Türkiye Solunun Deli Gömleği: Cumhuriyetçi Solculuk

Yazan

Türkiye Solunun ideolojik ekseni, Tayyip Devleti karşısında Cumhuriyetçiliğe demir atmış durumda. Tayyip’in karşısında, Cumhuriyetin yanında!

Türkiye Solu ideolojik olarak değil ama politik olarak Kemalizmin dışına çıktığı bir dönemi yaşadı. Ve bu dönem onun devrimci politik varlığında ifade buldu. Şimdilerdeyse konjonktürün etkisiyle muhalefetin genel ideolojisi haline gelen Kemalizme dönüş yapıyor. Öyle ki Sol, yıllardır aradığı su yatağını bulmuş gibi. Karşısında adlı adınca Tayyip Erdoğan adında politik ve ideolojik düşman var. Beri yandaysa Tayyip’e düşmanlık eden geniş Cumhuriyetçi bir alan. Sadeleşmiş politik ve ideolojik tablo, Sola başka bir seçenek  de bırakmıyor. Bu sadelik içinde ideolojik ayrımlara girerek suyu bulandırmak ne kazandırır ki Sola?

Politik koşullar itici etken. Tayyip Erdoğan ile temsil edilen devlet herhangi bir muhalefet girişimini bastırmada asgari burjuva devlet normlarına riayet etmeyi kendi varlığına tehdit olarak değerlendiriyor. Bu koşullarda ‘demokratik muhalefet’in genişleyen bir açı oluşturmasına heves ediyor Türkiye Solu. Türkiye’de yerleşik iki gerici klik arasındaki kapışmanın hazır kodlarının bu noktada devrede olması hiç şaşırtıcı değil. Kemalizm artık bir devlet ideolojisi olarak varlığını sürdüremez ve devletten kapı dışarı edilmiş iken, ondaki tarihsel ilericiliği keşfetmek ve onun köklü hegemonyasının kitlesel etkilerinin demokratik muhalefet sahasındaki görece dinamizmine kapılmak olağanlaştı. Bu noktadan sonra mesele Kemalizmin bugün için politik temsili olan CHP’nin neden “yeterince” solcu olmadığı, muhalefet biçimlerini solda kurmadığı haline dönüşmüş durumda. Cumhuriyetçi Solculuk için CHP sadece yeterince solcu olmamakla kusurlu değil, aynı zamanda ve bununla birlikte yeteri kadar Kemalist olmamaktan da sorumlu.

Baş düşmanın bizi ittiği yer: Uygar solculuk

İktidardan düşmüş bir gerici kliğin hedef tahtasına oturtulması gibi bir saçmalığın, mızrağın sivri ucunu baş düşmana yöneltmekten kaçınmak gibi vahim bir boyutu yanında, teorik olarak politikayı ideolojinin kumandasına vermekten başka bir anlamı yok. Öte yandan politik konjonktürde yaşanan örtüşmenin ideolojik bir hegemonyaya dönüşmesine karşı da direnç oluşturulmalı. Solun genel alanından geçerek belirli bir Marksizm anlayışını kuşatan etki göz ardı edilemez. Türkiye Solu bu katarın kendine ayrılan kompartımanında, tayin edici bir politik varlığa da sahip olamadığı için, muhalefet alanında ideo-kültürel ağırlık kazanmaya meylediyor.

Türkiye Solunun içine girdiği bu eğik düzlemi, bir dönem liberallerin politikaya, cürümlerini çok  aşan etki etme biçimlerine benzeyen ama adeta bir karikatür haline gelmiş biçimiyle tekrarlanan tarzıyla izliyoruz. Soru net; aslı varken sureti de ne oluyor! Ama kuşkusuz Solun, Kemalizmin tarihsel mirasının tutarlı temsilcilerinin kendileri olduğunu, Aydınlanma ve devrimi sürdürerek onun sınırlılıklarını aşmakta kararlı olduğu cevabını almaya hazır olmak lazım.

Boratav’ın kurduğu Aydınlanmacı şablon

Türkiye Solunun Kemalizmin geniş şemsiyesi altında çeşitli şekillerde bulunduğunu görüyoruz. Bu konuda, Korkut Boratav’ın, belirli bir Marksizm anlayışını temsil etme rüştüne sahip olmaktan dolayı özel bir örnek olmayı hak ettiğini söyleyebiliriz. Boratav’ın, politik koşulları Aydınlanmacı bir ideolojik yaklaşımla ve konjonktüre göre hareket edebilen bir tarzda tarihsel-politik ele alışının genişleyen bir yanı bulunuyor. Boratav, birkaç yıl önceki (03.10.2014’te Birgün gazetesinde yayınlanan) bir yazısında Hindistan seçimlerini değerlendirmişti. Her ne kadar yazı Hindistan seçim sonuçlarıyla ilgili olsa da doğrudan Türkiye ile kurulan benzeştirmelerle yüklüydü. Hindistan’da seçimleri kazanan “sağcı” BJP’nin Hindu köktendinciliği ve şovenizmine dayanan politik programının neo-liberal politikalarla bağlantısını ele alan Boratav, emperyalist politikalara bağlı olarak dincileşmenin burjuva demokratik kazanımları geri çevirmeye dönük olduğunu ifade ediyordu.

Bu genel tarihsel-politik belirlemeden yola çıkan Boratav, “Hindistan’ın CHP’si” ve kurucu partisi olan Kongre Partisi’nin burjuva demokratik tarihsel kazanımların temsilcisi olduğunu savunuyordu. Sonuç önermesi ise “sosyalist hareketin güçsüz olduğu” koşullarda Kongre Partisi’nin desteklenmesiydi. Çünkü “ülkenin gericiliğe, vahşi kapitalizme sürüklenmesini frenleyebilecek güçlerin ağırlık merkezi sosyalist harekette değil, (ne yazık ki) hâlâ Kongre Partisi’nde”ydi. Kongre Partisi, iktidar olduğu yıllarda Maocu komünist devrimcilerin Naksalit Hareketini birincil iç tehdit olarak görüyor ve devrimcilere karşı aralıksız imha harekatları düzenliyordu.

Tarihsel dönemleştirmeye bağlanarak Cumhuriyetin kazanımlarını korumak ve bu kazanımlar üzerinden tarihsel ilerlemeyi sürdürecek sosyalizme ulaşmak biçiminde ifade edilen kodlamanın yalın bir ifadesi olarak Boratav’ın yaklaşımı, politik konjonktürü aşan ‘ilkesel’ bir tutumun ifadesidir. Bugünlerde bu görüş, bir nebze politikleştirilerek –ya da utangaç Kemalizm olarak–, AKP tarafından alaşağı edilen “eski Cumhuriyet”in ihyası değil kurucu temelin kazanımlarını da koruyacak ‘evrensel değerlere’ uygun eşitlikçi Cumhuriyetin inşası olarak ifade ediliyor.

Bu akıl yürütmenin içinde, “sosyalist hareket”in ne zaman “yeterince” güçlü olabileceği ya da özgül ve bağımsız bir devrimci politika uygulayabileceği ile ilgili bir soruşturmaya herhangi bir yer yoktur. Konjonktür sürecin ifadesidir ve tarihsel ileriyi tespit etmek yegane politik işlemdir; daha ne olsun!

Aradan geçen zamanda Korkut Boratav’ın sol için belirlediği koordinatı daralttığı görülüyor. CHP’nin muhalefet alanını bir şekilde toparlamaya dönük görece başarılı hamlesi olan “Adalet Yürüyüşü” ardından topladığı “Adalet Kurultayı” ile kurulan denklem, teorik temeli açısından değil ama uygulanışı açısından revize edilmiş gibi.

Boratav, “Adalet Kurultayı”nın “Geçimde Adalet” oturumunda Türkiye siyasi tarihine dönük bir okumanın akabinde adeta veciz bir ifade ile dönem belirlemesi yapıyor: “Radikal solun tasfiye edildiği bir cumhuriyetçi sol öksüz kalır, bugün de o dönemi yaşıyoruz.” (Cumhuriyet, 31.08.2017)

İlk bakışta “radikal sol” lehine gibi görünen “cumhuriyetçi sol” ve “radikal sol” ayrımı dikkat çekicidir. Boratav bu ayrımla Kemalist kurucu projenin sol bir orijini olduğunu kabul ediyor. Cumhuriyetçi sol, esas olarak tarihsel ve güncel halleriyle Kemalist projenin taşıyıcılığını ideolojide ve politikada yürüten CHP’nin tanımlayıcı niteliği olarak kabul ediliyor. Kabul, CHP’nin bu niteliği taşımadaki eksikliğinden azade genel bir şekilde alınıyor. Boratav, “radikal sol”un 1946’da çok partili hayata geçişte tasfiye edildiğini ama 1960 sonrası tekrar politikaya dahil olduğunu söylüyor. Böylece, “radikal” ile, ‘1971 devrimciliği’nde politik varlık kazanan Türkiye solunun kast edilmediğini anlıyoruz. Boratav’ın ayrımında “radikal sol”, kendi varlığını ancak “cumhuriyetçi sol” ile anlamlandırabilen, “cumhuriyetçi sol”a tamamlayıcı olarak dahil olabilen bir konumda bulunuyor.

Bir analojiyi aşırı yorumlama riskine girmeyi göze alarak ebeveyn rolü biçilen ‘radikal sol’un kendi görevini ve politik niteliğini Cumhuriyetçi sol’a genetik olarak aktardığını kuruyor Boratav. Öyle ya, radikal solun yoksunluğunda “öksüz” kalmış olan Cumhuriyetçi sol olsa olsa kendi çıktığı kaynağın düzenleyiciliğinden yoksun kalır.

Dolayısıyla Boratav, Hindistan için “sosyalist hareketin güçsüzlüğü” koşullarında Kongre Partisi’ni destekleme (siz, Türkiye için CHP’yi destekleme diye okuyun) tavrını adeta geriye çekiyor. Artık sorun “sosyalist hareket”in politika yapma kapasitesi değil, onun tarihsel olarak içerilip temsil edildiği alanda Kemalist Aydınlanmacı / Batıcı modernleşme projesinde ideolojik bir köken ve ayarlayıcı olarak varlığını korumasıdır. Radikal sol böylece ancak ılımlı Aydınlanmacılık ya da ılımlı Kemalizm karşısında radikal bir Aydınlanmacılık ya da radikal Kemalizm olabilme anlamında radikal oluyor.

Sonuç

İşimiz zor. Bir tarafta Tayyip Erdoğan ve ‘kara kalabalıkları’ diğer yanda Cumhuriyet ve Aydınlanma değerleriyle yüklü toplumsal alan. Bir yanda ‘Hamidiyen istibdat’ diğer yanda ‘Kemalist hürriyet’. Bu yarılmada Marksizmin büyük tarihsel geçmişi nerede durulması gerektiğini söylemiyor mu bize? Cevap açık; çıkıntılık etmeden, suyu bulandırmadan ‘büyük insanlığın’ değerleriyle yola devem etmek! Türkiye Solunun, Tayyip Erdoğan karşısında Cumhuriyetçiliği dert etmeden kabul ettiği görülüyor.

Yok hükmünde bir politiklikle malul Marksizmin, ‘büyük insanlığın’ sığınma evinde kendisine koruma talep etmesi konjonktürel güçler dağılımında kaçınılmaz görünüyor. Kaçınılmaz ve hazin. Ancak konjontürün Türkiye Solunu getirdiği yer burası. Evet, içinde bulunduğumuz politik koşullarda ayağımızı bastığımız gerçek maddi zemin burası. Peki bu maddi zemin üzerinde ‘ideolojik mücadele’ diye bir derdi olmayacak mı Marksistlerin? Tayyip’le mücadelenin kefareti büyük kapitalist uygarlığın değerlerine teslim olmak mıdır? 

Okunma 1506 defa
Apertura de cuenta bet365.es