Bu sayfayı yazdır

12 Haziran Seçimlerinde İki Seçim Ortamından İzlenimler

Yazan

Gülsüm Emek Aytaç

18 Nisan 2011’de Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK), Emek, Demokrasi ve Özgürlük Blokunun adaylarını veto etmesine karşı gelişen eylemlilikler, Botan ve Amed’den Antep, Adıyaman, Maraş gibi “harita” içerisindeki diğer kentlere genişlemiş, hatta İstanbul gibi Batıdaki kentlerde de yankı bulmuş ve dört gün sonra YSK kararını geri çekene kadar sürmüştü. Veto kararının ertesi günü İstanbul Taksim’de toplanan öfkeli kitlenin, engellemelere rağmen Aksaray’a doğru yürüyüşe geçmesi Kürt Hareketine karşı devletin çizmeye çalıştığı sınırların aşılmasında önemli bir aşamaya gelindiğini gösteriyordu. O günkü görüntü, Türkiye solunun Taksim’de polisin koyduğu sınırlarda yapılan basın açıklamalarından ibaret zayıf protestolarından oldukça farklıydı. Uzun süredir kendi mahallesinin dışına taşan bir eylemlilik göremiyorduk.

Aslında seçimden çok önce sivil itaatsizlik eylemleri kapsamında önce Gaziosmanpaşa’da ve Bağcılar’da kurulan Demokratik Çözüm Çadırlarının İstanbul’un merkezi yerlerine Aksaray’a, Taksim’e ve Kadıköy’e taşınması ve bu eylemlilikteki ısrar bir şeylere işaret ediyordu. İstanbul 2. Bölge milletvekili adayı Sırrı Süreyya Önder’in ilk seçim mitingi Demokratik Çözüm Çadırına müdahale edilen Aksaray meydanında gerçekleştirilmiş ve Bismil’deki YSK protestolarında öldürülen İbrahim Oruç’a ithaf edilmişti.

2007 seçimlerinde Meclise giren 20 milletvekili, devlet ve medya tarafından PKK gerillalarını terörist ilan etmeye zorlanmalarına karşı güçlü bir duruş sergilemişti. O günden bugüne ortam, bazı yaygın medya yazarlarının Kürt Halkını, Öcalan’ı, BDP’yi, KCK’yi ve PKK’yi bir bütün olarak görmeye başladığı bir ortama doğru hızla evrilmişti. (Seçimden sonraki şu günlerde ise Kürt Hareketi burjuva Türk ‘aydın’larından Hintli yazar Arundhati Roy’un Maoist gerilla hareketine yaptığına benzer bir destek beklentisini yükseltmeye devam ediyor.) Bazı yaygın medya yazarları ise Kürdistan’da gördükleri seçim ortamından “orada zaten bir dünyanın kurulmuş” olduğu sonucunu çıkarmaya başlamıştı.

Yukarıda aktardıklarım 12 Haziran seçim sürecinin bir diliminin İstanbul’dan görünümüydü. Seçim süreci boyunca İstanbul 2. Bölgedeki daha çok Türkiyeli solcu kesimlerin yürüttüğü seçim çalışmalarına katılma imkânı bulmuştum. Daha sonra, üç arkadaş seçime bir hafta kala Blok’un büyük kapanış mitingini de içerisine alacak şekilde Diyarbakır’a üç günlük bir seçim gezisi yapma imkânı bulduk. Üç gün elbette çok kısaydı.

3 Haziran

Havaalanının bulunduğu Bağlar’dan Yenişehir’e doğru ilerlerken AKP mitinginin üzerinden iki gün geçmesine rağmen bu partinin bir direkten diğerine asılı flamalarının daha yeni kaldırılmaya başladığını gördük. Biraz daha ileride MHP flamaları, CHP’den SP’ye ve hatta HAS Partiye kadar bütün partilerin afişleri ve flamaları bulunuyordu. İlk dikkat çeken şey bütün partiler için tanınan serbestlik ortamıydı. Hatta birkaç gün sonra MHP’nin de 16 yıl sonra ilk defa Diyarbakır’da bir seçim mitingi gerçekleştireceği konuşuluyordu. Ancak Diyarbakır halkının AKP dışında bu partilerin hiçbirinin milletvekili çıkaramayacağına olan engin güveni anlaşılıyordu. Öyle ki, hangi bölgenin hangi vekile oy vereceği etrafta asılı pankartlardaki, “Şerafettin Elçi’ye oy verecek bölgeler: Yenişehir ve Çınar ilçeleri; Leyla Zana’ya oy verecek bölgeler: Silvan, Bismil ve Hazro ilçeleri...” ifadelerinden o zamandan belirgindi.

*

Hemen o akşam Diyarbakır Parkorman’da Altan Tan’ın şenliği vardı. Birkaç gün önce İstanbul’da Gezi Parkı’nda yapılması planlanan ancak polisin engellediği Sırrı Süreyya Önder şenliğini hatırladım. Şenlik yapılamamıştı ancak toplanan 150-200 kişilik, çoğunluğunu Türkiyeli solcuların oluşturduğu grup İstiklal’e yürüyerek Hopa’da meydana gelen olayları protesto etmişti.

Burada Altan Tan’ın şenliği ise ‘gerçek’ bir şenlik’... Büyük bir yeşil alana kurulmuş parkın etrafını çay bahçeleri çevreliyordu. Alan oldukça hareketli ve kalabalıktı ve Diyarbakır halkı Kürtçe ezgiler eşliğinde halay çekiyordu. Sanki aileler çoluğunu çocuğunu alıp bir yaz akşamı gezintisine çıkmış ve geçerken belediyenin düzenlediği büyük şenliğe katılmıştı. Herhangi bir belediyenin herhangi bir şenliği...

4 Haziran... Miting günü

On Gözlü Köprü’den bizi alan minibüsün son durağı Mardinkapı idi. Ancak mitinge gittiğimizi duyan şoför bizi İstasyon meydanına kadar bırakmayı istedi.

Meydana girişte polisin varlığı hissedilmiyordu. Polisler oldukça kibar ve temkinli davranıyorlardı ve hatta miting ilerlerken bir çay ocağının yanında dinlenen polislerin Blok'un seçim şarkısına ritim tuttukları görülüyordu.

Arama noktasındaki iki kadın polisten biri Lice’den gelen minibüsten inen kalabalığı görünce korku ve şaşkınlık içerisinde diğerine bakarak “Aman Allah’ım, şunlara bakar mısın?” diye seslendi. Diyarbakır’a ilk geldiğim gün tanıştığım Fethullah Amca Lice’liydi. Yenişehir’de bir çay ocağında otururken “Burası Ova’ysa orası Dağ’dır” demişti memleketi için. Bu polis birden bire dağdan ovaya inen Lice’liler tarafından kuşatıldığını hissetmiş olsa gerekti.

*

Bir Kürt eylemi en güzel geleneksel bir komünist partinin eylemiyle oluşturduğu tezatlıkla anlatılabilir. Komünist partinin nizami kortejlerine karşılık Kürtlerin düzensiz, ne zaman nereye yöneleceği kestirilemeyen kalabalıkları... Komünist partili militanların kendileri gibi kızıl bayrakları da düzgündür. Kürtlerin ise, işte, bezden yırtılarak sopaların ucuna takılmış kırmızı yeşil sarı bayrakları vardı ve genci yaşlısı, kadını erkeği, çoluğu çocuğuyla militan bir halk duruyordu.

Botan kıyafetleri içerisinde bir çocuk bir elinde bayrak diğer elinde dondurma koşturuyordu. Dershaneden çıkıp gelmiş gençler, sarı kırmızı yeşil oyalı yazmalı kadın toplulukları, torununun elinden tutup gelmiş ihtiyarlar...

*

Şerafettin Elçi’nin kürsüden yaptığı konuşma kitlenin ruhunu gözeten ve yansıtan tarihsel nitelikte bir konuşmaydı. Değindiği bütün başlıklar son derece önemliydi. Konuşmasına ilk olarak kurulmakta olan ulusal birlikten söz ederek başladı. Hakkari’den, Diyarbakır’dan Antep’e, Adıyaman’a ve İstanbul’a kadar yayılan politik etkide bu ulusal birlik söylemlerinin yükseltilmesi büyük önem taşıyor. Ve “Serok Apo” bu ulusal birliğin en temel taşı. “Serok Apo da bir gün aranıza gelecek” diyor Şerafettin Elçi. Kalabalık coşuyor. “Biji Serok Apo” sloganları atılıyor. Biraz ileride Öcalan baskılı beyaz tişörtleriyle bir genç grubu halay çekiyor.

*

Birkaç yıldır gazetelerde Diyarbakır’daki Kutlu Doğum Etkinliklerini görüyoruz. Bu sene Taraf gazetesi İstasyon Meydanında on binlerce kişinin katıldığı Peygamber Sevdalıları mitingini gösteren fotoğrafa “Newroz değil, ‘Kutlu Doğum’ mitingi” manşetini atmıştı. Elbette Taraf gazetesinin bu manşeti bir anlam içeriyordu. Ancak İslam, Diyarbakır’ın kategorik bir niteliği ve Kürt Hareketi AKP olarak devletle mücadelesindeki sorunları İslam’ı da ulusal birlik söylemi içerisine dahil ederek aşmaya çalışıyor.

Şerafettin Elçi İslam konusuna Erdoğan’ı eleştirerek girdi ve “Biz kimin atalarının kaç yüz yıl önce Müslüman olduğunu biliriz” dedi. Bu sırada kitlenin içerisinden kaldırılan bir dövizde “İslam’ı Moğollardan öğrenecek değiliz!” yazılıydı. “Dini hassasiyeti olan Kürtler”e ise “dindarlık istiyorsanız bu halktan daha fazlası yok” diyordu. “Bu halkın mürşitleri, şeyhleri var. Din alimi istiyorsanız bu halkın din alimleri var. Gelin Müslüman olun. Ama Müslümanlık görevini yaparken bir elinizle dine bir elinizle halkınıza sarılın. Biz sizin temsilciniz olalım. Dindar olarak ne sorununuz varsa bize getirin savunalım.” Şerafettin Elçi’nin “dini hassasiyeti olan Kürtler”den kastı elbette Diyarbakır’da güçlü bir örgütlülüğü olan Mustazaf-Der’di ve bu söz mitingin ardından da karşı tarafta yankılarını buldu.

Diyarbakır’da Kürt Hareketinde mücadele yürüten arkadaşların verdiği bilgiler kadarıyla Mustazaf-Der seçim boyunca açıktan AKP propagandası yapmamıştı ancak ev ev dolaşarak Blok adaylarına oy verilmemesi yönünde bir propaganda yürütmüştü. Mustazaf-Der’in polisle arasındaki ilişkiyi ise şu şekilde anlatıyorlardı. Bir Kürt mitinginde Mustazaf-Der meydanda kermes masaları açıyor ve polis, miting düzenleyicilerini kermes masalarına dokunmaları halinde mitingi dağıtacakları yönünde uyarıyor. Miting sahipleri kermes masası açan gruba giderek saldırmayacaklarını bildiriyor. Ancak kermesçiler masaların altlarını göstererek hazırlıklı olduklarını söylüyorlar.

*

Fethullah Amca’nın yedi çocuğu varmış. “Bize gerekiyordu” diyordu. “Beş doğarsa üçün her an gitme ihtimali var.” Yaşamını tek çocuğunun yaşamına göre tasarlayan modern, orta sınıf bir ailenin bu sözleri nasıl da hayretle karşılayacağını düşünüyorum. Onların çocukları dışında yaşamı yok, oysa burada çocuklar ailelerinin çektiği acılara “Jan” ismiyle doğuyor ve gerilladaki ablaları ve ağabeylerinin kahramanlık öykülerini dinleyerek büyüyorlar. “Yürekli, öfkeyle doldurduğunuz fırtına çocukları geliyor. Bizlerle barışı kuramazsanız fırtına çocuklarıyla barışı kurmakta zorlanırsınız” diyor Şerafettin Elçi. Bu sırada Mobese kamerasının direğine tırmanan bir fırtına çocuk kamerayı tekmeliyor. Kamerayı kırmayı başardığında meydandan bir alkış kopuyor.

18 Haziran 2010'da Newsweek’te Adem Demir’in Kandil’de kuşak çatışmasının yaşandığına dair bir değerlendirmesi vardı. PKK’nin üst düzey yöneticilerinden Murat Karayılan’ın bile “silahsız çözüme yaklaşıldığına” dair ifadelerinin aksine genç kuşakların “silah bırakılırsa yaşamak için hiçbir garantilerinin kalmayacağını” savunduklarını söylüyordu Ahmet Demir. Cengiz Çandar’ın TESEV için hazırladığı raporda da benzer tarzda bir kuşak çatışmasının BDP’li yöneticiler ile genç Kürt aktivistlerin arasında yaşandığı belirtiliyor. Rapor’da, Aslı Aydıntaşbaş’ın yaptığı söyleşiden, Ahmet Türk’ün “Arkamızdan savaşla büyümüş, birlikte yaşam görmemiş farklı bir kuşak geliyor. Biz yaşlı kuşak daha farklı süreçleri yaşadığımız için daha kolay diyalog kuruyoruz. Ama duygusal ayrışma başladı. Özellikle gençlerde. Bunu ortak akılla engellememiz gerekir. Bunu engelleyebiliriz ama Kürtler açısından artış bu anlayışla, mevcut statükoyla yaşam sürdürülebilir değil. Bu Türklerle Kürtler birlikte yaşamayacak anlamına gelmiyor. Ama bizlere bir statü lazım” ifadelerine yer veriliyor.

5 Haziran… Konvoy

Sabah erken saatlerde milletvekili adaylarından Nursel Aydoğan’ın konvoyuna katılmak üzere BDP il binasına gittik. Yıllardır bekçilik yaptığı binanın kapılarını yorgun gözlerle açan amcayla konuşurken Kürtçe bilmediğim ve Türk olduğum için özür dilerken buldum kendimi.

Ezen tarafın duyarlı bir solcusu olarak ezilen karşısında mahcubiyet hissetmemek mümkün değil. Yıllar önce Madımak Katliamı sonrası Sivas’ta bir Alevi köyüne ziyarette bulunmuştum. Orada yine Sünni kökenli olmak rahatsız etmişti beni ve aslında onların yanında olduğumu ifade etmeye çalışmıştım. Bana evini açıp misafir eden teyze, “Biz insan ayırmayız kuzum” demişti, “bizim için Alevi de bir Sünni de bir”. Bu amca da bana çay ikram ederken benzer şeyleri söylüyor. İstanbul’dan geldiğimi duyunca sevinçle 3. bölge adayı Mustafa Avcı’nın adaylıktan çekildiği haberini veriyor. Artık Levent Tüzel’in seçimi kazanması kesin. Seçimden her yerde sonuç almak kritik öneme sahip.

*

Seçim konvoyunda bir minibüste yer bulduk ve konvoy Leyla Zana’nın seçim bölgesi olan Silvan üzerinden Kulp’a doğru hareket etti. Yol boyunca geçtiğimiz yerlerde üç-beş yaşlarından on yedi on sekiz yaşlarına kadar çocuklar düğün alayı karşılar gibi bir araya gelip zafer işaretleri yapıyorlardı. Minibüsümüzde konvoya tek başına katıldığını düşündüğüm bir Kürt kadını çocuklara zafer işaretiyle karşılık veriyor ve “hey maşallah, maşallah” diyor.

Geçilen bir askeri bölge hariç çevreden seçim konvoyuna ilgi muazzamdı. Leyla Zana’nın seçim bölgesinde yer alan bir köy ile Nursel Aydoğan'ın seçim bölgesindeki köyü bir köprü ayırıyordu. BDP’liler tek tek köylerde yoğun bir çalışma yapmışlardı ve karışıklık olmaması için büyük bir çaba gösteriyorlardı. Konvoy da bu konuda oldukça dikkatli davranıyordu.

*

İlk uğradığımız köy 1990’lı yıllarda yakılarak boşaltılmış Mamika köyüydü. Köyün dört bir yanı sarı kırmızı yeşil flamalar ve vekilin afişleri ile donatılmıştı. Köylüler, geçmiş yıllarda koruculardan yoğun baskı gördüklerini ancak yine de oylarını satmadıklarını söylüyorlardı.

Mamika köyü bir dağa bakıyordu. Dağa kırmızı toprağından dolayı Kızıldağ diyorlardı. Dağın bitki örtüsü birçok defa yakılmasına rağmen yine yeşermiş ve kırmızı toprağı kaplamıştı. Köy halkı ‘90’larda dağda büyük ve önemli bir gerilla kampı olduğunu ancak ‘99’dan beri gerilla görmedikleri söylüyordu.

*

Mamika’dan tekrar yola çıkıldığında köyden çocuklar ve gençler coşkuyla konvoya katıldı. Minibüsümüze atlayan on yedi on sekiz yaşlarında bir genç coşkuyla “Eşeği otlatıyordum. Yer bulamasaydım eşeğe atlayıp konvoyun arkasından gelecektim” diyerek söze başladı. Yabancı olduğumuzu anlayınca da başladı Demokratik Cumhuriyet propagandasına... Malabadi Barajını sağımıza alıp dolanarak dağa tırmanmaya başladığımızda arkama dönüp konvoya baktım, epey uzamıştı.

*

Ziyaret ettiğimiz bir başka köy ise korucu köyü idi. Belli bir mesafede durulduktan sonra zafer işaretleri yaparak yürüyüş halinde köye girildi. Köy meydanında halaylar çekildi. Halayın ortasında bir kişi erbane çalıyor ve çocuklardan oluşan bir koro eşlik ediyordu: “Kürt Halkı uyanmış özgürlüğünü alacak.” Bir çocuk yüksekçe bir yere çıkmış elindeki Öcalan resmini sallarken korucu çocukları “Biji Serok Apo” sloganını öğrenmeye çalışıyorlardı: “Biji Apo, Serok Apo!” Konvoyla gelenler, korucuları kazanmanın coşkusunu yaşıyordu. Onlar uzun zaman önce yanlış bir yola sapmıştı ancak artık saflardaydılar.

*

Yemek için Yayık köyüne geçildi. Burada köylüler yüzlerce kişiye başarılı bir organizasyonla yemek verdi. Yemek için insanlar cami içerisine kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın ancak öncelik kadınlara verilerek alınırken Diyarbakırlı bir kadın köyün Badıkan aşiretine mensup olduğunu ve ne kadar modernleştiklerine şaşırdığını söylüyordu.

Diyarbakır’da kadınlar politik olarak son derece aktifler. Bu öyle kocalarının mücadelesine destek veren kadınlar görüntüsünde de değil. Kadın örgütlülüğü son derece güçlü ve bir arkadaşın espriyle söylediği gibi onlara karşı hata yapanın vay haline!

*

Yemek sonrası Yurtsever Hareket içerisinde yıllarca mücadele yürütmüş bir grupla Türkiye Solunun Kürt Hareketi ile ilişkileri üzerine sohbet ettik. Her ne kadar meseleye Türkiye Solunu Kürt Hareketine yakınlık bakımından tasnif edemeyecek kadar öznel bakıyor olsalar da içlerinden birinin “Kürt Hareketi önceden daha solcuydu, o zaman solcular çok uzaklardı; şimdi ise soldan epey uzaklaştı ancak solcular yaklaşmaya başladı" sözleri konuşmada aklımda kalan dikkat çekici sözlerden biriydi.

12 Haziran... İstanbul

Bir hafta sonra, müşahitlik yaptığım okulun kapısında seçim bitip de gerçek galipleri bir bir öğrenirken Diyarbakırlı olan bir müşahit arkadaş gözleri parlayarak “Şimdi orada olmak, bu sonuçları oradan almak vardı” dedi. “Acaba Mamika’nın özgürlük çocukları ne yapıyordur?” diye düşündüm.

 

Okunma 11017 kez