmiyor bunun için… Cemaat, CHP ve TSK, devletin kurumsal mevzilerindedir ve evet, kurumsal devletin hiçbir kesimiyle uzlaşılamaz, ilişkilenilemez. Uzlaşmazlık ve ilişkilenmezliğin, salt pratik boyutuyla değil, bugün ezilenlerin örgütlü hareketinin trajik zayıflığı göz önüne alındığında, ideolojik bir temrin olarak işlevleneceği açıktır. Nitekim, eşit uzaklıkta düşmanlar anlayışı ile, hakim düşmanı hedefe almak arasında “ilkede” bir fark vardır.

Bu ortamda Kürdistan Özgürlük Hareketinin dikkatli bir tutumla, Rojava’dakine benzer şekilde tarafları kollama ve dengeleri gözetme politikası izlediği görülüyor. Hareketin, tutumunu ihtiyatla gözeterek Tayyip Erdoğan’ı terslememesi, “çözüm süreci”nin devlet katından gelecek bir bahaneyle akamete uğramaması için gösterdiği duyarlığı yansıtıyor. Ancak, şu koşullarda, Tayyip Erdoğan’ın “çözüm süreci”nde ilerletici hamleler yapacağına dönük beklentinin gerçekçi olmadığı söylenebilir. Yerel seçimlere kadar bir şey olmayacağı zaten ilan bile edilmiş bulunuyordu. Yerel seçimlerden sonrası ise, şu an çok uzak bir geleceği işaret ediyor.

Ancak her ne olursa olsun, Kürdistan Hareketiyle Batı’da gelişecek bir ezilenler hareketinin günlük etki-tepki tarzlarında Gezi’den beri dikkate değer bir açı oluştuğu vurgulanmalıdır. Kürt Hareketinin günlük gerek ve manevralarını boşluk bırakmadan izlemenin Batı’da özgül bir şeyler yapmamayı göze almak anlamına geleceği açıktır.

Sorunu, Kürt Hareketinin, durum ne olursa olsun, Tayyip Erdoğan’dan bir şeyler bekleme konumunda olmasıyla, Batı’daki ezilenler hareketinin Tayyip Erdoğan devletinden bekleyeceği hiçbir şey olmamasındaki açı oluşturmaktadır. Nitekim, bugün HDP’nin çizdiği manzara bunun bir kanıtı gibidir.

*

Bugün devleti görmek isteyen Tayyip Erdoğan’a bakmalıdır. “Paralel”, “derin” gibi başka devlet arayışlarının tek işlevi, odağı Tayyip Erdoğan’dan dağıtmaya hizmet eder. Devlet Tayyip’tir, Tayyip devlet!

Okunma 12176 kez