Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Gökyüzü Cumhuriyeti Yeryüzüne Gelsin

Yazan

Almanya Sol Parti’nin 15-16 Mayıs 2010 tarihli kongresindeki konuşma.

http://die-linke.de/partei/organe/parteitage/2_parteitag/reden

Ernesto Cardenal,

Nikaragualı bir Katolik papazdır. Kurtuluş

teolojisinin veya kurtuluşçu Hristiyanlığın en ünlü temsilcilerinden biridir. Şairdir. 1979 Nikaragua devriminden sonra kültür bakanı oldu.

 

 

 

Gökyüzü Cumhuriyeti Yeryüzüne Gelsin

 

Ernesto Cardenal

Çeviri: İrfan Cüre

Sol Parti Federal Almanya Kongresinin sevgili yoldaşları!

Katolik İngiliz yazarı G. K. Chesterton bir keresinde Hristiyanlığın başarısızlıkla sonuçlanmadığını, çünkü henüz pratiğe geçirilmediğini söylemişti. Aynısını ben de Marksçı komünizmin başarısızlıkla sonuçlandığını söyleyenlere diyorum: O başarısızlığa uğramadı, çünkü henüz pratiğe geçirilmedi. Bu nedenledir ki, Hristiyan kalmaya devam ediyorum ve bu nedenledir ki, komünizme inanmaya devam ediyorum.

Komünist ve Hristiyan olduğumu kabul ve itiraf ediyorum, ama aslında ilk Hristiyanlar ilk komünistlerdi. Lukas İncilinde denir ki: Aralarında yoksul olan yoktu ve herkese ihtiyacına göre dağıtılırdı (Elçilerin İşleri, 4, 34-35). Pek çok yüzyıl sonra Marx da komünizmi aynı tarz ve biçimde tanımladı.

Gerçekten de komünizmin bir Hristiyan kaynağı var. Bu Hristiyanlığa daha sonra anti-komünist bir yön verilmesi, büyük bir tahrifattır. Solcu teolog ve İncil uzmanı Meksikalı José Porfirio "İncil'deki Komünizm" adlı kitabında şöyle yazar: "Batı dünyası ne tür bir çılgınlığa yakalanmış ki, bütün konseptlerin en Hristiyanı olana karşı baş düşman diye savaşıyor." Ve devam eder: Komünizmi materyalizmden ayrılmaz olarak tasvir eden politik propaganda, onsekiz yüzyıl boyunca komünizm düşüncesinin herhangi bir materyalizm olmaksızın var olduğunu atlamaktadır. Her şeye ortaklaşa sahip olmak, neden materyalist olsun ki? Komünizmin materyalizmden ayrılamayacağı iddiası, Hitler'in yalanları gibi koskoca bir yalandır diye de pekiştirir. Her halükarda İsa, yine de ilk materyalist idi. Zira demiştir ki: "Açtım ve siz beni doyurmadınız..."

Hristiyanlar ile ateistler arasında değil ama İncil'in iki farklı yorumu arasında çelişki olduğuna işaret eden de yine Miranda'dır. Aradaki fark şu ki, biz İsa'nın mesajını olduğu gibi alıyoruz. Bize, sizin için yapılardaki değişiklik kişideki değişiklikten daha önemlidir suçlaması yapanlara, Miranda'yı izleyerek şöyle cevap vermek gerekir: Toplumsal yapı değişikliği, kişinin değişmesi için de kaçınılmaz bir araçtır. Fakat esas olgu, İncil’in bize komünizmi öğretiyor olmasıdır.

Lukas bize ilk Hristiyanlardan bahseder: "Fakat müminlerin hepsi bir arada bulunuyor ve her şeyi ortaklaşa kullanıyorlardı" (Elçilerin İşleri, 2, 44). Ve devam eder: "Hiç kimse sahip olduğu herhangi bir şey için bu benimdir demiyordu" (Elçilerin İşleri, 4, 32). Bu gösteriyor ki, komünizm herkesçe paylaşılıyordu ve sadece çok az sayıdaki bazıları için değildi. "Mümin olmuş, herkes". Komünizm, Hristiyan olmanın önkoşuluydu. Hristiyan olmak, her bireyin kendi özgür kararıydı, hiç kimse buna zorlanmadı. Ama her Hristiyan için komünizm bir yükümlülüktür. İsa'nın sözleriyle aynen: "Aranızdan her kim ki, varını yoğunu gözden çıkarmazsa, benim öğrencim olamaz." (Lukas 14, 33)

İncil tercümeleri her ne kadar sıkça çarpıtmış olsa da, İncil'in zenginleri her zaman mahkûm ettiği de bir gerçektir. "Zenginler" kelimesinin, mahkûmiyeti gizlemek için "fenalık yapanlar" olanlar tercüme edilmesi nadir değildir. "Fenalık yapanları" mahkûm etmek kuşkusuz yanlış değildir. Almanya'da en yaygın İncil olan Zürih İncili bu gizleme işini yapar ve onda metinlerin "zenginler"den söz ettiği yerde "fenalık yapanlar" kelimesi yer alır.

Zenginler, İncil'de "adil olmayan"dır. "Zengin" ile "adil olmayan" eşanlamlıdır. Habakuk peygamber, onların "hakkı acıya çeviren kimseler" olduğunu söyler. Ve onların, yoksulların elinden "küçük miktarda buğdayı" aldığını, bunu her gün yaptıklarını ve adil olmayan bir sistem sayesinde de yasal biçimde yaptıklarını söyler. Bu nedenledir ki, onlar hakkı acıya çevirirler. Bu sürekli hırsızlıktır, kapitalizmin sürekli soygunudur.

Aynısını Yeremya da söyler:

Onlar adil davranmıyor, yetimlerin hakkını çiğniyor, yoksulların hakkına saygı göstermiyorlar.

İncil'e göre zenginlik hırsızlık, soygunluk yoluyla biriktirilir; "zengin" bu nedenledir ki "haksız" demektir. İncil, zengini, ille de kötü bir "zengin" olması gerekmeksizin yalnızca zengin olduğu için mahkûm eder. Bu nedenledir ki, "zengin" basitçe "haksız"ın ta kendisidir. Haksız da, zenginle aynı anlamdadır.

İncil’de (hatta Zürih İncili’nde), "haksız", "tanrısız" diye çevrilerek, çoğu kez bilinçli olarak çarpıtılır. Böylece zenginler değil de sanki ateistler mahkûm ediliyormuş kanısı uyandırılır. Üstelik İncil’deki bu zenginlerin pek çoğu ateist olmasalar bile.

Havari Yakup mektubunda üstüne basa basa bize diyor ki (2.6): Size karşı şiddet kullanan ve sizi mahkemeye verenler, zenginler değil midir? Mahkemeden söz ediliyor, çünkü onlar yasaları kullanıyorlar. Yasa onlardan yanadır ve zenginlerin yaptığı soygun, haksız bir sistem çerçevesinde yasal olarak gerçekleşir. Bu nedenledir ki, İncil’e göre zengin, zaten sadece zengin olması dolayısıyla haksızdır.

Diğer Evangelistlerin "Tanrı krallığı" dediğine Matta'nın "gökyüzü krallığı" demesiyle de uğursuz bir yanlış anlama ortaya çıktı. O bunu saygı nedeniyle tanrının adını anmamak şeklindeki Yahudi geleneğinden dolayı yapar. "Tanrı" dememek için "gökyüzü" der, ama bu krallık hiçbir şekilde bir başka dünyada değildir. İsa bize her zaman krallığın yeryüzüne geleceğini tekrarlar. O, babamız duasını öğreterek bize der ki, krallığa gidelim diye değil, o bize gelsin diye dua edelim.

Doğru çeviri "krallık" değil, Tanrının "egemenliği”dir. Yani "Fransa"dan değil de, daha çok Burbonların egemenliği veya Burbonların hükümet döneminden söz eder gibi bir şey. Bu, diğer bütün politik iktidarları ortadan kaldırmak ve bir yeni sistem kurmak demektir. Bugünkü teologların bazıları, İsa'nın kullandığı "Tanrının egemenliği" ifadesinin bugünkü "devrim" kelimesine çok benzer olduğunu düşünmektedir. Bu kavram aynı şekilde o kadar yıkıcıydı ki, O’na ölüm getirdi.

Bu arada şurası da açıktır ki, İsa, Pilatus'a kendi krallığının bu dünyadan olmadığını söylerken, onun bir başka yerde olduğunu söylemez. Yunanca "-dan" ifadesi kökene işaret eder. Aziz Augustin bunu tam olarak açıklar: İsa, kendi krallığının bu dünyada olmadığını değil, aksine bu dünyalı olmadığını söyler.

Onu bir başka dünyaya havale etmek, İncil'e ihanetti. Krallık adil, mükemmel bir toplum ve sınıfsız bir toplum olacaktır. Bunun için bir şiir yazmıştım: "Komünizm ya da Tanrının yeryüzündeki krallığı, ikisi aynı şeydir.”

Paleantolog ve gizemci Teilhard de Chardin'in Hristiyanlar ile Marksistlerin birleşecekleri kehaneti, çoktan gerçekleşti. Biz Hristiyanlar Marksizme geç geldik, ama kalmak için geldik. Daha iyi bir ifadeyle, biz kendi köklerimize geri döndük. Zaten Engels ilk Hristiyanların sofuluğunun zenginlere karşı bir protesto olduğuna dikkat çekmemiş miydi? Papaz Cardonel Çin'den dönüşünde şu açıklamayı yaptı: "İsa'nın öğretisi ciddiye alınsaydı, Hristiyanlığın ne olabileceğini orada gördüm."

Komünizmden buraya geliyoruz. Komünist olan köklerimizdir, kutsal babalardır. Nisa'lı Aziz Gregor, başlangıçta "bu uğursuz benim ve senin kelimeleri, yabancıydı" der. Ve Aziz Basilius der ki: "Mükemmel bir toplum, herhangi bir özel mülkiyetin olmadığı toplumdur."

"Bu dünyada varolan her şey, herkesin kullanımına hazır olmalıdır" der Aziz Clemento Romano. Mayland'lı Aziz Ambrosius şöyle düşünür: "Tanrı, bu dünya tüm insanların ortak mülkü olsun istemişti." Ve Chrisostomus der ki, mal ortaklığı, insan doğasına özel mülkiyetten daha uygun bir varoluş biçimdir.

Bir keresinde Benediktin Manastırı Maria Laach'ı ziyaret ederken, Başrahip bana neden komünizmi savunduğumu sordu. "Özel mülkiyetin sapkın kötülüklerinden” söz eden Aziz Benedikt'in kurallarına hâlâ sadık ise, kendi tarikatının da komünist olduğu yanıtını verdim.

İnsanlık, özel mülkiyet ortaya çıkıncaya kadar sosyalist idi. Teolog Leonardo Boff haklı olarak der ki: "Sosyalist idealler, insan denen bu politik yaratıkta derin kök salmıştır. Orada tehlikeli ütopyalar beslenir." Bugün pek çokları Marksizmden, hatta sosyalizmden söz etmeye cesaret edemiyor ve pek az kimse komünizmden söz ediyor. Ama Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'daki fiyasko yüzünden sol içinde cesareti en az kırılanların sol Hristiyanlar olduğunu gözlemliyorum. Marksizme geç gelen kimseler, aynı zamanda kırılmaz umutları muhafaza edenlerdir.

Hristiyanlar için sosyalizmden başka bir seçenek olmadığına inanıyorum. 21. Yüzyılın yeni bir Marksizmin ve yenilenmiş bir Hristiyanlığın yüzyılı olacağına inanıyorum. Marksist bir Hristiyanlığın yüzyılı.

Nikaragua'da Marksist ve Hristiyan bir devrimimiz oldu. Bu Marksist-Leninistler tarafından esinlendirildi ve Hristiyanlarca geniş biçimde desteklendi, hatta hükümette papazlar vardı. Onu yaşayan pek çoklarımız için, bu belki de dünyanın en güzel devrimiydi. Kesinkes olan şu ki, tüm dünyanın en fazla desteğini almış ve bütün dünyada en fazla sempati uyandırmış devrimdi o.

Bu devrim, ABD'nin halkı ekonomik ambargo ve kuşatma ile baskı alan ve demokratik seçimlerde hükümet değişikliğine neden olan müdahalesiyle yenildi. Ama en kötüsü daha sonra geldi: Bu seçim yenilgisi en önemli devrim önderlerinin bir kısmını öyle demoralize etti ki, her türlü ahlakı kaybettiler ve iktidarı yeni hükümete devretmeden önce bir yolsuzluklar dalgasıyla kendilerini zenginleştirdiler, böylece Sandinist Partisi devrimci olmaktan çıktı. Bu nedenle bizden pek çok kimse FSLN'den ayrıldı ve bugün Sandinistlerin belki yüzde 80'i artık partide değildir.

Yurtdışında bugün pek çok kimse yanlış biçimde aynı harika devrimin şimdi yeniden iktidarda olduğunu sanıyor. Ama gerçekte devrim yoktur, Sandinizm yoktur ve bir sol hükümet yoktur. Son yıllarda Latin Amerika'da yeni sol hükümetler ortaya çıktı. Bunlar ikinci bir bağımsızlık (İspanya sömürgeciliğinden bağımsızlık olan birincisinden sonra, şimdi Kuzey Amerika emperyalizminden bağımsızlık) mücadelesindedirler. Ama Nikaragua hükümeti bunlarla asla kıyaslanamaz. Bu hükümet Nikaragu'da bile Ortega-Murillo hükümeti olarak adlandırılıyor; çünkü bu, bir aile diktatörlüğü kurmuş olan bir karı-koca ve çocuklarının hükümetidir. Bunlar politik analizcilerin tahmin bile edemeyecekleri muazzam bir servet topladılar ve bugüne kadar en azından silahlı kuvvetler hariç tüm devlet erkini kontrol ediyorlar.

Nikaragu'ya giden, duvarlarda başkanın dev afişlerini görür ve ülkenin kişilik kültü ve otoriterliğinin hâkim olduğu bir ülke haline geldiğini kavrar.

Nikaragua'daki devrim sırasında Almanya'dan (o zaman Almanya ikiye bölünmüş olduğu için, iki Alman devletinin ikisinden de gelen) büyük bir dayanışma vardı. Şimdi, artık devrimin olmadığı bu zamanda, dayanışmaya aynı şekilde ihtiyacımız var; hatta devrimi yeniden eski haline getirmek için eskiden olduğundan daha da fazla ihtiyacımız var. Ama dayanışma hükümete değil halka gösterilmelidir, çünkü bizim durumumuzda halk ve hükümet aynı olarak görülemez.

Gerçekten bir devrimin olduğu diğer ülkelerdekinden tamamen başka bir durum söz konusudur orada. Uzunca süre Amerika Birleşik Devletleri’nden bağımsız olan sadece Küba idi. Şimdi Venezüella'da, Simon Bolivar'ın Kuzey'e karşı kendilerini savunmaları için Latin Amerika'nın bütün ülkelerini tek bir cephede birleştirmeyi öngören tamamlanmamış projesini yeniden ele alan Başkan Hugo Chavez'in Bolivarcı devrimi var. Kapitalist medya Chavez'in resmini çarpıtıp bir karikatür haline getiriyor ve onu bir palyaço olarak gösteriyor. Bu yanlıştır. O çok bilgili, kültürlü bir insandır ve Fidel Castro gibi iyi bir hatiptir. Ve onun gibi, halk kendisini büyülenmiş biçimde dinlerken, altı yedi saat konuşabilir, ama Fidel'in konuşma tarzını taklit etmez, aksine kendine özgü bir tarzı vardır. Fidel daima ciddi dururken, Chavez'de muazzam bir humor duygusu vardır, esprilidir, şiirler okur, şarkı söyler, İsa'dan söz eder, hatta sıkça alıntı yapar. Gerçi dedikleri bazen lâfzen İsa'nın dediği gibi değildir ama tam da onun ruhuna uygundur. Ekvator'da Rafael Correas'ın hükümeti, kendisini sosyalist olarak ilan eden bir diğer hükümettir. Bolivya'da imkân ve ihtimal veremeyeceğimiz, inanılmaz bir durum ortaya çıktı: Bir Aymara yerlisi Evo Morales devlet başkanı oldu. Ve aynı şekilde pek çok diktatörlüklerden sonra Paraguay'da şimdi bir kurtuluş piskoposunun devlet başkanı olması, bir mucize gibi görünüyor. Ve kısa bir süre önce bir Tupamoro gerillasının devlet başkanı olduğu Uruguay'dan söz etmeyelim. Bunlar arasında Brezilya'da bir solcu sendika önderi hükümet ediyor. Bütün bu nedenlerden ötürü Latin Amerika'nın (ve de dünyanın) geleceğinin sosyalist olacağını söylemeye cesaret ediyorum.

Daha önce "devrim" demenin, "gökyüzü krallığı" demekle aynı şey olduğunu söyledim. Gökyüzü krallığının, bu dünyada gerçekleşeceğine inanıyorum. Fakat gökyüzüne (cennete) de inanıyorum. Geceleri sadece yukarıya bakmamız yeter, o zaman onu görürüz. Tıpkı kendi gezegenimizde olduğu gibi yaşanan gezegenleriyle, evrimleriyle ve devrimleriyle milyonlarca yıldızdır bu. Dünya ve tüm bir kozmos, yaşanan gezegenler topluluğu, işte gökyüzü krallığı.

 

Okunma 11079 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.