Sol’un Diasporası ya da Devrimcilerin Canı Sağolsun!

Yazan

Cemal Poyraz

19. yüzyılın başlarında devrimci bir politik militan sözlerine, “Haydi barikat savaşına!” diyerek son verdiği vakit, yapılmış olan bu savaş çağrısının kitlenin motivasyonundan ve coşturulmasından başka somut anlamları da bulunmaktaydı. O günlerde gözde direniş biçimlerinin arasında yer alan barikat savaşının yapılabilmesi ve sürdürülebilmesi için şartlar günümüzdekinden daha elverişliydi. Barikat savaşı mühim bir ayrımı simgeleştirme işlevini oldukça başarılı bir biçimde gerçek kılmayı sağlamaktaydı: Politik militanların kafasında boydan boya ikiye bölünmüş siyasal konjonktürün aynı zamanda maddi anlamda da bölünmesi... Bulunabilen ve yığılabilen her şeyle dikilmiş olan barikatın berisindekiler ve ötesindekiler... “Bizden” olanlar barikatın berisinde durabilme yiğitliğini ve hünerini gösterebildikleri için “bizden”diler, “bizden” olduğunu iddia edip, öyle veya böyle, barikatın ötesinde kalmış olanlar “bizden” değildiler. Barikata omuz veremeyenler, öte tarafın mülküdür. Ne barikatın ötesinde ne de berisinde durmayı layıkıyla yerine getiremeyip barikatın tam tepesinde, savaş meydanının ortasında hakemliğe soyunanlar, önce iki tarafın birinde karar kılmaya davet edilir, sonrasında ise açılan ilk ateşin kurbanı olurlardı. Cenazelerini ise kimse bağrına basmaya yanaşmazdı.

Günümüzde ise artık barikat savaşı popüler direniş biçimleri arasındaki yerini terk etmek zorunda kalmıştır. Düşmanın kalın zırhlı araçları ile kısa sürede yerle yeksan ediliveren barikatların arkasındaki devrimciler, artık, “şehir gerillacılığı” yapmakta ve düşmanla doğrudan savaşmak yerine “kaçak dövüşme”yi tercih etmektedirler. Doğaldır ki yeni zamanlar ve mekanlar, alternatif direniş biçimlerini de beraberinde getirmektedir.

Yukarıdaki sözler, genel olarak yüksek dozda doğruluk payı taşımasına karşın, ne 19-22 Aralık 2000 tarihlerinde ne de bu tarihlerin öncesi ve sonrasında Türkiye’de yaşanmış olanları açıklama gücüne sahiptir. Türkiye hapishanelerinde tutsak olan devrimciler, kendilerine sunulan “tecrit terörü”ne karşı, ranzalarını koğuş kapılarına dayayıp barikat kurarak direndiler. Aynı zamanda “fiili direniş, ölüm orucu ve süresiz açlık grevleriyle bedenlerini barikat yaptılar”.[1] Onların barikat savaşına girişmekten ve bu ruhu diriltmeye çabalamaktan başka seçim şansları yoktu. Zorunlu olarak “tek yol”cuydular.

Devletin bir süredir oynamış olduğu ve fazlasıyla sırıtan, eğreti bir elbise gibi giyinilip çabucak atılıveren demokrasicilik, müstakbel “operasyon”un meşruiyet zeminini oluşturmak için atılmış sahte bir geri adımdı. Muhtemel toplumsal/siyasal tepkiler ve devrimci/duyarlı kitlenin “yaptırım gücü” bir kez daha özenle tartıldı ve devletin gücüyle arasındaki siklet farkı ayan beyan ortaya döküldü.

Kişiler ve örgütlenmeler arası ilişkilerin “cezaevi”ne yönelik tutumla belirlenmiş olduğu kısa bir toplumsal yarılma an’ı yaşadığımızı söylemek belki gerçeği tam göbeğinden vurmak olmayacaktır, fakat gerçeğe teğet geçmesi de yeter. Böylesi bir gerilime hazırlıklı olmayan halkımız, ortaya çıkan “kopma” noktasında “zembereğinden boşalan ölüm” (Yıldırım Türker) karşısında sinmeyi tercih etti. Canı sağolsun.[2] Türkiyeli devrimcilerin pek alışık olmadığı türden ustaca bir manevra savaşı taktiğiyle bir adım geri iki adım ileri atan devlet, kısa bir süre kaybedilmiş olan hegemonik konumu tekrar kazanmış görünmektedir. Boğulmak isteniyoruz. Bataklıkta tek umudumuz ellerimizle kendi saçlarımıza asılmaktır.

Tarafsızlık savunucularının naifliğini tereddüde yer bırakmayacak denli ortaya seren ve taraf olmayanların hızla bertaraf olduğu yoğunlaştırılmış bir politik saflaşma an’ı yaşadık. Bu an, kitlelerin kendiliğinden öfke patlamalarının ve ezilenlerin vandalizminin sonucu oluşmamıştı. Kelimenin tam anlamıyla “bir avuç” olan devrimcinin direnişinin hasıl ettiği ve bu bakımdan 1996 1 Mayıs’ında yaşanmış olan politik saflaşma an’ından farklı olan bir an’dı. 1996’da İstanbul Kadıköy’de varoşların öcü kol gezmişti. Ezilenler, her şeyden önce ezilmişliklerini kusmuştu. Bunun yanında 1996’da bir de, ezilenlerin derin bölünmüşlüğü inkar edilemeyecek bir biçimde su yüzüne çıkmıştı. Bu bakımdan kimilerinin sendikalı-sigortalı ve iş güvencesi olan işçi-memur kitlesinin “meşru” mücadelesinin gölgede kalmasından duydukları hoşnutsuzluk ve benzer şekilde kimilerinin “haklısınız ama laleleri ezmemek, trafik lambalarını kırmamak da lazım” diyerek sözde nesnelci bir ara konumu tercih etmesi fazlaca yadırganmamıştı. Ezilenler, birbirlerine yabancıydılar.

Bugün yaşadığımız neydi peki? Tarihe muhtemelen “19 Aralık katliamı” olarak geçecek olan “cezaevi” operasyonu sürecinde kimi sol örgütlenmelerin yaşamış olduğu ikircim açıkça ortadadır. Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), Adalet Bakanı’nın F tipine geçişin süresiz ertelenmesi yönündeki açıklamalarının yeterli olduğunu beyan edip “cezaevi” direnişçilerini ölüm orucuna son vermeye davet etmiştir. Ayrıca ÖDP Merkez Yürütme Kurulu, 12 Aralık tarihinde, “ölüm oruçlarına ilişkin sokak etkinliklerinin tümü bir sonraki karara kadar iptal edilmiştir” ve “bazı il ve ilçe örgütlerimizde MYK, il ve ilçe örgütlerinin kararlarına ve parti eylemine karşı bazı ÖDP’lilerin açlık grevleri derhal sona erdirilecektir” gibi kimi kararların da içinde bulunduğu bir genelge yayınlamıştır.[3] Sosyalist İktidar Partisi (SİP), yayın organlarının kapağına iri harflerle “Katiller” yazadursun, Ankara’da ölüm orucundaki anaların eylemlerine kendi parti bürosunda devam etmesini engelleyen de aynı SİP’tir. Bu arada Cemal Hekimoğlu, Sol dergisinde[4], “kitlelere enerji değil yük aktaran” cezaevi direnişinin “sonuç almasının olanaksızlığı”ndan, “Türkiye’de yığınların psikolojisindeki anlık değişmelerin şimdilik düzen cephesi lehine işlediği”nden ötürü devlete direnerek meydan okumaktan önce “ilk birikim ihtiyacının hesaba katılması”ndan söz etmektedir. SİP Genel Başkanı Aydemir Güler ise devrimcilerin katlini “siyasetsizliğin tasfiyesi” olarak değerlendirmektedir: “Şimdi olan oldu. Devrimci demokrasinin artık siyaset dışına düştüğünü söylemek bile yersiz. Bu akım dönemsel olarak büyük bir tasfiyeye uğramakta. Cezaevleri gündemi üzerinden faaliyet yürütülür, ama siyasal canlanma sağlanamazdı. Bu yolda ısrar edenlerin tasfiyesi kaçınılmazdı. Elbette kanlı bir tasfiye ve aynı zamanda siyasetsizliğin tasfiyesi...”.[5]

Katil gerçekte kimdir? “Kendilerini iyi tanıyan Yalçın Küçük’ün ifadesiyle hayatlarında ‘karakol yüzü görmemiş’ bu uysal küçük-burjuva aydın ve yarı-aydınlarının işkence, mahkeme ve zindanla bir sorunları olmadığı için, doğal olarak hücre saldırısıyla da bir sorunları olamazdı ve olmadı da. Başından itibaren özenle bu hassas konunun, bu sert çatışmanın dışında durmaya çalıştılar. Dışarıda duruşlarına, her zamanki biricik marifetleriyle, ‘siyaset’ tarzı ince kılıflar giydirmekten de geri durmadılar elbette. Bu arada, hassas bir çatışmanın dışında kalmak yoluyla bir kez daha rejime mesaj verme, devletin siyaset belgesindeki ‘ılımlı sol’un en ılımlı kesimine dahil olduklarını gösterme fırsatı da bulmuş oldular. Bu utanç onlara tüm siyasal ömürlerince yeter de artar.”[6]

Emeğin Partisi (EMEP); neye karşı, niçin ve ne zaman mücadele ettiği bir türlü belli olmayan bu hayaletimsi parti, kendi politik ataletiyle oldukça tutarlı bir şekilde seçimini asıl olarak susmak yönünde kullanmıştır. Evrensel gazetesinin konuya ilişkin az rastlanır yazılarında ise “karşı taraf”ın kim olduğunu şaşırmış bir ruh hali ve genel doğruları tekrarlayıp teoride keskinliğiyle büyüklenme çabası göze çarpmaktadır: “… ölüm orucunu sürdürmekte ısrarcı davranan ve bunu da ‘devrimci siyaset’ adına yapan halka karşı sorumsuz küçük burjuva solculuğu...” “İçinden geçilen günler, emekçi sınıfların mücadelesine bağlanmayan, ona bağlanmak yerine kendi kuyruğuna bağlanmak isteyen, mücadeleyi, ‘devletle devrimciler arasındaki bir çatışma’ya indirgeyen siyaset yapma tarzının acı dersini de göstermekte...”.[7] Yaşadığımız Vatan dergisinde yukarıdaki sözlerin yazarına verilmiş olan yanıtta dikkate değer bir politik duyarlılıkla şunlar sorulmaktadır: “Bir kazanım varsa, onu söke söke alan biziz, ölen de biziz... Mesele şu; sen neredesin?” Devam ediliyor: “Şehitlerimiz yerdeyken bunları mı tartışmak istiyorsun? ... Devrimciler için baş çelişki önemlidir. Şu anda bu tartışma, bizim açımızdan ne bir baş çelişkiye, ne de baş çelişkinin çözümüne hizmet edecek bir çelişkiye denk düşmez.”[8]

Devrimcilerin eylem ve direniş biçimlerini makul bulmayan reformist sol, bu durum karşısında tam bir sessizliğe gömülmeyi becerebilseydi o bile yeterdi. Ama onlar Brütüs’ü oynamayı seçmiştir. Şu sözlerdeki haklılık payı yeterince fazladır: “...katliam öncesi devlete ‘sol’dan destek sunan reformist partiler, devrimcilerin katledilmesinin yolunu düzenleyenler oldular. Operasyon öncesi yaptıkları açıklamalarla, devleti ‘hoşgörülü, uzlaşmacı’; devrimci tutsakları ise işi yokuşa süren, ölümü isteyen, çözümsüzlüğün sorumluları şeklinde göstererek yaptılar bunu.”[9] "(Devrimci tutsaklara ölüm orucunu) ‘bırakın’ çağrısı yapanlar şimdi kendilerine şu soruyu sormayacaklar mı? Tutsak olan biz değildik. Ölüme yatan biz değildik. Hücrelere atılacak olan biz değildik. Biz hangi hak ve yetkiyle bu çağrıları yaptık?”[10]

1 Mayıs 1996 “kitlelerin trajedisi”nin oynandığı bir sahne oldu ise, 19 Aralık 2000 de “sol örgütlerin trajedisi”nin oynandığı bir sahne olmuştur. İlkinde kitleler ikincisinde ise sol örgütler “varsayımsal bir gövdenin ikiye bölünüşü gibi, onulmaz bir bölünmeyi yaşadı”.[11] Melik Kara’nın 1 Mayıs 1996’ya ilişkin olarak iki ayrı “sol”un varlığa işaret ettiği yazısında şu tespitler bulunmaktadır: “Orada iki ayrı sol vardı. Biri 1 Mayıs’a eylemli olarak katılan sol, diğeri 1 Mayıs’a katılanları izleyen sol. Solun biri zaten yasal açıdan gayrı-meşruydu, gelişmelerden sonra solculuğu da gayrı-meşru sayılmaya çalışıldı. Bu iki sol arasında derin ve karanlık bir uçurum oluşuyor. 1970’lerdeki durumdan daha vahim bir nitelik kazanan uçurumda, artık iki tür solun üzerinde paylaşım kavgası edecekleri ortak bir zemin kalmıyor. Her birinin, mekanı, kitlesi, kültürü, dünya görüşü ve ‘solculuğu’ farklı. Her biri, kendi arazisinde gelişip serpiliyor; fakat bu gelişme başka alanlarda gelişmemeyi garanti etmekten başka politik anlam arz etmiyor. Solun biri, ezilenlerin dizginsiz her patlamasında provokasyon kokusu alan, ezilenin eylemli varlığının ‘efendice’ ortaya çıkmasını isteyen bir yaklaşıma sahip.”[12] Böylesi bir dağılmayı pratikte yaşayarak ve her gün sınayarak yola devam edenlerde de benzer tespitleri okumak mümkün: “Direnişten, savaştan, işkencehanelerden, hapislerden, hücrelerden uzakta ‘tuzu kuru’ solculuk; Çok net görünüyor ve anlıyoruz ki, ‘tuzu kuru’ solculuk yalnızca villalarda olmuyor. Sol’un da ‘tuzu kuru’ kesimi var. Onların tuzu kuruluğu, risk, cesaret, sorumluluk, duyarlılık gerektirmeyen bir solculuk türünde... Oligarşinin her kapsamlı saldırısı karşısında başvurdukları teori ve izledikleri taktik hep aynıdır; Malum teorinin adı ‘provokasyon teorisi’dir.”[13] Melik Kara’nın devrimci-reformist ayrımı gibi “çok önemli bir ayrımı aşan ve ‘önemsizleştiren’” yeni türde bir bölünmeyle karşı karşıya olduğumuz iddiasına karşın, yukarıdaki sözlerde bölünmenin devrimci-reformist geleneksel ayrımıyla kurgulandığı görülmektedir. Gerçekten de yaşanılan “somut durum”da bölünmenin kendini ortaya koyuş şekli tam da böyle olmaktadır. “Zavallılar, biçareler... Tarih bilmez, direniş bilmez, bedel bilmezler; bildikleri, düzen içinde yaşayıp, kendilerini ve çevrelerini ‘sosyalistlikle’, ‘komünistlikle’ aldatmaktadır.”[14]

Ne yazıktır ki, bu “varsayımsal gövdenin ikiye bölünüşü” karşısında “politik, ideolojik, örgütsel, kültürel kayış olabilecek bir ‘özne olmayan özne’”[15] görevini üstlenebilecek politik bir partinin yokluğunda, başta İnsan Hakları Derneği (İHD) olmak üzere çeşitli demokratik kitle örgütleri bu iletişimi sağlayan kurumlar olarak belirmektedir. Bu ise bu türden örgütlenmelere kaldırabileceğinden fazla yük binmesi anlamına gelir. Yıkılmaları an meselesidir. [16], Politik yarılma an’ındaki yalpalamalar ve devrimci insiyatif yokluğu, an’a yazık etmektedir.

Marx, bütün büyük tarihsel olay ve kişilerin ilkinde trajedi ikincisinde ise komedi olmak üzere iki kez ortaya çıktığını söylemişti. Fakat bu sefer iki trajediyi üst üste yaşadık. 1 Mayıs 1996 ve 19 Aralık 2000’de yaşanan trajik bölünmeler karşısında şu sözleri bir kez daha anmakta fayda vardır: “Koca bir sürecin içinde çok az tesadüf edilen bazı anlarda her şey boydan boya ikiye, sadece ikiye bölünür. Bu an’da ak ve kara vardır ve ara tonlardan söz edilemez. Bu an’da her şey kaba-saba ve yalındır; sofistike yaklaşımlar, kılı kırk yaran akıl yürütmeler anlamsızdır, boştur... Bu tür zamanların terimi haklı-haksız’dır. Konuma bağlı her hareket haklıdır, karşıdaki ise her zaman haksızdır: Acıma istemiyoruz, acımayız da...[17]

J. P. Scott’ın Tahakküm ve Direniş Sanatları isimli eseri bir Etiyopya atasözüyle açılır: “Akıllı köylü, büyük efendinin karşısında yerlere kadar eğilir; fakat sessizce osurur.” İktidar genellikle sessizce reddedilir ve isyanın sınırları, iktidar alanını tehdit etmez. Böylesi sessiz reddiyelerde hem iktidar ezilene “acır”, hem de ezilen iktidara “acır”. Fakat işte tam da Melik Kara’nın değindiği türden “çok az tesadüf edilen bazı anlarda” ya da H. Fırat’ın dediği gibi, “direnişin kritik evreleri”nde iktidar reddinin bağıra çağıra gerçekleştirilmesi ve iktidarı reddedenlere sonuna dek fiziki ve zihinsel destek sunulması gerekir. Lenin’in “ya kapitalist ideoloji ya sosyalist ideoloji”, Luksemburg’un “ya sosyalizm ya barbarlık” sloganları tam da böylesi an’larda somut anlamlara bürünmektedir. Ve yine tam da böylesi an’larda devrimci politik yapılanmaların “barikat” çağrıları toplumsal yarılmayı belirgin kılmak için daha bir fazla yapılır: “Reddetmek, beyinlere örülmeye çalışılan hücreleri parçalamak ve faşizmin giderek daha fazla şiddetlenecek olan ekonomik ve siyasal terörüne şimdiden barikat olmaktır. Barikatları yükseltmenin... tam zamanıdır.”[18] “O halde barikatları güçlendirelim, barikat savaşlarını büyütelim ve yayalım!”[19] “İnancın kızıl barikatları”[20] vücut bulmayı beklemektedir.

Burada barikat, her şeyden önce, ideolojik sınırı ve barikat savaşı ise ideolojik savaşı temsil etmektedirler. Bu türden az isabet edilebilen an’ların sloganlarıdır şunlar: “Uzlaşma yok!”, “Bedel ödeteceğiz!”. Taviz ve durmak, ölüme denktir. Kimsenin tökezleme hakkı yoktur. Yarı yoldan dönenler “bizden” değildir. Barikat imgesinin gereklilikleri yürürlüktedir: “...diğer muhalif güçler, ya ortak talepleri çerçevesinde devrimcilerin yanında olacak, ya da ‘arada kalma’ ısrarıyla yok olacaktır.”[21]

Devrimciler, kapatıldıkları cezaevlerinde “imkansızın politikası”nı yürütmüşlerdir. Sinik bir toplumun kuvvetli bir travmayla kendine döndürülebilmesi ve dört duvar arasına kıstırılmış devrimcinin “ben buradayım!” çığlığının duyulabilmesi için ölümle randevulaşmak gerekiyordu belki de. “Dört duvar arasındaki insanların dışarıdaki insanlarda, kendi koşulları ile ilgili duyarlılık yaratabilmek için kendi vücutlarını ortaya koymaktan başka şansı var mıdır?”[22] Bir direnişçinin de belirttiği gibi “ölüm, düşmana çekilen son silah”tı. Devrimcilerin oruca yatarak göze aldıkları ölüm, “Ölümü öldüren ölüm”dür.

İktidara karşı her şeyden önce “evet!” diyerek direndiler bu kez. Açlığa aç kalarak, kendilerini yakmaya gelenlere karşı kendilerini yakarak... Teknoloji harikası otomatik silahlarla donatılmış keskin nişancılardan, “allahuekber” nidalarıyla elindeki alev silahını hırsla ateşleyen jandarmaya ve silahı omuzda “hazırol”daki ere kadar devletin şiddet tekelinin tüm görünümlerine karşı türkü çağırarak ve halaya durarak direndiler. Yirmi birinci yüzyılın ilk büyük destanlarından birini bedenlerini ateşe verip çevrelerine aydınlık saçarak yazdılar. Ellerinde politik öğe olarak kullanılmaya elverişli tek nesne olarak kendi bedenleri kalmış olan devrimcilerin büyük özgeciliğidir tanık olunan. Geriye sadece baltalar, sivri keskin kasaturalarla liğme liğme edilmiş, postallar altında hoyratça çiğnenmiş ve küle döndürülmüş devrimcilerin toprağa verilmiş bedeninin silik anısı kalmadı. Karşı tarafın elinde tutsak olduğunda dahi “halkın adaleti”nden güç alacak ve ölüm orucuna daha bir kuvvetle sarılacak denli direngen olan devrimcilerin korku bilmez gözlerindeki öfke, toplumun uzuvlarında sessiz sedasız gezinmektedir. Ta ki yeni bir büyük muharebeye kadar... Gerçekten ne deniyordu, karanfillerle süslü tabutlarda binlerin omuzlarında taşınan direnişçilerin ölü bedenlerinin etrafını sarmalayan onlarca pankartın birinde: “Hesaplaşma günü, korkunç olacak!” Dinsel kıyamet anlatısını ister istemez akla getiren bu söze içrek inanç, acıyı bal eyleyen ve yenilgilere tutunmaktan başkaca bir seçeneği görünmeyen Türkiye solu için mevcudiyetin yegane gerekçesi gibi durmaktadır... Mağlubiyetlerin törenselleştiği vakitler...

 
 


[1] “Hevesiniz Kursağınızda Kalacak”, Yaşamda Atılım, S. 2000/24, 27 Aralık 2000, s. 7.

[2] “Halkın evladı” devrimciler, halka tepkilerini gizlemekte zorlanmaktadırlar. “Devlet, ekonomik ve siyasal alanda başlattığı yeniden yapılandırmanın bir parçası olarak bu suçu işlemiştir, ama unutulmaması gerekir ki, bu suç işlenirken devletin en önemli dayanağı da işçi ve emekçilerin duyarsızlığı olmuştur.” (“Barikatları yükseltmek”, Yaşamda Atılım, S. 25, 6 Ocak 2001, s. 7) Ve kitlenin hiçliği ölümcüldür: “Kitle nerede, onyıllardır herkes görüyor bu ülkede”.(“Ağzın Laf Yaparken Omuzlarını Tabutlarımızın Altına Koyabiliyor musun?”, Yaşadığımız Vatan, S. 71, 2 Ocak 2001, s. 41) Gizlice söylenen şudur: Kitle, yoktur! Halkımız, barikatın öte tarafında kalmıştır. Suçlu aramak ise boşunadır, faydasızdır.

[3] “Katliama genel bir terörün eşlik ettiği ve ölümüne çatışmanın sert bir kutuplaşmaya yol açtığı koşullarda, zayıf ve yalpalayan tüm politik unsurlar elbette sinecek ve geri çekileceklerdi. Bu olguyu katliamı önceleyen karşı-devrim saldırısından beri izliyoruz (ÖDP MYK’nın 12 Aralık tarihli genelgesi bu açıdan utanç vericidir ve bu utancı yaşayanlar bunun politik sonuçlarını elbette yaşayacaklardır).” (“Saldırı, Direniş ve Yeni Evrenin Sorumlulukları”, Kızıl Bayrak, S. 2000/48, 23 Aralık 2000, s. 16) “Bu, bu partinin tepesindeki adamların utanç siciline eklenmiş yeni bir sayfadır.” (“Devlet Solundan Katliama Onay”, Kızıl Bayrak, S. 2000/21, 13 Ocak 2001, s. 20)

[4] Cemal Hekimoğlu, “Katliam, Çürüme ve Restorasyonun Orta Yerinde Bir Umut Yazısı”, Sol, S. 117, 22 Aralık 2000, s. 5.

[5] Aydemir Güler, “Sola Dair”, Sosyalist İktidar, S. 203, 22 Aralık 2000, s. 3.

[6] “Devlet Solundan Katliama Onay”, Kızıl Bayrak, S. 2000/21, 13 Ocak 2001, s. 20.

[7] Aktaran: “Ağzın Laf Yaparken Omuzlarını Tabutlarımızın Altına Koyabiliyor musun?”, Yaşadığımız Vatan, S. 71, 2 Ocak 2001, s. 41.

[8] A.g.e., s. 41.

[9] “Döktükleri Kanda Boğulacaklar!”, Proleter Devrimci Duruş, S. 35, 5 ocak 2001, s. 4.

[10] “Arada Yer Kalmamıştır!”, Yaşadığımız Vatan, S. 72, 9 Ocak 2001, s. 38-39.

[11] Melik Kara, “1 Mayıs’ın Ardından Birkaç Söz”, Teori ve Politika, S. 3, Yaz 1996, s. 128.

[12] A.g.e., s. 130.

[13] “Ağzın Laf Yaparken Omuzlarını Tabutlarımızın Altına Koyabiliyor musun?”, a.g.e., s. 42

[14] “Katliam, Direniş ve Soysuzluk”, Kızıl Bayrak, S. 2001/02, 13 Ocak 2001, s. 21.

[15] Melik Kara, a.g.e., s. 130.

[16] İHD, Şişli Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan “canlı bomba” saldırısını “şiddetle kınamıştır”.

[17] Melik Kara, a.g.e., s. 129.

[18] “Barikatları Yükseltmek”, Yaşamda Atılım, S. 25, 6 Ocak 2001, s. 7.

[19] “Direnişi Büyüt, Kavgaya Katıl”, Yaşamda Atılım, S. 2000/24, 27 Aralık 2000, s. 3.

[20] “21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!”, Alınterimiz, S. 58, 4 Ocak 2001, s. 1.

[21] “Arada Yer Kalmamıştır!”, a.g.e., s. 39.

[22] “Yalanlarla Katliamın Üstünü Örtemezsiniz”, Zafere Kadar Direniş, S. 4, Ocak 2001, s. 7.

Okunma 9796 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.