Deneysel görüngücülük üzerine notlar

Yazan

Zafer Parmaksız

1. “Varolmak, algılanmaktır.” Duyulur şeylerin gerçekliği algılanmış olmaktan mı ibarettir? Berkeley, duyu verilerini algılayan zihnin dışında hiçbir şeyin varolmadığını ileri sürüyor. Zihnin algıladığı şeyler fikirden başka bir şey olmayacağı için varolan her şey fikrin yansısıdır. Anlığımızın kendisi de, Locke’taki gibi, duyumlarımızın bir türevidir.

“Realizm karşısında, nesneleri oldukları gibi değil, duyumlarımızın bize gösterdiğinin dışında, realistlerin ileri sürdükleri gibi bizden bağımsız ve kendi başınalığı içindeki bir gerçeklikten sözetmeye hakkımız olmadığını savunan sensüalizm vardır”[1]

Gerçeklik-görünüş ayrımı, varlığın (ama var olan değil) epistemolojik olarak görünen olmasını mümkün kılar. Duyuların bize sadece “görünüşler” hakkında bilgi verdiğini kabul ettiğimiz zaman ‘görünüş’ün gerçeği andırıp andırmayacağını tartışmak gerekir: Görünenin gerçek olması ya da çıkarımda bulunduğumuzun gerçek olması.

Kantçı epistemoloji açısından bakıldığında, bilim adamının naif olarak “real” (gerçek) saydığı şey aslında “fenomenal”dir.[2] Fenomenalizm denen akım, fiziksel nesnenin duyu verilerinden oluşmuş olduğunu öne sürer. Buna karşılık gerçekçilik, fiziksel nesnelerin duyu verilerinde oluşmuş olmadığını, tersine bilen öznenin bu nesneleri duyu verileri vasıtasıyla tanıdığını öne sürer.

Kant terminolojisinde insan; düşünmek, duymak vs. itibarı ile fenomenal dünyaya ait bir varlıktır. Kant, belirlenimciliği, öznelliği, bilinçsiz güdüleri fenomenal dünyaya atfederken buna karşılık numenal dünyada özgürlük, nesnellik, bilinçli yönelimler öne çıkar.

2. Duyu-verilerinden algıladığımız şekliyle, dış dünyadaki nesnelerin gerçek olmasından önce bu nesnelerin varolup olmaması sorunu. Böyle bir sorunu çözmek için, Locke’un “Birincil-ikincil nitelik” ayrımını düşünmemiz yeterlidir.

“Fransız maddeciliğinin iki eğilimi vardır: Bir, kökenini Descartes’tan alan maddecilik; iki, kökenini Locke’tan alan maddecilik. Bu ikinci eğilim, doğrudan doğruya sosyalizme ulaşır. Birinci eğilim, mekanikçi maddecilik.”[3]

Locke, zihni bütünüyle dışsal dünyaya bırakırken, saldırdığı doğuştan verili idealar düşüncesi ise dışsal dünyayı bütünüyle paranteze almaktaydı. Locke, duyum ve idraki deneyimin iki türü gibi görüyordu. Duyumlar dışsal dünyaya ilişkin verileri, idrak ise içsel duyumları sunmaktaydı. Dolayısıyla Descartes’tan farkı, “doğuştan verili idealar” yerine deneyimi koymasıydı, bütünüyle duyumları değil.[4]

Locke felsefesinin en önemli tarafının, Descartes felsefesine tamamıyla karşı olarak, akılcılığa karşı ampirizmi savunmak olduğu belirtiliyor. Locke, Descartes’ın yanlışını “doğuştan fikirler”inde bulur.

Denkel’in dediğine göre, Locke ve Berkeley’in kuramları, deneyci yaklaşımın iki karşıt uç noktasını oluşturur. Bu iki kuram, epistemoloji kapsamına giren konularda birleşirken, epistemolojinin arka planında gördükleri metafiziksel yapılara ilişkin taban tabana karşıt bir konum alırlar. Locke deneyci epistemolojisine temel olarak deneyciliği fersah fersah aşan gerçekçi hatta “fiziksel” anlamında materyalist bir ontoloji önerirken, Berkeley deneycilikte tutarlı olmak adına bu gerçekçiliği yadsımıştır.[5]

Madde bize zihin karşıtı bir şey ifade eder ve Berkeley’in maddi tözü yadsıması bu anlamda değerlendirilmelidir. Berkeley, maddenin varlığının semptomları olarak anladığımız duyu verilerinin bilinçten bağımsız olduğunu yadsımaz, ama zihinde bulunan bir düşünce olduğu görüşüne karşı çıkar. Maddenin varlığını inkar etmek suretiyle o, kendisinden sonra fenomenalizm (Hume gibi) felsefesinin doğmasına yol açmıştır.

3. Locke’un tanımıyla “[birincil nitelikler], cisim ne durumda bulunursa bulunsun, ondan sonuna dek ayrılmaz olanlardır; cisim bunları, uğradığı bütün başkalaşım ve değişmelerde ve kendisine uygulanan bütün güçlere karşı korur: Ve bunlar duyumun, algılanmaya yeterli oylumu olan her madde parçasında her zaman bulduğu niteliklerdir.”[6]

Locke’a göre ikincil nitelikler ise yine onun tanımına göre, “gerçekte, cisimlerin kendilerinde bulunan bir şeyler değil de, cisimlerin birincil nitelikleriyle yani onların oylum, kılık, yapı ve devimleriyle bizde renkler, sesler, tatlar vb. gibi duyumlar üreten güçler olan niteliklerdir.”[7]

Yine Locke terminolojisiyle ifade edersek “birincil niteliklerin ideleri benzerliklerdir, ikincillerinki değil”[8]. Locke’a göre birincil niteliklere ait idealar birincil niteliklere benzerken (görünüş olan ve gerçek olan kılık, öz itibarı ile kılıktır), ikincil özelliğe sahip idealar (renk duyumları), ikincil özelliklerden (renk) ayrıdır.

Burada Locke ile kendisinden önceki filozoflar arasında kimi benzerlikler ve farklılıklar saptayalım: Tıpkı Galileo gibi o da birincil niteliklerin idealarını benzer tutmuş, fakat Galileo’da ikincil niteliklerin ideaları ikincil niteliklere benzemektedir. Ya da cisimleri görmediğimizde bile bunların ikincil nitelikleri (renk tat ses vs.) olduğunu Locke kabul ederken ve böylece bilime yönelirken, Galileo bunları reddetmiştir.

Locke, Descartes’ı izleyerek, birincil niteliklerin birden çok duyu organıyla kavranabildiğini, nesne için zorunlu ve bilimsel anlamda ölçülebilir olduğunu vurguluyor. Bu açıdan Locke’un, kendisine düşünsel olarak yakın çağdaşı Boyle’u değil de Descartes’ı izlemesinin ilginç olduğu saptanıyor. Locke’un birincil ve ikincil niteliklerinin Descartesçı septisizme yakın olduğu ileri sürülüyor. Berkeley’e göre sorunsaldan çıkmanın yolu, ideacı epistemolojiden, idealist metafiziğe geçiş yapmaktır. Berkeley bu idealist metafiziğe geçişi, maddenin ya da maddi nesnelerin varlığını inkar ederek yapmıştır.

İdeacılıktan idealizme uzanan süreçte ikincil niteliklerin öznelliğiyle ilgili sorun ara duraktır ve kısmen ideacılığa daha yakındır. Galileo ve diğerlerini, ikincil niteliklerin öznel olduğu fikrine götüren duyu deneyden çok akıldır.

Berkeley, Locke’un ortaya attığı gerekçelere dayanarak, ikincil niteliklerin öznel olduğunun öne sürülmesi durumunda bunların birincil niteliklerden ayrılamayan şeyler olmasından ötürü, birincil niteliklerin de öznel sayılmak zorunda kalınacağını savunmuştur.

4. Duyumculuk ile materyalizm ayrı düzeylere ve nesnelere ilişkindir. Duyumculuk, daha çok bilginin mahiyetine ilişkin bir girişimi, materyalizm ise ontolojik bir uğraşıyı temsil eder.[9] Materyalizmin, Locke sonra da Condillac’ın duyumcu çizgisinde yer aldığı ölçüde, maddenin özelliği olan düşüncenin duyarlılıkta yattığını kanıtlamaya çalıştığı belirtilir.

Locke’tan sonra ampirizm iki kola ayrılır: İngiltere’de Berkeley ile idealizm, Hume ile fenomenalizm ve çağrışımcılık, Fransa’da ise Condillac ile duyumculuk, Helveitus ile materyalizm halini alır. Aydınlanma düşüncesi zorunlu olarak maddeci düşünce değildir, ancak maddeci düşünce aydınlanma düşüncesi içinde yeni bir atılım kazanır.[10]

Felsefi planda materyalizm, Locke felsefesi ve İngiliz aydınlanmacılığı ile ilişkisi olan temel düşüncelere bağlıdır. Bu iki gelenekteki ortak paydayı düşüncelerimizin kaynağı sorunu oluşturur. Bu sorun Newtoncu düşüncelerden daha çok, materyalizmi etkilemiştir.

 




[1] Doğan Özlem, Felsefe ve Doğa Bilimleri, İzmir Kitaplığı Yay., İzmir 1995, s. 35

[2] A.g.e., s. 49

[3] Lenin, Felsefe Defterleri, Çev.: Atilla Tokatlı, Sosyal Yayınlar, İstanbul 1976, s. 31

[4] Ahmet Çiğdem, Aydınlanma Düşüncesi, İletişim Yay., İstanbul 1997, s. 63

[5] Arda Denkel, Düşünceler ve Gerekçeler 1, Göçebe Yay., İstanbul 1997, s. 242

[6] Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme, Çev.: Vehbi Hacıkadiroğlu, Kabalcı Yay., İstanbul 1996, s. 105

[7] Locke, a.g.e., s. 106

[8] Locke, a.g.e., s. 109

[9] A. Çiğdem, a.g.e., s. 53

[10] Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi, İnsancıl Yayınları, İstanbul 1997, s. 418-19

Okunma 18047 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.