Kitle Adamı: İbrahim Kaypakkaya

Yazan

Muzaffer Oruçoğlu

İbrahim Kaypakkaya’yı değerlendirirken, yaşını ve yaşadığı dönemin temel karakteristiklerini gözönünde bulundurmak gerekiyor.

Onun en verimli dönemi, hayatının son iki yılıydı. Özellikle de 1972 idi. Görüşlerini bu iki yıl içinde yazılı hale getirdi. Tabii bu görüşlere kaynaklık eden dönemi hesaba katmamız gerekiyor. 1967’de başlayan bir dönemdir bu. Bu ilk dönemi, anti-emperyalizm karakterize ediyor. Sosyalizm ve komünizm anlayışı sığdır. TİP’in [Türkiye İşçi Partisi] anlayışıyla maluldür. TİP’lidir, TİP eylemleri içindedir, TİP mitinglerini değerlendirir ve Mustafa Kemal’le de arası iyidir. 1968’de öğrenci hareketleri ortaya çıkar, Mao’yu ciddi bir şekilde okumaya başlar, Kültür Devrimine derin bir ilgi duyar. 1966’da ve 1967’de ben Pekin Radyosunun Türkçe yayınlarından “Devrim”i düzenli olarak izliyordum. İbo, 1969’da, Pekin Review’in çevirilerini okuyordu. Vietnam Savaşı, Kültür Devrimi ve 15-16 Haziran (1970) işçi hareketi süreci içinde, Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao’nun çevrilmiş eserlerinin tümünü okudu diyebilirim. 1968 ila 1970’de gençliği işçi ve köylü hareketiyle birleşmeye teşvik edip durdu. Aydınlık, Türk Solu ve İşçi Köylü gazetelerinin faal bir elemanıydı. 1971-1972’de katıldığı toplantılar ve TİİKP [Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi] programı üzerine yapılan tartışmalar İbo’nun görüşlerinin şekillenmesinde önemli rol oynadı.

1972’de tüm görüşlerini yazılı hale getirdiğinde 23 yaşındaydı. O dönemde, kimsenin göremediği ya da açıktan söyleyemediği şeyleri söyledi.

Cumhuriyet tarihini değerlendirdi. Kurtuluş Savaşına önderlik eden sınıfları ve bunların politikalarını Komintern’den daha ileri ve isabetli bir bakışla tahlil etti. Ulusal sorunun özünü ve esaslarını, bu konuda izlenmesi gereken politikayı, yaşından ve döneminden beklenmeyecek bir isabet ve ileri görüşlülükle ortaya koydu. Sosyalizmin; devleti, ailesi, değer yasası, sınıfları, antagonizmalarıyla bir sınıf mücadelesi arenası olduğunu, kapitalizmin belli temel özelliklerinden tamamen kopmadığını savundu. İki çizgi anlayışıyla da, parti ve devlet başta olmak üzere, tüm örgütlerde değişik görüşlerin varlığının ve karşılıklı mücadelesinin geçici değil, sürekli ve kaçınılmaz olduğuna işaret etti.

Ateşli bir ruha sahipti. Hayal dünyası zengindi. Komünist çizgide, sıkı bir mücadeleye girilmesi durumunda, devrimin on yıl içinde gerçekleşebileceğine inanıyordu. Marx’tan Mao’ya kadar olan devrim önderlerinin görüşleri karşısında, eleştirel hiçbir eğilim içinde değildi. Bu noktada ortodokstu. Bu da bence normaldi. Ülkesinin tarihinde, zengin bir sınıf mücadelesi ve deneyimli bir komünist partisi yoktu. Ülkesinin, iyi işler yapmaları için egemenleri etkilemeye çalışan, Kürt ayaklanmaları karşısında ise aynı egemenlerin saflarında yer alan ‘Komünist’lerinden tiksiniyordu. Üyesi olduğu TİİKP önderleriyle tartışırken, “Bu politikada ısrar ederseniz, evrilir, Güven Partisi’nin yanına gidersiniz,” diyordu.

Böylesi bir düşünsel olgunluğa, tahlilci yönteme sahip olan bir insanın kendisinden umulmayacak, çocuksu bir saflıkla, bazan subjektif tespitler yaptığı da oluyordu. 1972’de, halktan destek alamadığımız bir dönemde, Türkiye işçi ve köylülerinin çoğunluğunun, kurtuluşlarının silahlı mücadeleyle olacağını kavradıkları tespitini yapmıştı ve bunu ciddi ciddi savunuyordu. Halkın, paraya tamah ederek, “Bu da üniversiteli talebelerden,” deyip ihbar etmemesi için, kafasına köylü kasketi geçiren bir insanın böyle bir tespiti yapıp savunması, herhalde dönemin bir özelliğiydi. Ama öte yandan aynı halk, çalıştığım bölgede, kendilerini ezen, köy meydanında şişine şişine gezinen, hile düzen, sivil ve askeri devlet görevlilerini, muhbirleri, bize ihbar ediyor, onları cezalandırmamızı istiyordu. Kürecik halkı, “Şu ihbarcı Muhtarı cezalandırın,” diye, İbo’ya az mı telkinde bulundu.

İbo’yu elbette ki en başta Marksist teori ve pratik geliştirmiştir. Ama O’nun gelişmesi üzerinde payı olan iki önemli etken daha vardır. Birincisi, Çapa Yüksek Öğretmen Okulundayken, felsefe bölümü öğrencileriyle giriştiği felsefe tartışmalarıdır. İkincisi ise, Türk diline, sanat ve edebiyatına olan yoğun ilgisiydi. Edebiyat dergilerinin tümünü alıyor, ciddiyetle okuyordu. Felsefe ve edebiyata teğet geçen bir politikanın kör olduğuna inanıyordu. Şiir yazıyor, Arapça ve Farsçanın dil ve şiir üzerindeki olumlu, olumsuz etkileri üzerinde düşünüyordu. Sonradan da üretilse, dile mal olmuş sözcükleri savunuyor, dilde zorlamaya karşı çıkıyordu. En sevdiği şair, Nazım Hikmet’ti. İkinci Yeni şiirini ilgi ve bazen de gülerek okuyor, ama halka uzak bir şiir olarak değerlendiriyordu. Ruhi Su, en sevdiği ozandı. Mahsus Mahal türküsünü sık sık söylerdi. En sevdiği oyun ise Balıkesir Bengüsü’ydü. Güzel de olsa, kafası boş, zevzek, hoppa kadınlardan uzak dururdu. “Yakın çevremizde, sınıf mücadelesine ciddiyetle sarılan, kültürlü, kişilikli kadın yok denecek kadar az,” derdi.

Güreş tutmayı seviyordu. Boyu benden kısaydı ve güreşte son derece yavaş ama oldukça ihtiyatlı hareket ediyordu. Ben sürpriz ataklarla dalıyor, hırpalıyordum ama sonunda nefes alamaz hale geliyordum; yeniyordu beni. Zoruma gidiyordu. “Yahu sen bu kısa boyun ve hantal hareketlerinle nasıl yenebiliyorsun beni,” diyordum. Önce gülüyordu, sonra gözünün birini kısarak; “Ben güreşi sabırla uzatıyorum, gücümü senin gibi hovardaca harcamıyorum, güçten düştüğün bir anda, tüm gücümü ve fikrimi bir merkezde toplayarak yükleniyor, sonuç alıyorum,” diyordu. Bir başka güreşte, O’nun taktiğini izleyerek, güreşi uzatarak sonuç alayım dedim. Uzatmaya fırsat kalmadan yere çaldı beni. “Hiçbir anını ihtiyatsız ve gevşek bırakamazsın. En zayıf, en gevşek olduğun anda saldırdım sana,” dedi gülerek. En son güreşim alengirli oldu. Yenemedim. “Bire onla saldırıyorum,” dedi. “Ama ben senden daha atik, daha kuvvetliyim,” dedim. “Bire onun ne demek olduğunu anlamaya çalış,” dedi. “Bin kişilik bir birliğin en zayıf, en gafil olduğu an, BİR’dir. Bu BİR, onun o andaki gücüdür. Yüz kişilik bir birliğin, muhasımının bu zayıf anını, yani bu BİR anını yakalamasını düşün. İşte o yakalama anı ON’dur ve yüz kişilik birliğin gücü demektir.” Hoş ve yumuşak bir üslupla anlatıyordu bunları. Soluyarak, ensemi kaşıyarak dinliyordum.

İbo, kitle adamıydı. Kitle inisiyatifine, gerçek yaratıcıların tarih sahnesine çıkmasına tutkundu. Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne bu bakımdan derin bir ilgi duyuyordu. Milyonlarca insanın duvar gazeteleri ve kitle hareketiyle otoriteleri, devlet ve partiyi eleştirmesi hoşuna gidiyordu. Devrimin başında olan insanın, kitleleri kendi partisine ve devletine karşı ayaklanmaya çağırması, hoşuna gidiyordu. İnsanlığın, komünizme kitle tufanlarıyla, devrimlerle ilerlemesi hoşuna gidiyordu. Gizli kalan her şeyin açığa çıkmasından, mücadelenin açıktan, bizzat kitleler tarafından yürütülmesinden, sivil ve askeri bürokrasinin zayıflatılması ve ortadan kaldırılmasından yanaydı. Yeni burjuvazi karşı cephede değil, devrimin içindeydi; onunla, komünizme kadar, iki çizgi mücadelesi ve açıklık ilkesi esasına dayanarak mücadele etmek, hayatın canlanması, yığınların eğitilmesi, seferber edilmesi açısından da önemliydi. Stalin’in, parti blokları arasındaki mücadelenin, parti hayatına canlılık getireceği şeklindeki görüşüne bağlıydı.

 

Okunma 12589 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.