Emperyalizm ve Küreselleşmecilik

Yazan

Zafer Parmaksız

Küreselleşme olgusunun, Marksizmin hasımlarının, küreselleşme çağında yaşanıyor oluşunu kabul etmek bakımından neredeyse yekpare bir bütün oluşturduğu ideolojik bir iklimde tartışılıyor oluşu, günümüz gelişmelerini emperyalizm tezlerinin nüfuzunda değerlendirmek gerektiğini öneren tutuma bir bakıma haklılık kazandırıyor. Alınan tutum, küreselleşmeciliği savunanların onu yeni bir olgu olarak tanımlamaktaki teorik argümanlarını ‘geçersizleştirecek’ kimi ampirik verilerin bulunmasıyla gerekçelendiriliyor. Öte yandan, emperyalizmin –kimi yeniliklerle[1] birlikte– devam etmekte olduğu kabul ediliyor. Bu yaklaşımlarda, genel olarak anlaşıldığı şekliyle ‘pratiğe ışık tuttuğu’ tam olarak söylenemeyecek kimi metinlerin yenileştirme çabası içinde olmak gerektiği vurguları özel bir önem kazanıyor. Söz konusu çaba, küreselleşmeciliğin tezlerine teorik bir karşı duruşu gerçekleştirmek için mi, yoksa Marksizmin dünyayı açıklama-anlama ve dönüştürme şeklindeki bağlantılı dinamiğine işlerlik kazandırmak için mi gerekli? Kuşkusuz, ikinci gerekliğin başarısı, birinciyi mutlak koşulda belirleyecektir. Marksizmin, kapitalizmin gelişmesini izleme ve olası yeni biçimlerini ve dinamiklerini belirleme gibi bir yükümlülüğü olduğu vurgulanmalıdır. Öncelikle belirtilmeli: küreselleşme ve küreselleşmecilik terimlerini savunmak, önsel olarak terimlerin işaret ettiği gerçeği savunmak anlamına gelmiyor; emperyalizm terimini savunmanın emperyalizmi savunmak anlamına gelmediği gibi. Bunu saptamak için sadece Lenin’in adını anmak bile yeterli.

‘Küreselleşme yeni mi, değişen ne?’ soruları etrafında dönen tartışmalarda farklı teorik öncüllerle küreselleşme eleştirisi yapılıyor. Örneğin, 1860’larda denizaltı telgraf kablolarının bulunuşunu günümüzün elektronik ticaretinden daha büyük bir yenilik olarak niteleyen Hirst’ün, ‘küreselleşme yeni mi’ sorusuna yanıtı şudur: “Eğer küreselleşmeyi, ülkeler arasında büyük ve artan ticaret akışı ile sermaye yatırımının gerçekleştiği açık bir uluslararası ekonomi diye yorumlarsak, bu sorunun cevabı kesinlikle olumsuzdur.”[2] Wood küreselleşmenin yeni olmadığı konusunda Hirst ile aynı fikirde: “İnsani bir kapitalizmin gerçek ve ulaşılabilir bir şey olduğunu düşündüğünüzü varsayın. Kapitalist gelişme ve ilerlemenin –halk mücadelelerinin de biraz yardımıyla– kaçınılmaz sonucu olarak dahi görünmüş olabilir. O zaman durumun, bu umudun en başından beri gerçekçilikten uzak olması değil, kapitalizm mantığında kökten değişim, tarihsel bir sıçrama olması dolayısıyla, geçmişte mümkün olan şeylerin; artık imkan dışı kalması olduğunu söylemek son derece doğaldır.”[3]

Lenin emperyalizmin bir ekonomik özü bulunduğunu belirtir ve bu özü serbest rekabetin yerini tekele bırakma aşaması olarak tarif eder.[4] Lenin’e göre, tekel-öncesi kapitalizmin ayırt edici niteliği meta ihracıyken tekelci kapitalizminki sermaye ihracıdır.[5] Sermaye ihracı ile meta ihracı arasında kategorik bir ayrım yoktur. Basso, “‘Aşırı sermaye üretimi, aşırı meta üretimi anlamına gelir’ diye yazıyordu Marx (Kapital, 3), öyleyse sermaye ihracatı eğer bu aynı artan sermayelerin mekanik bir sonucundan başka bir şey değilse, bu fazlalığın da üretimin iç pazarda satılamamasının bir sonucu olduğu söylenebilir” diyor.[6] Bu durumda emperyalizmi, Lenin ve Lenin döneminin diğer emperyalizm kuramcılarının (Kautsky hariç olmak üzere, Hilferding, Bukharin, Luxemburg) kapitalist gelişmenin zorunlu ya da kaçınılmaz bir aşaması olarak tanımlamaları anlaşılır olmaktadır.

Küreselleşmeciliğin –emperyalizmdeki gibi– ideolojik, politik, kültürel boyutlarını belirleyen bir ekonomik özü bulunuyor. Küreselleşmeciliğin, salt bir ekonomik olgu olduğunu, ideolojik bir açılımı olmadığını ileri sürerek onu savunanlardan ve küreselleşmeciliğin, kapitalizmin kriz döneminde ortaya atıldığını ve ‘neo-liberalizmin’ bir saldırısı olduğunu (“Washington uzlaşması”) iddia ederek ideolojist-doktriner-refleksif tutum alanların uzağında yer almak gerekiyor. İkinci tutumu alanlar, küreselleşmecilik tezlerine karşı ideolojik mücadele yürütmek hususunda önemli bir işlev görüyor.

Küreselleşmenin yalnız ne ekonomik ne ideolojik temellerinin olduğunu söylemek, –R. Falk’ın dediği şekilde, küreselleşmenin bugünkü biçiminin negatif ve olması istenenden farklı olduğunu ki, Falk bunu, yırtıcı küreselleşme olarak niteler, belirtmek için olmasa da–, Marksizmin muktesabatı bakımından zorunludur. R. Falk’ın küreselleşmeye yaklaşımındaki aşağıdan-küreselleşme ve tepeden-küreselleşme gibi ayrımlar küreselleşme içinden konuşulduğunun izlerini taşır: “’Tepeden-küreselleştirme’ diye teşhis anılan küresel piyasa güçleri ile ‘aşağıdan-küreselleşme’ denen üçüncü sistem sosyal faaliyetçilikteki bir kısım muhalefet tepkileri arasında temel bir ayrım çizgisi çekmek. (...) Benim burada savunduğum noktalardan biri tepeden küreselleştirmeye karşı gösterilen tepkilerden bir bölümünün tehlikeli ve aşırı ve şovenist toplumsal enerjilere yol açtığıdır, ki bunlar anarşik bir devletler topluluğunun insani yönetim doğrultusundaki evriminin normatif yanına dayanan modern laik dünyanın başarılarını tehdit etmektedir.”[7]

“Küreselleşme kavramı kendi başına alındığında aslında tarafsız. Bütün 20. yüzyıl boyunca dünyada gelişmekte olan, hatta kapitalizmin başından beri gelişen bir olguya işaret eden masum bir kavramdır.”[8] Fakat küreselleşmenin kapitalizmin karakteristiklerinden biri olarak görülmesi, bu dönemin küresel kapitalizm biçiminde tanımlanmasına engel teşkil etmemelidir.

1998 Nisanında Paris’te başlayan, Cenevre, Seattle, Prag’da yapılan ve halen devam eden eylemlerin dinamiklerinin, kendilerini, karşı oldukları ‘olgular’ çerçevesinde ortaya koydukları doğrudur. Fakat, eylemlerin öznelerine ‘küreselleşme karşıtları’ demek konusunda, ortada küreselleşme olgusunun bulunmadığını ileri süren ‘Marksizmin muhafızları’ ile küreselleşmeciliği savunan Marksizmin hasımları arasında oydaşma bulunuyor gibi. Küreselleşmenin bir -izm içermeden kullanılıyor oluşunun, bu olgunun ideolojik boyutunu gizlemekten kaynaklandığını düşünmek, komplocu bir mantık olmasa gerektir. Söz konusu olan bir tıp terimi değil. “-İzm takısı, bir tarih evresini (ör.: Absolutizm), bir hareketi (ör.: Jakobenizm) veya bir düşünce sistemini (ör.: Millenrianizm) ya da bunların belli bir bileşimini ifade etmek için kullanılabilir.”[9]

Klasik ekonomistlerin kavramlarının edinimi, kurucu Marksist Marx’ın düşüncesindeki stratejik noktalardan biridir. Böylelikle, tarih biliminin kategorilerinin kuramsal belirleniminde bu kavramların rolü yadsınamaz. Marx epistemolojik kopuş öncesi metinlerinde burjuva ekonomistlerin kavram ve kategorilerini teorik tertiplerinde hiçbir değişiklik yapmadan “ödünç” almıştır. Bununla birlikte Marksizmin felsefi kategorileri için de aynı durum söz konusudur. Bir felsefi kategori “yerine göre” idealist ya da materyalist olabiliyor. Lenin’in emperyalizm analizlerinin sosyal-liberal Hobson ve Hilferding’e çok şey borçlu olduğu ileri sürülüyor. Ve zaten Lenin de bunu kabul ediyor. Karşı tarafın icat ettiği bir kavram olduğu için ‘küreselleşme’yi çekinik tarzda edinimin konusu yapan ya da uzağında durmak gerektiğine inanan yaklaşımların bunları da göz önüne almak durumunda olmaları sebebiyle hatırlatma ihtiyacı duyduk.

Lenin’in –Hobson dolayımıyla– emperyalizmi ele alışında terimin bugünkü gibi politik bir anlamı yoktu. İkinci emperyalist savaştan sonra, ‘emperyalizm’ sözcüğü, yoksul, zayıf ülkelerin güçlü ülkeler tarafından sömürülmesi ve baskı altında tutulması anlamında kullanılmaya başlanıyor.[10] Emperyalizm kavramının geçirdiği dönüşüm neden küreselleşmecilik terimi için de söz konusu olmasın? Marksizmin teorik-politik tarihi bunun örnekleriyle dolu...

Kapitalizmin küreselleşmecilik aşamasında Wood’un sözünü ettiği tarihsel bir sıçrama ya da kapitalizm mantığında kökten değişim olmamıştır. Fakat bunun emperyalist aşamada da olduğu kuşkuludur. Bu durumda, kapitalizmden tekelci kapitalizme geçişte değişen şey ne idi, diye sorulabilir. Örneğin Lenin bu konuda oldukça net: “Değişen şey yalnızca hisse senetleri borsasının gücünün artışıdır. Çünkü mali-sermaye, banka sermayesiyle kaynaşmış olan en yüksek, tekelci düzeydeki sanayi sermayesidir.”[11] Aynı minvalde, kapitalizmin küreselleşme aşamasında ise, çokuluslu şirketlerin uluslararası finans piyasasında artan etkinliği, ulus-devletlerin güçlerinin azalması, ihracat ve yabancı sermaye artışları vb. söz konusu edilebilir. Bu durumda, değişen nedir, sorusunun emperyalizm kuramlarını yadsımaya kadar götüren bir yönü olduğu kabul edilebilir. Küreselleşme-emperyalizm tartışması ile kapitalizm-emperyalizm ilişkisi arasında bir paralellik daha bulunuyor. “Emperyalizme özgü görülen birçok niteliğin aslında bütün kapitalizm tarihi boyunca varolduğu, kapitalizmin yeni bir aşamasına bağlı değil de genel olarak kapitalizmin içinde çekirdek halinde bulunduğu iddia edilmiştir. Eski sömürgecilik, emperyalizmle bir tutulmuştur, arada sadece nicel fark görülmüştür. Oysa Lenin ve Lenin çizgisi emperyalizmin kapitalizmin yeni bir aşaması, tekelci aşaması olduğu konusunda ısrarlıdır. Teorinin bel kemiği bu.”[12]

1. Kapitalizmin dönemleri

Y. Sezer, “Küreselleşme: Emperyalizmin En Yüksek Aşaması” adlı çalışmasında küreselleşmenin, emperyalizmin ikinci ve tekelci dönemi olduğunu ileri sürüyor: “Emperyalizmin birinci dönemi sosyalizm ile aşılabilseydi ve ‘reel sosyalizm’ çökmeseydi; ikinci dönemi, ‘küreselleşme’yi doğru adıyla ‘tekelci emperyalizm’i tartışmak ve onun zorunlu olduğunu söylemek durumunda olmayacaktık. Lenin’i taklit ederek, ‘küreselleşme’yi emperyalizmin en yüksek ve belki de ‘son’ aşaması olarak tanımlamak mümkün hale geliyor.”[13] Y. Sezer başka bir yazısında ise ‘tekelci emperyalizm’in, kapitalizmin üçüncü aşaması olduğunu iddia ediyor: “Kapitalizmin birbirini izleyen üç ayrı aşamasından söz edilebilir: Rekabetçi-ulusal kapitalizm, tekelci kapitalizm (emperyalizm) ve tekelci emperyalizm.”[14]

Görüldüğü gibi, Sezer’e göre ‘küreselleşme’, hem kapitalizmin üçüncü dönemi hem de emperyalizmin ikinci dönemidir.

‘Küreselleşme’nin kapitalizmin üçüncü dönemi olması: Bu, kapitalizmin ikinci aşaması olan emperyalizmden, bir sonraki aşaması olan ‘küreselleşme’ye geçildiğini ifade eder. Yani, Lenin’in ileri sürdüğünün tersine emperyalizm bir son aşama değildir. Diğer bir ifadeyle, bir üretim tarzı değil bir biçim olan emperyalizm yerini başka bir biçime bırakmıştır. Biçimin biçimi olmaz; bu, kapitalizmin dönemlerini saptamak bakımından epistemolojik olarak anlaşılmalı. Lenin’in, ‘ekonomik açıdan emperyalizm’ dediği şeyin anlamı da budur. Tekelci nitelik bu düzeyde söz konusu edilir.

‘Küreselleşme’nin emperyalizmin ikinci dönemi olması: Lenin, ‘eski emperyalist çağ - yeni emperyalist çağ’ ve ‘emperyalizmin eski biçimi - emperyalizmin yeni biçimi’ ayrımları yapıyor. Bu iki ayrımın birinci tarafları emperyalizmin birinci dönemi, ikinci tarafı ise ikinci dönemini anlatıyor. Emperyalizmin ikinci dönemi –buna yeni emperyalizm, emperyalizmin yeni biçimi deniyor–, kapitalizmin ikinci dönemine denk düşüyor. Ya da Lenin’in deyişiyle, tam tamına mali-sermaye çağına rastlıyor. Emperyalizmin birinci dönemi ise kapitalizm-öncesine uzanıyor. “Kölecilik üstüne kurulu Roma, bir sömürge politikası izliyor ve emperyalizmi uyguluyordu.”[15]

Kapitalizmin tekelci aşaması olan emperyalizm ile kapitalizm öncesinde de var olan ve sömürge politikası ile ilişkilendirilen emperyalizm iki ayrı düzeye işaret ediyor. İşte bu yüzden emperyalizmin “genel düzeni” diye bir şey yoktur. Lenin’in emperyalizme ilişkin “ekonomik açıdan emperyalizm” ve “emperyalizmin ekonomik özü” gibi nitelemeleri sıkça tekrarlamasının nedeni de budur.

Sezer’in ‘küreselleşme’ye emperyalizmin ikinci dönemi demesi, emperyalizmin ekonomik özünün söz konusu olduğu düzeyde emperyalizm dönemleştirmesi yapmak mümkün olmadığı için yerinde görünmüyor. Öte yandan, emperyalizm dönemleştirmesi yapmanın mümkün olduğu fakat ekonomik özün bulunmadığı düzeyde ‘tekelci emperyalizm’ demek uygun değil. Bunun içindir ki, ‘tekelci emperyalizm’ kavramlaştırımı sorunlu görünüyor.

Kapitalizm her zaman küresel olmamıştır; sadece küresel olma eğilimi taşımıştır. Kapitalizmin her zaman küresel bir eğilimi olduğu öne sürülerek küreselleşme karşısında teorik bir üstünlük elde edilemez. Çünkü, emperyalizm teorilerinin beslendiği ana kanallardan birisi budur. Benzer şekilde, emperyalizm tespitlerine de, kapitalizmin yapısal özelliklerinden biri olan tekelleşmenin, kapitalizmin başlangıcından beri bulunduğunu iddia ederek karşı durulamaz.

Kapitalizmin tekelci eğilimi olması, tekelci olduğu anlamına gelmemeli. Eğer, bu ikisi aynı anlama gelseydi, emperyalizm, kapitalizm ile örtüşecekti ve dolayısıyla emperyalizm diye bir şey olmayacaktı. Ayrıca Lenin’in emperyalizm tezinin, bir sürece göndermede bulunduğu eklenmelidir. Küreselleşmeciliğin, ikinci emperyalist savaştan sonra başladığı söylenebilir. Bu dönemde öne çıkan –ayırt edici nitelik– küreselleşmedir. Öte taraftan, dış sermaye yatırımlarının ne zaman ortaya çıktığı, çokuluslu şirketlerin ulus-ötesi faaliyetlerinin ilkin ne zaman gerçekleştiği gibi soruların, Lenin bağlamında, küreselleşmeciliğin ayırt edici niteliğini, başlangıcını ifade etmek bakımından teorik meşruiyeti bulunmuyor.

Tekelci emperyalizm, ancak emperyalizm başlı başına bir üretim tarzıysa mümkündür; fakat bu durumda da tekelci emperyalizm, kapitalizmin değil emperyalizmin bir aşaması olur. Eğer emperyalizm ayrı bir üretim tarzı değilse, emperyalizmin, ‘tekelci’ –ya da başka bir adlandırmayla, ikinci ya da daha fazla– aşaması olmaması gerekir. Başka bir açıdan, Lenin bilindiği gibi, emperyalizmi serbest rekabetçi kapitalizmden ayırmak için “tekelci” ifadesini kullanıyordu; tekelcilik, küreselleşmecilik aşamasına özgü değildir, yani hiç değilse, ileri sürüldüğü gibi Lenin taklit edilmiş olmaz.[16] Bu durumda kapitalizmin bu döneminin ayırt edici niteliği küreselleşme olduğu için en uygun adlandırma, “küresel kapitalizm”dir (küreselleşmecilik).

‘Kapitalizmin dönemlendirmesi’nde model alınabilecek –tekelci devlet kapitalizmi teorisyenlerini göz ardı ederek– iki teorik-dizgesel örnek bulunuyor: Kapsamlı bir genellemeyle, Marx tarafından artık emeğe el konulma biçimleri açısından ele alınan feodalizmin ve özellikle Lenin’in mali sermaye - sınai sermaye ayırımı çerçevesinde düşündüğü kapitalizmin dönemlere ayrılması. Sezer’in ifadesi bu iki özgül formülasyon bağlamında doğru görünmüyor. Lenin, emperyalizmin kapitalizmin içinde ayrı bir aşama olduğunu ileri sürüyordu. Bettelheim’in öne sürdüğü ve Poulantzas’ın dikkat çektiği bir nokta önemlidir: “Bir toplumsal oluşumun gelişimindeki iki büyük momenti, yani (1) oluşumun başlangıcını (dar anlamda geçiş evresini), (2) yapının yaygın yeniden üretim evresini ifade etmek için ‘evreler’ terimini kullanmak doğru görünüyor.”[17] Emperyalizmin devam etmekte olduğunu ileri sürenlerde dahi bulunabilecek olan kapitalist üretim tarzının yeni biçimleri, küreselleşmecilik olgusunu tespit etmek için bir başlangıcı ve/veya yeniden üretim evresini ifade etmesi anlamında yeter bir kanıttır. Poulantzas’ın belirttiği gibi, farklı üretim tarzlarının bir arada varoluşuna ek olarak, kapitalist üretim biçiminin çeşitli ‘saf’ biçimlerinin bir arada varoluşu da bu oluşumda bulunabilir.[18] Kapitalizmin izleyen aşamalarını saptamak bakımından, küreselleşmeciliği, emperyalizmin içinde ayrı bir aşama olarak değil kapitalizmin bir aşaması olarak savunmak uygun görünüyor.

2. Kaçınılmaz ve vazgeçilmez olan

K. Boratav, küreselleşme hakkında ‘kaçınılmaz’ saptamasında bulunanların ideolojik teslimiyete sürüklendiğini iddia ediyor: “Güncel sorunlara işlevsel yanıtlar arayan ve bulamayan ‘sol’ akımlar küreselleşmeyi önce kaçınılmaz, karşı durulamaz bir süreç olarak: adım adım da ‘hayırlı’ bir dönüşüm olarak görmeye başlıyor ve hızla ideolojik teslimiyete sürükleniyorlar.”[19] O halde şu sorulmalı: Tıpkı Lenin’in emperyalizm tartışmalarında aldığı konum gibi, kaçınılmazlıkla nitelenen küreselleşme olgusundan devrimci pratik-politik sonuçlar çıkarmanın ve böylelikle bunda bir ‘hayır’ görmenin ne mahsuru var? Lenin emperyalizme kaçınılmaz dediği ve bunda bir hayır gördüğü için “hızla ideolojik teslimiyete” mi sürüklendi?

Kautsky’nin zorunluluğa ilişkin şu ayrımı bilim-politika ayrımına denk düşen bir ayrım olduğu izlenimi veriyor: “Zorunlu sözcüğü, birbirinden iyice ayrılması gereken, tümüyle farklı iki anlam içeriyor. Verili bir durumda ‘kaçınılmaz’ olanı ve ayrıca, verili gereksinimlerimizin karşılanması açısından ‘vazgeçilmez’ olanı anlatıyor. Her iki tür zorunluluk da eylemle ilgili olarak kavranmaktadır.”[20] Kaçınılmaz olmasında içerilen anlam (“kapitalizmin dönemlere ayrılması”), epistemolojik niteliklidir. Vazgeçilmez olmasında içerilen anlam (“Küreselleşen dünyada Türkiye hak ettiği yeri almalıdır”), ideolojik-politik niteliklidir. Kapitalizmin küresel eğilim taşıdığı doğruysa, kaçınılmazlıkla nitelenen küreselleşme hakkında, –kapitalizmin bir döneminin bir özelliği olması sebebiyle serbest rekabetteki gibi– doğru ya da yanlış hükmü verilemez. Başka bir açıdan, küreselleşmenin zorunlu (kaçınılmaz) olması, kapitalizmin tekelci aşaması “sosyalizm ile aşılabilseydi ve ‘reel sosyalizm’ çökmeseydi” küreselleşmeyi tartışmak gerekmeyeceği için, olumsuz adlandırmalara uygundur.

Wood küreselleşmeyi postmodernizm türünden düşünür. Yeni bir çığır söylemini küreselleşme ile ilişkilendirmesi bu anlayışının açık bir ifadesi. Wood, bu ikisini kapitalizmin kriz dönemlerinde ortaya atılan bir ideoloji olarak görür. Ona göre, “yeni bir çığır dedikleri savaş sonrası boom’un [yükselişin] istisnai, anormal ivmesinin sönmesinin ardından kendini gösteren kapitalizmin temel mantığı olabilir. İsmini küreselleşme veya postmodernite koyabilirler.”[21] Wood’un bu yaklaşımı çerçevesinde, kapitalist ekonominin küresel bir nitelik arz etmesini kabul etmek mümkün değildir.

Bu bağlamda, ‘küreselleşme mi emperyalizm mi’ sorusu, bardağın yarısı boş mu, dolu mu sorusu gibi bir anlamsal kayma ile yüz yüze bulunuyor; mesele, asıl olarak, teorik-politik-ideolojik tercihin konusu gibi anlaşılıyor. Küreselleşme ve emperyalizm aynı teraziye konulamaz; emperyalizmle değerce eş olan kavram küreselleşme değil küreselleşmeciliktir.

3. Emperyalist savaş: Küreselleşmecilik yeni bir çağ mı?

“Bu sözde yeni çağ” diyor Wood, “ana hatlarıyla herkesin malumudur”. Ona göre, ‘küreselleşme’ açısından bakılınca çağın ilk ve en önemli özelliği açık bir şekilde uluslararası sermayedir –küresel bir pazar, uluslararasılaştırılmış üretim, hakimiyetin ulus-devletten sermayenin uluslararası acentalarına geçmesi.[22]

Lenin’e göre emperyalist savaş, emperyalist büyük güçler arasında ya da büyük güçlerle ittifak halinde verilen savaştır.[23] Bilindiği gibi, Lenin’in emperyalist savaşın tanımını yapmakta model alabileceği tek bir örnek bulunuyordu; bu açıdan ihtiyatlı davrandığı kabul edilebilir. Lenin, Kievski ile tartışmasında şunları yazıyor: “İleri Avrupa (ve Amerika) kapitalizmi, yeni bir emperyalizm çağına girdi. Şimdi bundan, artık yalnızca emperyalist savaşlar olasıdır sonucu mu çıkar? Böyle bir sav saçma olur; belli bir dönemde olası çeşitli görüngülerin bütünü içinden belli, somut bir görüngüyü ayırt etmekte yetersiz kalındığını ortaya koyar. Bir çağın, tipik ve tipik-olmayan büyük ve küçük, bazısı ileri bazısı geri ülkelere özgü, çeşitli görüngülerin ve savaşların toplamını içerdiği için çağ denir.”[24] Görüldüğü gibi, Lenin eski emperyalist çağda olduğu gibi yeni emperyalist çağda da savaşların olabileceğini, aksinin çağ kavramına aykırı olduğunu ileri sürüyor. Eğer Lenin’in çağ kavramı benimsenirse ve emperyalist savaşlar olasıysa, küresel kapitalizmden ancak o zaman yeni bir çağ olarak bahsetmek gerekecektir.

Wood’a göre, çağa ait değişimler, sistemin önemli bazı kurucu öğeleri içindeki temel dönüşümlerle geçekleşmelidir.[25] Eğer öyleyse, emperyalizm bir çağ değildir, ve hatta açıkça emperyalizm diye bir şey yoktur. Bu tanımlama çerçevesinde, onun 1970’lerden beri yeni bir tarihsel çağda yaşandığını kabul etmesini anlamak güçtür. Wood, “1970’lerden itibaren yeni bir şeyler olduğunu görüyorsak, bu kapitalizmde önemli bir sıçrama olduğu değil, kapitalizmin kendisinin olgunluğa ulaşmasıdır. (...) kapitalizmde en son çare olarak başvurulan emperyalizm bile eskisi gibi değil” diye yazar.[26] Demek ki, küreselleşme tezine bu tür bir teorik öncülden hareket edilerek karşı çıkılması, emperyalizm tezlerinin gerçekliğini tehlikeye düşürücü bir etkide bulunuyor.

Emperyalist savaşın ihtimal dışı olması, emperyalizm çözümlemelerinin geçerliliğini sakatlayıcı bir unsurdur. Çünkü, Lenin tekeller arası rekabetin emperyalist savaşa yol açacağını, ve bununla birlikte bu savaşın iç savaşa çevrilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Önceki dönemin emperyalizmini ‘jeo-politik emperyalizm’, yaşanılan çağı ise ‘jeo-ekonomik emperyalizm’ olarak niteleyen B.Gerbier, Lenin’in tanımından hareketle, kapitalizmin savaşçı olmayan yeni mantığından şu şekilde söz ediyor: “(Lenin’in tanımından yola çıkarsak, Kuzey güçleri arasında Kuzey’de gerçekleşen) emperyalist savaşlar ABD’nin tartışmasız askeri üstünlüğü ve ulusların (NATO ve OECD’nin genişlemesiyle belirginleşen) dünyanın ABD tarafından yönetilmesi üzerindeki uzlaşmaları yüzünden artık imkansız hale geldi.”[27] Lenin’in tanımının bir tarafını gören Gerbier’in yine de haklı olduğu kabul edilebilir. Fakat haklılığın; emperyalizmin değil, kapitalizmin yeni bir aşaması olmak bakımından geçerli olduğu vurgulanmalıdır.

Wallerstein, “eğer dünya sistemi sürekli bir savaş durumu içinde olsaydı, kapitalizm muhtemelen çok iyi işleyemezdi” diye yazar.[28] Wallerstein’ın bu saptaması, Kautsky’nin temel tezlerinden biri olan “ileri kapitalist ülke yöneticileri arasındaki çatışmaların emperyalist dönemde zaman içinde ortadan kalkacağı” ile paralelliği bulunmasıyla birlikte, yarım asırdır bir emperyalist savaşın yaşanmamasını açıklamak bakımından kolayca savuşturulabilecek cinsten olmadığı izlenimi veriyor.

Sonuç olarak, Lenin’in emperyalist savaşın ardından yaptığı çağ ve emperyalist savaş tarifi ve bunlar arasında kurduğu ilişki bulanıktır.Kapitalizmin dönemlere ayrılması ile ilgili olarak, ikinci emperyalist savaştan sonra, emperyalist aşamadan küresel kapitalizm aşamasına geçildiğini söylemek gerekecektir. Bu dönemde de, küreselleşmenin savunucularının küreselleşmecilik tezlerinin aksine, sömürgeleştirme söz konusudur. Ama bu, uluslararası ekonomik kuruluşların etkinliğinde finansal kontrol, borçlandırma vb. yoluyla mümkün olabiliyor. Bu yol, kapitalizmin küreselleşmecilik çağında ortaya çıkmış olup bu dönemin karakteristiğidir. Daha önce de belirtildiği gibi, emperyalizmin sömürge politikası ile ilgili yönü, kapitalizmin emperyalist aşamasıyla ilgili değildir; sömürge politikası kapitalizmden önce de vardı. Dolayısıyla emperyalist aşamanın aşıldığının, geride bırakıldığının söylenmesi sömürge politikasının reddi anlamına gelmiyor. “Kapitalizmin eski evrelerindeki sömürge politikası bile, mali-sermayenin sömürge politikasından temel ayrılıklar göstermektedir.”[29]

Lenin’in emperyalizme ilişkin “kapitalizmin en yüksek/son/çağdaş aşaması” ifadeleri politik bir anlama sahiptir. “Tek ülkede sosyalizm” önermesine uygundur; emperyalizmin geçiciliği sadece bir ülkede devrimin olup olmamasıyla ilgili bir mesele olarak görüldüğü için. Amin’in belirttiği gibi, emperyalizm hakkındaki karışıklığın, yanlış anlamanın, sonuçsuz tartışmaların nedeni belki de ‘emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması’ üzerine ‘Leninistler’in seçtiği terimler ve bu tezlerin dogmatikleştirilmesidir.[30] J. Weeks’in belirttiği gibi, Lenin kapitalistler arası rekabete özel bir önem vererek, emperyalist dönemdeki birikimin kapitalistler arası bir savaş eğilimi doğurduğuna ilişkin merkezi bir politik sonuca ulaşmıştır.[31] “Tekeller emperyalistler arası savaşlara, savaş da devrime yol açar. Savaş oldu, ya devrim?”[32]

4. Anti-kapitalist politika: Post-Marksizm ve dar-Marksizm

Samir Amin, nesnel iktisadi zorunluluk ile toplumsal mücadelenin müdahalesi arasındaki diyalektik bağıntıyı kavramamız gerekiyor, diyor ve şu üç çerçevede diyalektik bağıntının kavrandığını iddia ediyor: “Birincisi, kapitalist üretim tarzı üzerine soyut bir söylem çerçevesinde, ikincisi, ayırt edici özellikleri (üretici güçlerin gelişim düzeyi, iş verimliliği, sınıf yapısı, bunlar arasındaki ittifak ve çatışmalar) belirlenen ve çözümlemenin temel birimi olarak alınan ulusal, toplumsal bir oluşumun somut çerçevesinde; üçüncüsü, dünya sistemini gerçek temel birim, ulusal oluşumları ise onun bileşenleri olarak kabul edip doğrudan doğruya bu sistem düzeyinde.”[33] Onun yaklaşımı üçüncü çerçeveye oturur. Bunun sonucu olarak, Amin, kapitalist sistemdeki her bunalımın, değer yasasının sınıf mücadelelerinin etkisiyle aksamasından kaynaklandığını belirtir.[34] Halbuki, böyle diyerek, kendisinin sözünü ettiği birinci düzeyi, bize göre tarih bilimini, yani tarihsel materyalizmi ortadan kaldırıyor. Marx, emek gücünün değerinin yerleşik (asgari) yaşam standartlarına göre belirlendiğini iddia ediyordu. Kapitalizmin krizleri ile ‘sınıf mücadeleleri’ ve ‘sınıf mücadelelerinin’ ivme kazanması ile kapitalizmin krizlerinin gittikçe artması arasında bir ilişki varsayılıyor. Fakat, toplumsal-politik hareketlerin krizde olduğu genellikle kabul edilirken, kapitalizmin krizlerinin derinleşmekte olduğu da geniş kabul gören bir görüştür. Eğer süreç, konjonktürlerin toplamına eşit olarak görülürse bu olgu nasıl anlaşılır olur?

Wood, küreselleşme denen şeyin, gittikçe açığa çıkan çelişkileriyle, anti-kapitalist, sosyalist politikayı daha imkanlı hale getirdiğini savunur. Ona göre, kapitalist yayılmanın çelişkileri iki anlama gelir: “Birincisi, gerçekten insani ve demokratik bir kapitalizm hiçbir zaman ulaşılabilir olmamıştır. İkincisi, sosyalist politika daha imkansız değil, daha mümkün bir hale gelebilir.”[35]

Kapitalist toplumlarda çeşitli deneyimlerle yolu açan sosyalist taleplerin en önemli özelliğinin genel bir tasarı içinde birbirlerine eklemlenmemiş oluşları olduğunu söyleyen Amin, sözgelimi çevreciler ve feministlerin onları ayırt eden talebin ötesine geçmeyi biçimsel olarak reddettiklerini kaydeder. Amin, çevresel toplumlarda durumun farklı olduğunu ileri sürer. Ona göre, bu toplumlardaki halk sınıflarının kapitalist gelişmeden (kendileri için taşıdığı anlam nedeniyle) bekleyecekleri bir şey yoktur. “Dolayısıyla, potansiyel olarak anti-kapitalisttirler.”[36] Amin, bunların kendiliklerinden, tek başlarına, sınıfsız bir toplum ortaya koyamayacaklarını düşünür. Bu bağlamda, aydınları, kapitalizme alternatif oluşturabilecek toplumsal tasarıyı formüle eden aracının gücü olarak niteler.

Laclau ve Mouffe, antagonizmayı kapitalist üretim ilişkisi içinde gören Wood ile Amin’in yaklaşımına karşılık, onun üretim ilişkisi ile bu ilişkinin dışında kalan bir şey arasında ortaya çıktığını iddia ederler. Onlar, Wood’un ileri sürdüğünün tersine, anti-kapitalist politika ile kapitalizmin krizleri ya da çelişkileri arasında bir bağ olduğunu kabul etmezler. Onlara göre, bizzat anti-kapitalist mücadelenin derinleşebilmesi demokratik devrimin genişlemesine bağlıdır.[37] Kapitalizmin orta sınıfların ve köylülüğün proleterleşmesine yol açacağı, bunun sonucu olarak da, sistem krize girdiğinde, her şeyin kapitalistler ile işçiler arasındaki son hesaplaşmaya indirgeneceği fikrinin geçerli ve buradan hareketle anti-kapitalist mücadelede işçi sınıfının ayrıcalıklı bir yeri olmadığını belirtirler.[38]

Bu durumda, pratik-politik devrimcilik bir tutamak noktası olmak bakımından önem kazanmaktadır. Konjonktürel bakımdan, eylemlerin öznelerinin devlet karşısında aldıklar konumları dikkate almadan üretim ilişkileri içindeki yerlerine bakarak onlardan uzak duran dar-Marksistlerdense, işçi sınıfının dışında, fakat devletle çatışan dinamiklerin sahiplenilmesine imkan bulmak açısından post-Marksistler daha uygun bir konumda bulunuyorlar. Ancak bunun, belirli bir andaki devrimci politik eyleyişe cevaz vermesi açısından söz konusu olduğu unutulmamalı.

* * *

Kapitalizmin krizlerinin gittikçe daha fazla açığa çıkmasından, politika pratiğine yansıyan ‘ders’, her zamankinden daha fazla ajitasyon mu olmalıdır?

Marx’ın savaşlar için belirttiği gibi, kapitalizmin yeni bir aşaması olarak düşünülmesi uygun görülen küreselleşmeciliğin, uzun dönemde mutlaka devrimci sonuçları olacaktır.

 
 


[1] Zarfta küreselleşme, mazrufta emperyalizm. (Bak: Korkut Boratav, “Emperyalizm mi Küreselleşme mi?”, Küreselleşme, Der.: E. Ahmet Tonak, İmge Yay., Ankara 2000, s. 18-20.)

[2] P. Hirst - G. Thompson, Küreselleşme Sorgulanıyor, Çev.: Çağla Erdem, Elif Yücel, Dost Kitabevi Yay., Ankara 1998, s.8

[3] Ellen M. Wood, “Küreselleşme, Postmodernite ve Diğer New Age’ler: Sol Entelektüeller ve Yeni Bir Çığır Tutkuları”, Çev.: Uğur Günsur , Küreselleşme mi Emperyalizm mi? Der.: Fikret Başkaya, Ütopya Yay., Ankara 1999, s. 79. Vurgu sonradan.

[4] V. İ. Lenin, Emperyalist Ekonomizm, Çev.: Yurdakul Fincancı, Sol Yay., Ankara 1991, s.39

[5] V. İ. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Çev.: Cemal Süreya, Sol Yay., Ankara 1992, s. 66

[6] Lelio Basso, “Emperyalizm Kuramı ve Lenin”, Çev.: Kenan Somer, Yeni Marksizm ve Gelecek, Sayı: 2, Ocak 1994, s. 109

[7] Richard Falk, Yırtıcı Küreselleşme, Çev.: Ali Çaksu, Küre Yay., İstanbul 2001, s. 185

[8] Sungur Savran’dan aktaran: Orhan Dilber, “Enternasyonalizm, ‘Globalizm’ Üzerine Hatırla(t)malar”, Marksist Eleştiri, Sayı: 1, Kış 1996, s. 131

[9] Meghand Desai, “Kapitalizm”, Çev.: Ali Doğan, Tom Bottomore (der.), Marksist Düşünce Sözlüğü, İletişim Yay., İstanbul 1993, s. 322

[10] Yılmaz Sezer, “Küreselleşme: Emperyalizmin En Yüksek Aşaması”, Teori ve Politika, Sayı: 22, Bahar 2001, s. 13

[11] V. İ. Lenin, Emperyalist Ekonomizm, a.g.e., s. 44. Vurgu sonradan.

[12] Oya Baydar, İlke, Sayı: 5, Mayıs 1974, s.71

[13] Yılmaz Sezer, a.g.e, s. 19

[14] Yılmaz Sezer, “Tekelci Emperyalizm Döneminde Marksizmin Krizi”, Teori ve Politika, Sayı: 24-25, Güz 2001-Kış 2002, s. 37

[15] V. I. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, s. 88

[16] “Lenin’i taklit ederek, ‘küreselleşme’yi emperyalizmin en yüksek ve belki de ‘son’ aşaması olarak tanımlamak mümkün hale geliyor.” (Yılmaz Sezer, a.g.e., s. 19)

[17] N. Poulantzas, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, Çev.: Şen Süer - L.Fevzi Topaçoğlu, Belge Yay., İstanbul 1992, s. 154-155. Vurgu orijinal metinde bulunuyor.

[18] A.g.e., s. 155

[19] Korkut Boratav, a.g.e., s. 25

[20] Karl Kautsky, Seçilmiş Politik Yazılar, Çev.: Celal A. Kanat, Kavram Yay, İstanbul 1990, s. 100

[21] Wood, a.g.e., s. 79

[22] A.g.e., s. 72

[23] V. İ. Lenin, a.g.e., s. 30

[24] A.g.e., s. 33

[25] Ellen M. Wood, “Modernlik, Postmodernlik ya da Kapitalizm”, Çev.: Çağla Ünal, Perry Anderson ile birlikte, Modernizm, Postmodernizm ya da Kapitalizm, Bilim Yay., Tarihsiz, s. 34

[26] A.g.e., s. 50-51

[27] Bernard Gerbier, “Jeo-Ekonomik Emperyalizm: Kapitalizmin Güncel Aşaması”, Çev.: Betül Çolak, Teori ve Politika 22, Bahar 2001, s. 131.

[28] Immanuel Wallerstein, Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Çev.: Tuncay Birkan, Metis Yay., İstanbul 2000, s. 79

[29] V. I. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, s. 88

[30] Samir Amin, “Bunalım, Ulusçuluk ve Toplumculuk”, Immanuel Wallerstein ve diğerleri, Genel Bunalımın Dinamikleri, Çev.: F. Akar, Belge Yay., İstanbul 1984, s. 188

[31] John Weeks, “Emperyalizm ve Dünya Pazarı”, Çev.: Şahin Kahveci, Tom Bottomore (der.), Marksist Düşünce Sözlüğü, İletişim Yay., İstanbul 1993, s. 192

[32] Samir Amin, a.g.e., s. 198

[33] Samir Amin, Avrupamerkezcilik, Çev.: Mehmet Sert, Ayrıntı Yay., İstanbul 1993, s. 195

[34] A.g.e., s. 209-210

[35] Ellen M. Wood, “Küreselleşme, Postmodernite ve Diğer New Age’ler: Sol Entelektüeller ve Yeni Bir Çığır Tutkuları”, a.g.e., s. 81

[36] Samir Amin, a.g.e., s. 224

[37] E. Laclau, C. H. Mouffe, “Amasız, Fakatsız Marksizm Sonrası”, Çev.: Ahmet Kardam, Marksizm ve Gelecek, Sayı: 5, İstanbul 1992, s. 33

[38] A.g.e., s.34

Okunma 16729 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.