Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


İlk Kıvılcım

Yazan

Ali Osman Alayoğlu

70 yıllık ömrünün 50 yılını mücadeleye adayan, 22 yıl hapis yatan Kıvılcımlı’nın mücadeleci, devrimci kişiliğinin anılması, onu her değerlendirme girişiminin vazgeçilmez başlangıcı oluyor.

Ya trajedisi? Hayatının son günlerinde “Hiç değilse trajedimle kalayım diyorum. Komediye gelemiyorum. Gelecek kuşaklar hesabını sorsun. Benden bu kadar.”[1] demesi…

50 yıl aralıksız mücadeleyle geçen hayatının, 1971'de yaşanan devrimci kopuş esnasında ‘devrimci olmayan’ tarafta kalarak son buluşu... Devrimciliğin var olmadığı topraklardaki sancılı mücadelesinin yarattığı tortuların yeşeren devrimciliğin içine boylu boyunca atılmasını engelleyişi… Kısaca, devrimcilik yokken yaşaması, devrimcilik doğduğunda ise “Ordu Kılıcını Attı” deyip ölüşü...

Tutarlı, tavizsiz bir pro-Sovyet olmasına rağmen Sovyetler Birliği kapılarından, “Babasının evi” bildiği o diyardan ölüm döşeğinde geri çevrilişi... Kendi deyişiyle “Leninizm demiri bir ‘Kutva’ içinde dövülmemişti. Bedenin tüm tükenişinden önce insan “Babasının evi”nde dinlenmeyi hak edemezdi. (Ne demeli ki, 1. Kategori insanları [Hikmet Kıvılcımlı] için o tükenişten sonra dahi bu yasak olacakmış).”[2] “Senin gibi bir delinin ha tımarhane olmuş mekanı, ha hapishane: Gömülmüşsün. Demek ölmüşsün. Var mı elinde bir damgalı belge “Komünizm suçundan” 22 yıl yattığına. Burjuvaziden ben sakladım, şimdi proletarya için bulamıyorum. Fena saklamışım.”[3] Ve mektubunda hala pro-Sovyet bakışla Brejnev’e seslenişi: “Sizin Sosyalist Adaletinizi umabilir miyim?”

***

Mihri Belli anılarında eleştirel bir tutum takınarak “Hikmet Kıvılcımlı’yı hareketten soyutlayarak ona sahip çıkanlar da var”[4] diyor. Böylece Kıvılcımlı’yı yaratanın TKP olduğuna dikkat çekmek istiyor, ardından diğer TKP’lileri de değerli insanlar olarak sayıyor. Kötü bir tarihe sahip olan TKP’yi onurlandıracak bu yaklaşımdan uzak durulmalıdır. Hikmet Kıvılcımlı ve Mihri Belli TKP’nin ötesinde algılanmak durumundadır.

Hikmet Kıvılcımlı ile Mihri Belli’nin adını andığımızda aralarındaki farkları da belirtmek gerekir. Bunlar, hem gençlerle bağı Kıvılcımlı’nın değil Mihri Belli'nin kurabilmesini, daha uygun politik tutumlar alabilmesini sağlayan, hem de Mihri Belli’nin değil Kıvılcımlı’nın ardında bir gelenek ve geleneğinin takipçilerini bırakabilmesini sağlayan farklardır. Yani Kıvılcımlı’dan bize kalacakları görmemize yardımcı olabilecek farklardır.

Kıvılcımlı, ara vermeksizin mücadele etmesine, olağanüstü bir enerjiyle savaşmasına rağmen neredeyse hep yalnız başınadır. Oysa Mihri Belli için böyle bir yalnızlıktan bahsedilemez. Kıvılcımlı politik yalnızlığını biraz da kişisel özelliklerine bağlayarak şöyle anlatır:

“Ben ilkokuldan beri, -bir bakıma uykuda gezer- çevresinden hiç kimseye benzemeyen, alabildiğine zamansız ve yersiz, Donkişot’tan daha ağlanacak durumları bile gülünçlük derecesine varmış bir ‘Şövalye’yim. Emsalim varsa domino! Bu kimseye benzemeyen iç dünyam, her dışa, aksiyona vuruşta: Önüne geleni bana ilkin yabancı bıraktı. Biraz yakınlaşanları anadan doğma “hasım”, düşman etti. ‘Böyle de adam olur mu?’”[5]

Kıvılcımlı, uzun yıllar içerde kalmış olmasının da yalnızlığında payı olduğunu, uzun hapisliğin politik anlamda yol almasını engellediğini düşünmektedir:

“1925’ten 1960’a dek: 35 yılda 22 yıl “içerde” kalınca, “dışarıda” geçen toplam ömrüm: 13 yıl. Onun da 1950-57 arası 7 yılını at: Doğru dürüst 35 yılım süresince 6 yıl “dışarıda” ya kalmışım, ya kalmamışım. Ya yaşamışım, ya yaşamamışım. Onun bölük pörçük darmadağınıklığı, ‘kaçmaktan koşmaya vakit bulamamış’ olması… yaşama anlamını mı komuş?”[6]

Gerçekten de uzun hapislik yılları ve dışarıda geçen yılların da hapisteymiş gibi yaşanması ihmal edilemez. Ancak, Kıvılcımlı’nın yalnızlığını tamamen buna bağlamak pek mümkün değildir, Kıvılcımlı 60’lı yıllarda da tek başınadır, bir türlü çoğalamamıştır.

Yalçın Küçük, Kıvılcımlı için “Hep güncelde yaşıyor. Tutarlılık gereği nedir; hiç bilmiyor”[7] diyor. Benzer bir değerlendirmeyi, yine eleştirel bir yaklaşımla Mihri Belli için Sırrı Öztürk yapmıştır. Gerçekten, Kıvılcımlı da Mihri Belli de güncelde yaşamaya önem vermiş, tüm enerjilerini epeyce farklı tarzlarda bu yolda sarf etmişlerdir. Eski kuşaktan olup 60’lı yıllarda gençlerle ilişki kurmaya çalışan sadece Mihri Belli ve Kıvılcımlı’dır.[8] Sorun Kıvılcımlı’nın güncelde yaşaması değil, güncelde politik olma adına devrimci pratiği imkânsızlaştıran bir pratik sergilemesi, politik olamamasıdır. Gençlerle ilişki kurma çabası sonsuzdur ama bunu başaramamıştır. Mihri Belli bu açıdan açıkça Kıvılcımlı’nın ilerisinde, orijinal bir yerde durmaktadır.[9] Bu bağlamda Ertuğrul Kürkçü’nün Kıvılcımlı’nın demokratik devrim analizinin TİP’e karşı konum alışta daha elverişli olduğuna dikkat çekerken Kıvılcımlı ile Mihri Belli’yi karşılaştırması gayet açıklayıcıdır: “Doktor’un belli pratik faaliyetlerinin yetersizliği dolayısıyla gerçekte pratik politika alanında hakim olan, daha çok, hatta çok büyük ölçüde M. Belli idi. Bu anlamda, Doktor’un ancak yukarıdan, teoriyle yakından ilgili olanlar katından yaptığı müdahalelerden söz edebiliriz. Yoksa pratik faaliyeti daha çok M. Belli’ye yakın olanlar yürüttüler.”[10]

Kıvılcımlı’nın pratik faaliyetler konusunda yetersizliğine ek olarak, kabul edilemez politik önerileri vardı. Kıvılcımlı’nın ‘Leninist’liğinden gelen teorik tespitleri bazı durumlarda güne fiilen uygun düşmesine rağmen, politik önerileri hiçbir zaman uygun düşmüyordu. Teoride kazandığını politikada harcayıveriyordu. Mesela Kıvılcımlı, yukarda bahsedilen ‘demokratik devrim’ tartışması temelinde uygun teorik konumda olmasına rağmen 1970’li yıllarda bile pratikte TİP’te ısrar edebilmekteydi. Kıvılcımlı’nın TİP’ten umudunu kesip kesmediği sorusuna Kundakçı şu yanıtı verir: “Kesmemişti hayır. ‘Parti şimdilik budur. Yeter ki partinin örgüt yapısını, programını Vatan Partisi görüşüne adapte ettirelim’ hesabını taşıyordu Doktor.”[11] Bu sözlerden de anlaşılacağı gibi Kıvılcımlı güncelde sürekli kafasındaki ilkeler için yaşamaktaydı.

Kısaca, “Kıvılcımlı aslında pratik politikanın en can yakıcı meselelerini teorileştirmek gibi bir yeteneğe sahipti…”[12] ama pratiğinde bunun karşılığı yoktu ya da benimsenemez politik öneriler halinde vardı. Kıvılcımlı, güncelde güncelin doğasına aykırı bir zihniyetle yaşamakta, pratik önerileri gençler tarafından kabul görmemektedir. Ertuğrul Kürkçü o dönemi anlatırken, Kıvılcımlı ile birlikte olamamalarının gerekçeleri olarak Kıvılcımlı’nın devlete ilişkin tahlillerini ve pratik önerilerinin kendileri için kabul edilebilir olmayışını göstermiştir.[13] Kürkçü, Kıvılcımlı’nın askeri darbeyle bu işin çözülebileceği yönündeki yaklaşımının çok olumsuz bir etki yarattığını vurgulamaktadır.[14] Haklıdır!

Katıldığı seminerlerde gençlere “çocuklar” ya da “evladım” diye hitap eden Kıvılcımlı, tüm çabalarına rağmen aslında gençleri politikanın öznesi olarak görmeyi başaramaz. Üstelik bu yeni bir durum gibi de görünmemektedir. Mihri Belli 1957’de Sultanahmet Cezaevi’ne gelen Vatan Partilileri “Yaşlı başlı kimselerdi” diye tanımlamaktadır.[15] Yani, Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi gençlere hitap edememekte, etmemektedir. Yalçın Küçük’ün Vatan Partisi için dedikleri bu anlamda açıklayıcıdır: “O sırada Doktor’un Vatan Partisi açıklamaları var. Gazetede resmi çıkardı. Ama biz niye komünist partisini ararken, Dr. Hikmet’in Vatan Partisi’ni görmezdik, bilemiyorum.”[16]

Kıvılcımlı’nın 60’lı yıllar boyunca reorganizasyonunu gerçekleştirmeye çalıştığı parti de bu partidir. 1971 yılında yaptığı bir konuşmada bile açıkça TKP ve Vatan Partisi’nin “reorganizasyonunu” önerir.[17]

Dolayısıyla, pratik anlamda Mihri Belli'de olan Kıvılcımlı'da yoktur. Bunu teslim etmek gerekir. Ancak Kıvılcımlı'nın ardında bir gelenek bırakmasını, geleneğinin takipçilerinin bulunmasını sağlayan teorik yetkinlik de Mihri Belli'de bulunmamaktadır. Kıvılcımlı’nın kitaplardan gelen bir etkisi vardır. Ertuğrul Kürkçü o yılları anlatırken Kıvılcımlı’nın teorik anlamda özel bir önem taşıdığını teslim eder: “Şüphesiz Doktor’un yaklaşımı Mihri Belli’ye göre çok daha teorik ve yüksek bir soyutlama düzeyindeydi.”[18] Kıvılcımlı’nın etkisinin hep kitaplar aracılığıyla olduğunu, dönemlerinin teoriyle haşır neşir olan insanlarının daha çok Kıvılcımlı’dan etkilendiğini de vurgular.

Kıvılcımlı'yı Türkiye Devrimci Hareketi ve Marksizm içinde tutan her ne varsa aslen teori alanıyla ilgili, teori alanından olmalıdır.

Marksizm ve Kıvılcımlı

“Daha sonraki Marksçılardan hiçbiri onun vardığı irtifaa çıkamadılar. Düşünen bir adamdı Kıvılcımlı. Hızlı düşünen bir adamdı…” (Cemil Meriç)

Kıvılcımlı’nın 50 yıllık mücadele tarihinin neredeyse tamamı, pratik devrimciliğin olmadığı bir ortamda geçti. Devrimcilik geldiğinde ise, Kıvılcımlı devrimcilerin tarafında değildi.[19] Dolayısıyla Marksizmin politik varlık kazanmasında somut pratik etkisinden bahsetmek mümkün değildir. Çünkü Marksizm tek başına devrimcilik değildir ama devrimci olunmadan da Marksist olunamaz. Türkiye’de Marksizmin politik varlık kazanması 1971 devrimci kopuşu sonrasında, Kaypakkaya’nın eseriyle başlamıştır.

Kıvılcımlı’nın eseri Türkiye’de Marksizmin teorik özgülleşmesinin ifadesidir ve bu temelde Marksizmin Türkiye’deki varlığına dâhil edilmelidir.[20] Yani Türkiye’deki Marksizm için Kıvılcımlı’nın eseri pratik politik değil teorik anlama sahiptir. Elbette Kıvılcımlı’nın politik ve teorik eserini devrimciliğin olmadığı bir dönem özgülünde değerlendirmek gerekmektedir. Devrimciliğin olmadığı bir dönemde, devrimcilik kıstasından hareketle ayrım yapmak geçersiz, anlamsız olacaktır. Ancak Kıvılcımlı’nın devrimciliğin olmadığı dönemdeki pratik politik tutum alışları da Marksizm’e uzaktır, uzak olmadığı durumlarda ise genelde bir özgünlük taşımamaktadır.

Kıvılcımlı’nın eserinin Türkiye’deki Marksizme dâhil oluşu pratik bir durum olarak da ortaya çıkmıştır. Bunu kesinlikle gözden kaçırmamak gerekir. Türkiye'deki Marksist politik özneler içinde kendisini Kıvılcımlı’nın ardılı şeklinde ifade eden bir özne de bulunmaktadır. Kıvılcımlı'nın bir gelenek yaratması, yarattığı geleneğin içinde Marksist bir öznenin bulunması onun Marksistliğinin ve Marksizm açısından öneminin pratik bir ‘kanıt’ı olarak alınabilir.

Yol çalışmaları

Kıvılcımlı’dan Marksizmin Türkiye’deki teorik özgülleşmesi anlamında neler alınabilir, sorusuna cevap ararken Kıvılcımlı’nın mücadele tarihinin tasnifini yapmak yararlı olacaktır. Ancak bu tasnifin Yılmazer’in yaptığı tarzda aslen kronolojik ve ‘tek Kıvılcımlı’ algısıyla gerçekleştirilmesi uygun değildir. Yılmazer, Kıvılcımlı’nın hayatını üç döneme ayırmaktadır. 1929 yılında Kıvılcımlı hapse düşene kadar geçen “Mücadeleye Giriş ve Şekilleniş” dönemi. Yani Kıvılcımlı'nın ‘esersiz’ çocukluk dönemi. 1929’dan 1960’lara kadar uzanan “Yetkinleşme ya da Yol Otokritiği ve Tarih Tezi” dönemi. Ve “1960 Sonrası ile Sentezleşme Konağı.”[21] Bu, tipik bir giriş-gelişme-sonuç üçlemesidir. Yılmazer, Kıvılcımlı’nın mücadeleye yeni girdiği yılları bir dönem olarak almaktadır. Ardından, Yol çalışmaları ile Tarih Tezi arasında bir süreklilik tanımlayarak, Vatan Partisi’ni de içeren ikinci bir dönem tanımlamaktadır. Üçüncü dönem de zaten Kıvılcımlı’nın ikinci dönemde geliştirdiği teori ve pratiği 1960 sonrası kuşaklarla buluşturma pratiğidir.

Kıvılcımlı, kategorik ayrımları içeren bir şekilde tasniflenmelidir. Tek bir Kıvılcımlı değil “iki Kıvılcımlı” üzerinden düşünmek gerekmektedir. Kıvılcımlı’nın Üçüncü Enternasyonalci, TKP'li olduğu dönemle, zorunlu olarak TKP'nin dışında kaldığı, tek başına olduğu dönem arasında niteliksel farklar bulunmaktadır. 1920’li yılların başından 1950’lere uzanan dönemde, özellikle 20’li ve 30’lu yıllarda Üçüncü Enternasyonal’in dünya çapında tartışılmaz hegemonyası varken Kıvılcımlı’nın eserlerinde gördüğümüz teorik ve politik yaklaşımlar 1950’ler sonrasındaki yaklaşımlarından kategorik farklar içermektedir.

1920’li yılların başından 1950’ye kadarki dönemin ‘özgün olmayan’ TKP’li Kıvılcımlı’sından bize Yol çalışmaları kalmıştır.[22] Üçüncü Enternasyonal’in en parlak dönemlerinden gelen özgüven ve teorik yetkinlikle donanmış bir Türkiyeli militanın, Üçüncü Enternasyonalci anlayışı ülke özgülüne iyi bir şekilde uyarlayan ayrıntılı Türkiye analizleri olarak nitelendirilebilecek Yol çalışmaları, Türkiye’de Marksizmin özgülleşmesi açısından önemli bir başlangıç olabilirdi. Ancak 70’li yıllara kadar ‘kamuya’ mal olmamış, ancak 70’li yıllardan itibaren Sosyalist Gazetesi ile başlayarak parça parça yayınlanmıştır. Dolayısıyla böyle bir başlangıç işlevi görememiş, 1930’larda kaleme alınmasına rağmen, tam 40 yıl sonraki, 1970’lerdeki Marksist politik varoluşa bile geç kalmıştır.

Yol çalışmalarının Türkiye’de Marksizm anlamında hayati olan bölümü “İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)” başlıklı Kürt ulusal sorununu ele alan bölümdür. Bu bölüm Komintern’in genel doğrultusuna uygun olarak geliştirilmiş ve bu sayede Türkiye özgülünde katkı niteliğinde bir sonuç ortaya çıkmıştır. Özgünlüğü, Kürt ulusal sorununu tespit etmesidir. Türkiye’de bu sorununun varlığını ilk tespit eden Marksist Kıvılcımlı’dır.

Ancak “İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)” ilk kez 1979’da yayınlanmıştır.[23] Kıvılcımlı’nın da en az ardılları kadar saklı tuttuğu Kürt ulusal sorunu hakkındaki bu çalışma, 1930'lu yıllarda yazılmış olmasına rağmen, 1979’da ‘gerçek’ haline gelmesi dolayısıyla –en azından 1979’a kadar- politik olarak hiçbir önem taşımamaktadır. Yol’un tez ve görüşlerinin 1979 sonrasında Kıvılcımlı ardıllarının Kürt ulusal sorununa Marksist yaklaşımında özel bir etkisi olduğu ortadadır. Ancak Kaypakkaya’nın ulusal sorun konusundaki politik Marksist yaklaşımının bu süreçten tamamen bağımsız olduğu açıktır. Kaypakkaya için geç kalınmıştır. Kürt ulusal hareketinin doğuşuna da geç kalmıştır. “İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)” makalesinin bu geç kalmışlığı Kıvılcımlı geleneğinin de geç kalmışlığıdır. Öcalan’ın Kıvılcımlı’yı çeşitli vesilelerle Kürt ulusal sorununa yaklaşımı nedeniyle anması ise aslında Kıvılcımlıcı hareketle uzun yıllar süren dirsek temasından gelmektedir, 1930’larda yazılan yazıdan değil.

Tüm bunlara rağmen Üçüncü Enternasyonalci Kıvılcımlı’nın Yol çalışmaları, ülke özgülünde Marksizm bağlamında özel bir anlama sahiptir. Bu temelde Marksizme katkıları belirlenmeyi beklemektedir. Günümüzden bakıldığında da bu katkının çok dikkate değer olmayacağı saptanabilir.

Ulusal sorun ve Kıvılcımlı

Kıvılcımlı, 1930’larda yaptığı tespiti daha sonraki yıllarda hiç dillendirmemiştir. Sadece zorunda kaldığında Kürt ulusal sorununun farkında olduğunu ifade etmiş[24] ancak bunu politikleştirmenin şiddetle karşısında durmuştur. Katıldığı seminerlerde kendisine bu konuda sorulan sorulara verdiği yanıtlar tam anlamıyla bu niteliktedir:

“Şimdi, yani, bu konuda konuşmak kuru kabadayılık biçimiyle olmaz, arkadaşlar. Zaten bu konuda konuşulacak tek söz de yersiz, boşa söz olur. Bu, ancak eylemlerin konuştuğu bir alandır. Ben bu kadar söylüyorum. Bu konudaki derdimi, arkadaşların açtırmamalarını özür dileyerek rica ediyorum.”[25]

Bu cevaptan tatmin olmayan dinleyicinin söyledikleri gayet anlamlıdır: “… bu meseleyi böyle ufak yollu geçiştirmeniz de anlamlıdır, sanıyorum. Eğer, daha önce dediğiniz şeylerde ısrar ediyorsanız, tekrar açıklayınız.”[26]

Kıvılcımlı dinleyicinin bu tepkisini hak etmektedir çünkü 60’lı yıllarda Kürt sorununa ve bu sorunun gündemleşmesine dönük tavrı açıkça Marksist değildir; komplocu bir zihniyetin ürünüdür. Sadık Göksu, Kıvılcımlı’nın Sosyalist dergisinde Kürt sorunu hakkında herhangi bir söz söylenmesini, hatta “halklar” denmesini yasak ettiğini anlatır.[27] Anılarında yazdıklarına bakılırsa bu doğrudur:

“‘Türkiye Halkları’ lafı altında açık seçik provokasyon yattığını nefesim tükeninceye dek ben açıkladım. En çok bana içerledikleri saklanamadı. Ordunun geniş tarafsız yığını “Kürtlük” umacısı ile ürkütülerek, ‘Vatan bölünüyor’ çığlığı altında faşizme çekilecekti.”[28]

Kıvılcımlı’nın Kürt ulusal sorunu hakkındaki tavrı 60’lı yıllarda bu kadar açıkken, Kıvılcımlı ardıllarının onun Yol çalışmalarına gönderme yaparak 60’larda da aynı görüşleri savunduğunu dile getirmeleri gerçek gelişmeyi gözardı etmek anlamına gelmektedir. Onlara göre Kıvılcımlı aslında Kürt ulusal sorununu hiç unutmamış, hep dile getirmiştir. Hatta Demir Küçükaydın gibi, Deniz Gezmiş’in ‘kayıt dışı’ varlığında Kürt sorununa yaklaşım temelinde Kıvılcımlı izleri bile aranmaktadır. Yani o dönemde Kürt ulusal sorununa dönük oluşan ilginin altında Kıvılcımlı’nın gizli varlığı aranmaktadır. Kıvılcımlı’nın aklının içindekiler, bu sorunun ‘bilgi’sine sahip olması onun Kürt ulusal sorunu karşısında aldığı tavrın doğru olduğu anlamına gelmez. Kayıt dışı ifadelere alaka göstermemek gerekir. Kaldı ki, onun bu yıllarda tarihe geçen görüşü, Kürt ulusal sorununun dile getirilmesinin provokasyon olacağı şeklindeydi. Kayıt altında olan budur.

Tarih Tezi

1950’ler, Kıvılcımlı’nın ‘özgün’leşerek devlet ve ordu tahlillerinde vb. Marksizmden uzaklaşmasına ve 1970’teki devrimcileşme sürecinin dışında kalmasına uzanan yola giriş dönemi olarak nitelendirilebilir. Bu aynı zamanda, Marksizmin teorik özgülleşmesi bağlamında katkı niteliğinde eserler verdiği döneme geçiş anlamına da gelir. Hapisten yeni çıkan Kıvılcımlı’ya 1950’de gerçekleşen ilk görüşmelerinde politik hiçbir şey yapmamasını salık veren Şefik Hüsnü, bir anlamda yeni bir dönemin açılışını yapmıştır. Yalçın Küçük yerinde bir tespit yapıyor: Kıvılcımlı diğerlerinden farklı olarak “Vaktini TKP’yi tekrar kazanmak, TKP'de yönetime gelmek şeklinde bir mücadeleyle geçirmek istemiyor. Kendi mücadelesini sürdürüyor."[29] Artık TKP’nin dışında ama pro-Sovyet zihniyetin sürekli hâkimiyetinde olan Kıvılcımlı özbeöz kendi malı olan Vatan Partisi’ni kurmuştur. Bu, yeni Kıvılcımlı’nın doğuşudur ve Kıvılcımlı 1960 sonrasında da hep Vatan Partisi’nin reorganizasyonu için çalışmıştır.

1950’li yılların Vatan Partisi’nden Marksizme kalan Eyüp Mitingi’dir. Aydınlanmacı olmayan, İslam’a, ülke orijinalitesine özgül yer veren politik yaklaşım Kıvılcımlı’nın ünlü Eyüp Sultan Konuşmasında simgesini bulur. Ama bu politik yaklaşımın uygun pratiği Eyüp Mitingi olmadığı gibi, uygun örgütü de Vatan Partisi değildir. Buna rağmen, Kıvılcımlı, aydınlanmacı olmayan Marksist bir geleneğin kendine referans alabileceği Türkiye’deki ilk Marksisttir.

1950’lerde doğan yeni Kıvılcımlı 1960’larda da varlık ve gelişmesini sürdürmektedir. Bu yılların Kıvılcımlı’sının politik olarak sahiplenilip edinilecek ve katkı niteliğinde neredeyse hiçbir politik pratiği yoktur. Kıvılcımlı, 1960’lı yıllara kitaplarıyla damgasını vurmuştur. Katkısı Marksizmin teorik özgülleşmesi bağlamındadır ve Tarih Tezi başlığı altında toplanabilir. Eyüp Mitingi’ndeki politik yaklaşım da Tarih Tezi’ne içkindir.

Kıvılcımlı, Osmanlı’yı düşünen ilk Marksisttir. Yazdıklarının hepsi yanlış olsa bile tek başına bu bile çok önemlidir, katkı niteliğindedir. Kaldı ki, böyle bir külliyen yanlışlıktan bahsedilemez.[30]

En başta şunu belirtmek gerekir ki barbarlık-medeniyet çatışması binlerce yıla uzanan köklü bir çatışmadır. Perinçek de yıllar önce yazdığı Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nde yer alan devlet ve ordu teorisine dönük eleştirisinde buna benimseyerek dikkat çekmiştir ve barbarlık ile medeniyetin çatışmasının binlerce yıla dayanan ve hala ihmal edilmemesi gereken bir olgu olduğunu vurgulamıştır.[31] Kıvılcımlı “İlkel Sosyalizm” dediği göçebeliği 6 bin yıldır kapitalizm öncesi sınıflı toplumların, 500 yıldır da kapitalizmin yıkmaya çalıştığını sık sık vurgular. Yani tarihi bir anlamda yerleşik toplumun göçebeliğe karşı mücadelesi olarak algılar. Bu, güçlü bir saptamadır.

Ayrıca, yukarda da belirttiğimiz gibi, Tarih Tezi’nden Eyüp Mitingi çıkmaktadır, aydınlanmacılık eleştirisi doğabilmektedir. Yine Tarih Tezi'nden hareketle geliştirilecek medeni-barbar ayrımının pratik politikada bir karşılık bulabileceğini TİP Beşiktaş İlçe Teşkilatı’nda 25 Şubat 1970’de yaptığı konuşmada açıkça görebiliyoruz.[32] Sosyalist sektöre, köylülere, kısmen işçilere barbar yakıştırması yapan Kıvılcımlı, konuşmasında barbarlığı olumlu edinimin konusu haline getirmektedir. Benzer bir yaklaşımı, yıllar önce, Alevilerin göçebe gelenekleriyle ilişkisine gönderme yaparak da gerçekleştirmiştir: “Alevi köyü, Orta Asya’dan kılıcı sıyırıp gelmiş göçebe atalarımızın içine girdikleri medeniyetin gelişkin sınıflı Toplum reziletlerine en az bulaşmış topluluklarıdır.”[33]

Direniş’in eleştirisine cevap

Direniş Gazetesi’nin 2001’de çıkan bir sayısında yer verilen “Eleştirilere Kısa Bir Cevap” başlıklı yazıda, “iki Kıvılcımlı” ayrımı yapmanın uygun olmadığı, ancak böyle bir ayrımın önce Toplumsal Kurtuluş dergisinde, ardından Maya dergisinde, en son olarak da Teori ve Politika’da dillendirildiğine dikkat çekilmektedir. Yazarın deyişiyle, Yol çalışmalarının Kıvılcımlı’sının Leninist, 1960’lardaki Tarih Tezi’nin Kıvılcımlı’sının ise darbeci, Kemalist olduğunu iddia eden bu ayrımın geçersizliği şöyle ortaya koyulabilir: “Eğer bir ayrım yapılacaksa bu yaşlı/genç Kıvılcımlı biçiminde değil, ana teorik yazıları ile propagandif yazıları arasında yapılmalıdır.”[34] Ayrıca, Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’ne öngelen İslam Tarihi çalışmasını ilk olarak 1933’te yoldaşlarına anlattığına dikkat çekilerek ayrım tarihsel olarak da reddedilmekte; Kıvılcımlı’da Yol çalışmalarına kadar uzanan teorik bir sürekliliğin bulunduğu vurgulanmaktadır.

Yukarıda yaptığımız dönemselleştirmeden de görüleceği gibi, Kıvılcımlı’nın, yazarın deyişiyle propagandif yazılarından bize Marksizm bağlamında kalabilecek şeylerin neredeyse tamamı Yol çalışmalarındadır. Yani “Leninist Kıvılcımlı”dadır. 1950’li ve 60’lı yıllardaki “propagandif” yazılarının tamamı ise Kemalist, Orducu, Reformist niteliktedir; politik olarak uygunsuzdur. Kıvılcımlı’nın ikinci döneminden bize politik olarak kalan tek ama ihmal edilemeyecek denli önemli olan şey aydınlanmacı olmayan zihniyetidir. Bu zihniyetin yaratılmasında asıl etkin rol Tarih Tezine aittir. Üstelik, aydınlanmacı olmayan bir zihniyetin izlerine Kıvılcımlı’nın ilk döneminde de rastlanabilmektedir.

Ayrıca Teori ve Politika’nın 12. ve 23. sayılarında ye verilen yazılarda[35] Direniş yazarının iddiasının aksine “teorik yazıları ile propagandif yazıları arasındaki ayrımlar” gözetilmektedir. Kıvılcımlı’nın politik taktik amaçlı söyledikleri ile teorik sözleri özellikle ayrıştırılmaya çalışılmaktadır. “Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi ve Politik Sonuçları” başlıklı yazıda, başlığından da anlaşılabileceği gibi, Tarih Tezi’nin teorik eleştirisi ile politik sonuçları ayrı ayrı ele alınarak eleştiri konusu yapılmaktadır.

Böyle yapıldığına dair burada ayrıntılı bir anlatım yapılabilir ancak asıl dikkat çekilmesi gereken nokta, Kıvılcımlı ardıllarının, Kıvılcımlı’yı savunma adına Kıvılcımlı edinimini subjektif bir tarzda yapmalarıdır. Kıvılcımlı eleştirilerine yaygın cevap verme tarzı, “bu tarz eleştirileri çok kişiden duyduk, hep aynı eleştiriler” demekten ibaret kalmaktadır. Öncelikle birçok çevre ve kişi tarafından aynı türden eleştiriler yapılması cevabın zorunluluğunu artırır. Kıvılcımlı ardıllarının işin kolayına kaçmadan, eleştirileri karikatürize etmeden, yani ‘zorlama’ değil analitik yanıtlar vermeleri zorunludur. Oysa yapılan basitçe, işi geçiştirmektir: “Kıvılcımlı’ya yukarıda saydığımız sıfatları yakıştırmaya çalışanlar onun eserlerinin bütününe bakmak yerine, bir makalesinden, bir mektubundan yola çıkarak onu mahkûm etmeye çalıştılar. En son Teori ve Politika dergisi de Kıvılcımlı’nın 12 Mart’ın hemen ertesinde yazdığı ‘Ordu Kılıcını Attı’ yazısını yayınlayarak onun ‘orduculuğunu’ kanıtlamayı vazife edindi.”[36]

Bu, açıkça haksız bir eleştiridir. Kıvılcımlı’nın Orducu, Kemalist olduğu tek bir makalesinden hareketle söylenmemektedir. Böyle bir saptamaya birçok yazısı ele alınarak ulaşılmaktadır. Kaldı ki, ilgili yazı Türkiye’de devrimciliğin doğduğu bir dönemdeki tavır alışı gösterir niteliktedir.

Tarih Tezi’ne dönük teorik eleştirilere karşı da benzer bir yaklaşım sergilenmektedir. Oysa aksinin yapılması, birçok kişi tarafından dile getirilen eleştirilere yanıt verilmesi gerekmektedir. Şefik Hüsnü’den[37] Mihri Belli’ye[38], onlardan Doğu Perinçek, Murat Belge ve Yalçın Küçük’e kadar bir dizi kişi Kıvılcımlı’nın barbar tanımının idealist olduğunu iddia etmektedir. Bu geçiştirilemez! Tarih Tezi’nin teorik ve politik sonuçlarının Teori ve Politika’nın 12. sayısında yapılan eleştirisi de böyle değerlendirilmelidir.

Perinçek’in bugün gönül rahatlığıyla savunamayacağı yıllar önce yaptığı Kıvılcımlı’nın devlet ve ordu teorisine dönük eleştirisinde –ki Sadık Göksu da Perinçek’in Kıvılcımlı’nın yoluna geldiğini, doğruyu bulduğunu belirtir– somut ve yerinde saptamalar yapılmaktadır. Perinçek, Kıvılcımlı’nın barbarlık ile medeniyet arasındaki çatışmaya dönük saptamasına katılmakta ancak bu çatışmayı günümüzde Kıvılcımlı'nın bulduğu yerde, yani orduda bulmamaktadır:

“Peki, eski Türk kabilelerinin göçebe savaşçılığı tamamen yanıp bitip kül mü oldu? Hayır, o gelenek-göreneğin kalıntıları, hakim sınıfların devleti ve ordusu içinde değil, ama halkın içinde yaşamaktadır. 800 yıllık Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin baskısına rağmen, kandaş toplumun kalıntıları, feodal kültüre ve baskılara karşı varlığını korumaya çalışan halk kültürü içinde, Alevilik gibi halk mezhepleri içinde, Yörükler ve zorla iskan edilmiş eski göçebe topluluklar arasında yaşamış ve bugüne kadar gelmiştir.”[39]

Perinçek bu tespitinden hareketle Kıvılcımlı’nın devlet ve Ordu tespitlerini şöyle eleştirmektedir:

“Ordusu ‘devrimin vurucu gücü’ olan bir ‘finans kapital’ devleti, hangi silahlı güce dayanarak halkı baskı altında tutmaktadır? Herhalde yalnız polise ve Ülkü Ocaklarının komandolarına dayanarak değil. Yoksa Kıvılcımlı’nın ‘vurucu gücü’ ordu olan ‘devrim’i, bir burjuva reformu olmasın!”[40] Perinçek, yaptığı eleştiriden hareketle, Kıvılcımlı’nın sınıflar üstü devlet, sınıflar üstü ordu tanımladığını söylemektedir.[41]

Kıvılcımlı, kendi deyişiyle gelenek-görenek üretici gücünün orduda varlığını sürdürdüğünü düşünmektedir. Bu, onun Kemalizme bakışını da belirlemektedir. Doğrudur, Kıvılcımlı hiçbir zaman Kemalist devrimin burjuva devrimi olduğu savını geri almamış, ısrarla savunmuştur. Zaten teorisi aksini gerektirmemektedir.

1970’li yıllarda katıldığı seminerlerde Kemalizmin bir burjuva hareketi olduğunu açıkça dile getirirken[42] Kemalizmin asker-sivil küçük burjuvazinin hareketi olduğu iddialarını da şiddetle reddetmektedir. Çünkü Kıvılcımlı, orduya verdiği ilericilik rolünde ordu mensuplarının küçük burjuva olmasından hareketle davranmaz. Orduda mevcut olduğunu iddia ettiği ‘vurucu güç’ Osmanlı’daki İlmiye ile Seyfiye’deki tarihsel gelenek-görenekten gelir: “Yani, küçükburjuvaziden önce, o gelenek rol oynuyor. Ve vurucu güç haline getiriyor onu. Küçükburjuvazinin eylemi olmaktan çıkıyor o zaman.”[43] Kısaca, orduya verdiği rol, Tarih Tezi’nde yer alan üretici güçlerden birinin tarih sahnesindeki yerini sürekli almasından gelen bir roldür. Gelenek-görenek üretici gücü sınıflar üstü bir konuma çıkmakta, dolayısıyla sınıflara da o gücü kendi tarafına çekmek kalmaktadır: “Kadere bırakıldığı için 27 Mayıs ziyan olmuş. Kadere bırakıldığı için Birinci Kuvayimilliye hareketi ziyan olmuş.”[44]

Kıvılcımlı’nın formülasyonu gayet açıktır ve hiç de “‘vurucu güç’ bir bütün olarak ordu değil ordu gençliğidir”[45] tezini haklı çıkarmamaktadır. Kıvılcımlı’ya göre “Hiçbir Amiral veya Generalin, bile bile Türkiye’yi Amerikan üssü yapmak isteyebileceği düşünülemez. Bu bakımdan Türkiye’nin bağımsızlığını savunmak için kurulmuş Türk Ordusu elbet aldatılmıştır. Orduya karşı aldatmaca oldu. 27 Mayıs o aldatmacanın tepkisidir.”[46] Kötülükler ya finans-kapitalden ya da onların işbirlikçisi tefeci-bezirgân sermayeden gelmektedir.

Kıvılcımlı’nın ‘vurucu güç’ tespiti gayet net ve kategoriktir; yani arızi değildir. Özgüç işçi sınıfı, yedek güç köylülük ve vurucu güç ise ordu başta olmak üzere eski Sünuf’u Devlet denilenlerdir.[47] Ve kendisi de bu ‘vurucu güç’ tanımının Marksist devlet teorisiyle çelişik halini bilmekte Marksizmin kavramlarının içine girmediğini söylemekte, “Türkiye’ye özgü”[48] olduğunu öne sürmektedir.[49]

Tartışılmayacak kadar açık olan gerçek şudur: Ordu, Kıvılcımlı için şiddete muktedir tek güçtür ve ikna edilmesi gerekmektedir. Hatta Kıvılcımlı, silahlı mücadele diyen devrimcilere silahın ordunun elinde olduğunu hatırlatır ve ordudan yararlanmayı önerir.[50] Bu savunusunu şöyle taçlandırır: “Bütün yapacağımız, bu Vurucu Gücün İşçi Sınıfıyla Sosyalizm alanında gerekli olan ve kendi çıkarlarına da en uygun olan birleşmesini sağlamak olmalıdır.”[51]

Yani, Direniş yazarının dediğinin aksine 1960 yılında Vatan Partisi Genel Başkanı sıfatıyla “İkinci Kuvvayi Milliye Gazanız kutlu olsun”[52] diye Cemal Gürsel’e telgraf çeken Kıvılcımlı, ‘vurucu güç’ olarak nereyi gördüğünü ve ikinci kurtuluş savaşı şiarına nasıl bir anlam yüklediğini 1970 yılındaki seminerlerinde de tutarlı bir şekilde gösterir. Bir tek yazıya dayanarak değil, koca bir sürece dayanarak Kıvılcımlı’nın orduculuğundan bahsedilmektedir.

Burada Kıvılcımlı’nın Kemalist, Orducu yaklaşımlarını kısaca ve sadece bir kaynağa dayanmaksızın tekrar ele aldık ve ardıllarından bizce şu soruya vermeleri artık zorunlu hale gelen cevabı bekliyoruz:

Yol çalışmalarının Kıvılcımlı’sının Leninist, 1960’lardaki Tarih Tezi’nin Kıvılcımlı’sının ise orducu, Kemalist olduğu açık bir gerçek değil midir?

Kıvılcımlı’daki süreklilikler ve kesintiler

Direniş’teki yazıda ‘iki Kıvılcımlı’ yaklaşımını ikinci reddediş gerekçesi olarak Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’ne öngelen dönemlerde de Tarih Tezi’ni işaret eden kimi yazılarının ve pratiklerinin olması gösterilmektedir. Hatta bu reddediş tersten de yapılmaktadır. 1960’lı yıllarda Kıvılcımlı’nın Kemalizmin burjuva devrimi olduğunu belirttiği satırlar, Kürt ulusal sorununu bildiğini ifade eden sözler, İnönü’yü eleştiren tutumları, “27 Mayıs, Yön’ün Yönü, Devletçiliğimiz” kitabında yer alan ve devletçi yaklaşıma aykırı olan ifadeler aktarılarak, “Belki de Kıvılcımlı arada bir gençlik günlerini anımsamaktadır”[53] denilmektedir.

Kıvılcımlı’da elbette tüm mücadele hayatı boyunca varlığını koruyan temalar bulunmaktadır. Ama bunlar Direniş yazarının iddia ettiği bağlamlarda değildir. Direniş yazarının süreklilik olarak belirttiği hususlarda kesintiden bahsedilmesi gerekir.

Doğru; Yol çalışmalarında bile, barbar-medeni ikiliğini çağrıştıran veya dolaysızca dile getiren görüşler var. Nitekim Kıvılcımlı 1940’lı yılların başlarında da ‘barbarlar’ın medeniyeti yıkışından bahsediyordu.[54] Ancak bunlardan hareket ederek ‘tek Kıvılcımlı’ tanımı yapmak mümkün değildir. Doğaldır ki her kopuşa öngelen süreçte kopuşun işaretleri bulunur ve her kopuştan sonra da kopuş öncesine gidiş-gelişler gerçekleşir. Yani, Tarih Tezi’ni elbette Yol çalışmalarına kadar uzatabilir, orada Tarih Tezi’nin izlerini bulabilir, Kıvılcımlı’nın 60’lı yıllardaki yazılarında da Yol çalışmalarındaki yaklaşımlara rastlayabilirsiniz. Bunlar sürekliliğin ispatı olamazlar.

Ancak Kıvılcımlı’nın hayatında ‘iki Kıvılcımlı’ ayrımını aşan süreklilikler bulunduğunu da tespit etmek gerekir. Kıvılcımlı 50 yıllık mücadele hayatı boyunca tutarlı bir pro-Sovyettir. 1920’li 30’lu yıllarda Leninisttir, 50’li yıllarda Sovyetler Birliği ne kadar Leninist ise o da o kadar Leninisttir. Sovyetler Kemalizme karşı olduğunda karşıdır, taraf olduğunda taraftır. Oysa genellikle bu görülmemekte, Kıvılcımlı’daki değişiklikler başka şeylere yorulmaktadır. Mesela tamamen Yalçın Küçük’ün hayalinin ürünü olan 1937’de Kıvılcımlı’nın intihar ettiği ve Nazım Hikmet’in bunu engellemeye çalıştığı hikâyesi böyledir ve bu hikâyeye itibar etmemek gerekir. Şu sözler Kıvılcımlı’nın tutarlı pro-Sovyet ruhunu göremeyen sözlerdir: “1932 yılında anti-emperyalizmi, kapitalizme bağlanma olarak da değerlendiren Doktor, 1937 yılında, Bayar-İnönü anti-emperyalizminden medet umuyor”[55] Oysa Kıvılcımlı’nın yaptığı Sovyet politikalarını takip etmektir sadece. Benzer bir görememe Küçükaydın için de söz konusudur. O da Kıvılcımlı’nın Stalin hakkında söylediği olumsuz sözleri hayra, yani kendi girdiği Troçkizm yoluna yorar ve Kıvılcımlı’nın bir şeylerin farkına varmaya başladığını ama nihayetine erdirmeye ömrünün izin vermediğini belirtir. Oysa Kıvılcımlı Stalin hakkında, resmi Sovyet kaynaklarıyla eşzamanlı olarak olumsuz konuşmaya başlamıştır.

Kıvılcımlı dünyadan öğrenip kendi ülkene bak der. Dünya sorunlarını Sovyetler Birliği’ne havale etmiş, kendini ülke özgülüne hasretmiştir. 1970 yılında bile SSCB’ye ilişkin soruları, bunlar bizi aşar tarzı cevaplarla geçiştirir.[56] Şöyle der: “Sosyalist ülkelerin teorik alanda ve pratik alanda yaptığı sonsuz mücadele ve propaganda vb. deneyleri var, biçimleri var, parolaları var… Bunları bizim memleketimizde nasıl benimseriz? Ve biz kendimize, kendi omzumuza düşen görevi nasıl daha başarı ile sağlarız? diye düşünsek daha faydalı olur gibime geliyor.”[57]

Bunları söyleyen Kıvılcımlı’nın dünya olaylarına ilişkin düşüncesi ise hiç de tarafsız değildir, Sovyet düşüncesinin kararlı takibi şeklindedir. Mesela resmi Sovyet düşüncesini takip ederek 68 Fransa öğrenci hareketlerini ABD’nin provokasyonu olarak görür.[58] Ona göre, “Uluslar arası Finans-Kapital derhal harekete geçti. De Gaulle Fransasının önce parasını (Gençlik ve İşçi hareketleri) vesilesiyle alaşağı etti.”[59] Fransa ABD’ye çeşitli konularda karşı çıkınca “…patlatılan talebe, işçi, solcu, kolcu olayları ile sermayeler Fransa’dan kaçırıl”dı.[60]

Burada yinelemek gerekir ki, Kıvılcımlı’daki Leninist sürekliliğin yarattığı uygun politik tespitler de oldu. Pro-Sovyet olması ve 1930’ların Leninizmiyle teorik harcının karılması onu, 1960’lı yıllarda, Milli Demokratik Devrim-Sosyalist Devrim tartışmasında “demokratik devrim” savunusuyla, Kemalizmin niteliği tartışmalarında da “Kemalizmin burjuva hareketi olduğu” tespitleri bağlamında uygun yere koyabilmiştir. Finans-kapital tespitleri de ‘Leninist’liğine dayanmaktadır. Karma ekonomi tarifiyle tefeci-bezirganlığı ekonomik analizlerine dahil etmesi özgündür.[61] Bu özgünlüğün dikkatten kaçtığı zamanlarda Kıvılcımlı, finans-kapital tespiti nedeniyle zorunlu olarak Türkiye’yi Fransa ile aynı yere koyar. Türkiye’nin Fransa ile aynı muameleye maruz kaldığını, ABD’nin ikisine aynı şekilde davrandığını düşünür. Türkiye’yi üçüncü dünyada değil de emperyalist dünya içinde görür.[62] Yani Kıvılcımlı, kimi zamanlar, Leninist tespit ısrarıyla Türkiye’nin sınıfsal yapısını olduğundan gelişkin gösterir. Benzer bir yaklaşımı Kemalist devrimi ve 1920’lerdeki burjuvaziyi tanımlamada da yaptığını belirtmek gerekir.

Kıvılcımlı’daki ‘iki Kıvılcımlı’yı aşan diğer nokta da kendi deyişiyle ‘legaliteyi istismar’ taktiğidir. Açıkçası Kıvılcımlı yeraltında ne olduğuyla hiç meşgul değildir. Yol çalışmalarında ‘Legaliteyi istismar’ taktiğini önerir. Ardından ömrünün sonuna kadar hep “legaliteyi istismar” taktiğinin yılmaz sürdürücüsü konumundadır. Bu bağlamda Kürkçü’nün şu saptaması yerindedir: “‘Anarşi yok. Büyük Derleniş’ broşüründe yazdıkları bize çok şematik ve sadece legal planı hesaba katan bir görüş olarak gelmişti.”[63] Doğru! Çünkü Kıvılcımlı sadece legaliteyi hesaba katıyordu Yol çalışmalarından bu yana sadece ‘legaliteyi istismar’ı düşünüyordu. Bu bir taktik değil nas’tı!

Kıvılcımlı’daki bir diğer süreklilik ise, teorik yazılarında modernist bir Marksizm kavrayışını dillendirdiği zamanlarda bile duruşu itibarıyla hiçbir zaman laik, aydınlanmacı bir konum almamasıdır. Tarih Tezi’nin olgunlaşmasını takiben bu tavrı teorik dayanaklar da kazanmıştır. 1965 yılında yayınlanan “Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi” kitabına Kur’an’dan aldığı bir ayetle başlar. 1970’de şöyle der: “Yani din elbette, hele bizim dinimiz, Müslüman dini devrimci, ilerici, gerçekten halkçı bir dindir.”[64] Kıvılcımlı bu alanda da ilk’tir ve ilk olması fiiliyatta da karşılığını bulmuştur; Kürt sorununa ilişkin yaklaşımı gibi olmamışa dönmemiş, onun pratiğinde sürekli yaşamıştır. Öyle ki, o dönemlerin genç devrimcisi Ertuğrul Kürkçü şöyle demektedir: “Doktor, Türkiye’de orijinal olanı yakalamaya çalışıyordu. (…) Dinin Türk toplumuna etkilerini tartışanlardan biriydi Doktor ve biz hepimiz laik gelenekten gelen insanlar olarak, Türkiye’de zaten insanların laik olduklarını varsaymak gibi bir yanılsama içindeydik.”[65] Kundakçı da bunu destekler şekilde konuşmakta, Kıvılcımlı’nın din aleyhtarlığı, Kemalist laisizm gibi tavırlarının hiç olmadığını vurgulamaktadır.[66]

Hikmet Kıvılcımlı, ilk kıvılcımı çaktı.

 
 


[1] Hikmet Kıvılcımlı, Yol Anıları, İstanbul 1998, Derleniş Yayınları, 1. Baskı, s.227.

[2] Brejnev’e Mektup

[3] Hikmet Kıvılcımlı, a.g.e., s.128

[4] Mihri Belli, İnsanlar Tanıdım, İstanbul 2002, Doğan Kitap, 4. Baskı, s.432.

[5] Hikmet Kıvılcımlı, a.g.e., s.141.

[6] Hikmet Kıvılcımlı, a.g.e., s.276. Kıvılcımlı’nın 1950-1957 yılları arasını yaşanmış saymamasının sebebini, tam 15 yıl sonra, 1950’de hapisten çıkar çıkmaz buluştuğu Şefik Hüsnü’nün, ona politik hiçbir şey yapmaması telkin etmesinde aramak gerekir. Kıvılcımlı o andan itibaren kendi bildiğini yapmaya başlayacaktır. Ama yıllar sonra kendi bildiğini yaptığı, Vatan Partisi’ni kurduğu o yılları kayıp yıllar olarak anacaktır.

[7] Yalçın Küçük, Aydın Üzerine Tezler-5, İstanbul 1997, Tekin Yayınevi, 2. Baskı, s.437.

[8] Sadık Göksu, hastalığı nedeniyle ilk hastaneye yattığında Kıvılcımlı’ya “Anılarını yazsana” demiş. O da “Bunamadım ki” demiş. (Sadık Göksu, Kıvılcımlı Yazılar-Bilinmeyen Yönleriyle Dr. H. Kıvılcımlı Yoldaş, İstanbul 2006, El Kitapları, 1. Baskı, s.72)

[9] Mesela, Kundakçı ile arkadaşları yurtdışına giderken Kıvılcımlı TKP’lilerle temas kurmayın demekle yetinir. Mihri Belli ise nasıl olsa temas kuracaklarını bilmektedir ve ona göre konum alır, tavsiyelerde bulunur. (Suat Şükrü Kundakçı, Bir Ömür Bir Sohbet, İstanbul 2005, TÜSTAV, 1. Baskı, s.112) Belli politik gerçekliğin içinde, gerçeği görerek hareket eder. Kıvılcımlı’da içkin olan yaşamsal idealizm adeta hayatın gerçeklerini de idealize etmesine neden olmaktadır. Kıvılcımlı gerçeği algılarken tahrif edebilmektedir. Bulgaristan’da kuyruktaki insanları görünce “Müşteriler kuyrukta huzurla bekliyorlar” (Hikmet Kıvılcımlı, Yol Anıları, İstanbul 1998, a.g.e., s.212) der. Suriye’de sosyalizm görür.

[10] Ertuğrul Kürkçü, “Söyleşiler”, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Devrimci Hareketin Genel Otokritiği, İstanbul 1994, Alaz Yayıncılık, s.151.

[11] Suat Şükrü Kundakçı, a.g.e., s.139.

[12] Ertuğrul Kürkçü, “Söyleşiler”, a.g.e., s.150.

[13] A.g.e., s.145.

[14] A.g.e., s.158.

[15] Mihri Belli, a.g.e., s.426.

[16] Yalçın Küçük, “Söyleşiler”, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Devrimci Hareketin Genel Otokritiği, a.g.e., s.150.

[17] Hikmet Kıvılcımlı, Durum Yargılaması, İstanbul 1999, Derleniş Yayınları, 1. Baskı, s.87-8.

[18] A.g.e.

[19] Kıvılcımlı gençlerin eylemlerini sahiplenir: “Biz, hiçbir eylemin provokasyon olduğu hakkında en ufak kanaat geçirmiyoruz. Tam tersine, gençliğin bugün yapmak zorunda bırakıldığı bütün eylemlerin, bir kaçınılmaz insancıl nefis müdafaası olduğu kanısındayız." (Hikmet Kıvılcımlı, Durum Yargılaması, a.g.e., s.102) Kıvılcımlı şehit olan gençleri Yol Anıları’nda saygıyla anar: “Elbet dökülen masum devrimci kanı boşa gitmedi ve gidemezdi ve gitmeyecektir. Diyalektiğin öbür momenti zartzurtla hiçe indirilemez. Tepecektir. Temiz genç kanın döküldüğü toprakta tohum kaçınılmazca çimlenecek, filiz verecektir. Buna, en başta piyesi sahneye koyan kurnaz, o çok hain parababalarının en ufak kuşkuları bulunmasın.” (Hikmet Kıvılcımlı, Yol Anıları, a.g.e., s.44) Ancak bu sahiplenmede de hissedilebileceği gibi, gençlerin bir oyunun içine çekildiği kanısı Kıvılcımlı’da hakimdir. Öyle ki, “Çocuklar ‘biz kızdırdık’ sanıyorlar. Arılar: ‘çocuklar yuvamıza çomak soktular’ sanıyorlar.” (Hikmet Kıvılcımlı, Yol Anıları, a.g.e., s.58) der. Sol yazarların hepsinin anarşiye karşı çıktığını övünerek anlatır ve anarşiye karşı çıkanların başına kendisini koyar: “En başta ‘Mao Mao’culuğu ben şiddetle yerdim. ‘Silahlı Savaş’ sözü etmenin ‘gönüllü CIA ajanlığı’ olduğunu yazdım.” (Hikmet Kıvılcımlı, Yol Anıları, a.g.e., s.97)

[20] Melik Kara, “Devrimcilerin Marksizmi”, Teori ve Politika 12, Güz 1998, s. 13.

[21] Mehmet Yılmazer, “Türkiye’de Proletarya Hareketi ve Dr. H. Kıvılcımlı”, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Devrimci Hareketin Genel Otokritiği, a.g.e., s.52.

[22] Emperyalizm: Geberen kapitalizm ve Devrim Nedir? isimli kitaplar da aynı bağlamda ele alınabilir. Kıvılcımlı'nın Emperyalizm üzerine kitabı Lenin'in eserinin Türkiye uyarlaması gibidir.

[23] Derlenişçilerin şu eleştirisi dikkate değerdir: “Onlar, yine içtenlikten ve kavrayıştan yoksun oldukları için Kıvılcımlı Usta’nın Kürt Sorununa ilişkin büyük eserini (…) 5 yıl boyunca gömerler.” (Eneski Sosyalizm Ortamındaki Truva Atı: Yeni Vatan Partisi, İstanbul 1996, Derleniş Yayınları, 1. Baskı, s.17)

[24] Mesela Kürtlere dönük asimilasyon girişimlerine gönderme yaparak şöyle der: “…bütün o sömürge politikacısı kafasıyla yapılan teşebbüsler boşa gitmiştir.” (Hikmet Kıvılcımlı, Durum Yargılaması, a.g.e., s.128) Böylece Kürt ulusunun sömürge olduğunu dillendirmiş olur.

[25] Hikmet Kıvılcımlı, Durum Yargılaması, a.g.e., s.125.

[26] A.g.e., s.127.

[27] Sadık Göksu, a.g.e., s.264.

[28] Hikmet Kıvılcımlı, Yol Anıları, a.g.e., s.98. 6 Mart 1971 tarihli seminerinde, Deccal Kapımızı Nasıl Çalıyor? kitabında “Türkleşmiş vatandaşlar” gibi bir ibare bulunduğunu iddia eden dinleyiciye, o kitapta iddiasının tam bunun tersi olduğunu söyler. Ancak Sadık Göksu’nun da pek severek kullandığı o kitapta geçen bir cümle vardır ki, dinleyiciyi haklı çıkarmaktadır: “ADANA, DİYARBAKIR… Bu iki Şehrin mihveri, Arapça – Kürtçe konuşan Türklerin mihveridir.” (Hikmet Kıvılcımlı, Deccal Kapımızı Nasıl Çalıyor?)

[29] Yalçın Küçük, “Söyleşiler”, a.g.e., s.52.

[30] Teori ve Politika’nın 12. sayısında ayrıntılı bir Tarih Tezi eleştirisi yapılmıştır. Bkz.: Ali Osman Alayoğlu, “Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi ve Politik Sonuçları”, Teori ve Politika 12, Güz 1998.

[31] Doğu Perinçek, Osmanlı’dan Bugüne Toplum ve Devlet, İstanbul 1991, Kaynak Yayınları, 3. Baskı, s.55.

[32] Hikmet Kıvılcımlı, Üç Seminer, İstanbul 2000, Derleniş Yayınları, 1. Baskı, s.32-3.

[33] Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye Köyü ve Sosyalizm, İstanbul 1980, Derleniş Yayınları, 1. Baskı, s.5. Teori ve Politika’nın 26. sayısında yer alan bir çalışmada, Kıvılcımlı’nın barbar’ı edinilmeye çalışılmaktadır: “Kıvılcımlı’nın tarih tezinde yerini bulan ‘barbarlık’, politik karşılığını Türkiye topraklarında gelenek bağlamında, ordu ve gençliğin barbar geleneklerinin taşıyıcısı olarak görülmesinde buldu. Aslında bir anlamda modern dönemin mücadeleleri işçi sınıfında ifadesini buldu, ‘olmaması gereken’ mücadeleler de barbarlık deyişiyle edinilmeye çalışıldı.

“Kıvılcımlı’nın barbar’ı, bilim iddiasından koparılması halinde iddialı politik karşılıklar bulabilir. Sönen değil, her an ve an kendini politik olarak üreten barbarlık kavrayışı öne çıkarılabilir. Tarihin derinliklerinden gelmeyen, bugünün gerçeği olan bir barbarlık!

“Ama tarihten kerterizler alınarak ortaya konulan, anlaşılan bir barbarlık! Köyden gelen kırsal ideolojilerle bezenmiş işçilerin, sömürgeleştirilenlerin tepkilerinden, barbarlıklarından beslenen bir bakış açısı…” (Ali Osman Alayoğlu, “Barbarlar ve Asiler”, Teori ve Politika 26, Bahar 2002, s.66.)

[34] “Ölümünün 30. Yıldönümünde Dr. Hikmet Kıvılcımlı: Eleştirilere Kısa Bir Cevap” (İmzasız), Zafere Kadar Direniş, Sayı: 14, Ekim 2001

[35] A. O. Alayoğlu, “Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi ve Politik Sonuçları”, Teori ve Politika 12, Güz 1998; Alayoğlu, “Bir ‘Yol’ Hikayesi: Kıvılcımlı Geleneğinin Politik Analizi”, Teori ve Politika 23, Yaz 2001

[36] A.g.e.

[37] “Hikmet Kıvılcımlı arkadaş… barbarlığı idealize ediyor… Barbarlığın idealize edilmesi Marksizm değil Rosenbergciliktir.” (Akt.: Sadık Göksu, a.g.e., s.71-2.)

[38] “Tarih tezinin aklıma yatmayan yanları vardı. Örneğin sınıf toplumu değil diye barbarlığı idealize eder görünmesi gibi.” (Mihri Belli, a.g.e., s.429)

[39] Doğu Perinçek, a.g.e., s.55.

[40] A.g.e.

[41] A.g.e., s.78.

[42] Hikmet Kıvılcımlı, Üç Seminer, a.g.e., s.90-1-2.

[43] A.g.e., s.93.

[44] A.g.e., s.87.

[45] “Eleştirileri Kısa Bir Cevap”, Direniş Gazetesi, a.g.e.

[46] Hikmet Kıvılcımlı, Deccal Kapımızı Nasıl Çalıyor?

[47] Hikmet Kıvılcımlı, Finans Kapital ve Türkiye, İstanbul 1978, Kıvılcım Yayınları, 1. Baskı, s.73-77.

[48] A.g.e., s.75.

[49] “Türkiye Ordusunun Fransız Ordusu gibi olmayıp devrimci oluşu.” (Hikmet Kıvılcımlı, Durum Yargılaması, a.g.e., s.42) Benzer bir biriciklik savunusunu için bkz.: Hikmet Kıvılcımlı, Üç Seminer, a.g.e., s. 84-85.

[50] Hikmet kıvılcımlı, Durum Yargılaması, a.g.e., s.108.

[51] Hikmet Kıvılcımlı, Üç Seminer, a.g.e., s. 86.

[52] Hikmet Kıvılcımlı, “Önsöz”, İkinci Kuvayi Milliyeciliğimiz, Tarihsel Maddecilik Yayınları.

[53] “Eleştirileri Kısa Bir Cevap”, Direniş Gazetesi, a.g.e.

[54] Hikmet Kıvılcımlı, Devrim Nedir, İstanbul 2005, Alaz Yayıncılık, s.76. Kıvılcımlı, daha Yol çalışmaları zamanında bile üstyapısalcı bir anlayış taşımakta, altyapının üstyapıyı belirlediği tezine kuşkuyla yaklaşmaktadır. Bu yaklaşımının Tarih Tezi’nin yolunu açtığı belirlenebilir.

[55] Yalçın Küçük, Aydın Üzerine Tezler-5, a.g.e., s.431.

[56] Hikmet Kıvılcımlı, Üç Seminer, a.g.e., s.60-1.

[57] A.g.e., s.64.

[58] Hikmet Kıvılcımlı, Yol Anıları, a.g.e., s.63.

[59] Hikmet Kıvılcımlı, Deccal Kapımızı Nasıl Çalıyor.

[60] A.g.e.

[61] “Türkiye’de, Kadim Toplumun Tefeci Bezirgan soysuzlaşması ile, Modern Toplumun Tekelci Finans-Kapital dejenerasından KARMA bir düzen, ezberlenmiş formülleri şaşırtır.” (Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, İstanbul 1974, Tarih ve Devrim Yayınevi, 2. Baskı, s.12) “Türkiye melez bir ekonomi taşıyor.” (Hikmet Kıvılcımlı, Durum Yargılaması, a.g.e., s.46)

[62] Hikmet Kıvılcımlı, Üç Seminer, a.g.e., s.63.

[63] Ertuğrul Kürkçü, “Söyleşiler”, a.g.e., s.163.

[64] Hikmet Kıvılcımlı, Üç Seminer, a.g.e., s.73.

[65] Ertuğrul Kürkçü, “Söyleşi: Hikmet Kıvılcımlı Üzerine”, Çağdaş Yol, S:3, s.110-4.

[66] Suat Şükrü Kundakçı, a.g.e., s.153.

Okunma 36084 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.