Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Kıvılcımlı’nın Mirasının Güncel Anlamı Üzerine Değinmeler

Yazan

Fikret Kızıltan

Güncel siyasetle tarih arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Güncel siyasal mücadeleleri yürüten özneler önlerindeki meselelere tarih tarafından koşullandırılmış çerçeveler içinde bakarlar. Bu anlamda tarih bugünü etkiler. Ancak bir yandan da tarih, güncel siyasi mücadelelerin ihtiyaçlarına bağlı olarak sürekli yeniden yazılır, yeni anlamlar kazanır. Güncel siyaset tarihi yeniden inşa eder. Tarihi konuşmak gerçekte bugün üzerine konuşmaktır.

Kıvılcımlı’nın politik mirası üzerine düşünürken de hareket noktamız ister istemez bugünün politik sorunları olacaktır. Kapitalizmin son 30 yıldaki dönüşümünün getirdiği yenilikler ve dünya güç dengelerinde son 15 yılda yaşanan alt üstlük, teori alanındaki gelişmelerle birlikte devrim ve sosyalizm mücadelesinin de yenilenmesini bir zorunluluk haline getiriyor. Sosyalizm mücadelesinin yeni bir döneminin belki de eşiğinde olduğumuz şu günlerde, bundan 35 yıl önce sonsuzluğa uğurladığımız Kıvılcımlı’yı anımsamanın ne anlamı olabilir? Kıvılcımlı’nın mirası 2006 yılının Türkiye’sinde devrimci mücadele için ne anlam ifade edebilir?

Yeni bir döneme başlarken geçmiş dönemlerdeki mücadele pratiklerini ve düşünsel mirası gözden geçirmek mücadele tarihinde neredeyse kural niteliğindedir. Kuşkusuz aslolan her zaman güncel gerçekliktir. Tarihi gözden geçirme eğilimi ise, didaktik bir öğrenme çabasından ziyade geçmiş kuşakların bıraktığı mirasın Marx’ın deyimiyle yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çökmemesi için, onu güncel siyasetin ihtiyaçları çerçevesinde yeniden yorumlama ihtiyacının ürünüdür. Belki de bu yüzden her yeni söz, geçmişe müracaat etmek zorunda hisseder kendini, çünkü geçmiş (her zaman) yanlış ya da eksik anlaşılmıştır.

Bu yazı Hikmet Kıvılcımlı’nın devrimci mirası üzerine yeni tespitler yapma iddiasında değildir. Burada Kıvılcımlı’nın düşünsel-politik mirası üzerine bir değerlendirmeden çok, bu mirasa bugün nasıl bir perspektiften bakmak gerektiği ve onun güncel siyasal önemi üzerinde durulacaktır.

Aşağıda Kıvılcımlı’nın çok kaba olarak özetlediğim kimi tespitlerinin her biri elbette detaylı araştırmalar ve tartışmalar yapmayı hak etmektedir. Bu konudaki araştırmaların derinleştirilmesine başta belirttiğimiz gibi salt entelektüel bir merak değil asıl olarak bugünkü mücadelenin problemleri yön vermelidir.

* * *

Türkiye’de devrimci mücadele saflarında Marksist teori üretimi deyince herhalde ilk akla gelen isim Kıvılcımlı olacaktır. Kürt sorunu, Kemalizm, Türkiye’nin tarihi ve toplumsal yapısı, ordu, din, strateji vs. hemen hemen solun tüm çetrefil konularında Kıvılcımlı’nın özgün ve alanında çoğu ilk olan çalışmaları mevcuttur. 1920’li yıllardan 1971’e kadar 50 yıllık mücadeleci bir yaşam pratiği ve kaleme alınmış onlarca eserle Kıvılcımlı’nın sosyalist hareketin en üretken militanı olduğunu söylemek herhalde abartı olmayacaktır. Hikmet Kıvılcımlı tarihten felsefeye, edebiyattan psikolojiye, siyasetten ekonomiye çok çeşitli alanlarda onlarca broşür ve kitap yayınlamıştır. Eski yazıyla kaleme alınmış olup henüz yayınlanmamış çalışmaları da mevcuttur. Kıvılcımlı’nın ele aldığı tüm konu başlıklarına bu yazıda değinmek mümkün değil. Ancak Türkiye’de sol siyaset açısından önem taşıyan konulara dair temel yaklaşımlarını ortaya koymaya çalışacağım.

Kemalizm

Kemalizm’e bakış, Türkiye sol hareketini ayrıştıran başlıca konulardan biridir. 1920’li yıllarda şekillenen TKP’nin Kemalizm’e karşı net bir tutum alamamasının ardında politik ve teorik nedenler sayılabilir. Kemalist iktidarın bir kurtuluş savaşının ardından kurulmuş olması ve Sovyet Rusya ile ilişkileri politik açıdan TKP’yi Kemalizm’e karşı tavır almakta tereddüde düşürmüştür. Ayrıca Marksizm’in II. Enternasyonalci kavranışının da bunda önemli bir etkisi olmuştur. TKP önderlerine göre Kemalizm feodalizme karşı ileri bir aşamayı temsil ediyordu. Bu yüzden Kürt isyanlarına ve İslami renk taşıyan tepkilere karşı desteklenmeliydi. Türkiye’de sosyalizme geçebilmek için önce Kemalizm’in kurduğu burjuva düzenin oturması, “gerici” kalıntıları temizlemesi ve böylece proletaryanın sınıf savaşımı için koşulları hazırlaması gerekiyordu. Kabaca ifade edilen bu tutum, TKP’nin, Kemalist iktidarın ülkede gücünü pekiştirmeye yönelik hamlelerine yedeklenmesine yol açtı. Bu konuda parti içinde farklı sesler dile getirilmiş olsa da Kemalizm karşısındaki bu zaaflı duruş büyük ölçüde sürmüştür.

Hikmet Kıvılcımlı’nın 1930’ların başında, yani burjuva iktidarının pekişmiş olduğu ve Kemalizm’in bir ideoloji olarak sistematize edildiği koşullarda, Elazığ cezaevinde kaleme aldığı Yol çalışması TKP’yi Kemalizm’in etkisinden kurtarma çabası olarak da görülebilir. Kıvılcımlı bu çalışmasında Kemalizm’in bir burjuva ideolojisi olduğunu söylerken TKP’nin o dönemdeki tezlerini tekrarlamış olur. Ancak Türk burjuvazisinin ilericiliğinin 1923’ten itibaren bittiğini ilan eden Kıvılcımlı II. Enternasyonalci kavrayışa ağır bir darbe indirir. Kıvılcımlı’ya göre Türk burjuvazisi emperyalizme karşı devrimci rolünü Kurtuluş Savaşı sırasında oynamış ve zaferden sonra kendi soygun düzenini kurmuştur. Zaten onun bütün ilericiliği içerde köylü yığınlarını mobilize etme ihtiyacından, uluslararası alanda ise Bolşevik iktidarla ittifak halinde emperyalizme karşı cephe açmasından kaynaklanıyordu. “Türk burjuvazisi, Türkiye’nin sömürge kurtuluşu mücadelesinde devrimci rolünü oynadı ve zaferden sonra kendi soygun düzenini kurdu. Zaferin ganimeti ile yaşıyor. Türk proletaryası, yarım kalan ve yarım bırakılmak istenen işi bütünleştirecek, sömürge kurtuluşunu yapan Türkiye halkını sosyal kurtuluşa götürecektir.[1] Kıvılcımlı, “önce kapitalizm gelişsin, sonra sınıf savaşı...” anlayışını softalık olarak görür. Zaten Türkiye’nin proletaryanın öncülüğünde bir devrim için “geri” olmadığını düşünmektedir.

Kıvılcımlı, Yol’da Kemalizm’e karşı net bir tutum ortaya koyar. Kemalizm’in ideologluğuna soyunan Kadroculara karşı sert eleştirilerde bulunur. Kemalizm’in bir burjuva ideolojisi olduğunu söylemekle kalmaz, onu Bonapartizm’e benzetir, ancak emperyalist dönemindeki Bonapartizm’in farkı mali oligarşinin egemenliği altında gerçekleşiyor olmasıdır. Kimi yerlerde 1930’ların Kemalist iktidarı “militarist faşizm” olarak tanımlanır. Bu tanımı yapan Kıvılcımlı’nın Kemalizm’den herhangi bir ilericilik beklentisi olması söz konusu değildir.

1960’lı yıllarda gelişen sol harekette Kemalizm tartışmaları önemli bir yer tutmaya devam etti. Kemalizm’i bir tür sosyalizm olarak gören anlayışlardan komprador burjuvazinin ideolojisi olarak gören anlayışlara kadar çeşitli yaklaşımlar geliştirildi. 1960’ların sonunda Kemalizm’i bir küçük burjuva ideolojisi olarak görmek yaygın olan görüştü. Kıvılcımlı bu dönemde de Kemalizm’in burjuva ideolojisi olduğunu, Kurtuluş savaşının küçük burjuvazinin değil Türk burjuvazisinin önderliğinde yürütüldüğünü ısrarla vurguladı.

Bugün sol harekette Kemalizm’in etkisi kendisini çeşitli gündemlerde ortaya koymaktadır. Özellikle siyasal İslam’a karşı gösterilen laik-modernist refleks ve Kürt meselesindeki sosyal şoven tutumlar Kemalizm’in sosyalist hareket üzerindeki etkisinin sürdüğünün temel göstergeleridir. Türkiye’de düzenin kurucu ve asli ideolojisi olan Kemalizm karşısında net bir tutuma sahip olmak devrimci Marksist bir var oluşun temel koşuludur. Kıvılcımlı’nın özellikle 1930’ların başında kaleme aldığı Yol’da ileri sürdüğü görüşler, ulusalcı yaklaşımların sola şırınga ettiği Kemalist etkilere karşı panzehir işlevi görecek niteliktedir.

Kürt sorunu

Hikmet Kıvılcımlı’nın sosyalist harekete en büyük katkılarından birisi Türkiye’nin bugün de en yakıcı demokrasi problemi olan Kürt sorunu konusunda getirdiği açılımlardır. 1933 yılında kaleme aldığı İhtiyat Kuvvet: Şark adlı eserinde Türkiye’nin şark meselesinin temelde bir ulusal sorun olduğu açık bir şekilde ortaya konulur. Kürtlerin ayrı bir ulus olduğunu belirten Kıvılcımlı’ya göre dış ilişkilerinde emperyalizme bağımlı olan Türk devleti aynı zamanda kendi çapında bir emperyalist güçtür. Çünkü Kürdistan’ın Türkiye sınırları içinde kalan topraklarında bir sömürge yönetimi kurulmuştur.

Kıvılcımlı dini gericilik kılıfıyla yaftalanan Kürt isyanlarının ulusal karakterinin altını çizer. Kürtlerin bir ulus olduğunu vurgulayan Kıvılcımlı sınıfsal analizi de elden bırakmaz. Kürt feodal önderlikleriyle yoksul köylüler arasında isyan anlarında bile sınıf mücadelesinin sürdüğünü güncel örneklerden yola çıkarak açıklar. Kıvılcımlı’ya göre Kemalizm’in sömürgeci tahakkümüne karşı gelişen Kürt isyanlarında iki temel zaaf söz konusudur. Birincisi isyanlara ağaların ve şeyhlerin önderlik ediyor olması, ikincisi ise emperyalizme bağlanan umutlardır. Kıvılcımlı, Kürdistan halkının mücadelesinin ancak kurulacak bir Kürdistan Komünist Partisi’nin yol göstericiliği ve köylülerin önderliği ile başarıya ulaşabileceğini belirtir. TKP’nin de görevi böyle bir partinin örgütlenmesine yardımcı olmaktır.

Kıvılcımlı misakı millici değildir, sınırların çok yapay bir şekilde emperyalizmin bastonu tarafından çizildiğinin ve Kürdistan’ın parçalandığının farkındadır. Ayrıca Kürdistan’da yürütülecek mücadelenin bölgenin toplumsal ve siyasal koşulları nedeniyle Türkiye’nin Batısındaki mücadeleden farklı bir karakterde olacağının bilincindedir. Bu yüzden Kürtlerin ayrı örgütlenmesini gerekli görür. Ancak Türk devletine karşı Kürt ve Türk devrimcilerinin ortak mücadele etmesi gerektiği vurgulanır. Kürtlerin ulusal mücadelesi Türkiye devriminde proletaryanın ittifak gücü olması anlamında İhtiyat Kuvvet olarak tanımlanır.

Kıvılcımlı’nın 1933’te yaptığı tespitlerden bugün hem Kürt ulusal hareketi hem de Türkiye sosyalist hareketi açısından çıkarılması gereken sonuçlar vardır. Sömürge tespitinin yanı sıra Kürtlerin ayrı örgütlenme hakkı üzerinde durmuş olması Kıvılcımlı’yı sol harekette günümüzde de sürmekte olan tartışmalar açısından hala son derece önemli kılmaktadır. Türk devletinin Kürdistan’daki egemenliğinin niteliği ve Kürtlerin örgütlenmesi sorunu bugün de sol hareketi bölen konuların başında gelmektedir. Sömürge gerçekliğini görmeyen sol örgütler ayrı örgütlenme konusunda da Kürt ulusal hareketini inkâra varacak bir yaklaşım geliştirmişlerdir. Kürt hareketi açısındansa, emperyalizmden beklentilerin büyük hayal kırıklıkları yaratacağı tespiti bugün için de geçerli olan bir tehlikeye işaret etmektedir. Ayrıca feodal önderliklere karşı köylülerin önderliği meselesi de bugün kendi içinde sınıfsal gerilimler yaşayan Kürt hareketi için dersler çıkarılacak niteliktedir. Bugün de Kürt hareketinin ne yönde evrileceği Kıvılcımlı’nın 70 küsur yıl önce işaret ettiği iki temel konuya bağlıdır: Mücadeleye hangi sınıfın önderlik edeceği ve emperyalizme karşı alınacak tavır. Kürt burjuvazisine karşı yoksul Kürt halkının inisiyatifinin öne çıkması ve emperyalizme karşı duruş konularında İhtiyat Kuvvet: Şark’ta yapılan tespitler güncelliğini hala korumaktadır.

Toplumsal ve siyasal yapı

Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı devletinin 19. yüzyıldaki reform çabalarını kapitalizmin gelişimi çerçevesinde ele alır. Batılılaşma, modernleşme gibi kavramların kapitalistleşmeyle eş anlamlı olduğunu vurgular. 1908 devriminde komprador burjuvazinin iktidara geldiğini, Kurtuluş savaşında ise Anadolu burjuvazisinin iktidarının kurulduğunu belirtir. 1920’li yıllardan itibaren burjuva egemenliği doğrudan tekelci bir karakter taşır. Bu dönemden itibaren Türkiye’de egemen zümre burjuvazi içinde de bir azınlık olan “finans-kapital” olarak belirlenir. Komprador burjuvazinin yerinden edilmesiyle ekonomide finans-kapitalin (siyaset düzlemindeki ifadesiyle mali oligarşinin) egemenliği kurulmuştur.

Türkiye’de kapitalizm kendinden önceki sömürü ve tahakküm mekanizmalarını tasfiye ederek burjuva demokrasisini kurmak yerine eski güç odaklarıyla uzlaşarak hatta onların gücünü pekiştirerek kendi iktidarını kurabilmiştir. Ekonomik alanda finans kapital kırlardaki geleneksel elitlerle işbirliği halinde sömürü düzenini kurmuştur. Kıvılcımlı’nın 7000 yıllık tefeci-bezirgan sermaye dediği asalak güç finans kapitalin yerel bayileri haline gelmiştir. Bu yüzden Kıvılcımlı Türkiye’de egemen sistem kapitalizm olsa da kapitalizm öncesi dönemden kalma sermaye ve sömürü biçimlerinin modern biçimlerle melezleşerek sürdüğünün altını çizmiştir. Türkiye kapitalizminin özgünlüğü de bu melez yapıdan kaynaklanmaktadır. Kıvılcımlı’ya göre bu melez yapılar sadece Türkiye için değil tüm sömürge ve bağımlı ülkeler için geçerlidir.

Siyasi açıdan ise Cumhuriyet’le birlikte kurulan düzen, mali oligarşinin diktatörlüğü olarak belirlenir. Türk burjuvazisi toprak ağalarıyla, tefeci-tüccar tabakalarla uzlaşmış, toprak reformu, siyasi özgürlükler gibi demokratik görevleri gerçekleştirmeden kendi baskı düzenini kurmuştur. Bu yüzden demokratik devrimin gerçekleştirilmesi işçi sınıfı ve köylülerin misyonudur. Kıvılcımlı’ya göre Türk burjuvazisi demokrasiyi geliştirme potansiyeline sahip değildir, bu yönde bir beklentiye girilmemelidir. Demokrasi ancak işçi ve köylü yığınlarının mücadelesi ile ve bir devrim sonucunda kazanılabilir.

Kıvılcımlı’nın antika-modern karması olarak gördüğü finans kapital-tefeci bezirgan ittifakı, bu iki kesimin çıkarlarının rezonansa gelmesi ile açıklanır. Günümüzde kapitalizmin gelişim seviyesi düşünüldüğünde artık kapitalizm öncesi öğelerle iç içe geçen bir yapıdan çok, çeşitli ölçeklerdeki kapitalist ilişkilerin oluşturduğu karmaşık bir yapıdan söz etmek daha doğru olacaktır. Ancak Kıvılcımlı’nın analizini bugün için de geçerli kılan yönü onun yerel iktidar odaklarının egemen sisteme hangi mekanizmalar üzerinden bağlandığını, hangi çıkarların rezonansa geldiğini ve böylece hangi ittifakların oluştuğunu incelemiş olmasıdır. Bugün de Türkiye’de iktidarın işleyiş mekanizmasını anlamak böyle dinamik analizlerin yapılmasını gerektiriyor. Yerel, ulusal ve uluslararası ölçekteki güç odakları arasında oluşan bağlantıların ekonomik sömürü ve siyasi mücadele açısından ne gibi sonuçlar doğurduğu ve günümüz Türkiye’sinde yarattığı özgünlükler Kıvılcımlı’nın somut olaylardan hareket eden yöntemiyle incelenmelidir.

20. yüzyılın başında itibaren burjuvazinin ilericiliğinin bittiğini vurgulaması ise, bugün uluslararası ya da ulusal burjuvaziden ilericilik bekleyen liberal ya da ulusalcı eğilimlere karşı demokrasinin asıl olarak halk sınıflarının mücadelesine bağlı olduğunu ve devrim mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceğini hatırlatmak açısında önem taşımaktadır.

Tarih Tezi

Kıvılcımlı’nın kapitalizmin evrensel eğilimlerini göz ardı etmeden yaşadığı toprakların özgünlüğünü anlama çabası onu Tarih Tezi adı altındaki çalışmalarına götürmüştür. Kıvılcımlı’yı tarih incelemelerine sevk eden Türkiye toplumunu derinlemesine kavrama ihtiyacı ve tüm dünya üzerindeki sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki siyasi mücadeleleri açıklama çabasıdır. 1950’li ve 60’lı yıllarda sömürge ülkelerde devrimler ulusal kurtuluş mücadeleleri biçiminde gerçekleşmiştir. Buralardaki mücadelelerin doğrudan sosyalizm hedefi ile gerçekleştirilmesi II. Enternasyonal’in aşamacı anlayışı ile bağdaşmıyordu. Geri olarak görülen toplumlar ileri kabul edilen ülkeleri geçerek sosyalizm hedefli devrimler gerçekleştiriyorlardı.

Kıvılcımlı bu ülkelerde kapitalizmin henüz sindiremediği kapitalizm öncesi geleneklerin bu devrimlerde önemli bir rol oynadığını belirtmiş ve komünist partilerin sadece kapitalist yapı ve ilişkileri değil henüz kapitalizm tarafından sindirilememiş olan bu gelenekleri de hesaba katması gerektiğini vurgulamıştır.

Kıvılcımlı’nın tarih çalışmalarında asıl olarak Osmanlı ve İslam tarihi ayrıntılı bir biçimde incelenmektedir. Yalnız Tez’in kapsam alanı çoğu zaman sanıldığı gibi sadece “Doğu” toplumları değildir. Tez, belli bir coğrafyayı değil, ilk medeniyetlerin (sınıflı toplumun) ortaya çıkmasından kapitalizmin ortaya çıktığı zaman kadar geçen yaklaşık 7 bin yıllık dönemi incelemektedir. Bu yüzden Tez’de Akdeniz medeniyetlerinin yanı sıra, Çin ya da Amerika’daki uygarlıklara da değinilir; yeri geldiğinde Osmanlı ve Fransa toprak düzenleri arasındaki benzerliklerin altı çizilir. Kapitalizm öncesi dönemde farklı coğrafyalarda şekillenen uygarlıklar arasında kategorik bir ayrım söz konusu değildir. Toplumlar arasındaki kategorik farklılık kapitalizmin ortaya çıkması ile başlar. Kapitalist Batı ülkeleri dünyanın geri kalanı karşısında farklı bir rota izlemeye başlar. Kıvılcımlı Batı ve Doğu kavramlarını coğrafi bir tanım olarak değil zamansal bir ifade olarak kullanır. “‘Batı’, Avrupa coğrafyasında bir bölge değildir, insanlık tarihinde bir aşamadır.”[2] Doğu, sınıflı toplumun ortaya çıkışından kapitalizme kadar geçen dönemi ifade etmektedir, Batı ise kapitalizm ile eşanlamlı olarak kullanılır.

Kıvılcımlı tarihte ilkel, köleci, feodal, kapitalist toplum dizilişini reddeder. “İlkel sosyalizm” olarak adlandırdığı sınıflı toplum öncesi dönem ile kapitalizm arasında “antika tarih” vardır. Antika tarihte kent medeniyetleri sınıflı toplumun örgütlenmesiyken barbarlar ilkel sosyalist geleneklerin sürdürücüsüdür. Ortaçağ ya da feodalizm, Avrupa’ya özgü bir üretim biçimi olarak değil bütün antik medeniyetlerin başlangıç ve çöküş dönemlerinde yaşanan geçici bir dönem olarak resmedilir. Kıvılcımlı, Doğu’ya özgü üretim biçimi arayışının kesin olarak karşısında durur. Antik tarihin yasaları tüm dünya için geçerlidir. Bu açıdan Tarih Tezi, insanlık tarihine Avrupa merkezci ve oryantalist bakışların köklü bir eleştirisini sunar.

Antik tarihte göçebe barbarlarla yerleşik medeniler arasındaki mücadelelerin rolünü öne çıkaran Kıvılcımlı salt üretim aletlerinin gelişimine odaklı teknolojist açıklamaya karşı coğrafi şartların, ticaret yollarının, savaşların, toplumsal örgütlenmenin, ilkel sosyalizm dediği çağlardan kalma geleneklerin etkin bir rol oynadığı daha dinamik bir tarihsel açıklama ortaya koymaya çalışır. Alt yapı üst yapı ikiliğini kullanmakla birlikte salt üretim araçları üzerinde odaklanan eğilime karşı somut tarihin şekillenişinde kültürel, sosyal, siyasi ve askeri faktörlerin etkisini öne çıkarır. Teknoloji zaten antik çağ boyunca çok az değişime uğramıştır. Antik çağın ezilenleri olan köleler sosyal devrim yapacak potansiyele sahip değillerdir, iktidarı devirseler bile sonuçta yeni bir köleci düzen kurulmaktadır. Sosyal devrimlerin söz konusu olmadığı bu dönemde barbarların kılıcı ile “tarihsel devrimler” gerçekleşmiştir. Kıvılcımlı’ya göre, medeniyetleri yıkan barbarlar yıkıcı oldukları kadar dönüştürücü bir rol de oynamışlardır.

Antik çağda barbarların yaşattığı ilkel sosyalist gelenekler kapitalizmin ortaya çıkışında da diğer etmenlerin yanı sıra önemli bir rol oynamıştır. İngiltere örneği üzerinde bunu inceleyen Kıvılcımlı “İlkel sosyalizmden kapitalizme” geçiş ifadesini kullanır. İlkel sosyalist gelenekler kapitalizmin topluma derinlemesine nüfuz ettiği “emperyalist metropollerde” yok olsa da, güçlü bir hegemonya kuramadığı sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde sürmektedir. Kıvılcımlı “üçüncü dünya” olarak adlandırılan bu ülkelerde emperyalizme ve kapitalizme karşı yürütülen mücadelelerde ilkel sosyalizmden kalma geleneklerin önemli bir rol oynadığını düşünmektedir. Ancak bu gelenekler, modern sınıflar mücadelesinin taraflarından birisinin yanında saf tutmak zorundadır. Çünkü görece “geri”, güçsüz ya da eskiyle uzlaşık olsa da egemen olan sistem sonuçta kapitalizmdir.

Kıvılcımlı Türkiye’de ilkel sosyalizmden kalma geleneğin Osmanlı devlet sınıfları üzerinden sürdüğünü düşünmektedir. Jön Türkler, Kurtuluş Savaşı’nı yapan kadro, 27 Mayıs bu geleneğin ürünleridir. 1960’lı yılların Türkiye’sinde vurucu güç olarak nitelediği “silahlı ve aydın gençlik” kapitalizmin henüz bünyesinde eritemediği bir tarihsel devrimci geleneğin temsilcisidir. Ordu gençliği ve aydın gençlik (devlet sınıflarının alt tabakaları) dışında Alevi-Türkmen köylerinde ve Kürt aşiretlerinin yaşantısında ilkel sosyalist (barbar) gelenekler sürmektedir. Bunlar kapitalist üretim biçiminin henüz bütünüyle bünyesinde eritemediği tarihsel kalıntılardır. Kapitalizmin bu tarihsel devrimci kalıntıları çözmesini beklemek yerine, bu gelenekleri proletaryanın devrim mücadelesinde ittifak gücü olarak değerlendirmek gerekmektedir. Bu toplum kesimlerinin kapitalist gelişime karşı direnci Leninist siyasetin hesaba katması gereken bir gerçekliktir.[3] İşte Türkiye’deki ve genel olarak üçüncü dünyadaki sınıf mücadelesini “emperyalist metropollerdeki” mücadelelerden farklı kılan bu tarihsel koşullardır.

Kıvılcımlı ilerici gerici kavramlarını çoğu zaman tersyüz eder. Kapitalizm öncesinde sadece derebeyleşen “antika” devletleri değil aynı zamanda ilkel sosyalizmin mirasçısı barbarları da gördüğü için kapitalizmin gelişimine doğrudan bir ilericilik atfetmez. Zaten tekelci dönemde kapitalizm tüm ilerici potansiyelini yitirmiştir. Öyleyse “feodalizme” karşı desteklenecek bir kapitalizm söz konusu değildir. Burjuvazinin devrimci barutunu tüketmiş olması bir yana, kapitalizm öncesi toplum, bünyesinde barındırdığı eşitlikçi söylem ve pratikler dolayısıyla bütünüyle “geri” olarak da görülemez. Daha da önemlisi tarihsel gelenekler kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadelede önemli bir rol üstlenebilecek bir potansiyele sahiptir. Örneğin Kıvılcımlı millet kavramının ümmet anlayışına karşı daha ileriyi temsil ettiğini düşünmez. Hatta ümmet ideolojisinin, emperyalizme karşı direnişte milli ideolojiye göre çok daha birleştirici bir kavram olduğunu düşünür.[4]

Tarih Tezi özünde sömürge ve yarı sömürge ülkelerin sol hareketlerinde “burjuvaziyi bekleme” siyasetine teorik bir cevap niteliğindendir. Tezin politik açılımlarının yarattığı tartışmalara aşağıda değinilecektir.

Dine yaklaşım

Aslında Kıvılcımlı’nın tarih çalışmalarının bir parçası olan din konusu güncel siyasetteki ağırlığı nedeniyle ayrı bir başlık altında ele alınmayı hak ediyor. Kıvılcımlı’nın dine yaklaşımı Marksist geleneğe sinmiş olan pozitivist/aydınlanmacı anlayıştan dikkat çekici ölçüde farklıdır. Öncelikle Kıvılcımlı katı dinsel ve seküler düşünce ayrımını aşan bir pozisyonda durmaktadır. Dinsel düşünce ile seküler düşünce arasında kalın bir duvar çekmek aydınlanmanın mirasıdır. Kıvılcımlı ise din içi tartışmaları insanlığın genel düşünce evrimi içinde ve sosyo-politik faktörlerle birlikte değerlendirir. Dini kabaca “halkın afyonu” ya da muhafazakâr bir ideoloji olarak görmez. Tarihte birçok kez gerçekleştiği gibi din, toplumsal dönüşümlerin ve devrimlerin de ideolojisi olabilir. Önemli olan dine, hangi sınıf ve gruplar tarafından nasıl bir anlam yüklendiğidir ya da daha kaba bir deyimle dinin hangi amaçlar için kullanıldığıdır.

Bu çerçeveden bakıldığında, Türkiye’de geniş halk yığınlarının dini akımları kolayca benimsemesi cahillikle açıklanacak bir durum değildir. Alt sınıflar açısından dine yöneliş çoğu zaman, modern-laik bir etiketle iktidara gelen burjuvazinin sömürü ve baskısına duyulan tepkinin bir ifadesidir aslında. Bu yüzden Kıvılcımlı ünlü Eyüp Konuşmasında olduğu gibi, güncel sömürü ve tahakküm mekanizmalarını anlatırken ve bunlara karşı mücadele çağrısı yaparken İslam dinine ve tarihine referans vermekten çekinmez.

Kıvılcımlı’nın din karşısındaki tutumu 1970’lerde sola hakim olan kaba ateist söyleme göre çok daha ilerdedir. Günümüzde ise dine ve siyasal İslam’a yaklaşım daha kritik bir konu haline gelmiştir. Son 25 yılda geniş halk kesimleri üzerinde dini ideolojinin etkisi artmıştır. Siyasal İslam’la devletin asıl sahibi “laik” kanat arasındaki çekişme alt sınıfları da bu eksende kutuplaşmaya sevk etmektedir. Sol hareket, son derece heterojen bir nitelikte olan ve Müslüman ülkelerde emperyalizme karşı muhalefetin dili haline gelen İslam’a yaklaşımda bugün Hikmet Kıvılcımlı’nın titizliğine ve yaratıcı yaklaşımına büyük ihtiyaç duymaktadır.

Kitlelerle ilişki

Türkiye’de 1974-80 aralığı dışında sosyalist hareket geniş halk yığınlarıyla güçlü bağlar kuramamıştır. 1960 sonlarında üniversite öğrencileri arasında belli bir yaygınlık yakalanmış olsa da işçi ve köylüler büyük ölçüde burjuva partilerinin etkisi altındaydı. Kıvılcımlı’nın sol harekete dair yaptığı tartışmalarda en çok üzerinde durduğu sorunlardan birisi hareketin geniş halk kesimlerini örgütleme konusundaki yetersizliğidir. Kıvılcımlı’nın bu zaafın aşılması yönünde iki ana vurgusu olduğu söylenebilir. Birincisi halkın gelenek ve görenekleriyle, popüler bilinciyle uyumlu bir dilin geliştirilmesidir. Kıvılcımlı konuşma ve yazılarında halkın popüler bilincine seslenmeye çalışır. Ayetlerden hadislere, efsanelerden halk deyimlerine, manilerden küfürlere kadar halk kültürünün çeşitli öğelerine başvurur. Gerçi bu çabasının çoğu zaman ortalama okur için metinlerin anlaşılmasını daha da güçleştirdiği söylenebilir. Ancak burada Kıvılcımlı’nın bu çabasında ne kadar başarılı olduğundan ziyade çabasının yönü önemlidir. Bugün de halkın popüler bilincine seslenebilecek bir dilin geliştirilmesi solun temel sorunlardan birisidir.

Fakat Kıvılcımlı için solun örgütlenme sorunu elbette bir dil sorunundan ibaret değildir, sorunun kökü daha derinlerdedir. Kıvılcımlı’nın daha önemli ikinci vurgusu halkın gündelik yaşamındaki sorunları esas alan bir örgütlenmenin gerçekleştirilmesi gereğidir. Sol, çoğu zaman “yüksek siyaset” yapmaktan halkın gündelik sorunlarına eğilmenin önemini kavramamaktadır. Kıvılcımlı ilk yazılarından itibaren Türkiye sol hareketinin ajitasyon ve propaganda çalışmasına denk düşen bir örgütlenme yaratamamış olmasını eleştirmiştir. Sol kendi içinde onlarca örgüt kursa da halk örgütleri yaratma konusunda oldukça kötü bir karneye sahiptir. Bu durum sol hareketin halkın gündelik mücadelesi üzerine düşünsel ve pratik bir yoğunlaşma içinde olmamasının sonucudur.

“Biz siyasi bilinç deyince, büyük ve soyut formülleri kitaplardan alıp tekrarlamak sayıyoruz. Oysa siyasi bilinç bu değildir. Yani, dünyanın her yanında, siyasi bilinç deyince: Yığınların en küçük, günlük küçük dileklerini toplayıp, memleket ölçüsünde ve dünya ölçüsünde değerlendirmek anlaşılır.

Biz küçük işleri küçümsüyoruz.

Fabrika’da işçinin patronla ücret, yahut süre, yahut çalışma şartları, yahut başka herhangi bir konu üzerindeki dileklerini o kadar önemli görmüyoruz. O kadar parlak yüksek sosyalizmle meşgulüz ki, yani biz o sosyalizmi ortaya dökersek, her şey düzelir sanıyoruz.

Tabii büyük yığınlar ise, o küçük meselelerin küçük olmadığını, hiç değilse Türkiye ölçüsünde bir mesele olduğunu, hatta dünya ölçüsünde bir mesele olduğunu anladığı zaman siyasi bilince varacaktır.

Yığınlarımızı kendi hareketimiz içinde –yahut hiç olmazsa kendi hareketimizin etkisi altında- görmek istiyorsak, önce kendi davranış ve düşünce sistemimizi değiştirmek lazım. Bu davranışımızla salonlardaki kulüp toplantıları biçiminden artık çıkmak, fabrikaya gitmek, mahalledeki, esnaf çarşısındaki, köydeki insanların günlük küçük problemlerini ve tabii dileklerini göz önünde tutup onlara aksiyonla yol göstermek ve katılmak… Bundan başka çıkar yol yok.”[5]

Kıvılcımlı kitleleri bilinçlendirmek için yapılan ajitasyon ve propagandanın etkisinin sınırlılığının farkındadır. Kitlelerin ajitasyon ve propaganda ile değil ancak kendi deneyimleriyle öğreneceğini ısrarla vurgulamıştır. Bu yüzden önemli olan gündelik pratik mücadelenin içinde olmak, bu mücadeleye şekil vermek ve bu yolla örgütlenmektir.

Teori-pratik ilişkisi

Kıvılcımlı Lenin’in “Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz” sözünü tüm mücadele hayatının temel şiarlarından biri olarak benimsemiştir. Bir yandan da teorisizmin ve dogmatizmin mücadeleye verdiği zararlara sürekli dikkat çekmiştir. Olaylarla teorik formüller arasında mutlak bir uygunluk olamayacağı bilinciyle soyut teorik doğrularla somut gerçeklik arasında bire bir tekabüliyet aranmasına şiddetle karşı çıkmıştır. Somut olgularla teorik formüller arasında bir çelişme olduğunda ise tereddütsüzce formülleri bir kenara bırakmıştır. Kıvılcımlı bu tutumunu soyut doğrular yerine “olaylara bakmak” olarak açıklar. “Somut durumun somut tahlilini” yapmak yerine güncel gelişmeleri açıklamada genel teorik doğruları tekrarlamayı politik analiz yapmak sananları “Marksizm’in softaları” olarak niteler.

Kıvılcımlı’nın en çok eleştirdiği konulardan biri soyut tartışmaların somut pratiğin önüne geçirilmesidir. Teorik doğruların somut gerçeği analizde yeterli olamayacağını, olayların formüllerin kabına sığmayan özgünlükleri olabileceğini vurgular. Teorinin sınanacağı yer nihai olarak pratiktir. Bu yüzden teorinin her zaman tarihsel pratiğin ışığında yeniden gözden geçirilmesi gerekir.

Ordu meselesi

1950’li yıllardaki İkinci Kuvvayı Milliyecilik söylemi ve 1960’lı yıllarda tarih çalışmalarının bir sonucu olarak geliştirdiği “vurucu güç” tespiti, Kıvılcımlı’nın daha sonraki yıllarda Kemalist, hatta cuntacı olmakla eleştirilmesine neden olmuştur. Aslında 1960’lı yıllarda ordu içerisinden 27 Mayıs benzeri, hatta ondan daha ileri bir hareketin çıkabileceği düşüncesi solun genelinde yaygın bir beklentidir. Bu dönemde TSK’nın orta ve alt kademelerindeki rahatsızlık ve hareketlenme yer yer isyanlarla sonuçlanacak ölçüdeydi. Böyle bir gelişmeyle devrimci bir siyasi öznenin ilgilenmemesi düşünülemezdi elbette. Sorun bu tür imkanları değerlendirebilecek bir örgütlü gücün mevcut olmamasıydı.

Hikmet Kıvılcımlı 1960’lı yıllar boyunca asıl olarak örgüt sorununa ve işçi ve köylülerin örgütlenmesi konularına vurgu yapmıştır. “Ordu gençliği” ise sınıf mücadelesinde yararlanılacak bir Türkiye orijinalitesi olarak değerlendirmiştir. 1950’lerde ortaya attığı İkinci Kuvvayı Milliye söylemi, başlangıçta halkın güncel bilincine seslenmek için düşünülmüş olsa da 27 Mayıs sonrasında ordu ve bürokrasinin alt tabakalarındaki radikal eğilimlerle rezonans kuran dil olmuştur. 1960’larda “İkinci Kurtuluş Savaşı” ifadesi hemen hemen solun tüm kesimleri tarafından dillendirilmektedir. Kıvılcımlı aslında İkinci Kuvvayı Milliye deyimini ilk olarak Vatan Partisi’nin kuruluş gerekçesinde bir toplumsal kurtuluş programının popüler ifadesi olarak gündeme getirmiştir. Vatan Partisi programının Lenin döneminde Sovyetler Birliği’nde uygulanan NEP programının Türkiye koşullarına uyarlanmış hali olduğunu belirtir. İkinci Kuvvayı Milliye ifadesi de bunu halkın popüler hafızasında yankı bulacak tarzda ifade edilmesinden ibarettir.

Ordu meselesinde Kıvılcımlı’nın yaklaşımına ilişkin olarak cuntacılık suçlamasından daha anlamlı bir tartışma, birisi teorik diğeri politik nitelikteki iki konuda yapılabilir. Birincisi, 1960’lı yıllarda ordu ve bürokrasinin orta ve alt tabakalarındaki radikal eğilimler Kıvılcımlı’nın ifade ettiği gibi Osmanlı devlet sınıflarına oradan da barbarlığa uzanan yüzlerce yıllık bir geleneğin ürünü müydü, yoksa güncel toplumsal ve siyasal çelişkilerin sonucu muydu? Ya da hangisi ne ölçüde etkiliydi? 1960’lı yılların Türkiye’sinde bizzat Kıvılcımlı’nın vurgulayarak gösterdiği kapitalizmin gelişkinlik seviyesi düşünüldüğünde asıl ağırlık devam eden geleneklere mi yoksa kapitalizmin gelişiminin yarattığı güncel çelişkilere mi verilmelidir? Öte yandan Kıvılcımlı tarihsel devrimci gelenekleri öne çıkarmakla beraber, aslında TSK’ya dair incelemelerinde güncel siyasi çekişmelerin, sınıfsal çelişkilerin, hatta kurum içi gerilimlerin analizini de yapmaktadır. Özellikle 27 Mayıs Yön’ün Yönü kitabı buna örnek gösterilebilir. Bu kitabında Kıvılcımlı’nın “devletçiliğimiz”in eleştirisini yaptığı düşünülürse bu eleştiriyle olumlanan “dirlikçi devlet sınıfları” geleneği arasında bir gerilim olduğunu kabul etmek gerekir.[6] Süregelen “gelenek” vurgusu Kıvılcımlı’nın mirasının yeniden gözden geçirilmesi gereken bir yönünü oluşturuyor. Bizzat Kıvılcımlı’nın kendisi bu gözden geçirmeyi mümkün kılacak analitik yaklaşımı sunmaktadır.

Ordu konusunda tartışmanın ikinci boyutu ise politik olarak yeterli bir güce sahip olunmadığı bir dönemde çeşitli dinamiklere seslenmek için yapılan taktik esnemelerin ne gibi sonuçlar doğuracağı sorunudur. Kıvılcımlı’nın konjonktüre duyarlılık ve atılganlık özelliği, onun hiçbir zaman güçlü bir örgütlülük içinde yer alma şansına sahip olmadığı düşünüldüğünde, kimi zaman siyasette naiflik olarak görülebilecek sonuçlara yol açmıştır. Burada bunlara işaret etmekle yetineceğiz.

Kıvılcımlı ulusalcı mı?

Yukarda anlatılanların bu soruyu zaten cevapladığı düşünülebilir. Ancak günümüzde yükselen şovenizmin soldaki yansıması olan ulusalcı eğilim, solun tarihini kendi pozisyonunu meşrulaştıracak tarzda içini boşaltarak sözde sahiplenmeye çalışmaktadır. Bu yüzden solun devrimci mirasını kurda-çakala (kızıl elmacılara) yem etmemek bugün büyük bir önem taşıyor.

28 Şubat sürecinden bu yana Hikmet Kıvılcımlı’nın mirasına sahip çıkma iddiasında olup “ulusal sol” bir çizgi tutturmuş olan grup ve kişiler var. Politik olarak önemli bir varlıkları olmasa da “mide bulandıran” bu çevreler, Kıvılcımlı’nın 1950’li ve 1960’lı yıllardaki yaklaşımlarını politik-tarihsel bağlamından ve Kıvılcımlı’nın teorik ve politik üretiminin bütünlüğünden koparıyorlar. Bugünkü MGK’cı çizgilerine Kıvılcımlı’yı payanda etmek isteyenler onun Kürt sorunu ve Kemalizm tespitlerini görmezden geliyorlar. Böylece hayali bir ulusalcı Kıvılcımlı karikatürü yaratmaya çalışıyorlar.

Yukarda İkinci Kuvvayı Milliye deyiminden Kıvılcımlı’nın ne anladığını ifade etmiştik. Toplumsal kurtuluş perspektifinin halk bilincine hitap edecek bir şekilde dile getirilmesi anlamındaki Kuvvayı Milliye deyimi ile günümüzdeki devletçi-şovenist Kuvvayı Milliyeciliğin bir ilişkisi yoktur. Kendisi de gençliğinde bizzat Kuvvayı Milliye içinde yer almış olan Kıvılcımlı 1950’li yıllarda Kuvvayı Milliye deyimini özellikle tercih etmişti. O dönemde yakın tarihin konusu olan Kuvvayı Milliye, Kurtuluş Savaşı sırasındaki halk inisiyatifini temsil ediyordu. Müdafaayı Hukuk Cemiyetleri ise Kurtuluş Savaşında Anadolu burjuvazisinin örgütlenmesiydi. Bu yüzden Kıvılcımlı, Müdafaayı Hukuk Cemiyetlerine asla referans vermez, onunla bir özdeşlik kurmaz. Siyasetini sadece halkın mücadele geleneklerine bağlama ihtiyacı duyar. Kıvılcımlı’yı sözde benimseyerek laik/şovenist “sol” çizgide saf tutmak kendisinin deyimiyle düpedüz kalpazanlıktır.

İki Kıvılcımlı mı?

Kıvılcımlı’ya ilişkin iddialardan birisi de onun 1920’li ve 30’lu yıllardaki teorik yaklaşımları ve siyasi tutumlarıyla 1950 sonrası arasına kalın bir duvar örmektir. Birincisi genç Bolşevik Kıvılcımlı, ikincisi ise Kemalist-orducu Kıvılcımlı olarak resmedilir. Özellikle Kürt meselesinde görüşlerini değiştirdiği bile ileri sürülebilmiştir.

Kıvılcımlı’nın farklı dönemlerdeki politik-taktik tutumları elbette siyasi ortama göre şekillenmiştir, ancak temel konularda yaklaşımlarını değiştirdiği söylenemez. Elazığ Cezaevinde kaleme alınan Yol çalışmasındaki tutum Kıvılcımlı’nın tüm yaşamında izlediği çizginin temel taşlarını oluşturmuştur. Ancak buradaki siyasi önermelerinin bütününü siyasi taktiklere dönüştürme şansına sahip olamamıştır. Kıvılcımlı 1938 Donanma Davasından sonra Cezaevinde geçirdiği 12 yıl boyunca derinleştirdiği tarih çalışmalarının etkisiyle yeni düşünceler de geliştirmiştir. Örneğin “vurucu güç” tespiti, üretici güçlere dair getirdiği yeni tanım vb. düşünceleri büyük ölçüde 1940’lı ve 1950’li yıllarda sistemli hale getirmiştir.

Kıvılcımlı’nın düşünsel-politik evriminde bir kesintiden ziyade gelişim söz konusudur. Tarih Tezi’nin ilk işaretlerini Yol’daki analizlerinde görmek mümkündür. Türkiye tarihine ilişkin ilk analizlerini zamanla zenginleştirmiş ve insanlık tarihi üzerine yaptığı çalışmalar sonucunda yeni bir tarih teorisi ortaya koymuştur. Siyasi tutumlar açısından, örneğin Yol’da yer alan “Legaliteyi İstismar” taktiğinin onun tüm mücadele yaşamına yayılmış bir taktik olduğu söylenebilir. 1930’larda legal yayıncılık, 1950’lerde legal parti, 1960’larda sendika ve dernek faaliyetleri bu taktiğin dönemsel açılımlarıdır. Kıvılcımlı’nın geniş halk kesimlerine ulaşmak için yasal olanakları azami ölçüde kullanma çabası hareketin 1960’lara kadar çok dar bir aydın ve işçi çevre ile sınırlı kalmış olmasının bir sonucudur.

Kıvılcımlı’nın Kürt sorununa ilişkin İhtiyat Kuvvet: Şark’taki yaklaşımını mücadele hayatı boyunca bir siyasi taktiğe dönüştürmediği bir gerçektir. Ancak bu durum Kıvılcımlı’nın Kürt meselesinde önerdiği siyaseti dövüştürebilecek imkan ve araçlara sahip olmaması ile ilgilidir. 1950’li ve 60’lı yıllarda Kıvılcımlı Kürt sorununu gündeme taşıyabileceği bir politik atmosfer olduğunu düşünmez. 1960 sonlarında bir panelde bu konuda neden yazmadığı sorulduğunda “Sıkmıyor, ondan” cevabını vermiştir. Ankara’da Mart 1971’de yapılan bir seminerde ise gençlerin ısrarlı soruları üzerine yaptığı açıklamalar Yol’daki tespitlerinden başka bir şey değildir.[7] Kıvılcımlı, Kürt sorunu üzerine tespitlerinin yasal bir ortamda ifade edilmesinin mümkün olmadığını düşünüyordu. Tıpkı silahlı mücadele sorunları gibi Kürt sorunu da Kıvılcımlı’ya göre salon toplantılarında rahat rahat konuşulabilecek, yasal olarak yazılıp çizilebilecek bir konu değildi. Kürt sorunu “ancak eylemlerin konuştuğu bir alandır”.[8] Aslında 1960’ların sonundaki politik ortam düşünüldüğünde Kıvılcımlı’nın bu konuda aşırı ihtiyatlı bir tutum sergilediği söylenebilir. Kürt sorunu, bu dönemde Kıvılcımlı’nın taktik politika alanının dışında kalmıştır. 12 Mart öncesinde İhtiyat Kuvvet’in basılmamış olması, solun genç kuşaklarının Kürt sorunu konusunda Kıvılcımlı’nın daha 1930’larda ifade ettiği doğruları el yordamıyla keşfetmesine yol açmıştır.

Kıvılcımlı ölümünden kısa süre önce kaleme aldığı günlük notlarında Kürt sorununa ilişkin temel yaklaşımını sürdürmektedir.[9] Kürt sorununa dair bir pratik siyasi yöneliş geliştirmemiş olsa da bu konudaki duyarlılığının onun genel tutumuna sinmiş olduğunu aşağıdaki örnekte görmek mümkündür. 1967 yılında kaleme alınan Uyarmak İçin Uyanmalı broşürünün giriş kısmında TİP programını eleştirirken “Türk işçisi” tabirinin kullanılmasını şovenizm olarak değerlendirir: “ ‘Türkiye’de’ nüfus kâğıdına rağmen kendisine ‘Türk’ten başka ad veren yığınlar var. Programa göre öncü sınıf ‘Türk işçi sınıfı’dır. Bilerek mi bu şovenizme düşülüyor, bilmeyerek mi? Hepsi bir.”[10]

* * *

Kıvılcımlı’nın mirası kuşkusuz onun kitaplarından ibaret değildir. Bütün devrimci önderler gibi değeri, düşünce ve davranışlarının bütününden kaynaklanmaktadır. 50 yıllık mücadele hayatı boyunca sürdürdüğü azmi, direngenliği, cesareti, inadı onun düşünsel-politik mirasının ayrılmaz bir parçasıdır. Henri Barbüs’ün ardından söylemiş olduğu sözü Kıvılcımlı’nın kendisi için söyleyecek olursak o, “parlak bir kitap değil, savaşçı bir hayattır”.

Kıvılcımlı’nın tüm hayatına yön veren çabayı ve tüm yaşamına hâkim olan duyguyu iyi anlatan bir pasajı Legaliteyi İstismar broşüründen aktararak bitirelim:

“Burjuvazi bizi gizli yargılamak istedikçe, biz cezaevinden çıkışımızdan, yolda gelişimizden, mahkeme koridorlarından geçişimizden, mahkemenin ilk duruşma, son karar celselerinden, kapı altlarında bekleyişimizden, cezaevi içindeki yaşayışımızdan, özetle her yerden ve her şeyden yararlanarak, olanak bulursak yüksek sesle, bulamazsak fısıldayarak; ağzımızı dikerlerse kaşımızı gözümüzü oynatarak yüzümüzle; yüzümüze maske geçirirler, peçe takarlarsa, başımız, elimiz, kolumuz, ayağımızla; elimize kelepçe, boynumuza lâle, kolumuza zincir, ayağımıza pranga takarlarsa, duruşumuz, oturuşumuz, hatta giyinişimizle; öldürülürsek gebermemizle, gömülsek mezarımızla, yakılarak dumanımız havaya savrulsa heyulamızla, hatıramızla… her neyle olursa olsun, ajitasyonumuzu yapacağız! Burjuvazi bizi istediği kadar ezsin, sıksın, kapasın, biz bir delik bulup kızıl soluğumuzu halka duyuracağız!”[11]

 



[1] Hikmet Kıvılcımlı, Strateji Bahsi, s. 9’dan akt. Mehmet Yılmazer, “Türkiye’de Proletarya Hareketi ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı”, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Devrimci Hareketin Genel Otokritiği içinde, Alaz Yay., İstanbul 1994, s. 61

[2] Kıvılcımlı, 27 Mayıs Yön’ün Yönü Devletçiliğimiz, Bibliotek, İstanbul 1989, s. 54

[3] Bu konuda sistematik bir değerlendirme 1995 yılında Ekrem Demirci tarafından yapılmıştır. Bkz. “Alevi Tarihsel Devrimciliğinin Kökleri”, Direniş, Kasım 1995, S.31; “Alevi Tarihsel Devrimciliğinin Günümüze Uzanışı”, Direniş, Aralık 1995, S.32; “Leninist Öncü Siyaset ve Aleviler”, Direniş, Ocak 1996, S.33

[4] Kıvılcımlı, Yol Anıları, Derleniş Yayınları, İstanbul 1988, s.188-192

[5] Kıvılcımlı, Üç Seminer, Derleniş Yayınları, İstanbul 2000, s. 159-160

[6] “İlkel sosyalist” gelenekleri sürdüren bir başka kesim olduğu belirtilen Alevi ve Türkmenlere dair analizde böyle bir sorun söz konusu değildir. İktidarın uzağında ve görece erişilemez bölgelerde yaşayan bu kesimlerin yaşayışında eşitlikçi geleneklerin sürme olanağı iktidarın merkezinde olanlara nazaran çok daha fazladır.

[7] Kıvılcımlı, Durum Yargılaması, Derleniş Yayınları, İstanbul 1999, s. 124-129

[8] A.g.e., s. 125

[9] Kıvılcımlı, Yol Anıları, s. 67

[10] Kıvılcımlı, Uyarmak İçin Uyanmalı Uyanmak İçin Uyarmalı, Derleniş Yayınları, Ankara 1980, s. 18

[11] Kıvılcımlı, “Legaliteyi İstismar”, Yol: Cilt 2, Bibliotek Yay., İstanbul 1992, s. 486

Okunma 22710 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.