Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


12 Mart 1971: Darbeler Zincirinin Özgün Halkası

Yazan

Ali Dehri

Türkiye'de 27 Mayıs 1960 ile başlayan askeri darbeler zincirinin ikinci halkası, 12 Mart 1971'dir. 12 Mart askeri darbesi, gerçekleşme biçimiyle, öncesinde ve sonrasında yer alan iki darbeden belirgin bir farklılık göstermektedir. Toplumun ekonomik ve sosyal dokusunda yol açtığı değişim yönünden, 27 Mayıs ve özellikle 12 Eylül darbelerine kıyasla, daha zayıf bir iz bırakmıştır. Ancak, siyasal sahnede yer alan aktörler arasındaki güç ilişkilerinin değişimine yol açması bakımından, önemli bir siyasal dönemece işaret etmektedir. 12 Mart'ı gerçekleştiren güçler ittifakının önemli siyasal farklılıklar içeren bileşimi ve darbenin sosyal desteğinin zayıflığı, içinde yer aldığı tarihsel ve siyasal koşullarla birleşince, darbeyle gelen iktidarın uzun ömürlü olmasını engellemiştir. 12 Mart 1971'deki muhtırayla gelen darbe, Nisan 1973'teki cumhurbaşkanlığı seçimiyle iktidar gücünü büyük ölçüde yitirmiş; Ekim 1973 seçimleriyle de iktidarını tamamen kaybetmiştir. 12 Mart askeri darbesini ve sonuçlarını değerlendirebilmek için, darbe öncesi Türkiyesinin ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini ana çizgileriyle ele almak gereklidir.

1960-65 döneminin başlıca gelişmeleri ve yönelimleri

27 Mayıs 1960 askeri darbesi, ordu içindeki hiyerarşi dışında, bu hiyerarşiye rağmen gerçekleştirilmiştir. Darbe sonrası oluşturulan Milli Birlik Komitesi'nin (MBK) bileşimi bunun açık kanıtıdır. Darbeci subayların yer aldığı bu organın büyük çoğunluğunu, albay, yarbay, binbaşı ve yüzbaşı rütbesindeki askerler oluşturmaktadır. Darbe sonrasında, darbe sırasında hükümette bulunan Demokrat Parti kapatılır, yönetici ve milletvekilleri yargılanır, başbakanı ve iki bakanı idam edilirken, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ile, darbecilerin büyük bölümünün yakınlık duyduğu İsmet İnönü liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. CHP, darbe sonrası oluşturulan Kurucu Meclis'te ve 1961 Anayasasının hazırlanmasında etkin rol oynamıştır. 1961'in 15 Ekiminde gerçekleştirilen seçimlerden, CHP en büyük parti olarak çıkmasına rağmen, tek başına hükümet kurmasına yetecek sonucu alamamıştır. Demokrat Parti'nin devamını oluşturan Adalet Partisi (AP) ve aynı doğrultudaki Yeni Türkiye Partisi (YTP), önemli sayıda milletvekiliyle parlamentoda yer almışlar; Osman Bölükbaşı'nın CKMP'si de 27 Mayıs öncesindeki gücünü artırarak, mecliste temsil edilmiştir. 1961-1965 dönemi, önce CHP'nin başını çektiği iki İnönü koalisyon hükümetiyle, sonrasında ise AP-YTP-CKMP'den oluşan Suat Hayri Ürgüplü koalisyonuyla yönetilen bir Türkiye tablosunu ortaya çıkarmıştır.

Öte yandan, 27 Mayıs 1960 darbesiyle siyasal gelişmelere yön veren ordu içerisinde, iktidarı hedefleyen askeri darbelere yönelen çok sayıda cunta oluşmuş; bunlardan bir bölümü MBK içinde bölünmelere yol açmıştır. “14'ler” MBK içindeki bu bölünmelerin ürünüdür ve sürgüne yollanarak tasfiye yoluyla etkisizleştirilmişlerdir. Ordu içindeki bu cuntalardan Talat Aydemir ve Fethi Gürcan önderliğindeki bir diğerinin, 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963'teki iki askeri darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlanmış ve ikinci girişim sonrası bu iki darbeci idam edilmişlerdir.

27 Mayıs darbecileri, darbe sabahı radyodan yayınladıkları ilk bildiriyle, NATO ve CENTO'ya bağlılıklarını ilan ederek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ABD'nin liderliğindeki emperyalist kamptaki yerini koruma kararlığında olduklarını ilan etmişlerdir. ABD ve NATO'dan darbeye karşı bir ses yükselmemiştir. Darbeciler ve siyasal alanda destek verdikleri CHP, bu partinin “altı ok”unda ifadesini bulan Kemalist ilkelere bağlılıklarını korumuşlar, özellikle laiklik ve milliyetçilik ilkelerine sıkı sıkıya sarılmışlardır. 1960-1965 döneminde yer alan, çok sayıda Kürt ailesinin sürgünü, Kıbrıs konusundaki milliyetçi politika, çok sayıda Rum'un 24 saat içinde Yunanistan'a göçe zorlanması, “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası bunun örnekleri arasındadır.

1960 darbesi sonrası, Türkiye'nin ekonomik ve sosyal hayatında, darbe öncesine kıyasla köklü değişimler yaşanmamış, kısmi değişiklikler gerçekleşmiştir. 1950'li yılların ikinci yarısında hızlanan köylerden kentlere göç, sürmesine rağmen, 1965'lere kadar önemli bir ivme kazanamamıştır. Ancak, başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa'ya çok sayıda emekçi işçi olarak çalışmak üzere göç etmiştir. Bu yıllarda kabul edilen, ekonomik plan ve planlı kalkınma kavramları tartışmalara neden olmuş, geçilen planlı kalkınmanın bu döneminde büyük bir hareketlilik yaşanmamıştır. Toprak reformu tartışmaları önem kazandığı halde, bu yolda adım atılmazken, 1950 sonrası ithal ikameci bir çizgide ilerleyen sanayileşme hedefi öne çıkartılmıştır. Gelişmekte olan, işbirlikçi nitelikteki sanayi ve ticaret burjuvazisinin ağırlığı artarken, büyük toprak sahipleri siyasal iktidarın önemli ortağı olmaya devam etmişlerdir.

1960-1965 döneminin sosyal ve siyasal alanda üzerinde en fazla durulması gereken gelişmesi, işçi hareketinin sendikal talepler etrafında yükselmesi ve sosyalist olduğunu ilan eden bir siyasal partinin (Türkiye İşçi Partisi) yasal alanda nispeten uzun süreli varlığıdır.

Cumhuriyet Türkiyesinde işçi sendikalarının kuruluşu, 10 Haziran 1946'daki yasal değişiklikler sonrası gerçekleşmiştir. Sınıf esasına göre kurulmuş sendikaların kapatılmasını öngören yasaların yürürlükte olduğu koşullarda, grev ve toplu sözleşme hakları mevcut değildi. 1950'de iktidara gelen DP'nin destekleyip büyük ölçüde vesayet altına aldığı sendikalar, ABD'li sendikacıların eğitim ve etkisiyle Amerikan sendikacılığına yöneldiler. 1952'de Türk-İş'in kurulması, sendikacılığın genişlemesini, yaygınlaşmasını ve Amerikan sendikacılığı çizgisinde ilerlemesini getirdi.

1960 sonrasında grev ve toplu sözleşme hakkının kazanılması talebiyle, en büyüğü 31 Aralık 1961 günü 150.000 işçinin katılımıyla İstanbul Saraçhane'de gerçekleşen çok sayıda işçi eylemi ortaya çıktı. 1963 Ocak ayı sonunda başlayarak, 4 Mart'a kadar süren Kavel grevi işçi sınıfının mücadelesine geniş çapta etkide bulundu ve başarıyla sonuçlandı. Bu grev sırasında Meclis'te sendikalar ve grev yasaları görüşülmekteydi. Nihayet, 24 Temmuz 1963'te işçi sınıfı, grev ve toplu sözleşme hakkını elde ettiği yasanın çıkmasını sağladı. Bu tarihten sonra, işçi sınıfının sendikal örgütlenmesi ve hak kazanma mücadeleleri hızla gelişti.

Türkiye İşçi Partisi (TİP), 13 Şubat 1961'de 12 sendikacı tarafından kuruldu. (Bunlardan ikisinin devletin ajanı olduğu daha sonra anlaşılacaktı.) Başlangıçta sosyalist olma iddiasında bulunmayan, böyle bir yönelimi de olmayan TİP, 1 Şubat 1962'de sosyalist aydınlara açıldı ve 8 Şubat 1962'de Mehmet Ali Aybar'ın başkanlığı altında yeni bir program oluşturarak, sosyalist parti kimliğiyle siyaset sahnesinde yer aldı. Mayıs 1962'de önceden kurulmuş olan Sosyalist Parti'nin katılımıyla bu kimliğini pekiştirdi. Giderek aydınların ve gençliğin bir bölümünü de saflarına kazanan TİP, işçi ve emekçilere seslenen, ulusal bağımsızlığı dillendiren söylemiyle, toplumda geniş bir yankı yarattı, parlamento seçimlerini kazanarak iktidara gelme hedefiyle, parlamentarist bir çizgide ilerledi. 9-10 Şubat 1964'teki 1. Kongresinden itibaren, parti içindeki sosyalist aydınlara yönelik tutum nedeniyle, aydınların bir bölümü bu partiden koptu.

1960-1965 dönemindeki önemli gelişmelerden birisi de, sonraki katılımlarla 1042 aydının imzaladığı bildirisiyle 20 Aralık 1961'de yayınlanan Yön Dergisi etrafında oluşan Yön Hareketi'dir. Kendilerini sosyalist olarak niteleyen Doğan Avcıoğlu öncülüğündeki bu hareket, sol-Kemalist nitelikteydi ve dergi sayfalarında Mihri Belli gibi Marksistlere de yer vermekteydi. Yön Hareketi'nin önemi, aydınlar arasında ve dönemin yurtsever gençlik hareketi üzerindeki etkisiyle ilgili olduğu kadar, 12 Mart 1971'deki iktidar mücadelesinde oynadığı rolle de ilgilidir. Yön Hareketi iktidar mücadelesinde orduyu vurucu güç kabul eden, ABD'den uzak, Sovyetler Birliği'ne yakın duran üçüncü dünyacı anlayışı ve bu yöndeki etkisiyle, 12 Mart 1971 askeri darbesine uzanan yolda önemli bir misyona sahip olmuştur.

1965 sonrası: İşçi hareketinin ve anti-emperyalist gençlik hareketinin yükselişi

10 Ekim 1965'te yapılan seçimler, AP'nin zaferiyle sonuçlandı. 1964 kasım ayında yapılan kongrede ABD'nin ve işbirlikçi büyük sermayenin desteğini alarak AP genel başkanlığına seçilen Süleyman Demirel, Ürgüplü koalisyon hükümetinde başbakan yardımcısı ve devlet bakanı olarak görev almıştı. Seçmen temsili yönünden, en demokratik burjuva seçim sistemi olan “milli bakiye sistemi”, AP'nin önünü kesmek isteyen CHP eliyle yürürlüğe konmuştu. Milli bakiye sistemine rağmen, 1965 seçimlerinde oyların yüzde 52,73'ünü alan AP, parlamentoda çoğunluğu sağlayarak tek başına hükümeti kurdu. 1969 seçimlerinde de seçmen çoğunluğunun desteğini alan AP, 12 Mart 1971'e kadar Süleyman Demirel'in başbakanlığındaki hükümetlerle iktidardaki yerini alacaktı. 1965 seçimlerinin bir başka önemli sonucu, TİP'nin milli bakiye sisteminin avantajından yararlanarak, yüzde 2,75 oy oranıyla kazandığı 15 milletvekiliyle meclise girmesiydi.

1965 sonrası Türkiyesi nispeten, hızlı bir ekonomik ve sosyal değişim geçirmiştir. 1945 sonrasının iki kutuplu dünyasında, kapitalist-emperyalist sistemin geri ve iktisaden bağımlı ülkelere önerdiği ithal ikameci sanayileşme modeli, 1965 sonrası Türkiyesinde önceki dönemlere kıyasla hızlanarak güçlendi ve genişledi. Dışarıdan ithal edilen malların, ülke içinde üretilerek iç pazara sunulmasını ve pazarın genişletilmesini hedefleyen bu modelde, emperyalist metropollere olan bağımlılık azalmıyor, ancak biçim değiştiriyordu. Yatırım malları ve ara mallar ithal ediliyor, içeride kurulan sanayi tesislerinde işlem gören ithal ürünler mamul hale getiriliyor, ithalata getirilen yasak ve sınırlamalarla, yüksek gümrük duvarlarıyla korunarak, rekabetin etkisi asgaride tutularak iç pazara egemen olunuyordu. Böylece tekelleşme ivme kazanıyordu. Otomotiv ve dayanıklı tüketim mallarında montaj sanayii gelişiyor, ilaç sanayiinde ithal edilen aktif maddelerin basit işlemlerini ve ambalajlamayı gerçekleştiren aşamaları yurt içindeki fabrikalarda yapılıyordu. Ampulden gazlı içeceklere kadar geniş bir alanda benzer bir gelişme sürüyor, uluslararası tekelci sermaye, yerli ortaklarıyla işbirliğini geliştiriyor, ithalatın yanında patent ve royaliti hakları üzerinden önemli bir kar transferi gerçekleştiriyordu. Aynı dönemde, barajlardan kara yollarına uzanan alt-yapı yatırımları hızlanıyordu.

Tarımda meta üretimi hızla gelişiyor, artan makineleşmenin köyden sürdüğü veya şehirlerdeki iş olanaklarının çekimiyle küçük işletmelerini terk eden köylü kitleleri, büyük şehirleri çevreleyen gecekondu mahallelerini oluşturuyordu. Şehre göçen köylülerin bir bölümü, sanayi, ticaret ve hizmetler alanlarında istihdam edilerek işçileşirken, büyük bölümü geçici-mevsimlik işlerde çalışarak çoğunlukla köyle olan bağını muhafaza ediyor veya seyyar satıcılık vb. işlere yöneliyordu. Böylece, proleterleşme süreci hızlanıyor, işçi sınıfı ve yarı-proleterler kitlesi büyürken, işsizler ordusunun safları genişliyordu. Öte yandan iç pazara yönelik üretimin ihtiyaç duyduğu geniş tüketici kitlesi, ekonomik alandaki sınıf mücadelesinin gelişmesinin getirdiği kazanımlarla alım gücü artan işçi sınıfı ile, yarı-işçiler ve şehir/kır küçük-burjuvazisinin şahsında karşılığını buluyordu. Ekonomideki bu gelişmenin diğer yüzünde, kabaran dış borçlar ve emperyalizme artan bağımlılık yer alıyordu.

Bu tablo, sosyal ve siyasal alanda karşılığını yaratmada gecikmedi. Türkiye'nin sanayileşmesi, kalkınması, toprak reformu gibi konularda yürütülen tartışmalar, emperyalizme ekonomik ve askeri yönden bağımlı, siyasi bağımsızlığı zedelenmiş bir Türkiye'nin var olduğu gerçeğini görünür hale getirdi. Bu görüşler, aydınlardan üniversite gençliğine yaygınlık kazanırken, ordu ve devlet bürokrasisi içinde de yankı buldu. Parlamento içinde, küçük fakat etkili TİP grubu ve Tabii Senatörler (27 Mayıs sonrası darbecilere tanınan yaşam boyu senatörlük hakkından yararlananlar) yurtsever görüşün taşıyıcısı ve savunucusu oldular. Sosyalist solun ve kendilerini sosyalist olarak niteleyen sol-Kemalistlerin oluşturduğu emperyalizme karşı bir damar oluştu, güçlendi. Bağımsızlık, kalkınma ve toprak reformu ortak paydayı oluştururken, sosyalizm esas olarak bir kalkınma yöntemi olarak benimseniyordu. Kürt sorunu, sosyalistlerin bir bölümünün gündeminde kültürel haklar bağlamında zaman zaman zayıf bir biçimde yer alırken, Alevilerin şahsında dinsel eşitsizlik, kadın ve çevre sorunları gündemde hemen hiç yoktu. Toplumdaki sınıfsal eşitsizlik, sosyalistlerin gündeminde yer almasına ve sınıf mücadeleleri desteklenmesine rağmen, işçi sınıfının özörgütleri ve sosyalizmde sınıfın devrim sonrası yeri ve rolü, devrim sonrası özgürlükler tartışma dışındaydı. 1965 sonrası, Marksist klasiklerin ve görüşlerin yayını hız kazanıyor; o günün koşullarında, Marx, Engels ve Lenin'in eserleri yanında, Stalin, Mao Zedung, Ho Chi Minh'in eserleri ve Guevaracı çizgideki yayınlar, sosyalistlerin bilincinin şekillenmesinde önemli bir rol oynuyordu.

1965 sonrasında nicel yönden büyüyen işçi sınıfının, ekonomik hakların kazanılması ve sendikalaşma çizgisindeki eylemleri önemli bir gelişme gösterdi. Çok sayıda grev, gösteri ve direniş bu dönemde gerçekleştiği gibi, sendikalı işçi sayısında da belirgin bir yükseliş ortaya çıktı. Sınıf mücadelesindeki bu yükseliş, 1964 sonrasında AP'ye yönelen Türk-İş içindeki Amerikancı sendikacılığa karşı da paralel bir mücadeleye yol açtı. Sınıf sendikacılığı anlayışını benimseyen sendikacıların yönetimindeki 3 sendika, 13 Şubat 1967'de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nun (DİSK) kurucusu oldu. DİSK yeni sendikaların katılımıyla güçlendi ve yeni üyeler kazanarak etkili bir işçi örgütü haline geldi.

Bu dönemde işçi eylemlerinin zirvesi, 15-16 Haziran 1970'te İstanbul ve Kocaeli'nde gerçekleşen ve sıkıyönetim ilanıyla sonuçlanan Büyük İşçi Direnişidir. AP hükümetinin DİSK'i hedef alan sendikalar kanunundaki değişiklik girişimi, DİSK'in çağrısıyla başlayıp, Türk-İş üyesi pek çok işçiyi de içine alan bir eyleme dönüştü. Yaklaşık 80.000 işçinin katıldığı bu yürüyüş eylemi iki gün sürdü. İstanbul'un Beyoğlu, Anadolu ve İstanbul yakalarıyla, İzmit eylemlere sahne oldu. İşçiler, kendilerini durdurmaya çalışan polisleri püskürttüler, ordu barikatlarını aştılar. Üç işçinin ölümüyle sonuçlanan olaylarda, başta Dev-Genç olmak üzere sosyalistler, işçilerin yanında yer aldılar. Gelişmelerden ürken DİSK yönetimi, mücadeleyi sona erdirme çağrısında bulundu ve sonrasında sorumluluğunu üzerine almadı. İşçi hareketi, sendikal alanda DİSK'e yönelerek, gelişmesini 12 Mart 1971'e kadar sürdürdü.

1965 sonrası köylü hareketinde de önemli bir hareketlilik görülür. Köylü mücadelesi, toprak talebiyle toprak işgalleri biçiminde, İzmir Atalan ve Göllüce, Silivri Değirmenköy, Gaziantep Karadibek, Tokat Uzunburun, Torbalı'nın 3 köyünde olduğu gibi çok sayıda köyde ortaya çıktı. Genellikle, ağaların el koydukları hazine topraklarını ya da köy ortak mülkiyetini geri almak başlıca amaçlarıydı. Topraksız ve az topraklı köylülerin işgal eylemleri yanında, küçük üretici köylülerin, taban fiyatları veya tefeciliğe karşı kitlesel eylemleri de bu dönemde yer almış, her iki türdeki eylemler de FKF (Dev-Genç) tarafından fiilen desteklenmiştir. Tütün ve fındık üreticileri başta gelmek üzere, çok sayıda üretici mitingi bu dönemde gerçekleşmiştir. Ancak, büyük toprak mülkiyetine el koyma talebiyle ülke bütününde, veya bölgesel çapta köylü hareketleri gerçekleşmemiştir.

Öğretmen hareketi ve örgütlenmesi de bu dönemde gelişme göstermiştir. Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), 1948'de oluşturulan Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu'na üye 92 öğretmen tarafından 8 Temmuz 1965'te kuruldu. Aynı dönemde, İlkokul Öğretmenleri Sendikası (İlk-Sen) gibi öğretmen sendikası başta gelmek üzere, çok sayıda memur sendikası da kurulmuştur. TÖS'ün İlk-Sen'le birlikte gerçekleştirdiği öğretmen boykotu, 109.000 öğretmenin katılımıyla gerçekleşen en önemli ve etkili eylemi olmuştur.

1965 sonrasında yükselen anti-emperyalist gençlik eylemleri, örgütlülüğü, kitleselliği ve mücadeleciliğiyle döneme damgasını vurmuştur. Üniversite gençliğinin, Cumhuriyet'in başlangıcından 1960'ların ilk yarısına kadar sistem içerisindeki siyasal güçlerin etkisinde, hatta büyük ölçüde güdümünde gerçekleşen eylemleri; yükselen yurtsever dalga, devrimci fikirlerin yaygınlaşması ve Batı'daki 1968 öğrenci hareketinin etkisiyle, özellikle 1968 sonrası hızla büyümüş, kitleselleşmiş ve sisteme karşı tavır alarak sosyalizme yönelmiştir.

Fikir Kulüpleri, ilk kez 1954'te Ankara SBF'de kurulmuş olan liberal eğilimli bir örgüt iken, 1960 sonrasında sola yönelmiş, Ankara'da değişik üniversite ve fakültelerde oluşturularak yaygınlaşmıştır. 1965'te TİP üye veya sempatizanı olan gençler tarafından Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) oluşturulmuştur. 1967'de İstanbul Sekreterliği'nin kuruluşu sonrası, üniversite ve yüksek okulların bulunduğu diğer şehirlere, hatta Tarsus gibi ilçeler ile Anadoluhisarı gibi semtlere yayılıp örgütlenmiştir. 1968 gençlik eylemlerine kadar FKF, TİP paralelinde faaliyet gösteren bir gençlik örgütü hüviyetindedir.

Mayıs 1968'de Fransa'da başlayarak tüm Batı Avrupa'ya yayılan öğrenci eylemleri, Türkiye’yi de etkilemekte gecikmedi. 10 Haziran 1968'de Ankara Üniversitesi DTCF'de başlayan eylem hızla yayıldı. 12 Haziran'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne, oradan da diğer fakülte ve yüksek okullara sıçradı. Üniversite reformu talebiyle boykot biçiminde başlayan eylem, işgale dönüşerek yoluna devam etti. FKF'nin de etkin biçimde yer aldığı eylem, çoğunlukla gerici mevcut öğrenci örgütlerine itibar etmeyerek, kendi içinden önderler çıkardı ve işgal komiteleri biçimindeki demokratik özörgütlenmeleri gerçekleştirdi. Komitelerin İşgal Konseyinde merkezileşmesi, Yürütme Konseyi ve savunma gücü oluşturulmasıyla örgütlenme tamamlandı. İstanbul Üniversitesi Rektörü, İşgal Komiteleri Konseyi'ni muhatap kabul edince üç haftalık işgal sona erdirildi.

1968 eylemleri FKF'yi öne çıkardı ve kitlesellik kazanmasına yol açtı. 1968'le ileri çıkan gençlik önderleri FKF içinde yer aldılar ve sosyalizme yöneldiler. Ancak, FKF yöneticileri alttan gelen bu dinamizme karşılık veremeyip TİP'in talimatlarını aşamayınca etkisizleştiler. Buna, Milli Demokratik Devrim (MDD) ve Sosyalist Devrim tezleri etrafında şekillenen bölünme ile, 1968 sonbaharındaki Çekoslovakya'nın Sovyetler Birliği tarafından işgali ile ilgili görüş farkları eşlik etti. Artık, Türkiye'deki sosyalist sol ile birlikte sosyalist gençlik hareketi ve onun örgütü FKF'de de yol ayrımının eşiğine gelinmişti.

Gençlik hareketi, anti-emperyalist bir çizgide kitleselleşmekteydi. 1968 Temmuz'unda 6. Filo'nun İstanbul limanına gelişi sırasında, karaya çıkan ABD askerlerinin dövülerek denize atılışı bu gelişmenin önemli bir aşamasıydı. Bu eylem başlangıçta ortaklaşa gerçekleştirilse de, yürüyüşle yetinilmesini savunan FKF yöneticileri, ABD askerlerine yönelen Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB) önderleri etrafındaki gençlere engel olamadılar ve anti-emperyalist militan gençlik hareketi içindeki ayrışma derinleşti. Vedat Demircioğlu'nun polis tarafından öldürülmesiyle başlayan, devrimci gençlere yönelik polis ve gerici siyasal güçlerin şiddeti, karşıtını doğurmakta gecikmedi. Militanlaşan ve gençlik kitlelerinin güvenini kazanan yurtsever ve demokrat çizgideki gençlik hareketi hızla büyüdü, orta öğretim kurumlarına kadar yaygınlaştı. Safları içinden çok sayıda yurtsever katledildi, yaralandı, polisin işkence tezgahlarından, hapishanelerden geçti. Militan gençlik hareketi, sayısız mücadeleden geçerek anti-emperyalist yönelimini netleştirdi. Ocak 1969'da ABD Büyükelçisi Robert Commer'in resmi makam otosunun ODTÜ'de yakılması, mücadelenin zirvelerinden birisini oluşturdu ve gençlik içindeki kitle desteğini güçlendirdi.

1968 sonlarından itibaren, MDD çizgisindeki gençlerin etkinlik kazandığı FKF (DÖB kendisini feshederek FKF'ye katılmıştı), yönetimiyle de MDD taraftarlarına geçti. FKF (Dev-Genç) bu dönemde de, anti-emperyalist ve demokratik mücadelenin ön safında yer alırken, işçi ve köylü mücadelelerine de destek verdi; katıldı. Liseli gençlik içinde yaygınlaşan devrimci fikirler, Dev-Lis etrafında, paralel bir örgütlenmeye yol açtı. FKF, 9-10 Ekim 1969'da toplanan 4. Kurultayında Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu'na (TDGF) veya kısa adıyla Dev-Genç'e dönüştü. Bu kurultayda, TİP'li FKF üyeleri örgütten ihraç edildiler.

Dev-Genç, kapatıldığı 26 Nisan 1971'e kadar militan mücadelesini sürdürdü. Bu sürede, bünyesinden üç siyasal örgüt ve birden fazla çevre doğdu. Toplumda anti-emperyalist bilincin oluşup gelişmesinde büyük rol oynadı. Filistin Ulusal Direnişi'ne destek oldu, enternasyonalist dayanışma gösterdi, ilişkiler kurdu.

12 Mart 1971 arifesinde, siyasal durumun değerlendirilmesi, sonraki gelişmelerin kavranmasının anahtarı niteliğindedir.

12 Mart öncesi siyasal durum

12 Mart 1971 öncesinde, ülke içinde siyasal iktidar mücadelesini etkileyecek düzeyde güç sahibi olan dört siyasal odaktan söz edilebilir. Bunun yanında, ABD ve NATO ile, Sovyetler Birliği, uluslararası siyaset sahnesinde etkili olan ve ülkedeki mücadelede açık veya örtülü taraf olan güçlerdir.

AP, 12 Mart öncesi hükümettedir ve parlamentoda çoğunluğu elinde tutmaktadır; fakat, zaferle çıktığı 12 Ekim 1969 seçimlerine kıyasla güç kaybetmiştir ve yıpranmış durumdadır. Yükselen işçi ve öğrenci hareketi yanında, ordu içinde ve dışında yer alan sol-Kemalist güçler, AP hükümetinin yıpranmasında önemli rol oynamışlardır. Öte yandan, 1970'ten itibaren ABD ile AP hükümetinin ilişkilerinde uzaklaşma ortaya çıktı. AP'nin dış politikada izlediği yolun ABD'yi memnun etmeyişi ve ABD'nin kredi desteğini zayıflatması, bu uzaklaşmanın nedenini oluşturuyordu. Hükümet, ekonomik durumu düzeltmek için devalüasyona gitmek, işçi ücretlerini bastırmak, arazi-emlak gelirlerini vergilendirmek gibi tedbirleri gündemine alıyordu. Bu durum işçi hareketinin gelişmesini hızlandırırken, büyük toprak ve emlak sahiplerini de muhalefete itiyordu. AP'nin bu adımları büyük sermayenin desteğini alırken, AP içinde toprak ve emlak gelirlerinin vergilendirilmesinden rahatsız olan 72 milletvekili, yönetime karşı tavır aldı. 1970 bütçe oylaması sırasında bunlardan 41'i ret oyu vererek Demirel Hükümeti'ni düşürdü. 256 milletvekiliyle meclise girmiş olan AP, bu milletvekillerinin istifa ederek Ferruh Bozbeyli'nin başkanlığında Demokratik Parti'yi kurmasıyla güç duruma düştü. Demirel, Alevi partisi niteliğindeki Türkiye Birlik Partisi'nden milletvekili transfer ederek yeni hükümetini kurdu. Sonraki süreçte, güç kaybeden büyük toprak sahipleri ile taşra ticaret sermayesinin bir bölümünün temsilcisi Demokratik Parti, 1975'ten itibaren seçmen desteğini yitirerek, giderek siyaset sahnesinden silinecektir.

12 Mart 1971 öncesinde, 1969'un AP'sinin yerini, siyasal desteği zayıflayan, güç kaybetmiş, iktidarı tehdit altında, gerileyen bir AP almıştı.

CHP, 1965 seçimlerine gidilirken gözle görülür gerilemesini yeni bir politik hamleyle aşma çabasındaydı. Böylece ilk kez 1965 yazında “Ortanın Solu” kavramını, İnönü'nün ağzından ortaya atarak çıkış aradı. Ortanın solu tartışması, CHP içindeki bölünmeleri hızlandırdı ve Nisan 1967'de Turhan Feyzioğlu etrafında birleşen milletvekillerinin Güven Partisi'ni kurmalarıyla ayrılık kesinleşti. Ancak, CHP içindeki sağ ve sol kanatların mücadelesi durulmadı. Kemal Satır ve Nihat Erim gibi İnönü'ye yakın politikacıların önderliğindeki sağ kanada karşı, ortanın solu kavramı etrafında program oluşturarak birleşen Bülent Ecevit liderliğindeki sol kanadın mücadelesi sürdü.12 Ekim 1969 seçimlerinde CHP, 1965'teki 28,7'den 27,4 oy oranına düşerek geriledi. Toplumdaki değişim isteği, CHP tabanında da yankısını buluyordu. 3 Temmuz 1970'deki 20. Kurultayı'nda Ecevit liderliğindeki ortanın solu ekibi CHP'ye hakim oldu. 12 Mart 1971 öncesinde CHP, sol kanadın egemenliğinde, ancak, İnönü etrafında kümelenen etkili bir sağ kanadın varlığı koşullarında siyasal alanda yer alırken, hakim sınıfların kuşkuyla bakmakla birlikte el altında tutmaya çalıştıkları yedek siyasal güç kabul ettikleri bir siyasal parti görünümündeydi.

Ordu içinde, iktidar mücadelesinde rol oynayan üç gruplaşma mevcuttu. Bunlardan ilki, AP'ye yakın duran, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve 1. Ordu Komutanı Faik Türün'ün önderliğindeki gruptu. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ile de yakın ilişki içindeki bu grup AP ve işbirlikçi nitelikteki büyük sermaye ile ideolojik ve politik yakınlığa sahipti. Ordu hiyerarşisi dışında ayrı bir örgütlenmeye sahip olmayan Tağmaç-Türün ekibi, esas olarak sol-Kemalistlerden gelen askeri darbe tehdidine karşı konumlanmıştı. Bu grubun büyük sermaye ile de yakın ilişkileri mevcuttu.

Ordu ile sermaye arasında, Cumhuriyet'in başından bu yana ilişki var olmuştur. Ordu, yüzbinlerce kişilik mevcudu ve çeşitli ihtiyaçlarıyla dev bir tüketici niteliğindedir. Silah, uçak, savaş gemisi vb. ihtiyaçlarını, uluslararası tekellerden, kimi zaman yerli aracılar üzerinden sağlayan ordu, bina yapımından çeşitli teçhizata, yakıttan mefruşata, giyimden gıdaya kadar sayısız gereksinimini ihalelerle veya anlaşma yoluyla büyük ve kısmen orta burjuvazinin firmalarından temin ediyordu. Bu durum, başlangıçta ordu-sermaye ilişkisinin eksenini oluşturuyordu. Ordu-sermaye ilişkisi, 1 Mart 1961'de Ordu Yardımlaşma Kurumu'nun (OYAK) kuruluşu sonrasında, farklı bir düzeyde de seyretmeye başladı. OYAK genel kurulunda özel sektör de üç kişiyle temsil edilmektedir. Bu üç kişi, dönemin işbirlikçi büyük sermayesinin Vehbi Koç, Behçet Osmanağaoğlu ve Kazım Taşkent gibi üç önemli temsilcisidir. 1968 sonrasında, OYAK doğrudan sınai ve ticari alana girmiş ve ülkenin en büyük sermaye gruplarından birisi olma yolunda ilerlemiştir. 1969'daki OYAK-Renault ortaklığı bu gelişmenin önemli bir adımıdır. Ordunun üst kademeleriyle büyük sermaye arasındaki ilişki, sonraki yıllarda güçlenerek sürecektir. Öyle ki, birçok emekli general, özel sermayenin ticari, sınai ve finansal işletmelerinin yönetiminde yer alacaktır. 12 Mart 1971, bu yönden de önemli bir dönemeç oluşturmuştur. İlk kez, İzmir Sıkıyönetim Komutanı Oramiral Cemal Süer'in Yeni Karamürsel Mağazaları yönetiminde yer almasının ardından, pek çok emekli asker benzer yolu tutmuştur. 12 Mart 1971 döneminde ordudaki gruplaşmaların liderlerinden Memduh Tağmaç ve Faik Türün de, sonraki yıllarda özel şirketlerin yönetimlerinde yer alan isimlerden ikisidir. Faik Türün, emekliliğinde AP'ye girmiş ve 1975 ara seçimlerinde, bu partinin İstanbul senatör adayı olarak yer almıştır.

Ordu içindeki ikinci grup, bir askeri darbe hedefinde birleşip örgütlenen sol-Kemalist cuntadır. Ordu içinde Tümgeneral Celil Gürkan önderliğinde oluşan bu ekibin, emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu önderliğinde oluşan emekli subaylarla ve Doğan Avcıoğlu liderliğindeki sivillerle de örgütsel birlik sağladığı bilinmektedir. Dev-Genç içindeki bir grubun da bu ekiple bağı mevcuttu. Yine ordu içinde, Orhan Kabibay ve İrfan Solmazer gibi eski MBK üyesi emekli subaylara bağlı bir ikinci sol-Kemalist cunta yer almaktaydı. Sol-Kemalistler, Türkiye'nin ekonomik, siyasal ve askeri bağımsızlığını ön planda tutan bir programa sahiptiler. Dış politikada ABD'nin yörüngesinden çıkarak, Sovyetler Birliği'ne yakın duran bağlantısız bir çizgide yürümeyi amaçlıyorlardı. İçeride ise, toprak reformu ve sanayileşme yoluyla kalkınma, programlarının esasını oluşturuyordu.

Ordudaki üçüncü grup ise, sol-Kemalistlerle ittifak kurup son anda yön değiştiren, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Kemal Kayacan etrafında oluşmuştu. Siyasal bakımdan CHP'nin İnönü-Satır-Erim kanadına yakın duran bu grup, Batı'dan kopma amacında değildi, ekonomik ve siyasal alanlarda “reform” yanlısıydı.

Sol-Kemalist cuntanın, 8-9 Mart 1971'de gerçekleştirmek üzere hazırlık yaptığı askeri darbe arifesinde, ordu hiyerarşisinin çözülmesiyle, gelişmelerin kendilerini de aşarak ordu üzerindeki kontrollerini kaybetmelerine yol açacağını ve ordu içinde büyük bir çatışmanın başlayacağını öngören Batur-Gürler-Kayacan ekibi, ani bir dönüş yaparak, Memduh Tağmaç'la anlaşma yoluna gitti. Bu anlaşmaya göre, AP Hükümeti bir muhtırayla düşürülerek, yerine toplumda reformcu olarak tanınan üyelere de yer veren bir hükümet kurulacaktı. Buna karşılık, sol-Kemalist cunta üyeleri ordudan tasfiye edilecekti. 12 Mart 1971 Muhtırasıyla bu anlaşma yürürlüğe kondu. Demirel Hükümeti düşürülerek, Nihat Erim başbakanlığında bir kabine kuruldu. AP ve CHP'li milletvekillerinin yanı sıra, Atilla Karaosmanoğlu, Özer Derbil, Türkan Akyol gibi reformcu olarak bilinen isimlerle, Sadi Koçaş gibi 27 Mayıs'ın bilinen bir ismi bakanlıklara getirilerek kabineye (Onbirler) girdiler. Gerek bu isimlerin ve gerekse de 12 Mart muhtırasında yer verilen reform talebinin amacı, sol-Kemalistleri ve onları destekleyenleri tereddüde düşürerek hareketsiz bırakmak, giderek etkisizleştirmekti. 12 Mart 1971 ile inisiyatif, ordu içindeki ABD yanlısı Tağmaç-Ürün ekibine geçiyor, ordu içindeki güçleri budanan ve ikircikli bir tutum almakla birlikte, Muhtıra ve Erim Hükümeti'ni yeni beklentilerle destekleyen sol-Kemalistler kaybediyordu. CHP Genel Sekreteri Ecevit, darbeye karşı çıkıp bu görevinden istifa ederken; Dev-Genç, Muhtıraya karşı çıkmakla birlikte, ileri sürdüğü bir kısım şartların yerine getirilmesi halinde ve yerine getirildiği ölçüde destek olabileceğini bildiriyordu.

Belirsizlikler, 26 Nisan 1971 sıkıyönetimiyle birlikte ortadan kalkmış ve Erim Hükümeti'nin sola ve sosyalistlere karşı ağır bir saldırıya geçmesiyle, 12 Mart darbesinin niteliği tartışılmaz olmuştur.

12 Mart öncesinde siyasal İslam ve faşist hareket

12 Mart öncesinde rol oynamakla birlikte, ikincil güçler durumunda olan siyasal islam ve faşist hareket üzerinde de kısaca durmak gerekir.

1960'ların ikinci yarısına kadar, Türkiye'deki islamcılar, tarikatlar ve cemaatler içinde örgütlenmişler, DP-AP çizgisini destekleyerek bazı mensuplarıyla bu partiler içinde yer almışlardır. 1945-1950 arasında kurdukları bir dizi parti kapatılmıştır. Komünizme karşı mücadele, bütün islamcıların ortak paydasıdır. Nitekim, 1969 yılına kadar sosyalistlere karşı saldırı esas olarak bu kesimden gelmiş ve 1971'e kadar sürmüştür. TİP ve TÖS toplantılarını basanlar, Şubat 1969'da anti-emperyalist gençlik gösterisine saldırarak iki yurtseveri öldürenler (Kanlı Pazar), Battal Mehetoğlu, Mehmet Büyüksevinç, Hüseyin Aslantaş gibi devrimci öğrencileri katledenler islamcılar olmuştur.

1968'de Necmettin Erbakan'ın Odalar Birliği Başkanı seçilip, AP tarafından görevden alınması yeni gelişmelerin başlangıcı oldu. Taşra ticaret burjuvazisiyle, esnaf ve zanaatkarların bir bölümüne dayanan ve bir kısım büyük toprak sahibinden destek alan islamcılar, Necmettin Erbakan'ın şahsında politik liderlerini buldular. 1969 seçimlerinde AP'den adaylığı kabul görmeyen Erbakan, seçime bağımsız olarak katıldığı Konya'dan 40.000 oyla milletvekili seçildi.

Necmettin Erbakan, nakşibendi İskenderpaşa Cemaatine mensuptu. Ünlü nakşi lider Mehmet Zahit Kotku'nun izniyle, Milli Nizam Partisi'ni (MNP) 26 Ocak 1970'te kurdu. MNP, büyük ölçüde nakşibendilere dayanmasına rağmen, nurcuların bölünmesi sırasında Mehmet Kutlular'dan uzaklaşan, Hüsamettin Akmumcu, Gündüz Sevilgen, A. Tevfik Paksu gibi nurcuları da içine aldı. MNP, islami söylemini geliştirdi ve başlıca sloganı olan, “Ne Komünist Ne Mason, Milli Nizam İlk ve Son”un işaret ettiği gibi, komünizme ve Batıcı büyük sermayeye karşı mücadeleyi eksen aldı. 12 Mart 1971 sonrası, 20 Mayıs'ta hakkında dava açıldı ve Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Ancak, islamcılar 12 Mart döneminde özel bir baskıya maruz kalmadılar.

Türk faşizmi ise, 1930'larda İtalyan faşizminin ve Alman nazizminin etkisiyle şekillenmeye başladı. İkinci Emperyalist Dünya Savaşı yıllarında çıkış yapan faşistler, savaşın Almanya aleyhine dönmesiyle değişen siyasal ortamda, 1944 Irkçılık-Turancılık davasında yargılandılar. 18 Temmuz 1945'te kurulan ve sonrasında kapatılan Milli Kalkınma Partisi faşist partileşme girişimi olarak sonuçsuz kaldı. Irkçılık-Turancılık Davasının sanıklarından Alpaslan Türkeş'in 27 Mayıs 1960 Darbesinde etkili rol oynamasına rağmen, faşist hareket MBK içinde 14'ler olarak adlandırılan subayların bir bölümünün çabası dışında etkili olamadı. Bu dönemde, ABD'nin desteğiyle 1960'lı yıllarda kurulan Komünizmle Mücadele Dernekleri yoğun yayın faaliyetleriyle dikkati çekerken, sonraki yıllarda sola yönelik saldırılarda yer alacaktır. Ordudan emekli edilerek sürgüne yollanan 14 subay arasında yer alan Alpaslan Türkeş, Hindistan'dan döndükten sonra 1964'te 8 MBK eski üyesi arkadaşıyla birlikte CKMP'ye girdi. Osman Bölükbaşı'nın kendi isteğiyle Genel Başkanlığı bırakmasıyla, 30 Temmuz 1965 Kongresinde rakibi Ahmet Tahtakılıç'ı yenilgiye uğratarak Genel Başkanlığa geldi. 1965 seçimlerinde Ankara milletvekili olarak parlamentoya giren Türkeş, 1968'de kurduğu komando kamplarında silahlı eğitim vermeye başladığı gençliğe yöneliyordu. 1969'a kadar şamanist Türk ırkçılarını da içine alan CKMP, 8 Şubat 1969 Kongresiyle Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adını alıyor ve Türk-İslam söylemi egemen oluyordu. MHP artık, “Tanrı Dağı Kadar Türk, Hıra Dağı Kadar Müslümanız” sloganını benimsiyordu. MHP, 1969 seçimlerinde, yüzde 3 oy oranıyla bir milletvekili çıkartabiliyordu.

1969'dan itibaren komando kamplarında eğitilip, Ülkü Ocaklarında örgütlenen faşist gençler, komünizmle mücadele adı altında, solculara, yurtsever gençlik hareketine ve işçi hareketine saldırıya geçerek pek çok cinayete karışacaklar; bu eylemleri sırasında da polis ve ordunun bir kesiminden destek alacaklardı. Sokağa hakim olma ve sol karşısında çaresiz kalabilecek olan burjuvaziyi mecbur kılarak desteğini alma amacını güden faşist hareket güçlenmiş; destek verdikleri 12 Mart Darbesi sırasında da devlet içinde ve dışında örgütlenmesini, kadrolaşmasını geliştirmeye devam etmiştir. Özellikle, Özel Harp Dairesi, MHP'nin etkinliğindeki kontrgerilla faaliyetiyle önemli bir faşist mevzi oluşturmuştur.

Faşist hareket, asıl gelişimini 1975 sonrası sağlayacaktır.

12 Mart öncesi ve sırasında sosyalist sol

12 Mart 1971'e gelindiği sırada sosyalist sol çok parçalı bir görünüm arz ediyordu. Yasal alanda, TİP dışında bir siyasi parti mevcut değildi. TİP içinde, Sovyetler Birliği'nin Çekoslovakya'yı 1968'deki işgali sonrası başlayan tartışma, Mehmet Ali Aybar ekibiyle, Behice Boran-Sadun Aren önderliğindeki Emek Grubunun ayrışmasına yol açtı. Parlamenter yoldan iktidara gelmeyi savunmakta buluşan bu iki gruptan Aybarcılar, Çekoslovakya'nın işgaline karşı tavır aldılar. “Güleryüzlü sosyalizm” ve “Bağımsız Türkiye sosyalizmi” tezlerini geliştirdiler. Aren-Boran grubu ise Sovyetler Birliği'ni destekledi ve “Sosyalist Devrim” tezini savundu. Bu tartışma, 1969'da Aybar'ın TİP Genel Başkanlığı'ndan istifası ve Ekim 1970'teki 4. Kongre'de Aren-Boran ekibinin yönetime gelmesiyle sonuçlandı. Şubat 1971'de ihraç istemiyle Disiplin Kuruluna verilen Aybar, TİP'ten istifa etti. TİP içinde Boran grubuyla hareket eden Kemal Burkay önderliğindeki Kürt sosyalistleri de dikkate alındığında, siyasal alanda TİP'in 1968 sonrası örgütlenmesinde yer alan üç grubun varlığını tespit etmek mümkündür. Üç grubun ortak özelliği, verili sistem içerisinde yürütülecek bir mücadeleyle kapitalist sistemin sosyalizme dönüşümünün sağlanabileceği düşüncesidir; bunun yolu da, parlamenter mücadeleden geçmektedir. 12 Mart'ta TİP darbeye destek vermedi. TİP dışında yer alan Aybar ise, Erim Hükümeti'ne güven oyu verdi.

12 Mart öncesi Kürt sosyalistleri, 1969 başlarında kurulan Devrimci Doğu Kültür Ocakları'nda (DDKO) örgütlenmiş durumdaydılar. Köken itibariyle FKF (Dev-Genç) veya TİP üyesi olan DDKO'lular, Kürtlere ilişkin sınırlı kültürel ve siyasal taleplerle yetindiler. Genel bir program oluşturmadılar, bağlı bulundukları siyasal kökene özgü tezleri savunmaya devam ettiler. Aralık 1965'te Faik Bucak-Sait Elçi tarafından kurulan Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Sait Kırmızıtoprak'ın 1969'da oluşturduğu KDP (Sol Kanat) dışında kalan Kürt sosyalistleri tarafından DDKO'nun kuruluşu, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana süren, 1960 sonrası azalmayan zorla asimilasyona dayanan ırkçı-şoven politikalara karşı yeterli duyarlılığı göstemeyen Türk sosyalistleri dışında, ulusal temelde örgütlenme ihtiyacından doğmuştu. 1967'de ağırlıkla ekonomik ve sosyal alanlardaki bölgesel eşitsizlikleri dillendiren, siyasi baskıları protesto eden, TİP'in de desteklediği Doğu Mitingleri, Kürtler arasında önemli bir etki yaratmış ve aydınlar içinde sosyalistlere doğru bir yönelim gelişmişti. DDKO böyle bir birikimi ve çalkantılı 1968'i takiben şekillendi. 1970 başında ordunun Kürtlere yönelik geniş çaplı komando zulmünü gündeme taşıyan DDKO, Bölge'de ve metropollerde örgütlenerek mücadelesini sürdürdü. DDKO'daki Kürt sosyalistleri, programatik birliğe sahip değillerdi; ulusal sorunda reformlar talep ediyorlardı. DDKO, 26 Nisan 1971 sıkıyönetimiyle kapatıldı.

Sosyalist solda, en önemli ve etkili gruplaşma, ortak özellikleri Milli Demokratik Devrim (MDD) tezini savunmak olan çevrede gerçekleşti. Milli Demokratik Devrim tezini savunanlar arasında, Dünya Komünist Hareketi karşısındaki tutumları yönünden iki, kapitalist sistemin devrimci mücadeleyle yıkılması konusunda ise üç ayrı öbekten söz etmek mümkündür.

MDD tezini savunanlar, Dev-Genç içinde birleşmişlerdi. 1969 Mayıs'ında sonradan Dev-Genç adını alacak FKF içinde oluşan Doğu Perinçek önderliğindeki grubun, “MDD'de proletarya önderliğinin koşulları” ve Kemalistlerle “Milli Cephe” ittifakı konularında sağ bir tutum aldığını tespit eden ve çoğunluğu daha sonra THKP-C'yi oluşturacak gençlik önderleri tarafından eleştirilmeleri, ayrışmayı getirdi. 1969 Aralık'ında oluşan ve Ocak 1970'te Proleter Devrimci Aydınlık (PDA-Beyaz Aydınlık) dergisini çıkaran bu gruba karşı, Dev-Genç'e egemen olan grup Aydınlık Sosyalist Dergi'yi (ASD-Kırmızı Aydınlık) çıkarmaya devam etti. Daha sonra, PDA grubu, Uluslararası Komünist Hareket içindeki bölünmede Çin Komünist Partisi (ÇKP) yanında saf tuttuğunu ilan ederek, Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesini benimsediğini açıkladı. PDA grubu, 1971'de Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) program ve tüzük taslağını oluşturarak tartışmaya açtı. Doğu Perinçek TİİKP'nin 21 Mayıs 1969'da kurulduğunu söylemektedir.

PDA grubunun ÇKP'den yana saf tuttuğu koşullarda, Dev-Genç içinde birlikte yer alan Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı ve daha sonra THKO ve THKP-C'yi oluşturacak ekiplerin tümü, SBKP ile ÇKP arasındaki saflaşmada taraf olmamak gerektiğinde birleşiyorlardı. Mahir Çayan gibi önderler, SBKP'ye karşı eleştirel tutum almakla birlikte, aynı çizgide yer alıyorlardı. Pyong-Yang, Hanoi, Havana ekseni olarak adlandırılan, her iki tarafta da saf tutmayan tavrı benimsiyorlardı. Dünya Komünist Hareketi ile ilgili saflaşma böyleydi.

Kapitalist sistemin devrim yoluyla yıkılması konusunda ise, temelde iki, teoride ortaya konulan görüşler dikkate alındığında ise üç gruplaşmadan söz edilebilir. Birinci grup, Mihri Belli ve Hikmet Kıvılcımlı etrafında oluşan ekiplerle, Dev-Genç içinde az sayıda yer alan sol-Kemalist cuntalarla ilişkili olanlardan oluşuyordu. Aralarındaki görüş farklarına ve farklı teorik dayanaklarına rağmen, M. Belli ve H. Kıvılcımlı ekiplerinin görüşü, gelebilecek sol askeri darbenin yanında yer alarak onun sol kanadını oluşturmak; ve darbe sonrası gelişecek ortama müdahil olarak, sola doğru gelişmesini sağlayacak etkide bulunmak olarak özetlenebilir. Mihri Belli ekibi, Madanoğlu cuntasını dışarıdan desteklerken, Hikmet Kıvılcımlı ekibi kendisine yakın duran teğmenler üzerinden İrfan Solmazer cuntasına hayırhah bir tutum takınmıştı. Dev-Genç içinde cuntalara doğrudan destek veren küçük bir ekip de mevcuttu. Ordu eliyle, milli ve demokratik nitelikteki reformların yapılması umudundaki bu ekiplerin tümü, reformcu bir çizgideydiler.

İkinci grubu PDA (TİİKP) oluşturuyordu. 1969 yılında, Kemalistlerle “Milli Cephe” ittifakını ve “MDD'de proletaryanın önderliğinin objektif şartları oluşmamıştır” görüşünü savunan PDA ekibi, 1970'ten sonra Lenin'in devlet konusundaki görüşlerinin altını çiziyor, “devlet egemen sınıfların baskı aracıdır” tezini vurguluyordu. PDA Mao Zedung Düşüncesini benimsediğini ilan etmenin ertesinde, kırlarda köylülere dayanarak kurtarılmış bölgelerin oluşumuyla gelişip, şehirlere doğru bir rota izleyecek halk savaşını savunmaya başladı. Bu dönemde PDA, askeri darbecileri de eleştirmeye başladı. Ancak, PDA bu doğrultuda bazı adımlar atmasına, Söke, Malatya, Siverek gibi bölgelerin kırlarında faaliyet yürütmesine rağmen bu yolda ilerlemedi. Halk savaşını savunarak bu çizgide yürünmesini talep eden İbrahim Kaypakkaya önderliğinde 1970'in ikinci yarısında başlayan muhalefet 1972 Mart'ında bölünmeyle sonuçlandı. (Daha önce, Garbis Altınoğlu-Adil Ovalıoğlu ekibi TİİKP'ye muhalefet ederek ayrılmışlardı.) TKP(M-L)'yi oluşturan İbrahim Kaypakkaya muhalefeti, silahlı mücadeleyi başlattı. Kısacası, PDA grubu, devlet ve devrim konusunda devrimci görüşler ileri sürmesine rağmen, fiilen reformcu hatta yer alıyor; 1975 sonrasında ise, teorisi ve politik hattıyla, burjuvazi ve onun devletiyle ittifak çizgisine geçiyordu.

Üçüncü grubu ise, “devrim silahın namlusunun ucundadır” görüşünü benimseyen ve sistemi silahlı mücadeleyle yıkmak gerektiği düşüncesini eyleme dönüştüren, THKO ve THKP-C oluşturuyordu. 12 Mart sonrasında bunlara, TKP(M-L)/TİKKO eklenecekti.

12 Mart 1971 sonrasında, 26 Nisan 1971'e kadar geçen dönem boyunca, askeri darbeden medet umanlar, umutlu bekleyişlerini sürdürdüler. 26 Nisan sıkıyönetiminin Dev-Genç ve DDKO'yu kapatan bildirisi ve sosyalistlere yönelik ağır saldırısı bu umutları söndürdü. Devrimcilik-reformculuk ekseninde şekillenen ayrışmada devrimci saftaki örgütlerin değerlendirilmesi çeşitli yönlerden yapılabilir. Bu yazıda, bu örgütlerin politik ve siyasal mücadeleye temel oluşturan ideolojik yönelimlerini, kalın çizgileriyle ortaya koymakla yetineceğiz.

Devrimci örgütler ve yönelimleri

12 Mart döneminde, üç devrimci örgüt Marksizm-Leninizmi benimsediğini belirterek silahlı mücadeleye atıldı. Ortak paydası MDD tezi ve silahlı mücadele olan bu örgütler arasında, ideolojik ve politik yönden önemli farklılıklar mevcuttu. Bu yazıda, bu örgütlerin siyasal anlayışlarını, siyasal pratiklerini ve bunlara yön veren teorilerini ayrıntılı biçimde ele almayacağız. Bu ayrı ve hacimli bir yazının konusu olabilir. Bugünden geriye baktığımızda, bu örgütlerin teorileri, siyasal çizgileri ve pratikleri, örgütlenmeleri ve örgütsel yaşamları yönünden pek çok eleştiri getirilebilir; ideolojik, politik ve örgütsel alanlarda birçok yanlışlarına işaret edilebilir. Sözgelimi, devlet ve sermaye ile olan ideolojik-politik ilişkisini koparma yönünden en ileride olan İbrahim Kaypakkaya önderliğindeki TKP(M-L)'nin pek çok görüş ve anlayışı hatalıdır. Sovyetler Birliği için kapitalist nitelemesi ve buradan yola çıkarak Sovyet Sosyal Emperyalizmi tespiti, “Emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin Dünya ölçüsünde zafere ilerlediği çağ”da olduğumuz görüşü, Çin'deki “Büyük Proleter Kültür Devrimi”ni Ekim ve Çin Devrimlerinin yanı sıra 3. büyük devrim sayma anlayışı böyledir ve ÇKP'nin anlayışının eleştirisiz kabulü niteliğindedir. Yine, Türkiye'yi yarı-sömürge ve yarı-feodal kabul eden ve buna dayanarak oluşturulan MDD tezi ve halk savaşı stratejisinin de ülke gerçekleriyle uyuşmadığı belirtilmelidir. Bu yanlışları, enternasyonalizmden faşizme birçok anlayışta bulmak mümkündür. Mahir Çayan'ın, ülkenin sosyo-ekonomik yapısı için benzer tespiti ve buradan hareketle MDD tezini benimsemesi, öncü savaşı, suni denge, evrim-devrim konaklarının içiçeliği, politikleştirilmiş askeri savaş stratejisi, örgütlenme anlayışı vb. birçok konudaki hatalı görüşleri de benzer biçimde eleştirilebilir. Ancak, bu önemli yanlışlarına rağmen, bu örgütlerin sahip çıktığı ve pratikte ortaya koyduğu, emperyalizmi, işbirlikçi büyük burjuvazi başta olmak üzere hakim sınıfları ve onların devletini hedef alan mücadele çizgisi, onları devrimci kılmakta ve sosyalist soldaki diğer güçlerden ayırmaktadır. Bu mücadelenin silahlı oluşu, devrimci niteliğin tespiti yönünden tayin edici olmamakla birlikte, sistemle köprülerin politik yönden atılması bakımından önemlidir; bu yönüyle de, Türkiye'nin sosyalist politik mücadele tarihinde bir ilk olana, önemli bir kopuşa işaret etmektedir.

Politik yönden, devlet ve sermayeden bağımsız, onları hedef alan çıkışlarının devrimci örgütlerin ortak noktalarını oluşturduğunu tespit etmiştik. Ancak bu politik kopuşun yanında, onları burjuva ideolojisine farklı ölçülerde bağlayan anlayışların varlığına da işaret etmek gerekir. Emperyalizme, hakim sınıflara karşı, işçilerin köylülerin ve yoksulların yanında olmak ortak özellikleridir. Kadın sorununda, sorunun özgül yanlarını dikkate almayarak çözümünü sosyalizme bağlayan ikameci bir anlayışları vardır; çevre konusunda olduğu kadar, proletarya diktatörlüğü altında demokrasi ve özgürlükler konularında da duyarsızlardır. Kadın ve çevre konularında Marksist geleneğin yetersizliği aşılamazken, proletarya diktatörlüğü altında demokrasi ve özgürlükler konusunda, Stalin'in görüşleri Mao'nun nispi farklılıklarıyla ve pratiği, sosyalist solun ezici çoğunluğuna egemendir. (Seçimle iktidarı hedefleyen Aybar ve çok küçük ve etkisiz güce sahip Troçkistler istisna durumundadır.) Bundan sonra, devrimci örgütlerin ortak anlayışlarına değinmeden, Türkiye somutunu dikkate alarak, ideolojik yönden burjuva düşüncesinden etkilenmelerindeki farklılıkları ana çizgileriyle ortaya koymaya çalışacağız.

1970 yılının sonlarına doğru, Dev-Genç içinde İstanbul ve Ankara kadrolarının bir bölümünün bir araya gelmesiyle Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) oluşturuldu. THKO, eylemi ve silahlı mücadeleyi öne çıkaran bir anlayışla kuruldu. Herhangi bir tüzük, program veya örgüt planlaması yaparak organlar oluşturmadan işe koyuldu. Öyle ki, ilk dönem THKO'sunun 4 Mart 1971'de TRT'de yayınlanmak üzere kaleme alınan bildirisi ile Hüseyin İnan'ın cezaevinde kaleme aldığı “Türkiye Devriminin Yolu” broşürü dışında belgesi mevcut değildir. THKO davasındaki savunmalar ve bazı mektuplar diğer dokümanları oluşturmaktadır. THKO, Latin Amerika'nın gerilla hareketlerinden ve Regis Debray'ın foko teorisinden büyük ölçüde etkilenmişti ve anti-emperyalist mücadeleye vurgu yapıyordu. Kırlık bölgeleri ve köylülüğü temel alan; gerilla mücadelesini esas kabul eden THKO'nun eylemleri büyük ölçüde şehirlerde yer aldı. Buradaki eylemler, anti-emperyalist nitelikli, propagandaya ve kırsal mücadeleye maddi olanak sağlamaya dönük eylemlerdi. Kırda başlatılacak mücadele öncesinde, başta Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan olmak üzere birçok kadrosu yakalanarak hapse düşen THKO'nun kır grubundakiler, 31 Mayıs 1971'de Nurhak'ın İnekli köyü civarında jandarma baskınıyla öldürülecek veya tutuklanacaklardı. Böylece ağır darbe alan THKO büyük ölçüde çökertilirken, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı öncesinde Jandarma Komutanı Kemalettin Eken'i kaçırma girişimi veya THKP-C ile ortak girişilen ve Kızıldere katliamıyla sonuçlanan İngiliz teknisyenlerinin kaçırılması eylemi, son önemli eylemler olacaktı.

THKO, siyasal yönden devrimci bir pratiğe sahip olmakla birlikte, ideolojik yönden burjuva düşüncesinin önemli ölçüde etkisi altındaydı. Kemalist düşüncenin sol yorumu THKO'ya egemendir. Mustafa Kemal anti-emperyalist nitelemesiyle sahiplenilmekte; köylülüğün devrimci potansiyeli, abartılarak, düzen tarafından ezilmesi ve sömürülmesi nedeniyle yüksek görülmektedir.

Sol-Kemalistlerin yakın geçmişe dair tezleri ana çizgileriyle benimsenmektedir. Milli burjuvazinin devrimci bir potansiyel taşıdığı kabul edilmektedir. Kürt sorununa hemen hiç değinilmemektedir. Siyasal örgütlenmeye de önem vermeyen THKO, sorunların silahlı mücadele sürecinde çözülebileceği inancıyla, eylemlere önem veren bir anlayışı benimsemiştir. Kısacası, siyasal yönelişiyle devlet ve sermayeden kopan THKO'nun ideolojisinde burjuva etkiler önemli ölçüde yer almaktadır; bir kopuştan söz edilemez.

Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) ise Aralık 1970'te kuruldu. 10 kişilik bir “Genel Komite” ile, bu komitenin seçtiği ve Mahir Çayan, Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga'dan kurulu “Merkez Komitesi” oluşturuldu. THKP-C'nin, kuruluşundan askeri mahkemedeki yargı aşamasına kadar çok sayıda örgütsel dokümana sahip olduğunu belirtmeliyiz. Bunlar arasında, THKP Tüzüğü, THKP bildiri ve kararları, THKC bildirileri gibi doğrudan örgüt adına yayınlananlar olduğu gibi, “Aydınlık Sosyalist Dergi'ye Açık Mektup”, Kurtuluş dergisi sayıları, Mahir Çayan'ın Kesintisiz Devrim 1-2-3 broşürleri gibi örgüt imzasıyla yayınlanmayanlar da mevcuttur. 1971 sonunda, Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga'nın ihracıyla bölünme yaşayan THKP-C, önce kentlerde yürütülecek şehir gerillasından sonra, Karadeniz Bölgesi'nde kır gerillasını başlatmayı hedefledi. Ancak, kır gerillası aşamasına geçemeden, bir dizi şehir gerillası eylemini (cezaevinden kaçış da dahil olmak üzere) takiben, 26 Mart 1972'de Ünye Radar Üssü'ndeki 3 İngiliz teknisyenin kaçırılması eylemi sonrasında, 30 Mart 1972'deki Kızıldere katliamıyla çökertildi.

THKP-C'nin siyasal yönelişinin devrimci niteliği açıktır. Ancak, ideolojik yönden THKO'ya kıyasla daha az da olsa, burjuva düşüncesinin etkisi görülür. Ordu içinde, küçük rütbeli subaylar arasında en ciddi örgütlenmeyi gerçekleştiren örgüt olmasına rağmen, cuntacılığa ve 12 Mart Darbesine karşı tavır almıştır. Bu olumlu yanına karşın, Kemalizmle arasında ideolojik bağları bütünüyle koparamamıştır. Sol-Kemalistlerin tarih tezinde, 1950'yi karşı-devrim, 27 Mayıs'ı devrim olarak niteleyen tespitleri -sınıfsal analizleri eklemek kaydıyla- benimsemiştir. Anti-emperyalist söylemi öne çıkaran THKP-C, milli burjuvaziye ilerici bir tarihsel rol atfeden anlayışı sürdürmüştür. Kürt sorununa dair, dikkate değer bir tutum alamamıştır. Sonuç olarak, siyasal alanda devrimci bir yönelişe sahip olmuş, ideolojik alanda ise, burjuva ideolojisiyle bağlarını büyük ölçüde koparmasına rağmen, köprüleri atamamıştır.

İbrahim Kaypakkaya önderliğinde, 1972 Mart'ında TİİKP'den koparak kurulan TKP(M-L), örgütlenmesini 1972 yazı boyunca sürdürmüştür. Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO) ve Türkiye Marksist-Leninist Gençlik Birliği (TMLGB) bu süreçte örgütlenmiştir. TKP(M-L), İbrahim Kaypakkaya, Muzaffer Oruçoğlu, Aslan Kılıç, Cem Somel, Ali Taşyapan, Ali Mercan ve Almanyalı Kadir'den oluşan ve tümü hiç bir araya gelemeyen 7 kişilik üst organı Koordinasyon Komitesi ile, çalışılan bölgelerdeki Bölge Organlarını bu dönemde oluşturmuştur. Tamamı İbrahim Kaypakkaya tarafından kaleme alınan, “TİİKP Program Taslağı'nın Eleştirisi”, “Şafak Revizyonizminin Eleştirisi” (Genel Eleştiri), “Türkiye'de Milli Mesele” ve Kemalizm Eleştirisi, örgütün teorik ve siyasal görüşlerinin çerçevesini çizen belgelerdir. Bunlara, İbrahim Kaypakkaya'nın bazı rapor, mektup ve yazıları ile, TİKKO adına yayınlanan bildiri ve “Ceza Yasaları”nı da eklemek gerekir. MDD stratejisini benimseyen TKP(M-L), köylük bölgelerde kitle tabanı başta gelmek üzere elverişli koşulları yerine getirecek kırlık alanlardan başlatılacak, köylülüğü ve toprak devrimini esas alacak gerilla savaşıyla, önce kurtarılmış bölgeler oluşturmayı, bunların genişleyip birleşmesini ve kızıl siyasi iktidarların kurulmasını, hareketli savaştan geçerek evrilen halk ordusunun cephe savaşına geçecek güce ulaşmasıyla, büyük kentlerin kurtarılmasını sağlamayı benimsemiş ve bu süreci “Halk Savaşı” olarak nitelemiştir. THKO'nun gerilla savaşı sürecinde kitle desteğini sağlama, THKP-C'nin suni dengenin kırılması yoluyla silahlı mücadelenin kitle desteğini kazanması öngörüsüne karşılık, TKP(M-L), kurtuluşunun silahlı mücadeleyle olacağını kavramış köylülerin bulunduğunu düşündüğü kırlık alanlardan hareketle gerilla savaşını başlatmaya yönelmiştir. Bu bölgelerdeki köylü kitlelerinin, kurtuluşlarının silahlı mücadeleyle olacaklarını kavramış oldukları tespiti subjektif nitelikteydi; üstelik, bu bölgelerde köylü kitlelerini etrafında toplayacak bir toprak talebinin nesnel koşulları da mevcut değildi. Nitekim, sınırlı sayıda öğrenci genç dışında gerillaya katılan olmadı. Ancak, çalışılan bölgelerde devrimcilere karşı önemli bir sempati besleniyordu ve bu sempati, sonraki yıllarda gelişecekti.

TKP(M-L)'nin 12 Mart koşullarında, Mart 1972'de başlatıp geliştirdiği mücadelesi, 1973 başından itibaren aldığı darbelere rağmen, Nisan 1973'e kadar sürdü. Bu tarihte, büyük bölümüyle çökertilen örgütsel faaliyet, kesintiye uğramış, 1974'te yeniden canlanmıştır.

TKP(M-L), devrimci siyasal mücadelesini mahkemede ve cezaevinde kararlı, mücadeleci tutumuyla sürdürmüştür. Siyasal eylemi yanında, ideolojik yönden burjuva düşüncesinin etkisini en az taşıyan örgüttür. Siyasal yönden, devletten ve sermayeden koptuğu gibi, Kemalizmi reddederek de burjuva ideolojisinden önemli bir kopuşu gerçekleştirmiştir. Leninist teorik zemine yaslanan milli meselede, tespitlerinde eksik ve yetersizlikler bulunsa da, esas itibariyle doğru tavır almıştır. Ulusların kaderlerini tayin hakkının, ayrı devlet kurma anlamına geldiğinin altını çizmiş, bu konuda enternasyonalist bir tutum takınmıştır. Kürt sorununu Leninist çerçevede ele alarak, somut siyasi çizgisini oluşturmuştur. Yetersiz bir araştırmaya dayanmasına, neredeyse tek kaynağı referans almasına ve yer yer abartılı sonuçlara ulaşmasına rağmen, daha çok sezgiyle hareket ederek, Kemalizme karşı kesin bir tavır almıştır. Kemalizm ve Kürt mücadelesinde sosyalist solun diğer kesimlerinden ayrılan net bir tutum ortaya koymuştur. Sosyal-emperyalizm teorisi ve siyasal stratejide orta burjuvazinin milli nitelikte olduğu, sol kanadıyla ittifak yapılabileceği gibi ÇKP kaynaklı burjuva ideolojisinin etkilerini taşımıştır. Devrimci örgütler içerisinde, sınıf mücadelesini esas alan ve anti-emperyalist mücadeleyi bununla birleştirmeyi savunan anlayışı da, diğerleriyle önemli bir farklılığı oluşturmaktadır. Kısacası, TKP(M-L), siyasal yönden sistemin zor yoluyla yıkılması hedefiyle, burjuvazi ve devletten bir kopuşu gerçekleştirme ortaklığı yanında, öteki devrimci örgütler karşısında burjuva ideolojisinin en az etkisinde kalan bir yere sahiptir. Burada genel bir değerlendirme yaptığımızı, siyasal mücadeleye esas olan ideoloji sorununda yoğunlaştığımızı, ahlak anlayışı, bilim, estetik, sanat, kültür vb. gibi, ideolojinin birçok alanını dikkate almadığımızı belirtelim.

Sonuç

12 Mart 1971, siyasal iktidarı ele geçirme hamlesinde bulunan sol-Kemalist güçlere karşı birleşen, emperyalizmle ve büyük burjuvaziyle ilişkili siyasal güçlerin iktidarlarını savunma ve giderek sol-Kemalistleri, sosyalistleri ezme eylemidir. Sosyalist sol ve bir ölçüde işçi hareketi, askeri darbenin saldırısına maruz kalarak geriletilmiştir. Siyasal desteğinin zayıflığı, nispeten kısa sayılabilecek sürede etkisini yitirmesine yol açmışsa da, bazı sonuçları uzun vadeli etkide bulunmuştur. 1961 Anayasasında özgürlükleri budayan değişiklikler yapılmış, ordu içindeki sol-Kemalistler tasfiye edilerek ciddi bir güç oluşturamayacak hale getirilmiştir. Ordu hiyerarşisi tahkim edilirken, ordu ile büyük sermaye arasındaki bağlar güçlendirilmiştir. 12 Mart darbesinin mimarlarından Memduh Tağmaç'ın “toplumsal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı” tespiti, darbenin sınıfsal niteliğini, gerekçesini ve hedeflerini de özetlemektedir. 12 Mart 1971 darbesi, pek çok cinayet ve saldırısına rağmen, dokunmadığı faşist hareket ve MNP'yi kapatmakla yetindiği islamcı gericiliğin de darbe sonrası yükselmesinin yolunu açmıştır. Ancak, bütün bunlara rağmen, 12 Mart uzun süreli amacına ulaşamamış, 1973 sonrası, sosyalist hareket ve işçi mücadelesi yeniden ivme kazanmıştır.

Türkiye tarihinde ilk kez, silahlı mücadeleyle sisteme karşı duran devrimci örgütler, darbe sonrası yeniden toparlanarak, mücadelelerini yeni koşullarda geliştirmişlerdir. 1968-1971 dönemine damgasını vuran, anti-emperyalist nitelikteki yurtsever ve demokrat öğrenci hareketiydi. 1974'ten itibaren, bu mücadeleyle birlikte, işçi ve emekçilerin mücadelelerini, Kürt Hareketini, çok sayıda örgüt içinde temsil eden, daha geniş bir tabana oturan sosyal ve siyasal mücadelenin yükselişine tanık olundu. Boş umutlar yaratan Ecevit CHP'si, faşist MHP ve İslamcı MSP, önemli aktörler olarak 1973 sonrasında sosyalistlerle birlikte siyasal sahnede yer aldılar. Devlet içindeki faşist kontrgerilla örgütlenmesi de, bu dönemde hız kazandı, büyük provokasyonlar gerçekleştirdi. Özetle, 12 Mart döneminde hazırlanarak düzleneceği öngörülen siyasal zeminden, istenen-istenmeyen birçok güç fışkırdı.

12 Mart 1971 döneminde, sosyalist solda da birçok kırılma yaşandı. Bu kırılmalar sürecinde ortaya çıkan devrimci mirası, eleştirel bir gözle değerlendirerek sahiplenmek, günümüzün ve geleceğin mücadelesi içinde yer alan kuşaklara aktarmak, anlamlı olmakla birlikte, bunun anlamının mücadele yönünden olduğunu; bunun dışındaki anlamlandırmaların fazla önem taşımadığını tespit etmek gerekir. Mirası olan, fakat varlığı ve geleceği olmayanların “mirasyedi” olumsuz nitelemesiyle anıldığının bilinciyle, aslolanın mücadele olduğunu, bir kez daha vurgulayalım.

Okunma 17714 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.