29 Mart Seçimleri: Harita!

Yazan

 

Melik Kara

“Türkiye’nin belirli bir bölgesinde DTP’den başka parti kalmadı. Iğdır’ı da aldılar, yani Ermenistan sınırındalar.”

(Cemil Çiçek, Hürriyet, 31 Mart 2009)

“Önümüzde, coğrafyası belirgin çizgilerle çizilmiş

çok zor bir ‘Kürt sorunu’ var.”

(Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 31 Mart 2009)

29 Mart 2009 yerel seçimlerinin tek yapısal –ve burada aynı anlama gelmek üzere devrimci– sonucu, Kürt Hareketinin varlığının en üst düzeyde tescilinin sağlanması ve bu anlamda, TC rejiminin dikişlerini zorlayıcı boyutunun gözler önüne güçlü bir şekilde serilmesi oldu. Bu seçimle ilgili öteki her faktör ancak yanal ya da ikincil önemdedir.

DTP, toplam 2 milyon 250 bin civarında (yüzde 5,6 oranında) oy aldı. Bu miktarın yaklaşık yarısı Kürdistan oylarıdır. Asıl öneme sahip ve somut politik karşılığı olan “bölge” oylarıdır. Somut karşılıktan kasıt, basitçe, belediye başkanlığı ve il genel meclisi oy ağırlıklarına göre ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti haritasıdır.

DTP, 8’i kent merkezi olmak üzere 98 belediye başkanlığı kazandı.

Kürt Hareketi, başta Kandil olmak üzere Güney Kürdistan’daki resmi adıyla “medya savunma alanları”ndaki yersel varlığına başka bir düzlemden katkı yapmış ve yeni ama elbette birinci ölçüsünde sağlam olamayacak yersel konum kazanmıştır. Dostun ve düşmanın bildiği bir gerçek, kritik bir zamanda güçlü bir şekilde teyit edilmiştir.

Bizce, DTP’nin aldığı oylar zirve miktardır. Kürt Yurtsever Hareketinin daha fazla oy alması, yapısal koşullar aynı kaldığı sürece, mümkün görünmemektedir. Gelecek, bu hakikatin varlığında öngörülmelidir.

Başarı, Yurtsever Harekete kutlu olsun!

Varlık “yer” ile kaim olur

Kürt özgürlük ya da kurtuluş hareketi, belli bir coğrafyayla kaim bir nitelik arz etmektedir. Kürtlerin kurtuluşu, belli bir yerden bağımsız bir genel özgürlük ya da hak niteliği taşımamaktadır.

Kürt Hareketinin "bölge"selliği, asıl tutan ve sonuç alan politikadır. Kürt halkı "bölge"de verebileceği oyun azamisini bahşetmiştir Yurtsever Harekete… “Bölge” açısından, devlete -ve tabii AKP'ye- net ve açık bir yanıt verilmiştir. “Bölge”deki seçimde, tarafları, AKP biçimini almış devlet ile DTP biçimindeki Kürt Yurtsever Hareketi oluşturuyordu. Devletin, CHP ya da MHP değil AKP biçimini alması içeriksiz olmaktan uzaktır. İslam faktöründen söz ediyoruz. Bu, “bölge”nin kategorik bir niteliğine devletin ne kadar nüfuz ettiğinin bir göstergesidir.

“Bölge”de yaşayan Kürt halkının, CHP veya MHP’ye değil de AKP’ye oy vermesinde ilkel ve şekilsiz de olsa, Cumhuriyet rejimine karşı ulusal nitelikte muhalif bir tavır bulunmaktadır. Ancak, bu tavır, ilk uğraktan itibaren “pozitif” politik önemini yitirmekte ve devletin hanesine yazılan bir hakikat halini almaktadır. “Bölge” halkının devlet yanlısı yarısının bile, “bilinçli” bir tutum aldığının devlet elbette farkındadır, ve bu durumda, sürecin hemen ikinci uğrağında söz konusu tutum, Kürt Hareketine karşı devletin tercih edilmesi tarzında somutlanmaktadır.

Bir referandum niteliği gösteren seçim sonuçları, “bölge”de nüfusun yarısı kadar ve Türkiye çapında da yüzde 6’ya yakın bir oran oluyor. Aslında, Kürt illerinde, “toplam seçmen sayısı” Batı’ya oranla çok azdır. Diyarbakır dışında bazı il ve ilçelerde devlet görevlileri bile seçim sonucunu etkileyecek bir sayıya ulaşmaktadır. Bu bakımdan, bölgedeki oylar “giydirilmiş” bir mahiyet arz etmektedir, ve etnik Kürt oyların daha da büyük bir oranının DTP'ye gittiğini gözden kaçırmamak gerek.

Nüfus elbette önemlidir, ancak bu, bir toprağın üzerinde politik anlam kazanmaktadır. TC’nin hukuki ve idari rejimini zorlayan bir niteliğe bürünmüş olan ve milletvekili seçimlerinde de soyut eşitlik sorunu olan bu husus, bizim değil karşı-tarafın sorunudur. Tunceli ya da Şırnak’ta bir seçmenin oyunun Ankara ya da İstanbul’da kaç seçmenin oyuna denk geldiği, TC’nin “ülkesiyle bölünmez bütünlüğü”nün onmaz bir açmazı haline gelmiştir. DTP’yle yaklaşık aynı sayıda oy almasına rağmen, Saadet Partisi (Şanlıurfa hariç) hiçbir il merkezi belediye başkanlığını kazanamadı. Bu da, yer faktörünün bir sonucudur.

Seçim konjonktüründe Kürt nüfustan çok Kürt coğrafyasının öne çıkması Kürt Hareketinin tayin edici bir niteliğinin görünümü olarak hayırlı ve etkili oldu. Kürt Hareketinin, tüm Türkiye sathına yayılmış Kürt kökenlilerin –veya bir başka sorunlu açıdan, Kürt işçi ve emekçilerinin– bir sosyo-politik hareketi olduğunu söylemek, hareketin yoğunluğunu ve merkezini dağıtan bir anlam taşımak yanında politik de değil. Hareket, temelini, asıl olarak, belli bir coğrafyaya ilişkin olmakta bulmaktadır. Kürt Hareketinin bir kültürel haklar hareketi değil, bir politik ve kollektif haklar hareketi olduğunun da gerekçesi ve kanıtı budur. Ancak bölge-temelli bir hareket, politik ve kollektif haklar için sonuç alıcı mücadele yürütebilir. Bu özellik de, 29 Mart yerel seçimleri sonucunda, tarafların tamamının algılayacağı şekilde ortaya çıktı. Devletin yetkililerinden önde gelen gazete yorumcularına kadar herkes özellikle bu haritaya dikkat çekti.

TC’nin resmi tutumunun, “bölge” dışında önemli gördüğü yerlerde Kürtlerin köprübaşı kurmasını ne pahasına olursa olsun önlemek olduğu anlaşılıyor. Nitekim, geçmişte Mersin’de belediye başkanlığının Kürtlere verilmemesi bu stratejik duruşun çıplak ifadesiydi. Kürt Hareketinin bu stratejiyi bozacak bir güce erişemeyeceği, şimdiki tarihsel veriler ortamında, açık olsa gerek. O halde, Kürt Hareketi bölge haricindeki milyonlarca Kürdü, Devletin ya da sınıfçı ve/veya ekonomist Türk sosyalizminin ellerine mi terk etmeli?

“Kin em? / Biz kimiz”, PKK öncesi Kürt hareketini nitelemede başlıca bir etmendi. Fakat, PKK’nin başlatıcısı olduğu Kürt Hareketi, baştan itibaren, bir yersel egemenlik hareketi olarak belirmişti. PKK’nin Kürt Hareketi, “biz” (onlar değil biz) evresini ya yaşamadı, ya da Hareket, 29 Mart seçimleriyle artık “bizim” (onların değil bizim) evresinde özel bir mesafe kat etmiş oldu. Bu, bir kazanımdır. Etnik Kürt politikası, yani Batı’daki Kürtleri de kapsayan politik nüfuz amacı da ancak bu politikanın çarpan veya hızlandırıcı etkisiyle dinamize olacaktır. Öte yandan, bölge temelli politika, Kürdistan’daki dinsel etkili ve göz ardı edilemez nicelikteki nüfusu da etkilemenin en elverişli yolu olsa gerektir.

Diyarbakır Büyükşehir’de DTP toplam 234 bin oy aldı. Bu kentin toplam seçmen sayısı 450 bin civarındaydı. DTP adaylarının belediye başkanlıklarını kazandığı ya da Muş ve Ağrı gibi önemli oranda oy aldığı, [Şırnak (DTP’nin aldığı oy sayısı 11 bin, yüzde 53), Hakkari (22 bin, yüzde 80), Van (74 bin, yüzde 53), Siirt (25 bin, yüzde 49), Batman (72 bin, yüzde 59), Iğdır (13 bin, yüzde 40), Bitlis (6 bin, yüzde 34, AKP aldı), Bingöl (13 bin, yüzde 33, AKP aldı), Ağrı (11 bin, yüzde 32, AKP aldı), Muş (10 bin, yüzde 37, AKP aldı) ve Tunceli (4 bin, yüzde 30)] illerin merkezlerindeki seçmen sayısı toplam 700 bin civarında. Buna, çoğunun nüfusu yüz bine dayanan bazı ilçeleri [Nusaybin (DTP’nin aldığı oy sayısı 24 bin, yüzde 82, Mardin), Kızıltepe (37 bin, yüzde 78, Mardin), Yüksekova (19 bin, yüzde 84, Hakkari), Tatvan (9 bin, yüzde 36, AKP: yüzde 34, Bitlis), Doğubayazıt (13 bin, yüzde 61, Ağrı) Patnos (6 bin, yüzde 30, Ağrı), Silvan (11 bin, yüzde 70, Diyarbakır), Viranşehir (14 bin, yüzde 47, Şanlıurfa), Kurtalan (5 bin, yüzde 47, Siirt), Cizre (30 bin, yüzde 74, Şırnak), Silopi (18 bin, yüzde 60, Şırnak)] de katarsak, “bölge”de DTP’ye verilen 700 bini aşkın oydan söz ediyoruz demektir.

İstanbul’da kazanamayacağı kesin olan DTP adayı Akın Birdal’ın aldığı oy 324 bindi. Bu, “bölge” ölçüleri bakımından çok büyük bir sayıdır, fakat politik sonuçlar veren veya vermesi beklenen, bu metropoldeki oylar değil, bu sayıdan daha az olan Diyarbakır oyları, veya onda biri ölçeğindeki Iğdır, Şırnak gibi yerlerdeki oylardır. İstanbul ve “batı”nın oylarının politik etkisi olmuştur, fakat “bölge”de verilen oylar sonuç almıştır.

Batı'da Kürtlerin "kendilerine" pek oy vermediği artık açık gözüküyor. İstanbul Esenyurt'un düşük oranı (yüzde 15, 29 bin), kazanamayacağı kesin olan İstanbul Büyükşehir gibi bir yerden farklı olarak, kazanacağı umulan bir yerde bile Kürtlerin oylarını esirgediğini gösteriyor. Adana ve Mersin gibi illerdeki yüksek Kürt oyunun stratejik bir etkisi olmayacaktır.

Daralma ya da konsolidasyon

Sınırlar çizilmiş görünüyor. Bu coğrafya, Tunceli dışarıda bırakılarak, neredeyse çelik bir çember tarafından kuşatılmıştır. Gaziantep, Kahramanmaraş, Adıyaman, Malatya, –Karakoçan ilçesi hariç– Elazığ, Erzincan, –Tekman ve Karayazı ilçeleri hariç– Erzurum ve –Digor ve Kağızman ilçeleri hariç– Kars gibi illerde Kürt oyları çarpıcı oranda düşüktür. Oysa “büyük Kürdistan” haritalarında bütün bu bölgeler içeride yer almaktaydı. Yani kuruluş kavgasını Botan-Behdinan alanında, varoluş kavgasını öteki yerlerde veren bir Kürdistan’dan söz etmek durumundayız...

Bu şemayı Tunceli ve Iğdır bozmaktadır. Tunceli, farklı bir dinamiğe sahip olduğunu göstermiştir. Iğdır da, Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in devletlünün hissiyatını gayet açık bir şekilde yansıtan sözleriyle, duruma devletin razı olmadığını, sonucun kazaya geldiğini ele verdi. Ağrı’da devlet bu refleksi gösterdi ama anlaşılan Iğdır’da gaflete geldi! “Belirli bölge”yi gözden çıkarmaya hazırlıklılardı, ama “Iğdır’ın da alınması”na devletin henüz hazır olmadığı bu sözlerle anlaşılıyordu.

1991 seçimlerinden bu yana kararlı bir şekilde görüldüğü üzere, sınırları Kürt seçmen tarafından çizilmiş bir coğrafya belirmektedir. Bu “yer”in a) merkezini Diyarbakır; b) müstahkem mevkisini Diyarbakır’ın sırtını yasladığı, ve Kızıltepe ve Cizre’den Başkale’ye kadar uzanan hat; c) uç bölgelerini Tunceli, Şanlıurfa, Iğdır, Ağrı ve Digor; d) karın ağrısını Bingöl, Muş, Bitlis, Siirt, Van hattı oluşturuyor.

Bölünme ve karşı-özne yokluğu

Azımsanamayacak Kürt nüfus barındırmalarına rağmen Kürt kentleri sayılamayacak Malatya, Erzincan gibi yerlerden farklı olarak, Kürt niteliği kesin fakat Kürt Hareketine uzaklığı da herhalde kesin olan bazı yerleşim yerlerinin varlığı, bölgedeki bölünmüşlüğü göz önüne çıkarıyor.

Bingöl, Bitlis gibi kentlerin “seçmen davranışı”, bir başka ve çok önemli stratejik hususu, yani bölünmeyi işaret etmektedir.

Bölge’de 40 bin korucu bulunuyor. Devlet yanlılığı artık kararlı bir hal almış aşiretler var. Dinsel bağlantı, Yurtsever Harekete bağlanmaya karşı bir seçenek olarak çıkıyor. Hizbullah bu zemin üzerinde varlık buluyor ve çalışıyor.

Bazı illerde, belediye başkanlığını kazanamasa da, Kürt Hareketinin kent merkezlerinde önemli bir gücü olmasına rağmen, ilçelerde vahim bir tablonun varlığı dikkat çekiyor. Van, Siirt, Batman, Iğdır, Bingöl, Bitlis, Ağrı, Muş’ta ilçelerin açıkça ve ağırlıkla devlet yanlısı bir nüfus barındırdığı görülüyor. Mardin, Bitlis, Bingöl, Ağrı, Muş’ta kent merkezlerinde DTP oyları yüzde 30’un ancak üzerinde. Fakat bu kentlerde devlet partisi hep daha güçlü olduğu gibi, ilçelerin de ağırlıkla, devlet partisi yanlısı olduğu görülüyor. Bu kentlerde, Kürt Yurtsever Hareketine net bir şekilde karşı olan ve nüfusun yarısından çok bir toplam var. DTP’nin kent merkezlerinde belediye başkanlıklarını kazandığı bazı illerin ilçelerinde çok ağır bir karşı-dinamik bulunuyor. Örneğin Muş’ta Kürt Hareketi çok önemli –belki belediye başkanlığını kazanacak ölçüde– bir oy oranını yakalamış olmasına rağmen, bu kentin ilçelerinde kötü bir tablo çıkıyor. Hatta Bingöl örneğinde, ilçelerde ezici bir devlet ağırlığı söz konusu. Buna karşılık, Mardin’in ilçelerinin çoğunda DTP’nin ezici üstünlüğü yanında, Urfa’nın ilçelerinin hepsinde önemli bir DTP varlığı göze çarpıyor. Yani “bölge”de Kürt Hareketi bazı il merkezlerinde güçlüyken ilçelerde zayıf, bazı ilçelerde güçlüyken il merkezlerinde zayıf bir varlık gösteriyor.

Bu durumda, kent merkezleriyle ilçelerin toplamda Kürt Hareketine yakın olduğu üç il kalıyor: Diyarbakır, Şırnak ve Hakkari.

Kürt toplumu derin çizgilerle bölünmüş görünüyor. (Bundan dar anlamda sınıfsal ayrışma kast edilmiyor. Tarih bilimsel bakımdan elbette sınıfsal, ama politik olarak sınıfsal izler aramak gerekmeyen bir ayrışmadan söz edilmeye çalışıyor.) Kürt toplumu, bazı yerleşim yerleri nezdinde, dinsel yönelimler nezdinde, devletin yanında yer almakla karakterize olan bazı unsurlar nezdinde ve aşiretler nezdinde bölünmüştür. Bu unsurların yaygın olarak örtüşmesi söz konusudur. Kürt Yurtsever Hareketinin şu koşullarda bunu telafi etmesi mümkün görünmüyor.

Yurtsever Hareketin şansı, karşısında yer alan Kürt nüfusun kendini temsil edecek bir “özne”ye sahip olmaması ve esasen devlete yaslanmasıdır. “Devlet partisi”nin oy oranı hala bölge nüfusunun yarısı civarında olmayı korumaktadır. Bir başka Kürt nitelikli öznenin varlığı Yurtsever Hareket için vahim sonuçlar doğurabilirdi. Yurtsever Hareketin Hizbullah’ın çalışmalarına dönük negatif duyarlığını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Hizbullah, 1990’lardaki konumu ne olursa olsun, yerli ve özgül bir dinamiktir. Ancak, bu, Yurtsever Hareketin bölge halkının dinsel duyarlığını değerlendirmeyi devlete ya da başka özne adaylarına bırakmasına razı olmak anlamına gelmemeli. Yurtsever Hareket, bu sorunu aşmak için çaba gösteriyor. Örneğin, Günlük gazetesi, seçimden hemen önce, Said-i Nursi’yi Fethullahçılar ve AKP’ye karşı savunan bir yazı dizisi yayımladı. HPG kaynakları dini motifi yaygın olarak kullanıyor. Bu ve öteki yönleriyle, Kürt Hareketi hala Aydınlanma ve Cumhuriyet şampiyonu bazı Türk solcuları tarafından, “Aydınlanmanın kazanımlarına ve insanlığın ilerici birikimine sahip çıkma tutumundan uzak durmaya devam etmekte” olduğu için eleştirilmektedir. (Merdan Yanardağ, “Seçim Sonuçlarının Ön Analizi”, 3 Nisan 2009, sol.org) Buna karşın, Kürt Hareketinin Kürdistan’ın Aydınlanmacıları konumuna yerleşme emareleri gösterdiği de izleniyor ve hareketin içindeki bazı unsurlar da, bu riske sürekli dikkat çekiyor.

İsmail Beşikçi, bölgedeki Kürtlerin neden Güney Kürdistan veya Batı Şeria ile Gazze’dekiler gibi bir politik davranış göstermediğini soruyor. “Kürt şehirleri bazında seçimleri irdelerken, “DTP şu kadar oy aldı, AKP şu kadar oy aldı” “DTP’nin oyu şu kadar artı, AKP’nin oyu şu kadar azaldı” diyoruz. Batı Şeria’da, Gazze’de yapılan seçimleri düşünün, İsrail siyasal partileri oralardan oy alabiliyor mu? Güney Kürdistan’daki seçimleri düşünün, Merkezi Irak’ın siyasal partileri oralardan oy alabiliyor mu? Bu konuların düşünülmesinde de yarar vardır.” (“Af-Silah Bırakma”, 3 Nisan 2009, http://www.kurdistan-post.org/Niviskar-op-viewarticle-artid-1728.html)

Kuzey Kürdistan, iki örneğe de benzemiyor; bir benzerlik aranacaksa, herhalde İsrail sınırları içinde yaşayan vatandaş statüsündeki Arap nüfus söz konusu olabilir.

Dersim’in stratejik önemi

Elazığ, “bölge”de açık bir aykırı dinamik özelliği gösteriyor. Söz konusu coğrafya açısından Elazığ içeride, Tunceli dışarıda kalmakla sorun oluyor. Tunceli, Kürt Hareketi için “bölge”yi tutmak bakımından stratejik önemdedir.

Sorun, bu kentin, Kürt Hareketinin, korunması elzem bir uç bölgesi olarak değerlendirilmesinin mi, yoksa, “son tahlilde” Türk nitelikli devrimci hareketin bir köprübaşı olarak değerlendirilmesinin mi stratejik açıdan zorunlu olduğuna karar vermekten geçiyor. Tunceli’nin Kürt Hareketi için kaybının, coğrafyanın epeyce geriye çekilmesi anlamına geleceği açıktır. Ya Tunceli kendiyle birlikte Kahramanmaraş, Adıyaman, Malatya, Sivas, Erzincan, Elazığ hinterlandını tutmada çok önemli bir işlev görecek, ya da bu önemli alan gözden çıkarılacaktır. 29 Mart seçim konjonktüründe Tunceli’de yaşanan gelişmeler, Yurtsever Hareketin sorunu daha da etraflı ele almasını zorunlu kılıyor.

Bu anlamda, örneğin Iğdır ve Ağrı aynı ölçüde stratejik görünmüyor. Devlet yetkililerinin bu anlamda yanıldığı söylenebilir.

Tunceli çatlağı, Türkiye devrimci ve sol hareketinin yönelimleri açısından da çok önemli sonuçlara gebe görünüyor. Türkiye devrimci ve sol hareketinde süregelen bir yönelim bu çatlağa tutunarak daha da güçleneceğe benziyor.

Kürt Hareketinin geniş ufku ve özeleştiri eğilimi

Peki, Kürt Hareketi kendi sorunlarına ve sorunlar karşısındaki tutumuna nasıl yaklaşıyor? Hareketin önde gelen sözcülerinden Selahattin Erdem’in seçim sürecine ilişkin değerlendirmesi şu sözleri de içeriyordu:

     “DTP, Kürt ve kadın sorununda gösterdiği geniş ve katılımcı demokratik yaklaşımı, aynı oranda dini, mezhepsel ve etnik sorunlarda da gösterememiştir. Örneğin, Mardin merkez, Hasankeyf, Midyat gibi alanlarda Arap toplumunun sorunlarına eğilen ve onları öne çıkaran bir demokratik yaklaşımın gerektiği açıktır. Yine Urfa, Bingöl, Bitlis gibi alanlarda halkın dini sorunlarına, Dersim ilçeleri ile Maraş ve Adıyaman yörelerinde de mezhepsel sorunlara demokratik çözüm yaklaşımı gerekir. Bunu görmemek veya görüp de demokratik çözüm üretmemek dar bir yaklaşımdır. Sonuç DTP’nin buralarda seçimi kazanamaması olmuştur. Halbuki yeterli bir demokratik yaklaşım gösterseydi DTP her yerde seçimin kazananı olurdu.

“Üçüncü olarak da, seçimde daha büyük başarı için siyasi ittifaklar ve kapsayıcılıkta da daha geniş olmak gerektiği açıktır. DTP’nin bu alanlarda dar ve yetersiz bir siyasi yaklaşıma sahip olduğu açıktır. Bir demokratik ve siyasi hareket yaratmakla görevli olan ve başarısını burada arayan bir parti en geniş demokratik ittifak tutumunu gösterebilmelidir. Oysa DTP’nin Mazgirt’teki tutumu örneğin buna uygun olmamıştır. En geniş demokratik siyasi birliği yaratabilmek için herkese biraz yer ve güç vermeyi bilmek gerekir.” (Selahattin Erdem, “Sonuçlar”, Yeni Özgür Politika, 4 Nisan 2009)

Dile getirilen görüşlerin isabetli olup olmadığı ayrı bir husus olmakla birlikte, yaklaşımındaki enginlikle bu yazı, Kürt Hareketine yaklaşanların dikkatli olmaları, bu hareketin çatışkıları ve tereddütleri içinde, çapının ve potansiyelinin ne olduğunu gözden kaçırmamaları bakımından çok önemli bir örnektir.

Çarpan etki ve merkezi dinamik

Gerillanın Kürt Hareketi açısından her şeyin güvencesi olduğu tekrara gerek duymayacak bir olgudur. Ancak, elbette bu unsur sayesinde, rejimle yasal zeminde kapışma bakımından da Kürt Hareketi azımsanmayacak bir yol katetmiş bulunuyor.

Yerel seçimde çizilen harita, çarpan ve hızlandırıcı etkiyle, Hareketin bazı başlıca sorunlarını aşma mücadelesine ivme katacaktır. Seçimler sonucu elde edilen kurumsal başarı, bir yandan Batıda yerleşik Kürt kitlelerin çözülmemesi ve giderek artan oranda kazanılmasında, öte yandan “bölge”de Hareketten uzak duran Kürtlerin kazanılmasında tayin edici bir role sahip olacaktır. Kürt Hareketinin belediyeler sicilinin parlak olduğu söylenemez. Gerillanın kanını dengeleyecek kalıcı bir unsur hala devreye sokulamamıştır.

Kürt Hareketi, bir yandan bölgede dinin etkisindeki Kürt kitlelerini, Alevi Kürtler veya Zazaları ve Kürt olmayan nüfusu kazanmanın, öte yandan Batı’daki Kürtleri kaybetmemenin yolunu bulmaya çalışmalıdır. Söz konusu kazanım mümkün değilse, halihazırdaki güçleri gayet sakınımlı değerlendirmek ve konsolidasyonu büyük bir dikkatle sağlamak gerektiği açığa çıkıyor.

Meclis’teki DTP Grubu, önemli bir yer tutmuştur, fakat çarpan etkisi –eski Meclis deneyimine göre çok ileride olmakla birlikte– belirgin değildir. Çarpan ve hızlandırıcı etkiyi “dışarıdan”, Kürt Hareketiyle dayanışma içinde olan Türk solundan elde etmenin de mümkün olmadığı, Çatı Partisi projesinin sönümlendiği izlenimi veren haliyle görülmüş olmalı. Şimdi Kürt Hareketi çarpan etki yapabilecek yeni bir kazanıma sahiptir. Belediyelerdeki iktidarın önceki hali ile şimdiki hali arasındaki fark önemlidir. Kürt Hareketi, gerillaya çarpan etkiyle destek sunmakla karşı karşıyadır.

“Dar Kürdistan”da nüfusun yarısı hala, son başarı koşullarında bile, İslam dolayımıyla, devlet partisinin yanında yer alıyor. Bu faktör, kurumsal başarıların güvencede olmadığının açık göstergesidir.

Kürt Hareketinin bir İslam politikası muhakkak olmalıdır. “Kürdistan’ın Kemalistleri” eleştirileri hiç de boş değildir ve Kürt Hareketi, elbette çok ciddi sıkıntılara rağmen, din faktörüne halihazırdaki yaklaşımıyla yetinmemelidir.

Abdullah Öcalan’ın Dine Devrimci Yaklaşım” başlıklı çalışması Kürt Hareketinin meseleye yaklaşımının ilk belli başlı belgesi olarak tarihteki yerini almıştır. Nitekim bu çalışma, Türkiye sol hareketinin Aydınlanmacı ve laik tepkisini çekmekte gecikmemişti. Ancak, muhtemelen Hizbulkontra’yla (Hizbullah) savaşın koşulları, Kürt Hareketinin bu konudaki kapsayıcılığını sekteye uğrattı. Öcalan’ın İmralı süreciyle birlikte yeni yaklaşımları aslında din sorununu kapsama bakımından gayet uygun bir niteliğe sahip olmasına rağmen, Hareketin içinde bulunduğu koşullar ve halihazırdaki insan rezervi bu yaklaşımı politik biçimlenmeye taşımaya yetmiyor. Bunda, 2000’li yıllar boyunca bölge ve dünya ölçeğinde gelişen İslami harekete, politik mülahazalarla, mesafeli yaklaşma gayretinin de önemli etkisi olsa gerektir.

Yurtsever Hareketin bazı yetkililerinin seçim kürsülerinde konuşurken ezan okunurken konuşmalarına ara vermek istemediği gazetelere yansıdı. Üstelik bu, Yurtsever Hareketin, şu ya da bu seçim taktiği ile çözeceği bir sorun olmaktan çok uzaktır.

Kürt Hareketine önümüzdeki dönem bir yandan TRT Şeş gibi gerici reformlar dayatılacak, öte yandan dağdakilere bastırma hamlesi gelecek... Bu durumda, bir yandan "dağ"ın görece önemi daha ve daha da artacak, öte yandan Kürt Hareketinin bölgede “dayanışmacı” bir toplumsal varlık göstermesi zorunlu olacak. Her zaman yekpare bir devlet olmayabilir karşıda, ve iyi belediyecilik yapmak, Kürt toplumunun içinde debelendiği çözülme ve yoksulluk ortamında çok önemli bir hal almaktadır.

Bu başarı seviyesinden sonra artık Kürt Hareketinin önünde gerilemeden başka ihtimal olamaz. Belediye deneyimlerinin başarılı sayılamayacak etkinliğini göz önüne alırsak, bu, özellikle geçerlidir. Yani Kürt Hareketi sosyal dayanışmacılığı kesinlikle öne çıkarmalıdır. Belediyelerdeki başarısızlığın Kürt Hareketinde olumsuz etkileri olacak ve çarpan etki bu kez negatif işleyecektir.

Yurtsever Hareket, bugün sadece yıkıcılığa yaslanamayacak kadar büyümüş ve Kürt toplumuna nüfuz etmiştir. Kürt Hareketi, kuruculuk misyonu edinmelidir. Bu yönün dramatik ölçüde eksik olduğunu teslim etmeliyiz. Bir büyük öznenin savaşla toplum kuruculuğunu en iyi şekilde birleştirebileceğinin bir örneği Lübnan’daki Hizbullah Hareketidir. Bu örgütün, bölge konjonktürünün büyük olanaklarından yararlandığı bir gerçek olmakla birlikte, Kürt Hareketinin de dünyanın Batısında büyük bir Kürt nüfusu harekete geçirebileceği gözden kaçırılmamalıdır.

Aslında, Yurtsever Hareketin bu sorunların farkında olduğu ama gerektiği şekilde organize olamadığı görülüyor. Geçtiğimiz günlerde DTP örgütlerine yapılan operasyonlara dayanak olduğu ve Murat Karayılan’a ait olduğu ileri sürülen bir “talimat”ın, gerçek olup olmadığından bağımsız olarak, gerçeği yansıttığı kesindir. Buna göre, Karayılan’ın direktifi şöyleydi:

"DTP ciddi projelerle halkın karşısına çıkmalıdır. DTP, halkın içinde bulunduğu yoksulluğu görerek sosyal projeler üretmelidir. İyi çalışmayan yönetim derhal değiştirilmelidir. DTP iyi çalışmalı. Halkçı olmalıdır. Halk ilgi bekliyor, dayanışma bekliyor. DTP'li yöneticiler bunu yapmalıdır. Eğer Diyarbakır'daki DTP il örgütü iyi çalışmıyorsa o zaman ya değişmeli, ya da tarzını değiştirmelidir. DTP bir Türkiye partisi, onu anladık. Fakat eğer önemli oranda Kürt toplumuna dayanıyorsa, `Kürt toplumunun ezici çoğunluğu yoksul bir toplumsal gerçekliği ifade etmektedir'. Taban siyasetini yürütmelidir. DTP kadroları halkçı olmalıdır. Hiç kimseye bireysel menfaat sağlama hakkı tanınamaz. Kim bireysel menfaat sağlama peşindeyse, ailesini, çevresini kolluyorsa, ailecilik, grupçuluk yapıyorsa, çevresinde oluşturduğu bazı kesimlere dayanıyorsa ve buna dayanarak kendini güç yapıyorsa tavır alınmalıdır." (Vatan, 19 Nisan 2009)

Yurtsever Hareket, artık ölçek büyütmüştür ve doğal olarak, yeni ölçeğin yeni sorunlarıyla karşı karşıyadır. Henüz başlangıcında bulunan bu ölçekten geri düşme riski yüksektir. Yani ya ölçek korunacak, ya da ölçekten düşülecektir. Ölçeğin korunmasının en yakın gerekli koşulu toplumsal politikadır; tabii bu yaklaşımda gerilla, –Zap gibi parlak pratiklerin katkısı dışında– veri durumundadır.

Kürt Hareketi, 2008’deki Zap tacına yeni bir taç eklemiş ve 1993'ten sonra yeni bir gelişme dönemi yakalamıştır. Bunu dağıtmaması elzemdir. Türkiye sol hareketi, ne yazık, bu mücadeleye katkı sağlayamamaktadır.

 

Okunma 10407 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.