Teori ve Politika'nın 75. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Öcalan'ın savunması ve (devrimci) politika

Yazan

Melik Kara

Öcalan'ın savunması karşısında politik devrimci tutum nedir? Tumturaklı bir şekilde onun reformculuğunu, uzlaşmacılığını teşhir etmek mi; yoksa, bir gerçek ilişkide onun 'taraf oluşunu teslim etmek mi?

Gerçekle 'uzlaşmak'

"Gerçek biraz da başarılı olandan yanadır. Gerçeği olanın başarısı olur." Abdullah Öcalan'ın İmralı Adasında kurulu DGM'ye verdiği savunmasından alınan bu ifadeler, sağlam bir Hegelyan gerçekçinin kendi gerçeğini nasıl yaşadığının işaretidir.

   Öcalan, İmralı'da bir politika pratiği sergilemiştir. Yani başka bir şeyler yapabilecekken, belirli bir şeye yönelmiştir.

     Öcalan'ın   politikasını,   kesin   bir  politik  tutumla savunma konusunda öne çıkan bir siyasal özne olmadı.

     Bu süreç boyunca, Türkiye solunun esas problemi politikayı anlayış tarzında ortaya çıktı. Türkiye solu, politik gerçekle 'uzlaşmak' konusunda Öcalan'ın gerçek politik zihniyetinden zaten oldukça uzaktı; ama Türkiye solu asıl uzaklığını, Öcalan'ın gerçekle uzlaşmayı araması sırasında gösterdi. Türkiye solu, politikayı gerçekle uzlaşmak olarak anlayamadı. Bu yüzden, uzlaşmadan hep teslim olmayı anladı.

    Türkiye solunun devrimci kesimleri politikayı hala gerçekliğe uzaktan, ilkelerden salvo atışları yapmak olarak kabul ediyor. İdeolojik bir grupken, küçük bir politik örgütken, hatta bazen ülkesel politik etkiler yaratan eylemlerin ardındayken bile anlaşılabilecek ve işlevli olabilecek bu tarz, 'politik güç aşaması'nda yaşayan bir politik öznenin doğal yaşam ortamının oldukça uzağındadır.

    Politikada her Marksiste politik tutum almak düşer. Bir somut güçler ilişkisinin tarafı, yani öznesi olmayan devrimci politik odaklar tutumlarını neye göre tayin etmeli? Kendisi politik bir özne olmayan Marksist, halihazırdaki politik özneler ve elbette taraflar arasında tercih yapar ve enerjisini, desteğini sunduğu özneye nesne olmak üzere hasreder. Bir politik anda bunu yapmayanın politikaya ilişkin Marksistçe öneriler getirme hakkı yoktur. Politikanın imkanının olmadığı momentler elbette vardır, ama örneğimizin bu nitelikte olduğunu söylemek insafsızlık olur.

Barikatı ayıran çizginin tanınması

Yeni politik atak, öznesini, varolduğu kabul edilen politik barikatın bu yanından alıp öbür yana mı attı? Dikkat edilsin; bir politik konjonktürden bahsediyoruz; tarihe dahil olmuş bir sürecin ideolojik ve teorik çözümlemesini yapmıyoruz. Esasen, politik konjonktürde herhangi bir ideolojik ya da teorik çözümleme yapmaya gerek yoktur. Politik olay, öznesini, varsayılan ya da örneğimizde olduğu gibi, gerçek tarafları oluşmuş bir ilişkinin öbür yanına atmış ve ortada iki tarafı gerektiren bir ilişki kalmamışsa, yapılacak çok açıktır: Kesin bir karşı duruş.

     Marksizm, ideolojinin, doktrinin tutsağı olmayı vazetmez. Doktriner ideoloji 'orta-düzey' ideolojidir; politikanın yerine geçmek ister. 'Yüksek' ideoloji, politikaya izin verecek 'olgun'luktadır. Politikada, karşı tarafa geçmediysen, uymak zorunda olduğun hiçbir ilke, teorik konum, söz, ... yoktur.

     Öcalan, devletin karşısında bulduğu ve devrimci işlevler gören ilk ve tek politik gücü temsil ediyor. Bu politik güç, barikatın karsı tarafına geçmedikçe olumlu anlamda dikkate alınmak durumundadır. Bu, gerçeğin teslim edilmesidir. Barikatın beri yanında, az-çok yaklaşmak anlamında bile olsa, bu güçle boy ölçüşecek hiçbir özne, yok. Onun dışındaki sol, bütün varlığıyla bile bir politik güç oluşturamıyor. O halde, bir politik akım, kendi dışında da olsa, gerçek politik güçleri hesaba katmak durumundadır.

      Karşı çıkmak ve 'tabi olmak', karşıda ve bu yanda olmaya göre belirlenir. Beri yanda, Kürt hareketinden başka bir politik güç olsaydı, o gücün süreçle ilgili en az diğeri kadar hakkı olurdu; söz ve eylem hakkı... Ancak elbette, politik güç olmamaktan olmaya giden bir süreç vardır ve bir iddia sahibi özne, bu geçiş dönemini tayin ederek, beri taraftakiyle de çekişebilir. Bu çekişmenin tek koşulu, yanındakiyle uğraşırken karşı tarafa düşmemektir. (PKK'nin, politikada güç olmaya yönelmesi böyle oldu.)

Söylem değil eylem

Öcalan'ın savunmasında sergilediği teorik / programatik görüşler Marksist değil. 2000'ler, devrimlerin tarih derslerinin konusu olacağı yıllar olmayacak. Fakat bu meselenin konjonktürdeki politik olayla bağlayıcı bir ilgisi hiçbir şekilde yok. Apo'nun savunmasını salt bir metin olarak almak, yorumsamacıların ya da akademisyenlerin işidir; fakat asla politik Marksistlerin değil. Marksist bir politikacı, Öcalan'ın jest ve mimikleri dahil, sözleri ve yazılarını, içinde olduğu / olunan politik bağlamın birer alt-unsuru olarak ele alır. Bu anlamda, savunmada dile getirilen teorik görüşler, dinamik politik taktiğe bağlı yardımcı unsurlardır. Fakat şunu özellikle kayıt altına almak gerekiyor: Bu görüş yarının bir başka konjonktüründe değişebilir; farklı bir konjonktürde 'aynı sözler' başka bir bağlamın alt-unsuru olarak kurulacaktır. Şemdin Sakık'ın da önemli  oranda  benzerlikler  gösteren sözler sarfettiği biliniyor. Fakat Parmaksız'ın ağzından çıkanla Apo'nun ağzından çıkan, kulaklar aynı sözcükleri duysa da farklı (anlamlar ve işlevlere sahip) diskurlardır.

Politikasız devrimcilik ve sosyalizmciliğin sefaleti

Türkiye solunun, devrimcilikten ve devrimci dinamiklerden çok, geniş anlamda devleti gözeten bir konumda duran (kötü) reformcu bir eğilimi, 'zafer'den pay istedi ve fırsattan istifade, sokaktaki insanla bağlar kurmaya yeltenmeye soyundu; şovenizmde ortaklıklar tesis etme konusunda daha da pervasızlaştı.

    İdeolojik karakteri nedeniyle, PKK'nin uzunca bir süredir uzlaşma eğilimi içinde olduğunu saptayan doktriner sosyalizmcilik, öngörüsünün nihayet gerçekleştiğini sevinçle saptadı ve sosyalizmci politikasının meyvelerini Kürt işçilerinde toplamaya ivecenlikle girişti. Sosyalizmci için, sosyalizmci olmayan her politik akım uzlaşma potansiyelini barındırmaktadır. Sosyalizmci olmanın devrimcilik dozu düştükçe ivecenlik arttı; 'fırsatçı' olduğu söylenmezse eksik, kalacak bir ivecenlik. Sosyalizmciler, vatanı olmayan işçi sınıfını bölen Kürt ayrılıkçılarına müsamaha göstermemekte ne kadar haklı olduklarını gördüler. İçinde bulunduğumuz konjonktürde, bu tezin epeyi güçlendiğine tanık oluyoruz. Her şeyin olduğu gibi, çözümün de 'Savaşan, işçilerle geleceği'ni haykıranların politika-dışı doktrinerler olduğu bugünlerin sıcağında daha kolay anlaşılıyor. Politika-dışı doktrinarizm, aslında politikada suya-sabuna dokunmamanın hınzırca bir bahanesi oluyor. Türk ve Kürt işçilerinin birliği diyenler aslında meselenin taraflarına eşit mesafede durmayı içine sindirebiliyor. Meseleyi sınıfsal ölçütlere göre değerlendirdiklerinden dolayı, kendilerini Marksist hissetmek bakımından rahat olan bu kesimler, tarihen aymaz, siyaseten kör ve duyarsız bir pratik sergiliyorlar.

     Bir tür Türk devrimciliğini görece oturtmuş olan devrimci akımlar, öteden beri mesafeli durdukları PKK çizgisiyle uzaklıklarını, bir kez daha teyid etme fırsatı  bulmuş oldular.

Savaşla kılıç parıltılarını izlemek üzere ilgilenenler

Nail Satlıgan, bu zamana kadar yapılanın zaten nafile olduğunu yazdı. Satlıgan'ın ve Başkaya'nın, Öcalan'ın savunmasındaki mantığın ve tezlerin Marksist öğretiye aykırılığını öğreten yazıları Özgür Bakış Gazetesinde yayımlandı. Bu, ya misyonerlere tanınan bir ayrıcalıktı, ya da Kürt demokrasisinin örneği...

     Satlıgangiller, büyük anlarda, onu kavradığını sanan büyük akıllar örneğiyle politika önerirler. Satlıgan fark etmeli, eğer kendisi politik bir özne olarak birini oluşturmuyorsa, ortada iki taraf var ve kimsenin kendine kulak asması gerekmez.

    Fikret Başkaya, ulusal istemlerin ne kadar anlamsız ve boşa olduğunu açıkça yazdı ('"Demokratik Cumhuriyet' mi?", 29 Haziran, Özgür Bakış). Başkaya haklı ve öngörülü; komünizme kadar öze ait hiçbir şey değişmez. Satlıgan ve Başkaya politikayı reddeden çekilmeci aydınlara yakınımızdaki iki örneği oluyor.

    Öcalan'ın eleştirilere verdiği yanıt da politik ders özelliği taşıyordu: "Hiç savaşmayanların şimdi bu eleştirilerde bulunmasını yanlış buluyorum." (Özgür Bakış, 29 Haziran)

Politikaya politik bakmak

Haluk Gerger, bütün yazılarıyla, bu dönemde aydınların yüzakı oldu. Haluk Gerger, Özgür Bakış'taki yazılarıyla, sorunların derinliğine farkında olan ama politik tutumun öne çıkarılmasının ne olduğunu bilen bir aydının örneğini verdi. Aydının bir türlü politik düşünemeyen bir yaratık olmadığını da göstermiş oldu.

    İrfan Cüre, Özgür Bakış'taki köşesinde (3 Haziran'daki yazısından başlayarak) çok önemli bir işlevi yerine getirdi. İrfan Cüre, iyimser bir küçük-burjuvanın ham kafalığından uzak bir gerçekçiliği baştan beri izledi. O, Öcalan'ın barış çağrısına olumlu bir yanıtın büyük bir ihtimalle gelmeyeceğini yazdığı (5 Haziran) halde, görüşlerini ifade etmeyi sürdürdü. Demir Küçükaydın, Engin Erkiner ve Hüseyin Aykol'dan oluşan bir adlar sıralaması yapılabilir.

   Bütün bu günler boyunca, bir devrimci kesim, olayı anlamaya, yük altındakinin yükünü kendini reddetmeden paylaşmaya kendini aşarak çalışmanın ilginç örneğini verdi. Politikada Atılım Gazetesinde temsil olunan politik kesimden söz ediyoruz. Atılımcılar, Öcalan'ın alışılmadık, devrimci reflekslerine uymayan politika yapışı karşısında şaşaladılar, tereddüt geçirdiler, sarsıldılar, ama bir süre sonra kendi devrimci rotalarını buldular. Atılım, duruşmanın ilk günlerinde, 'yorumsuz' denebilecek haberler vermekle yetindi. Sonra, yılların kemikleştirdiği devrimci refleksleri galebe çaldı ve eleştiri oklarını yöneltmeye başladı. Ardından MLKP'nin konuyla ilgili eleştirel ama emsalleriyle kıyaslandığında oldukça yapıcı kalan değerlendirmesini yayımladı. Sonunda, 24 Temmuz tarihli sayısında, Brayeti köşesinde yer verilen yazıyla, süreçte kendince hakimiyetini kurduğunu gösterdi. Atılım, çeşitli gerekçelerle havayı bulandıranlardan özellikle uzak durmak gerektiğini politik olarak ortaya koyuyordu.

Gerçeğin politikası

Öcalan'ın teorisi ile politikasını ayırmak politik bir zorunluktur. Eğer bu yapılmazsa, politik olay ve olgular kendinde gerçekliği içinde ele alınamayacak, politik gerçek sürekli bir şekilde sözüm ona teorik kalıplara uygunluğuna göre değerlendirilecektir. Teori ile politikayı karıştırmanın aldatıcı yönlerinden biri,  devrimcilik ölçütlerinin politik gerçeklikten değil, teorik ilkelerden kalkarak belirlenmeye çalışılmasıdır.

    Öcalan'ı  eleştiri  bombardımanına tutan devrimci akımlar,   elbette  (reformist  'özlü')   sosyalizmciler  gibi kendinden menkul teorik devrimcilik ölçütleri aramıyor. Bu akımlar, özellikle de politik bir güç olmuş hareketlerin ileri atılma - geri çekilme dinamiklerini kavrayamıyor. Burada Marksist olma ya da ulusalcı olmayı önemsiz görüyor, devrimci süreçlerin öznesinden söz ediyoruz. Devrimci akımlar için, devrimci mücadele süreci bir dikine hareketler zinciridir. Ama devrimcilerin eleştirisi ne olursa olsun, her zaman değerlidir; çünkü onların eli de bir başka taşın altında kanamaktadır.

     Marifet, devrimciliğinin çıplak gözle izlenebildiği zaman bir devrimci akımı tanımak değildir, marifet savaşın kızgın anında birbirine girmiş güçlerden dostunu en sıkışık olduğu zamanda, karmaşık devrimci ya da reformcu manevralar içindeyken, veya bu tür kıstaklardan geçerken düşmanından ayırabilmektir.

     Yanlış yapabilme ve bu tezleri dile getirme hakkına sadece öznesi sahiptir. Çünkü taşın altındaki el onundur.

    Sözde Marksistlerle apolitik soyut doğrular terennüm edileceğine, politika yapan biriyle yanılmak evladır.

Okunma 14064 kez
Bu kategorideki diğerleri: « Zaman ve Devrimci Politika