Teori ve Politika'nın 75. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Evrim ve Devrim Üzerine

Yazan

Mahmut Yamalak

Giriş

İnsanlar kendilerini toplumsal pratikleri yoluyla yeniden üretirler. Sınıfsal, dinsel, ahlaksal, ekonomik ve diğer alanların somut ifadesi olan toplumsal pratikler, insanın bu yeniden üretim sürecinin belirtisidir. Toplumu oluşturan her birey, toplumun bir üyesi olarak bilincinde olduğu ve eylemleriyle ifade ettiği bir dizi çıkara sahiptir. Birey, çıkarlarını, toplum olmadan koruyamayacağından, toplumsal yargı birey için kendini varetme ve üretme merkezidir. Toplumu değiştirmek isterken, birey, aynı zamanda çıkarlarının korunmasını veya haklarının artırılmasını da hedeflemektedir. Radikal kopuşu göze alması için mevcut toplumdan gerçek anlamda hiçbir çıkarının kalmadığına, kopuştan sonra oluşacak toplumda çıkarlarının korunacağına, toplumun ağırlıklı kesiminin de bu dönüşümde yer aldığına/alacağına emin olması gerekir. Yani, hedeflediklerine bu eylemle birlikte ulaşacağına kanaat getirmesi gerekir.

Çıkarlar genellikle hareket halindeyken somutlaşır. Birey var olandan kesin kopuşa karar vermişse bile harekete geçmeden önce bu bilinçli bir kopuş değildir. Birey kendi çıkarlarını ancak eylem içindeyken sistematize edebilir ki gerçek kopuş da böyle sağlanır.

Geleceğin yeniden tasarlanması ihtiyacı, mevcut sistemin beklentileri karşılayamayacak duruma gelmesinden doğar. Eğer sistem tıkanmışsa, gelir dağılımında, hak dağılımında adaletsizlik varsa, özgürlükler kısıtlanıyorsa, yönetim aygıtı ise bu adaletsizlik ve kısıtlamalara çare olmak yerine zora ve baskıya başvuruyorsa, toplumun yeniden inşası için arayışlar da başlar. Yeniden tasarımın nasıl şekilleneceği ise tasarı sahiplerinin güçlerine ve niteliklerine bağlıdır.

Bir Projenin Kapsamı

Adına “devrim”, “evrim” veya “reform” diyelim, böylesi bir tasarım sonuçta bir proje olarak şekillenir. Yaşamın bir veya birkaç alanı değil tüm alanları bu projenin kapsamındadır. Ekonomik, siyasi, askeri, kültürel, yaşamsal tüm alanları hedeflemeyen bir projenin toplumsal sorunların kısmi bir bölümüne cevap verebileceği, toplumun değişip dönüşmesine katkısının sınırlı olacağı da açıktır.

Geleceği tasarlama daha genel ve kapsayıcı niteliktedir. Esas olarak dört ana öğede somutlaştırılabilir:

1- Planlanan ya da yaşatılması hedeflenen toplum biçiminin programı ve işleyiş esasları,

2- Değişimin öznesi/özneleri ve bunun karşısında değişimi engelleyecek satatükocuların hangi güçler, sınıflar ve kesimler olacağı,

3- Değişim için uygun zaman,

4- Mücadele için gereken strateji ve taktikler.

Bu öğelerin derinleştirilmesi, sistematik ve programatik hale getirilmesi, proje sahiplerinin genel amaçlarına bağlıdır. Radikal kopuşu hedefleyen bir gücün projesindeki öncelikler, uzlaşmaya dayanan bir gücün önceliklerinden farklılıklar içerir. Hedeflerindeki yoğunluk ve kesinlik de değişiklik gösterir. Biri hedeflediği kurumların tasfiyesini amaçlarken, diğeri kurumları ıslah etme, dönüştürme veya onarmayı hedef alır. Mücadele strateji ve taktileri de buna göre değişim gösterir.

Konuya giriş açısından belirtilen bu genel esasları biraz daha açmakta yarar var.

Proje sahipleri yukarıda sayılan öğeleri planlarken birbirine bağlı üç alanda somutlaştırırlar: Ulusal, bölgesel ve küresel. Sınıfsal, etnik ya da başka bir sorun olsun, sorunun niteliği bu gerçeği değiştirmez. Bulunduğu ülkeden hareketle, ulaştığı çözüm projesinin bölgede ve dünyada benzer sorunları yaşayan ülkeler için de çözüm olacağına kanaat getirmelidir. Bu durum da herhangi bir çözüm çabasını direkt olarak genele mal eder veya genel arayışın bir parçası haline getirir. Dünya genelinde yaşanan sınıfsal, bölgesel, ulusal, etnik, dini, çevresel, cinsel vb. sorunlar, çözüm arayan her kesimin gündeminde yerini alır. Dolayısıyla, çözüm arayışlarının niteliği genel insanlık sorunları karşısındaki duruşla açığa çıkar.

Heinz Dieterich genel insanlık sorunlarını “sömürü, egemenlik ve yabancılaşma” olarak ifade eder. Ancak tek başına bu ifade bizlere “niteliğin” ne olduğunu anlatmaz. Dieterich, insanların etkileşim alanları ve etkileşimden kaynaklı oluşan sorunları da şöyle özetler: Ekonomik alanda emek sömürüsüne bağlı sorunlar, doğayla ilişkilerde çevre sorunları, cinsler arası ilişkilerde cins ayrımcılığı ve ataerkillik, etnik gruplar arası ilişkilerde ırkçılık ve milliyetçilik... (Heinz Dieterich, 21. Yüzyılın Sosyalizmi, Pencere Yayınları, İstanbul 2008.)

Toplumsal dönüşüm projesinin kapsamı bu olguların hepsini içermektedir. Sahip olduğu dünya görüşüne uygun bir gelecek tasarımı olmayan bireyler ve gruplar, bir gelecek yaratamayacaklarından karşıt oldukları sistemden kurtulamazlar. Bir özgürlük projesi, belirsiz tanımlardan veya hamasi nutuklardan arındırılmalıdır ve yaşam alanlarına ilişkin cevapları içermek durumundadır.

Konuyu somutlaştırırsak, bir gelecek tasarımı şu sorulara cevap arar: a) Günümüzde yaşanan gerçeklik nedir? b) Nasıl bir gelecek istiyoruz?

Yukarıda belirtildiği gibi, insan kendi kimliğini-benliğini topluluk içinde bulur. Topluluğun kararlarına katılır, dış saldırılara karşı ortak tavır alır, toplulukta oluşan ortak çözümleri benimser, bu çözümlerin genele mal olması için çabalar, çözüm için programlar oluşturur, mücadele yol ve yöntemlerini saptar ve projesini ekonomik, politik, askeri, ahlaki, kültürel vb. alanlardaki somut kurumlara ulaştırır.

Kurtuluş Tasarımları

İnsanlık tarihi boyunca gelecek için yapılan tasarımlar, restorasyon, reform, devrim biçiminde ayrıştırılabilirler. Restorasyon bir gelecek tasarımından çok, sistemi ayakta tutma arayışıdır. A. Fırat restorasyonu “aynı temeller üstünde, aynı biçimde, ama taşlarını ve harcını değiştirerek yeniden inşa etme” olarak tanımlar. Geriye gidişi, çöküşü engellemek isteyen sistem savunucuları tarafından tarih boyunca başvurulan bir yöntemdir. A. Fırat buna örnek olarak Sümerlerde III. Ur Hanedanı Dönemi, Mısır’da Yeni Krallık Dönemi ve Roma’nın son yüzyılını gösterir.

Sümerlerde III. Ur Hanedanı öncesinde (M.Ö. 2160-2112 yılları arası) Gütilerin egemenliği hüküm sürer. III. Ur Hanedanı Dönemi, Gütilerin yenilgisiyle başlar. Gütiler yeniden kuzeye sürüldükten sonra yönetime geçen Kral Ur-Nammu krallık çapında restorasyon çabalarına girişir. Kale duvarlarının sağlamlaştırılması, yönetimin tekrar merkezileştirilmesi, içteki muhalif kesimlere ılımlı politikalarla yaklaşılması, bu sayede iç hakimiyetin inşa edilmesi hep bu döneme denk gelir. Krallık yeniden onarılır, büyük tapınaklar inşa edilir, tarihteki ilk yasalar oluşturulur, adalet duygusunun yeniden güçlenmesi için ülke çapında ağırlık ve uzunluk ölçüleri tekleştirilir.

Mısır’da ise Akenaton’un tek tanrılı din arayışı kanla bastırıldıktan sonra krallık yeniden birleştirilir ve iç yapıda kısmi düzenlemelere gidilir. Firavun köle ayaklanmalarını ve iç karışıklıkları engellemek için reformlar yapmak zorunda kalır. Nomarklar denilen yerel yöneticilerle uzlaşıp onlara ayrıcalıklar tanır. Ölümsüzlüğü elinde bulunduran Firavun, bunu Nomarklarla paylaşmak zorunda kalır. Nom’ların (birden çok kabilenin mesken tuttuğu yerleşim yerleri) surlarla çevrilmesine, savunmalarının güçlendirilmesine onay verir.

Roma’nın son iki yüzyılı iç ve dış saldırıların, karışıklıkların hâkim olduğu yıllardır. O zamana kadar her türlü saldırıya maruz kalan Hıristiyanlık Roma’nın resmi dini ilan edilir, yerel yöneticilere, askeri şeflere imtiyazlar tanınır.

Restorasyon, eski görkemli ortamı canlandırmak, rejimin biçimsel yönünü öne çıkarmak için baş vurulan bir yönetimdir. Rejimin görkemli geçmişine vurgu artar, kuralların uygulanması için denetim sıkılaştırılır, şaşaaya, güce, merkezi otoriteye daha sık başvurulur.

Reform bir çeşit uzlaşmayı ifade eder. A. Fırat reformu “hem temeli ve hem de kullanılacak malzemeyi –ana ilkelerden vazgeçmemekle birlikte– değiştirmeyi ve yine temel üzerinde yeni bir yapılanmayı ifade etmektedir” diye tanımlar.

Reforma başvurulan anlar, sistemin ömrünü uzatma, gerçekleşen dönüşümü derinleştirme ve devam etmesini garantiye alma ihtiyacının doğduğu anlardır. Sistem, yıkılmamak için karşıt güçlerle uzlaşır ve yavaş yavaş değişimi esas alır. Bu durum, sistem sahipleriyle karşıtlarının yenişememesi durumunda açığa çıkar. Reform, aynı zamanda kanlı bir sürecin önüne geçmek isteyen karşıt güçlerin birbiriyle uzlaşarak buldukları bir geçiş dönemidir.

Devrim ise, sistemi yıkıp hızlı ve köklü değişimlerle yerine yeni bir rejim kurmaktır. Devrimci durumu aşağıda genişçe açacağız.

Devrim ve Reform çabalarının iç içe geçtiği durumlara da rastlanır. Güçler arası dengelerin ortaya çıkardığı tabloya göre mücadelenin biçimi değişmektedir.

Devrim Olgusu İçin Kısa Bir Tanım

Öncelikle “devrim”den ne kastedildiğine, sosyalizmde bunun nasıl ele alındığına bakmakta yarar var.

Devrim, bir toplumun sahip olduğu değerlerin ve yapıların işlevsizleşmesi durumunda, yeni tip değerler ve yapılara radikal geçiş durumudur. Marx’a göre devrimin koşulları şöyle formüle edilebilir: Toplumda radikal bir dönüşüme ihtiyaç olmalıdır (baskı, sömürü ağır olmalıdır), artık yönetim yapısında siyasal değişimler yapılarak sorunlara çare bulunamıyor olmalıdır ve son olarak bu radikal değişime aday bir sınıf olmalıdır.

Devrim olgusu, “özgürlükçü bir topluma geçiş nasıl olacak?” sorusuyla başlayan bir süreçtir. Dönemin Marksist ideologları bunun diktatoryal veya demokratik olabileceği konusunda fikir birliğine vardılar. Ancak sonraki yıllarda “tek yol devrim” biçiminde sistematize edilip diğer çözüm arayışları karşı cephenin birer “oyunu” olarak mahkûm edildi. Oysa Marx, işçilerin barışçıl yollarla amaçlarına ulaşabilecekleri ülkeleri örnek verir: Amerika, İngiltere, hatta belki Hollanda’da bile devrim yapmaya gerek kalmadan, barışçıl geçişlerin yapılabileceğini dile getirir.

Reel sosyalist literatürde bilinen devrim izleğini özetlersek, şöyle bir tablo çıkar:

“Proletarya diktatörlüğünün hükümet biçimleriyle ilgisi yoktur. O, belirli bir kurumlar sistemidir”. Bu yaklaşım sistemin demokratik veya diktatoryal olmasıyla ilgilenilmediğini, önemli olanın proletaryanın kendi egemenliğini kurması olduğunu peşinen kabul etmek demektir. Proletarya diktatörlüğünü kurabilmenin temel şartı kapitalizmi yerle bir etmektir. Devrimi “devlet kurma” ile özdeşleştiren bu yaklaşımın pozitivizmden ne derece beslendiği ortadadır. Çözüm için sistemi devirmek, özünde çözüm için yeni bir devlet tipini kurmanın ilk adımı olarak görülmektedir. Nitekim Lenin’de daha somut görüleceği gibi, “devrim” sosyalist devlete giden yoldur. “Yerle bir etme”, devlet aygıtını kırıp parçalamak, onu kuşatan toplumsal ilişkileri parçalamak biçiminde formüle edilse de, ortaya çıkan pratiklerden de görüleceği gibi, aslında bu belli kurumlara yönelmiş bir dizi şiddet pratiğinden ibarettir. “Devrim” toplumsal ilişkilerin yeniden düzenlenmesinden çok, bu ilişkilerin bir devlet aygıtı yardımıyla üstten dayatılması için, iktidarı zor yoluyla ele geçirmektir.

Bu devrim anlayışı özetle burjuva devletinin yıkılmasına dayanır. Ancak bu yıkım devlet aygıtının her parçası için aynı zaman ve yoğunlukta olmaz. İlk hedef, BASKI AYGITI’dır. Baskı aygıtına daha devrim öncesinde eylemlerle yönelinmeli, darbeler vurulmalıdır. Devrimin ilk somut sonucu da baskı aygıtının yıkılması olacaktır. Bu, hem devrimin ilk koşulu, hem de ilk somut sonucudur.

Bu devrim anlayışına göre devleti oluşturan tüm kurumlar baskı aygıtına indirgenemez. Her biri ayrı zaman ve şiddet yoğunluğuyla yıkılırlar. Ancak, baskı aygıtı hepsinin de üzerinde bir öneme sahiptir. Burjuva devletinin yıkılışı uzun ve zorlu bir mücadeleyi gerektirir ama baskı aygıtı hemen hedeflenmeli ve yıkılmalıdır.

İkinci önemli hedef ise MALİ KURUMLAR VE BANKALAR’dır. Marx, 1871 Paris Komünü’nün yenilgisinin en önemli nedenlerinin başında “eski devlet aygıtının kullanılmaya devam edilmesi” ve “bankalara el konulmaması”nı sıralar. Marx’ta “devrim” Paris Komünü’nden alınacak derslerle somutlaşırken, Lenin ilk devrimi yapmanın verdiği avantajla, yeniden yapılanmanın tüm zorluklarını şöyle ifade eder: “Kapitalizm, bankalara el koymadan, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet kaldırılmadan yok edilemez”.

Devrimin bir başka hedefi de DEVLET BÜROKRASİSİ’dir. Çünkü bürokrasi eski devletin reflekslerine sahiptir, dolayısıyla yok edilmelidir. Bürokrasinin devletten elde ettiği imtiyazlar yapılacak her çeşit düzenlemenin önünde engel oluşturur. Ayrıca yeniden bürokrasinin oluşmaması için de düzenlemeler yapılmalıdır. Lenin, bürokrasinin tamamen kaldırılmasının mümkün olmadığını, ama eski bürokratik aygıtın hemen parçalanmasının şart olduğunu, yeninin de bundan sonra kurulacağını belirtir. Lenin’e göre bu ütopya değil “acil görev”dir. Devrimden önce başlayıp devlet yıkılınca hızlanan ve devlet ele geçirildikten sonra da devam eden zorlu bir görevdir.

Son olarak devrim İŞ BÖLÜMÜ’nün burjuva biçimini yıkmayı hedefler. Burjuva düzenindeki iş bölümü kafa ve kol emeği arasındaki ayrıma dayanır. Burjuva devletinin maddi tabanını da bu oluşturmaktadır. Bu nedenle işbölümü ve özel mülkiyetin burjuva biçimi de ilk hedefler arasındadır.

Marx-Engels, Komünist Parti Manifestosu’nda devrimin hedeflerini –ülkelere göre farklılıkları işaret etmekle birlikte– şöyle formüle eder:

1- Toprak mülkiyetinin ortadan kaldırılması ve her türlü toprak rantının kamu yararına kullanılması,

2- Ağır bir artan oranlı ya da kademeli gelir vergisi,

3- Her türlü miras hakkının ortadan kaldırılması,

4- Bütün mültecilerin ve asilerin mallarına el konulması,

5- Sermayesi devlete ait ve tam bir tekele sahip olan ulusal bir banka aracılığıyla kredinin devletin elinde merkezileştirilmesi,

6- İletişim ve ulaşım araçlarının devletin elinde merkezileştirilmesi,

7- Devletin sahip olduğu fabrikaların ve üretim araçlarının yaygınlaştırılması; boş toprakların tarıma açılması ve genel olarak toprağın genel bir plana uygun olarak iyileştirilmesi,

8- Herkes için çalışma yükümlülüğü, özellikle tarım için sınai orduların kurulması,

9- Tarımın imalat sanayileri ile birleştirilmesi; nüfusun ülke yüzeyine daha eşit bir şekilde dağılmasıyla kent ile kır arasındaki ayrımın yavaş yavaş kaldırılması,

10- Kamu okullarında bütün çocuklar için parasız eğitim. Bugünkü biçimiyle çocukların fabrikalarda çalıştırılmalarına son verilmesi. Eğitimin sınai üretim ile birleştirilmesi vb… (Komünist Parti Manifestosu, s.48.)

“Devrim” retoriğinin dayandığı “Feuerbach Üzerine Tezler”deki 11. tez (“Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir”) kesin olarak değiştirmekten söz etse de, tek bir yöntemi işaret ettiği söylenemez. Yorumlama-değiştirme, eylem-söylem diyalektiği göz ardı edilerek oluşan bir yanlış algı kuşaklar boyu devam etmiştir. Nedeni ne olursa olsun “dünyayı değiştirmek” gibi karmaşık ve zorlu bir eylemin tek bir biçime indirgenmesi sosyalizme, ezilenlere kaybettirmiştir.

Dünyayı değiştirmek materyalist bir ilkedir, bu ilke sosyalist bireyi doğrudan eyleme taşır. E. Balibar şunları söyler:

“Marx’ın temelde dediği şudur: eylem şimdiki zamanda ‘davranıyor’ olmak zorundadır ve yorumlanmış ya da önceden verilmiş olmamalıdır. Bu durumda da felsefe yerini terk etmek zorundadır. Yerine geçecek olan devrimci hareket ve gerekliliğe uygun düşen bir ‘eylem felsefesi’ de değildir; eylemin bizatihi kendisidir, sözsüzdür.” (Etienne Balibar, Marx’ın Felsefesi, Birikim Yayınları, s.35.)

Eylem halinde olmak, aynı zamanda oluş halinde olmaktır. O halde eylem (devrim) aslında yaşamın içindedir, ama aynı zamanda siyasal bir hedefler bütünüdür de. Devrimci süreç devrimin öznesi olan işçi sınıfının da politik bir özneye dönüşme sürecidir. Kartopu örneği gibi, başta sadece tepkileri olan özne, devrim için çabaladıkça politik bir özneye dönüşür ve devrimcileşir. Tek sorun, “özne” görevinin yalnızca bir sınıfa verilmesi gibi gözüküyor. Ancak aynı süreçte Blanquicilerin komplo ile Fouriercilerin “ileri burjuvalarla uzlaşarak” kurtuluşu aradıkları düşünülünce, Marx’ın “işçi sınıfının kurtuluşunu işçi sınıfının kendisini başarmalıdır” sözü oldukça anlamlıdır.

Oluşan “devrim” fikrinin 1789 Fransız Burjuva Devrimi’nden edinildiği ileri sürülmektedir. Doğruluk payı yüksektir. Burjuva devrimini “sol” bir bakışla yorumlama, iktidarı ele geçirme perspektifine sarılma ihtimali var. Ama diğer yandan özgürlük ve eşitlik için başlayan yürüyüşün durmaması gerektiğini, durursa gerileyeceğini, bu açıdan zorunlu olarak devam etmesi gerektiğini de Marx’ın eserlerinde izlemek mümkün.

Kimi keskin vurgulara rağmen, Marx’ın genel görüşlerinden, proletaryanın mutlaka zafer kazanacağı sonucu kolaylıkla çıkarılamaz. Sınıf mücadelesinin ya toplumun yeniden oluşturduğu ya da çatışan sınıfların ortak yıkılışını getirdiği öne çıkan vurgulardır. Burjuvazi ile proletarya arasındaki mücadelede de zafer mutlak değildir. Bunun reel-sosyalizm tarafından zorunlu hale dönüştürülmesi daha sonraki bir süreçtir. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın bayraklaştırılan sözleri ise devrimden değil “devrimci durum”dan söz eder. Buna göre: a) Gelişmenin bir aşamasında üretim ilişkileriyle üretici güçler arasında çatışma başlar, b) bu çatışma toplumsal devrim dönemini başlatır. Tarihsel ilerleme nosyonuna bağlı olan bu genel görüşün eleştirisi ilerde yapılacaktır. Ancak burada sosyalizmin ilk fikir babalarının da her şeyi “devrim”e bağlamadığını, bunun pratik mücadele içinde ortaya çıkan ve giderek genel bir söyleme dönüştürülen, böylelikle bütün sosyalizme mal edilen bir retorik olduğunu önemle belirtmek gerekir.

Bu kısa anlatımdan sonra devrim olgusunu şöyle özetlemek mümkün:

a) Devrimci güç proletaryadır.

b) Bu güç kendi devletini kurmak için var olan burjuva devletini zor ve şiddet yoluyla yıkmalıdır ki bu devrimdir.

c) Devrim ilk olarak baskı aygıtını, daha sonra mali sistemi, bürokrasiyi ve işbölümünü hedef alır. Bunları ele geçiren devrimci girişim “başarılı” olmuş, devrimi yapmış demektir.

Devrim, proletaryanın ilk karşı çıkış eylemiyle başlayan, burjuva devletinin kilit kurumlarının devrilmesiyle zirveye ulaşan, bundan sonra yeninin inşasına devam eden bir sürecin adıdır. Tepe noktası “devleti ele geçirme” olan bu formülasyonun ne kadar başarılı olduğunu da tarih göstermiştir.

Evrim ve Topluma Uyarlanması

Evrim, kazanımların kuşaktan kuşağa aktarımı ile oluşur. Evrim için anlık dönüşümler değil, nicel birikimlerin oluşması gerekir. Bu dönüşüm toplumsal veya doğal alanda gerçekleşebilir. Toplumda da, doğada da dönüşümün temel koşulu etkileşim içinde olan öznelerin bu sürece aktif katılımıdır.

Toplumda, yalnızca bir alanın evrilmesiyle gelişim sağlanamaz. Örneğin yalnızca ekonomide evrim varsa ve diğer alanlar onun hızına yetişemiyorsa, bu toplumsal evrimin sağlıklı geliştiğinden söz edilemez. Ekonomisi çok gelişmiş ama ulaşımı ilkel düzeyde kalmış bir toplum örneği yoktur. Veya kültürel olarak ilerlemiş ama hala klan-kabile aşamasında olan bir örnek bulunamaz. Ekonomik alanda günümüzde bu durumu bozan istisnalara rastlanabilmektedir. Son derece fakir bir Afrika ülkesinde bir bilgisayar fabrikası veya gelişmiş bir balık entegre tesisi bulunabilir. Ancak bu, dış müdahalenin yarattığı çarpık bir sonuçtur. Emperyalizmin sanayisini geri kalmış ülkelere taşıma projesinin sonuçlarıdır.

Doğal bir toplumsal evrimde ise ekonomi, politika, sosyalite, bilim, kültür, savunma, sağlık vb. alanların hepsi belirli bir korelasyon ile gelişir; gelişme süreci boyunca karşılıklı etkileşir, birbirlerini dönüştürür ve besler. Evrim için bunlardan herhangi birinin koşullarının olgunlaşması yetmez, aynı zamanda koşullara uyum sağlanması da gerekir. Uyum ise onu kuşatan diğer olgularla arasındaki doğru orantının yakalanmasıdır.

Son olarak evrim süreklidir, herhangi bir zaman ve mekânda durmaz, koşullar oluştukça aktifleşir, ani sıçramalarla değil derinden yürüyen bir dönüşümü tercih eder. Bir toplumsal sistemin evrimle ilişkisi, evrimsel gelişimin önündeki duruşuyla ölçülür. Evrimsel gelişmeye müdahale edebilir, onu rotasından saptırmaya çalışabilir veya doğru gelişmesi için koşulları yaratabilir ya da kimi kaygılarla gelişimini sınırlandırmak isteyebilir. Bunlar o toplumun evrim karşısındaki duruşunu gösterirler.

Bergson’a göre; “evrimin tepe noktası toplumsallık”tır. İnsan vücudu da bir toplumsallık örneğidir. İnsan toplumsallığı, değişken, zeki unsurlarına serbest alan bırakan, düzeni ve gelişmeyi amaçlayan karakterdedir. Evrimle gelişme, sonuçta özgür bireylerden kurulu, gelişen bir toplumsallığa ulaştırır. Buna karşın bireyin körü körüne uyduğu toplumsallık ise evrimin donmasıdır.

Evrim verili değerlere bağlı kalınarak gerçekleşen bir dönüşümdür. Ancak dönüşüm varlığın özdeşliğini koruması oranında mümkündür. Varlık, kendi içyapısını koruyarak bir gelişim gösterirse bu değişime ayak uydurabilir. Böylece değişimin “eskiyi koruyarak yeniye uyum yeteneği geliştirmek” olduğu sonucu çıkmaktadır. Her varlık kendini korumayı, varlığını devam ettirmeyi yaşamının temeline yerleştiriyorsa, o halde evrimle sağlanan değişim de varlığın mevcut yapısını ürkütmeyen bir seyir izlemelidir. Bir anda varlığın yarıdan çoğu değişirse, bu yok olma riski demektir. Varlığın yapısı zaman içinde iç ve dış müdahalelere ve bunların yarattığı tahribatlara ve risklere rağmen belli bir olasılık içinde korunabilir ve değişebilir.

Evrimsel bir gelişmede toplumun (veya canlının) kendi içyapısını ne ölçüde koruduğu, hangi olasılıkla koruyacağı, yani ne ölçüde kendisi olarak kalmayı başarıp uyum sağlayacağı temel bir sorundur. Bu nedenle önemli olan, şimdi yaptığı şeyi –yaşamak, yaşamı sürdürmek için üretmek, yeniden üretmek– gelecekte de aynı şekilde yapıp yapamayacağıdır. Toplumun özgürlüğü bu yaşam döngüsünü koruyup koruyamadığıyla ölçülür. Toplum veya birey kendi öz yaşam döngüsünü yitirdiği anda özgürlüğünü de yitirir; veya özgürlüğünü yitiren toplum veya birey öz yaşam döngüsünü de yitirir.

Evrimsel gelişimden söz edilince toplum veya bireyin bu değişime karşı doğal reflekslerini de hesaba katmak gerekir. Kurulu sistem psikolojik bir güvence sağlar. Ancak bu tatmin edici bir güvence olmaktan ziyade değişimin yarattığı belirsizliğe karşı direnen sistemin oluşturduğu güvencedir. Bu güvencenin yarattığı koruma duygusu evrimin önünde engel oluşturur. Diğer yandan insan sahip olduklarını koruma duygusuyla devinir, iyi veya kötü şeyler yapar. Örneğin mülkiyet hırsıyla savaşlar başlatır veya var olanın sürekliliğini garanti eden bir şekilde ilerlemek için bilimi geliştirir. Sonuçta devinim asla durmaz. Devinim içinde kimi sarsıntılı geriye gidişler veya ileriye sıçramalar olsa da, evrime dayalı bu devinimin ısrarlı ve zaman aşırı ilerleyişi gelişmede belirleyici olandır.

Toplum veya insanın bu tarz bir korumalı, denetimli ilerleyişi tercih etmesinin nedeni riskleri en aza indirmektir. Ne var olanı koruma duygusu güvence sağlar ne de sıçramalı ilerlemeler. Bundan dolayı devinim, riski en aza indirmek üzerinedir.

Evrimde “dönüşümcülük” anlayışına göre, canlıların dönüşüm hali atalarının geçirdiği dönüşümün bir sonucudur. Bu, basitten karmaşığa gider ve giderek mükemmelleşir. Buna göre gelişimi harekete geçiren iki güç vardır: a) İçsel bir dürtü. Bu, örgütlenmeyi daha da karmaşıklaştırır. b) Adaptasyon. Bu da organizmanın çevreye uyumunu sağlar. Darwin’e zemin hazırlayan bu görüş, evrimi “mükemmele doğru bir gidiş” olarak görür. Bu görüşe göre yaşadığımız toplum varolanlar içinde en mükemmel olanıdır, çünkü diğerlerini eleyerek gelişmiştir. Darwin bunu “varolma mücadelesi” olarak açıklar. Her türde gereğinden fazla birey vardır. Bu nedenle sürekli bir var olma mücadelesi yaşanır. Dolayısıyla evrim bir gelişim değil, bir “ayıklama”dır. Bireyler geliştikleri için değil değiştikleri için evrim gerçekleşir. Bu değişim organizmada var olan küçük ama önemli farklara dayanır.

Bu görüş, toplumsal alanda da çevresel ve maddi koşullara uyum ile sağlanan evrimin mükemmelliğe doğru ilerlediğini öne sürer. Türler arası evrim ve gelişme teorisinin bu şekilde topluma uyarlanması, beraberinde çatışmalı gelişme fikrinin mutlak doğru olarak kabulünü de getirmiştir. Doğadaki evrimin mükemmele doğru gidiş olduğu yaklaşımının topluma uyarlanması, beraberinde sınıfların birbirlerini yutarak ilerlemesi meşru görmeyi getirmiştir. Kuşkusuz bu sonuca ulaşan evrimci anlayış, en az yukarıda tartıştığımız “devrimci” anlayış kadar çatışma ideolojisini beslemektedir. Kautsky’de, Bernstein’da, Avrupa komünist partilerinde evrimci sosyalizm adına geliştirilen kimi teorilerin bu görüşle aynılaştığı, kimilerinin ise çatıştığı bilinmektedir. Konumuz kapsamını aştığından bunlara değinme gereğini görmüyoruz. Ancak sınıflı toplumun bir istisna, bir sapma olduğunu, esas olanın binlerce yıllık evrimsel gelişmenin hâkimiyeti olduğunu savunan teorisyenlerin hiç de az olmadığını belirtmek gerekir. Ancak toplumu canlı bir organizmaya indirgeyen, insanlık tarihinin örüntüsünü biyolojik evrime indirgeyen anlayışlara karşı doğru gelişim çizgisini savunan görüşler de vardır.

Özgürlük Arayışından Vazgeçilemez

Bir geçiş döneminde olduğumuz bilinmektedir. Belirsizlik ve kaos ortamının nereye doğru evrileceğini güçlerin karşılıklı mevzilenişleri belirleyecektir. Bu aşamada özgürlük ve eşitlik için mücadele edenler iki tercihle karşı karşıyadırlar:

1- “Bunca yıllık mücadele, devrim deneyimleri ve bunca kanlı kavga göstermiştir ki kapitalizmin yenilmezliği ve kendisini dönüştürme gücü devam ediyor; bu durumda kapitalizme karşı mücadele anlamsızdır” deyip, kendiliğinden bir süreçle kapitalist sistemin demokratikleşmesini beklemek.

“İdeolojiler çağı bitmiştir” bu anlayışın temel düsturu olarak ezilenlere empoze edilmeye çalışılmaktadır. Reel sosyalizmin çözülüşü ve geleneksel sol politikaların iflası da bir sistem başarısı olarak lanse edilmektedir. “Tarihin sonu” tezi özgürlük arayışlarının son bulmasının psikolojik alt yapısını oluşturmaktadır.

Toplumsal hakimiyeti bu şekilde sağlayacağını hesaplayan sistem, bireycilik ve belirsizlik olgularından da yararlanmaktadır. Bugün bireycilik bir yaşam tarzı olarak en üst aşamada pazarlanmakta, teknoloji bireylerin tek başlarına da yaşayabileceklerini kanıtlama üzerine geliştirilmektedir. Sistemin kalıcılığı bu şekilde pazarlanırken, geleceğe dönük belirsizlik yine de engellenememektedir. Kaos ve belirsizlik, kendini sistem içinde kalarak koruma güdüsünü beslemekte, özgürlük ve güvenlik ikileminde tercihleri güvenlikten yana döndürmektedir.

2- “Değişim ve dönüşümün her zamankinden daha fazla mümkün olduğu bir süreçte yeniden yapılanmayı gerçekleştirerek, örgütlü mücadeleyi yeni paradigma temelinde yükseltme...” (Mahir Deniz, Özgür Yurttaşlık ile Komünal Toplumsallaşma, Tevn Yayınları, s. 31.)

İkinci tercih, bir yeniden yapılanma ve mücadele tarzını belirleme sürecidir. “Mücadele tarzı nasıl olacaktır?”, “Eskiye göre değişen ne?” gibi sorulara yanıtlar bulma sürecidir. Özgürleşme hedefi evrenseldir. Ancak bu özgürleşme tasarımına dayalı yaşam projesi her zaman özgürleşmeye hizmet edemeyebilir. Hedeflenen toplum biçimine ulaşmanın koşulları olgunlaşmamış olabilir. Gerek ekonomik-teknik gerekse sosyal olarak istenilen topluma ulaşmanın zamanı gelmemiş olabilir. Ancak özgürlük ütopyası duraksayamaz, kendi koşullarını yaratır.

Bir çözüm projesi, hitap ettiği toplumun ne tür ihtiyaçlarının olduğu ve bunlara nasıl çözümler bulunabileceği sorularına cevaplar içerir. Toplumun yönetsel, güvenlikle ilgili ve ekonomik ihtiyaçları vardır. Özgürlük, toplumu oluşturan bireylerin bu konularda kendi iradelerini ortaya çıkarıp sürece katmalarıyla somutluk kazanabilir. Dolayısıyla soyut bir “özgürlük” vurgusundansa, yaşamın her alanında somutlaşan bir cevap tercih edilmelidir.

Mücadelenin radikalliği, önüne koyduğu hedeflerin imhasını isteme oranıyla ölçülemez. Radikallik, hedeflere ulaşmadaki örgütlülük ve ısrardır. Sosyalizm, komünalizm, demokratikleşme bir hedeftir. Klasik görüşlerin aksine bu hedeflere ulaşmak sadece sanayinin, teknolojinin geliştirilmesi veya devletin ele geçirilmesiyle sağlanamaz. Çoğu zaman devleti ele geçirmek hedefi, özgürleşmeden uzaklaştırabilmektedir. Devlet iktidardır, onu hedefleyenleri iktidar hırsıyla donatır. “Devlete hâkim olma”nın bir sınırı yoktur. Demokratik ekolojik cinsiyet özgürlükçü toplum paradigması temelinde bir toplumsal mücadele, bütün bu deneyimlerden sonuç çıkarmak gibi muazzam bir potansiyele sahiptir. Geleneksel yöntemlerin iflas ettiği ne kadar somutsa, yeni paradigmanın oluşumu için gereken koşulların oluştuğunu da bir o kadar somuttur ve bunu görmek gerekir. Ancak tarih bize koşulların tek başına yetmediğini de göstermiştir. En az koşullar kadar ezilenlerin iradesinin de olgunlaşması ve pratikleşmesi gerekir.

Teorik düzlemde yeni bir paradigmanın oluşumu için cesur adımlara ihtiyaç vardır. Geleneksel sosyalist görüşlerdeki parti ve devlet olguları, öznenin tekilliği, ahlak, din gibi manevi-moral alanlara yabancılaşma, doğrusal tarih anlayışı ele alınabilmeli ve bunların ulusal-toplumsal kurtuluş mücadeleleri üzerindeki zihinsel etkileri, tahribatları cesurca masaya yatırılmalıdır. Konumuz bağlamında, toplumsal sorunların çözümünü “evrim-devrim” ikilemine sıkıştırmanın zengin mücadele deneyimini adeta yok sayma anlamına geldiği fark edilmeli ve bu bakışta ısrarın sonuçları görülmelidir. Başlangıç, çözüm tarzının somutlaştırılması oranında sağlıklı olabilir. Bu da yeniden yapılanmayı zorunlu kılmaktadır. Özgürlük umudunun devam etmesi ancak yeniden yapılanmanın çözüm tarzını somutlaştırmakla sağlanabilir. Demokratik Ekolojik Cinsiyet Özgürlükçü Paradigma temelinde sistemin doğru çözümlenmesi kadar, sistem karşıtı mücadelenin de doğru çözümlenmesi ve mücadele araçlarının doğru tespiti gerekir.

Evrim veya Devrim İkilemi Yerine Demokratik Komünalizm

İktidarı hedefleyen makro düzeydeki çözüm projelerinin de, doğal evrimle yani sürece müdahale etmeden sonuca doğru gidileceğini öngören çözüm projelerinin de sonuç alamadığı görülmüştür. Zıt gibi görünen bu iki yaklaşım aslında birbirlerini tamamlamaktadır. İktidarı hedefleyen, toplumsal dönüşümü devleti ele geçirmekte gören, ama devleti ele geçirmeyi başaramayan veya ele geçirdikten sonra devlet aygıtının yarattığı şiddet sarmalından ürkenler bu kez karşı kutba savrulmuş, kapitalizmden kurtuluşun olamayacağını, ancak onu değiştirmek, demokratikleştirmek için mücadelenin mümkün olacağını ilan etmişlerdir.

Küresel kapitalizmden kurtuluş imkanı bugün yeniden ezilenlerin gündemi haline gelmiştir. Ancak, “Nasıl bir kurtuluş?”, “Hangi araçlarla ve nasıl bir mücadele?” sorularına her kesimin farklı yanıtları vardır. 1848, 1871, 1917 devrimleri insanlığın kurtuluş umudunun birer biçimiydiler. Gerçekleştikleri zaman büyük ümide yol açan bu devrimler, ne yazık ki liberalizmin etkisine girmekten kurtulamadılar. Denilebilir ki, her yenilgi insanlık açısından bir trajedi doğurdu. Sisteme karşı olan devrimlerin yenilgisi veya sisteme eklemlenmesi özgürlük düşlerinin ertelenmesine veya yıkılmasına yol açtılar. 1848’de emekçileri aldatarak aristokrasiyle uzlaşıp iktidara yerleşen burjuvazi, sadece üç bin emekçiyi katletmekle kalmadı, bunun yanında eşitlik, özgürlük ve demokrasi isteyenlerin ümitlerini de yok etmek istedi. Yine Paris komününde umudunu devrime bağlayıp ayaklanan emekçiler benzer bir sonuçtan kurtulamadılar. Paris komünü yenilgisinden sonra sosyalistler de kendi içlerinde bölündüler. Burjuvaziyle uzlaşmak isteyenler, demokratik çalışmaları yeterli görenler, parlamentoya girmeyi hedefleyenler ve her koşulda devrimci şiddet yoluyla iktidarı hedefleyenler kendi cemaatlerini oluşturdular. Bu gruplar arasında artık burjuvaziyle proletarya arasındaki kadar büyük bir uçurum oluşmuştu. Yenilgi, kendi hükmünü icra ediyordu, yenilenler birbirleriyle uğraşmaya başlamıştı.

Tarihi fırsatları çok iyi değerlendirip başarıya ulaşan Ekim Devrimi’nin yarattığı heyecan dalgası ise akademik bir çevreyle sınırlı kalmadı. Dünyanın dört bir yanında özgürlük-eşitlik umutları yeniden yeşermiş ve hatta vücut bulmuştu. Artık özgürlüğün yöntemi Ekim Devrimi yöntemiydi. Ezilen halklar onu değişik biçimlerde yorumlayarak kendi toplumlarına uyarladılar. Birçoğu da başarılı oldu. Ancak yeni devrim dalgası önce içte tutuculaşıp tasfiyelere başladı, ardından bir “efendi”den kurtulan halklara “yeni efendiniz benim” demeye başladı. Umut kaynağı olarak görülen Ekim Devrimi, yıkılmadan çok önce umutsuzluk kaynağı olmuştu bile.

Çevreci, feminist ve kültürel perspektifli akımlar siyasetin öznesi olmaktan hayli uzaktırlar. Tarih boyunca da sistemin gediklerine vuran ve o gediklerin sistem tarafından onarılmasına yol açan birer uyarıcı olmanın ötesine geçemediler. Bugün devrin umudunun ötelendiği, küreselleşme karşıtı Dünya Sosyal Forumu gibi organizasyonlar yapan alternatif akımların sığ tartışmaları aşamadığı ve yeni alternatiflerin ciddi düzeyde aranmadığı bir çözümsüzlük sarmalı yaşanıyor. 11 Eylül sonrasında gelişen ABD hegemonyası tüm çözüm arayışlarını kendine bağlamak istemektedir. “Ezilen halkları diktatörlerden kurtarma ve demokrasiyi inşa etme biçiminde pazarlanan ABD çözümü özünde klasik bir Amerikan macera filminde son dakikada yetişip tehlikeyi bertaraf ederek dünyayı kurtaran Amerikalı kahramanın öyküsüdür. Sayısız defa tekrar edilmesi onun etkisini kırmamış, aksine ezilen halkların bilinç altına normal bir olgu gibi kendi özgür düşünceleriymişçesine zerk edilmiştir.”

Rudolf Bahro, daha reel Sosyalist kamp dağılmadan önce, “sadece yeni bir düşünüş değil, yeni bir hissiyat lazımdır” der. Ona göre “değiştirilmesi gereken tüm insanın kendisi, kendini algılayışı; kendini var ediş biçimidir. Bunun için seferber edilmesi gereken de sadece akıl değil, duygusal ve manevi potansiyelimizdir” (Rudolf Bahro, Nasıl Sosyalizm? Hangi Yeşil? Niçin Tinsellik?, Ayrıntı Yayınları, s. 57.)

Avrupa Marksizminin ileri gelenlerinden G. Lukacs Sosyalizmin ahlak yoluyla reformasyonundan söz eder. Ona göre ya verili olan sineye çekilmeli ya da tamamıyla içe dönük bir eyleme yönelinmelidir. “Bu da dünyayı değiştirme yolunda açıkta kalan tek noktayı yani insanın kendisini değiştirmenin yoludur, yani ahlak” der. (György Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci, Belge Yayınları, s. 100.)

Ancak Lukacs da salt ahlakla sınırlı kalmanın normatif bir düzenden öteye gidemediğini vurgular. Bu nedenle, çözümü “ancak kendisi bir bütün olan özne becerebilir” diye vurgulayarak görüşlerini somutlaştırır.

Herbert Marcuse daha somut bir çerçeve çizer: “Değişimin faillerinde radikal bir değişim olmaksızın radikal toplumsal değişim olmaz” (Herbert Marcuse, Karşıdevrim ve İsyan, Ayrıntı Yayınları, s.48). Marcuse devrimin tarihsel yerini, “temel ihtiyaçların tatmininin devlet kapitalist ve devlet sosyalist toplumunu aşan ihtiyaçlar yarattığı bir gelişim düzeyi” (Herbert Marcuse, Karşıdevrim ve İsyan, Ayrıntı Yayınları, s.23) biçiminde formüle eder. Sistem bir zor-şiddet aygıtına sahiptir, onu ele geçirmek için benzer bir aygıtı oluşturmak, benzer bir süreklilik ve kararlılık gösterebilmek gerekir. Marcuse ayrıca burjuva devrimini, sadece devrimin gerçekleştiği an olarak görmenin yanılgısına da işaret eder. Feodal toplumda burjuvazi adım adım ekonomik iktidarı ele geçirmiş, siyaseti de etki altına almıştır. Siyasi iktidarı ele geçirdiğindeyse ekonomik hâkimiyetini zaten tamamlamıştır.

Aslında, devrime katılan öznenin bizzat kendisinin dönüşümü Marx’ın da temel önermelerindendir. “İşçi sınıfının kurtuluşunu, işçi sınıfının kendisi başarmalıdır” der. Ancak burada öznenin tekilleştirilmesi, salt işçi sınıfıyla sınırlandırılması başka sorunların doğmasına neden olmuştur. Daha işin başındayken yapılan bu hatalı çıkış, mücadele tarzının da sorunlu olmasına neden olmuştur.

A. Fırat “öncelikle yanıtlanması gereken başta gelen soru teorik çerçevemizin nasıl olması gerektiğidir. Teorisiz olmak nasıl bir sonuç doğurur? Eksik ve yanlış teoriler nereye götürür? Yetkin ve amaca uygun teorik bir çerçevenin özellikleri neler olmalıdır?” der. Evrim-devrim ikilemine saplanma, taktik ve stratejide yaratıcı olamamanın altında da teorik çerçevenin oluşturulamaması yatmaktadır. Devrim fikri ve hayali çekicidir. Özellikle ezilenler için yüzlerce yıl boyunca baskı gördükleri aygıtı yok edip ortadan kaldırmak vazgeçilemez bir düştür. Bu gerçekle birlikte “devrim”in çekici gelmesinin nedenleri de iyi irdelenmelidir: a) Toplumsal ilişkileri tanımlamak yerine onları temsil eden “özü” aramak daha kolaydır. Bu sistemin yegâne sorumlusu bu devlettir, o halde hedef de bu olmalı demek hem hedefleri azaltır hem de arayışın derinleşmesini engeller. b) Genellikle bir başlangıç noktasından hareketle toplumsal olayları tanımlamak daha kolaydır. “Ekim devrimi Ekim 1917’de gerçekleşti” çıkarsaması aynı zamanda o süreci sembolik bir tarihe de yerleştirmiş olur. Oysa bu, gerçeğin sadece bir yönüdür. Toplumsal olaylar aslında dağınık ve birbirlerine belli ilkelerle bağlı sayısız olay-olgunun toplamıdır. c) Devrim herhangi bir toplumsal hareketliliği simgesel bir kökene, mitolojik bir başlangıca bağlar. Oysa toplumsal olayların çözümü için yetkin ve amaca uygun bir teorik perspektifle aydınlatılmış uzun erimli bir toplumsal dönüşüm gerekir.

Tam da bu nedenle demokratik ve ekolojik toplum projesi derin bir analize tabi tutulmalıdır. Demokratik ve ekolojik toplum projesinde sistemi “devirmek” veya “kendiliğindenliğe bırakmak” yerine, toplum tüm yönleriyle yeni baştan tanımlanmakta, her ana yayılmış yeniden bir yapılanma perspektifiyle çözümün yolu aranmaktadır.

Demokratik Komünalizm olarak formüle edilen bu projeyi kısaca özetlersek:

1- Devlet dışı sistem: Devletçi tüm yaklaşımları aşmak kadar, salt devleti devirmek üzerine bina edilen kurtuluş projelerini de aşmak gerekir. A. Fırat “Devlete götüren tüm düşünce ve hareket yapıları, iddiaları ne denli eşitlikçi ve özgürlükçü olursa olsun ters sonuç doğurmaktan kurtulamazlar. Her devlet eşitsizlik ve özgürlüksüzlük üretir. Özgürleştiren devlet olamaz. Dolayısıyla arayış devlet dışı yapılanmalarla ve devlet dışı bir zihniyetle olmalıdır.”

2- Alternatif tarih anlayışı: Düz-doğrusal tarih algısı Marksizmin ve genel olarak sosyalist kampın en önemli açmazlarından biridir. Hegelci idealist felsefenin farklı bir yorumu olan bu tarih algısı, toplumların hep ileriye doğru evrildiğini, bir toplum biçiminin kendinden öncekinin zorunlu sonucu olduğunu ve zorunlu olarak yerini kendinden sonraki toplum biçimine bırakacağını öngörür. Doğrusal tarih algısının sonucunun da devrim anlayışını doğurduğunu belirtmek gerekir. Buna göre devrim, gelişmesi bir şekilde durdurulan veya engellenen toplumların önünü açmak için zor-şiddet yoluyla müdahale etmektir. Kenneth Boch, bu görüş için şunları söyler: “İlerleme fikrini ele aldığımızda tam tersi konuma düşüyoruz: Görünüşte basit ve düzayak olan bu kavram, onu yakından incelediğimizde bizi modern Batı toplumsal düşüncesinin en tedirgin edici sorunlarının bir bölümünün içine çekmektedir”. Uygarlığı hep ileri doğru yürüyen bir aygıta dönüştüren bu görüş ile devrim algısındaki paralellik görülmelidir. Dinsel anlayıştan kaynaklanan bu tarih algısı sonu cennetle biten bir ilerleme anlayışının sosyolojik düzlemdeki ifadesidir. A. Fırat, “Sürekli ilerleme doğru olsaydı, metafizik bir idealcilik geçerli olurdu” der. Tarih algısı “gelişim, evrim, çeşitlilik, farklılık” (A. Fırat) üzerine kurulu bir özgürlük arayışı, çözüme de daha yakın durabilir.

3- Komünalite: Toplumsal varoluşun özünde olan komünalite, toplumun yeniden özdeğerlerine kavuşması için temel çözümdür. Bunun dışındaki çözümler ancak var olan hiyerarşik-devletçi sistemin devamına hizmet ederler. Yürütülecek olan mücadele komünalitenin yeniden inşasına götürmelidir. Özgürlüğe ve eşitliğe yönelen bir mücadele zor-şiddet sarmalına sıkışıp kalmamalıdır. Yöntem, uygulayıcısının algısını da değiştirir. Zor uygulayarak komünalite kurulamayacağı gibi, meşru savunma dışında zoru uygulayan da komünaliteden o oranda uzaklaşır.

4- Sınıf Savaşımı: Marksizme göre ezen-ezilen sınıflar arasındaki savaş tarihi ilerleten güçtür. Bu görüş yukarıda ifade edilen doğrusal tarih anlayışının bir sonucudur. Tarih ilerliyorsa, kaba deyimle, bunun yakıtı, itici gücü de sınıf savaşımıdır. Bütün eserlerinde sınıf savaşımının bu biçimiyle hesaplaşan A. Fırat, tarihin esas gücünü, “sınıf mücadelesini de kapsayan demos’un (halk) var olma tarzıyla onun bu tarzına yönelerek kendini beslemeye çalışan savaşçı-iktidar kliği arasındaki mücadele” olarak ifade eder.

5- Diyalektik yorumu: Diyalektik materyalizme göre doğa statik biçimde değişmez ve sabit değildir; kendi oluş ve gelişim süreci içinde incelenmelidir. Tekil olay-olgular diğerleriyle olası ilişkileri ve nedensellik ilişkileri içinde incelenmelidir. Diyalektiğin bilinen dört yasası da buna göre oluşmuştur: a- Nicel birikimlerin nitel değişimlere dönüşümü yasası, b- Karşıtların birliği ve savaşımı yasası, c- Çelişki yasası, d- Madde bilinçten önce gelir. Özellikle zıtların birliği ve karşıtlığı yasasının 150 yıllık mücadele üzerinde yaptığı olumsuz etki bilinmektedir. A. Fırat, zıtların birbirini yok edemeyeceğini, ancak daha üst düzeye ulaşabileceğini belirtmektedir. Kapitalizmi yok edip sosyalizme ulaşmak “ancak soyut bir varsayım” (A. Fırat) olarak kalabilir. Diğer yandan diyalektik “Hiçbir şey yoktan var edilemez, var iken de yok edilemez” demektedir. Zıtların birbirini yok edebileceği yasası yine diyalektiğin bu bakışıyla çelişmektedir. Burjuvaziyi yok etmek, kapitalizmi yok etmek gibi yaklaşımların bu “yok etme” nosyonuna yükledikleri anlam, bu yönüyle belirsizleşmektedir. Yukarıda belirtilen kurumları ele geçirmenin kapitalizmi yok etmediğini, çünkü kapitalizmin o kurumlardan ibaret olmadığını, aynı zamanda bir zihniyet olduğunu, uygun koşullarda daha güçlü bir şekilde hortladığını tarih göstermiştir.

Diyalektik anlayıştaki zorunluluk algısı üzerinde de kısaca durmak gerekir. Devletin doğuşu da sınıflı toplum biçimlerinin doğuşu da zorunluluk değildir. Kapitalizm, feodalizm veya kölecilik kadiri-mutlak değildir ve bir hak gaspı sonucunda oluşmuşlardır. Zorunluluk algısı tersten sınıflı toplumu meşrulaştırmaktadır. Oysa sınıflı-devletli toplum olmasaydı, komünal toplumun devam edebileceğini bugün artık daha somut görebiliyoruz.

Bu kısa gezinti Demokratik Komünalitenin nasıl bir mücadele ile oluşturulabileceğini belirtmek için bize zemin hazırlamıştır. Çalışmanın bundan sonrasında evrim-devrim ikilemine saplanmadan uygarlığın genel bunalımını aşmak ve özgürleşmek için yapılması gereken mücadele tarzını ele almaya çalışacağız.

A. Fırat, BHS’de üç mücadele tarzı olduğunu işaret eder. Bunlar çoğunlukla iç içe geçmiş üç düzlem biçimindedir. Birinci düzlem savaşçı iktidar kliğin tam zaferinin yaşandığı durumdur. Bu tip bir toplum faşizm, totalitarizm gibi rejimlerle yönetilir. Herhangi bir 6muhalif sese izin verilmediğinden, böyle bir sistemde varlığını sürdürmek isteyen her birey veya grup meşru savunma hakkını sonuna kadar kullanarak direnecektir. Aksi halde zihniyet düzeyinde bile varlığını sürdüremez. Başarı için rejimin devrilmesi veya değişime zorlanmasından başka çare kalmamıştır.

İkinci düzlem; halkın savaşçı-iktidar kliğine karşı özgür yaşam düzenidir. Her halkın, dinsel veya siyasal grubun, birbirleriyle ve doğayla uyumlu bir şekilde yaşayabilecekleri bu düzen komünalitedir. İnsanın olumlu tüm özelliklerinin doğuş kaynağı olan doğal toplumun, bugün yaratılan tarihsel mirası da yüklenerek, varlık bulduğu bu toplum biçiminde uygun bir mücadele ile özgür yaşam kurulup korunabilecektir.

Ve son olarak; barış-istikrar ya da denge durumu vardır. Denge durumunda güçler arası sıcak savaş yoktur. Mücadele savaş dışındaki araçlarla devam etmektedir.

Bir mücadele tarzını tayin etmek, aynı zamanda özgürleşmenin niteliksel veya niceliksel dönüşümle: yapılabileceği konusunda tercih yapmaktır. Kurumsal düzenlemeler veya yasal değişimlerin sonuç alıcı olduğu veya sona yaklaştırdığı dönemlerde radikal karşı koyuşlar bazen hedeften uzaklaştırabilir. H. Marcuse, “devrim, bünyesinde bilinç ile duyarlılığın, boş zamanların olduğu kadar çalışma sürecinin, maddi olduğu kadar kültürel de olan ihtiyaçlar ile özlemlerin radikal dönüşümünü barındırır” demektedir. (Herbert Marcuse, Karşıdevrim ve İsyan, Ayrıntı Yayınları, s.22.)

Devrim olgusuna yüklenmesi gereken anlam, bir toplum biçiminden başka bir toplum biçimine radikal bir sıçrama değil de, etkileri toplumun her alanına nüfuz eden köklü zihinsel ve maddi değişimler olunca, mücadele tarzı da buna bağlı olarak uzun erimli, zorlu ve yapısal karakterde olacaktır. Değişim, salt yönetim erki veya üretim ilişkileri üzerinde olmamalı demek, eski, köhne yapıyla uzlaşmak değildir, aksine gerçek radikal kopuşun zeminini oluşturmaktır. Radikal kopuş kurumları devirmek değil zihniyeti “devirmek” ve yeniyi inşa gücü gösterebilmektir. M. Foucault, “bana öyle geliyor ki reform hayaletiyle korkutularak yapılan tüm sindirme, siyasal mücadeleye, siyasal erk alanındaki mücadelelere uygun bir stratejik çözümlemenin (bizim açımızdan bir taktik çözümlemenin) yokluğuyla ilgilidir” der. Sorun yalnızca mücadele tarzı veya yalnızca amaçlar değil, amaçlar ile mücadele tarzı arasındaki optimal dengeyi oluşturmaktır.

Buraya kadar anlatılanları toparlarsak;

a) Klasik evrim, devrim, reform algıları içinde bulunduğumuz süreçte çare olmaktan çıkmışlardır.

b) Mücadelenin öznesi olarak rol oynamayan sınıf ve grupların siyasal temsiliyetinde değişimler yaşamıştır.

c) Bütün bunlara rağmen özgürlük mücadelesi devam edecektir. Sorun bu mücadelenin yöntemini ve mücadeleyi yürütecek özneleri doğru tespit edebilme sorunudur.

Özgürlük İçin Mücadelenin Esasları

Sisteme karşı bir mücadele yürütmek amaçlanıyorsa, sistemin de buna kolaylıkla geçit vereceği düşünülmemelidir. Wallerstein, bugün yürütülen mücadeleye “gelecek beş yüzyılın tarihsel sisteminin temellerini atmak” diyor. Belki geçmişteki kadar kanlı ve birbirini yok etme üzerinden yürümeyecektir, ancak basit kurumsal düzenlemelerle veya birkaç hak kazanımı ile ulaşılabilecek bir sonuç olmadığı da ortadadır. Zihniyet dönüşümüne dayalı sistem mücadelesi, Demokratik Ekolojik Cinsiyet Özgürlükçü Toplum Paradigmasıyla ilk kez gerçek bir kopuşu ve yeniyi inşa etmeyi hedeflemektedir. Yalnızca mevcut küresel kapitalizm ve onun bölge temsilcileri olan ulus devletlerle değil, beşbin yıllık devletçi toplum zihniyetiyle de savaşılmak istenmektedir. Beşbin yıllık özgürlük mücadelesi de gösteriyor ki egemenler sınıfsal konumlarından ve sermayelerinden kendi istemleriyle vazgeçmeyeceklerdir.

Egemenlerin hayli zengin bir deneyime ve olanaklara sahip oldukları iyi bilinmektedir. Buna karşın, özgürlük mücadelesine soyunanların olanakları kısıtlı, güçleri dağınık ve mücadele için gereken zihinsel formasyonlardan önemli oranda yoksundurlar. Zihinsel kalıpların çoğunluğu bugün bile, hala reel sosyalist retoriğin etkisi altındadır. Ekonomik, eğitsel ve yaşamsal koşulları eskisine oranla daha kötüdür, dolayısıyla egemenlerle aralarındaki uçurum da derinleşmiştir. Dolayısıyla yaşadığımız kaos ortamından kurtulmak için en uygun mücadele tarzını oluşturmak bugün daha da yakıcı bir görev olarak karşımızda duruyor.

1- Bugüne kadar tanık olduğumuz “devrim” örneklerini incelediğimizde, devrimlerin devrilen iktidarların genellikle gericileştiği, restorasyonlarla, reformlarla ayakta kalmaya çalıştığı dönemlerde gerçekleştiğini görüyoruz. Devrimler için devrimin öznesi olan sınıf ve grupların hazır olmasının yanı sıra devrilen iktidarların “miadını doldurması” da önemli bir koşuldur. Örneğin köleciliğin zirvede olduğu çağlarda feodalizmin gelişmesi ve devrim yapması düşünülemez bile. 1789 burjuva devrimi gerçekleştiğinde monarşik krallık çoktan miadını doldurmuş, ayakta kalmak için her çareye başvurmaya başlamıştı. Eğer Fransız krallığının Avrupa’ya egemen olduğu yüzyıllarda burjuvalar bir devrim denemesine girişselerdi başarısız olacakları gibi, katledilmekten de kurtulamazlardı. Ekim Devrimi döneminde de Çarlık içteki karışıklıklar ve dıştaki saldıralar sonucunda giderek zayıf düşmüştü. Nitekim 1917 Şubat’ında burjuvaziyle uzlaşarak yeni bir hükümet oluşumunu kabul etmişti. Şubat Devrimi bir burjuva devrimidir. Lenin ve arkadaşları da Çarlığın güçsüzlüğünden, burjuva hükümetinin iktidara tam sahip olamamasından yararlanarak hızla örgütlenir ve iktidarı ele geçirirler. Devrimlerin oluşumunda devrimci güçlerin örgütlülüğü, programı kadar, sistem sahiplerinin yönetememe krizinin de etkili olduğunu görürüz.

Marx, “Alman İdeolojisi”nde, koşulların insanı yarattığı kadar insanın da koşulları yarattığını söyler. Klasik söylemde devrim maddi koşulların bir eseridir. Üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişki derinleşir ve devrimin maddi koşulları oluşur. Ancak eğer çelişkinin olgunlaşmasını beklemek gerekiyorsa koşullar kendi kendini yaratacak demektir; eğer müdahaleyle çelişki olgunlaşabiliyorsa bu durumda da toplumsal gelişme insan iradesine bağlı demektir. Dolayısıyla çelişkinin olgunlaşmasını, devrimin maddi koşullarını beklemek sanıldığı gibi “radikal” bir müdahale değil, koşullara teslim olmaktır. Doğru olan, koşullara müdahale etmenin gerektiği kadar, koşullar tarafından belirlenmenin de mümkün olduğu bilinciyle hareket etmektir.

Devrim örnekleri, hep iktidarın-devletin ele geçirilmesinin örnekleridir. Keza reel sosyalist anlayış da devrimi, bir iktidarı devirip yönetimi, dolayısıyla devleti ele geçirme üzerine kurar. İktidarın, devletin ele geçirilişi stratejisi bir kurtuluş stratejisi değildir. Çünkü iktidar toplumun zayıflamasıyla güçlenir. İktidar toplumsallaşmanın zıddıdır. Toplumu oluşturan komünal değerlerin zayıflamasıyla güçlenir. Toplumsallaşmanın yararına olan her şeyin gasp edilmesiyle güçlenir. Böyle özellikleri olmasına rağmen, hala iktidarı-devleti hedefleyen bir strateji nasıl “kurtuluş stratejisi” olabilir ki?

İktidar hedefleyen stratejilerin bazıları “devrim yapmış” ve iktidarı ele geçirmişlerdir, ancak kısa sürede yozlaşmaktan kurtulamamışlardır. İçte dejenerasyon ve şiddet, dışta ilkesiz bir politika yürüterek başlangıç ilkelerine ters düşmüşlerdir. Devlet düzeyinde iktidar sahipleri değişebilir ve buna dayalı olarak toplumsal planda da kısmi değişimler yaşanabilir. Ancak bunlar, yaratılan yeni sorunlar yanında genelde gölgede kalmış, topluma yararlı etkileri sınırlı olmuştur.

Bu noktada “devrim” kavramının bağlaşımlarını tartışmakta yarar var. Eğer devrim denilince iktidarın el değiştirmesi anlaşılıyorsa, kuşkusuz bu durumda iktidara yönelik bir müdahalenin “darbe” mi “devrim” mi olduğu ayrımı önemli hale gelir. Wallerstein “modern dünya-sistemi oluşturan devletlerde hiçbir biçimde devrimler olmamıştır ve eğer biz devrimlerle, varsayımsal olarak bir devrimin meydana gelmiş olduğu devletin tmeldeki toplumsal yapısını ve işleyiş tarzını dönüştüren bir değişimi kast ediyorsak, devrimler olamazlardı” der. (Immanuel Wallerstein, Ütopistik, Aram Yayınları, s. 18.)

Lenin, “Devrim, proletaryanın ‘yönetim aygıtı’nı, evet tüm devlet aygıtını yıkmasından ve yerine yeni, silahlı işçilerden oluşan bir aygıt kurmasından ibarettir” demektedir.

Kuşkusuz bu mücadeleler ezilenlerin mücadelesinde önemli kazanımlara yol açmış ve kendi öznelerine büyük olanaklar sağlamışlardır. Ancak devletin-iktidarın temel karakterinde bir değişim yaratamayan, bir devlet biçimini bir başka devlet biçimine taşıyan, toplumun dönüşümünü-evrimini bununla bağlantı içinde veya bundan da geri planda ele alan bir stratejinin beklenen rolü oynayamayacağı da açıktır. Bu, devleti ele geçirmeyi kurtuluş sayan anlayışlara karşı, binbir suratlı iktidarın oynadığı bir gölge oyunundan başka bir şey değildir.

2- Devrim, belirli bir zaman diliminde patlamalar biçiminde beliren politik koşullar ve bu koşullara yapılan “ilerici” müdahalelere işaret eder. Reel sosyalist dünya ise devrimci koşulların olgunlaşmasını bekleyecek kadar sabır gösteremeyip, o koşulları volantarist bir yönetimle “olgunlaştırmayı” temel strateji olarak benimsedi. Bu anlayışa göre, bir ülkede devrimci durum yoksa yaratılmalıydı. Söz konusu stratejik anlayış sosyalist siyasette jakobenizmin 20. yy’daki versiyonlarına dönüşüp çeşitli biçimlerde vücut buldu. Ancak diyalektik olarak bir toplumda müdahale edilecek koşullar birden fazladır ve bunların hepsine aynı yoğunlukta müdahale etmek imkânsızdır. Her ne kadar bir toplumda başat bir çelişki olsa da, bunun yanı sıra toplumda üst üste binmiş bir dizi irili ufaklı çelişki vardır ve herhangi bir dışsal müdahale bunların her birini farklı etkiler.

Başka bir engel ise toplumsal dokunun yapısıyla ilgilidir. Toplum hem ekonomik olarak hem dinsel olarak hem de etnik yapı olarak çok farklı sınıf ve gruplara bölünmüştür. Dolayısıyla toplumsal sorunların çözümünde grupların bazı ortak beklentileri bulunmakla beraber, esasen her grup kendi içinde kendine has bir programatik gelecek tahayyülü oluşturur. Sürecin iç dinamiklerle gelişmesi gruplar arasında ortaklığın zeminini hazırlarken müdahaleler ise beklentileri ayrıştırmakta, hatta bazen zıtlaştırmaktadır. Yalnızca politik iktidarı ele geçiren devrimlerin ardından bu grupların çelişkileri çözülmemiş, sadece geçici bir süre ertelenmiştir. Devrimin sıcaklığı geçtikten sonra ise çelişkiler daha da katmerleşerek devrim sahiplerine yönelmiştir. Devrim zamanında sağlanan geçici uzlaşma, devrim sonrasında iktidar paylaşım kavgasına dönüşmüştür.

Binlerce yıldır her devrim sonrasında yaşanan tasfiyeler, “arınmalar” sadece o devrimin sahiplerinin sınıfsal veya grupsal özelliklerinden değil, esas olarak devrimin bu karakterinden kaynaklanır. İslam devriminde hesaplaşma, kısa sürede kurucu grup arasında başladı. Fransız burjuva devrimi “devrim önce kendi çocuklarını yer” özdeyişini yarattı. 1848 devrim girişimi henüz oluşum halindeyken devrimi hazırlayan proletarya ile burjuvazinin savaşımına tanık oldu. Ekim Devrimi 1940’lara kadar iç tasfiye yoluyla on binlerce devrim kadrosunun tasfiyesini gerçekleştirdi. Çin devrimi “Kültür Devrimi” adı altında bir entelektüel kuşağı yok etti. Bu listeye geri kalmış ülkelerde gerçekleşen ulusal kurtuluş devrimlerinde yaşanan aşırılıkları eklemek bile gerekmez. Devrimlerin bu karakteri devrimcilerin kötü niyetinde değil, “devrim” olgusunun kendisinde aranmalıdır.

Devleti ele geçirme üzerine bina edilen devrim olgusu her zaman sorunların bastırılması, ötelenmesi, ertelenmesi üzerine oluşturulur. “Yakın ve önemli bir tehlike vardır, bundan dolayı diğer bütün sorunlar bu esas tehlikenin bertaraf edilmesinden sonraya ertelenmelidir” yaklaşımı sorunlu bir yaklaşımdır ve yeni sorunlar yaratır. “Acil görevler” tamamlanıp da yeni rejim kurulduğunda, tüm enerji iktidara rengini vermeye, onu ele geçirmeye yönelir. Bu yarışta da en keskinler, en iyi örgütlenmişler ayakta kalır.

Bu konu bağlamında iki önemli problem karşımıza çıkmaktadır.

a) Tüm süreci bize özetleyebilecek bütünlüklü bir zaman akışı yoktur. Tekil zaman algısı aşılmadan toplumsal sorunlar çözülemez. Toplumsal bütünlük farklı çelişkilerin kendi zamansallığı içinde tanımlanması ile korunur. Bu farklı tarihsel bütünler birbirlerini etkileyip gelişebilirler ama dışsal bir müdahaleen farklı düzeylerde etkilenirler ve bütünlük arayışı bozulur. Bu da çözülmesi gereken çelişkilere yeni çelişkiler ekler. Ne çelişkiye yol açan egemen güçler bir “bütün”dür ne de ezilenler.

b) Devrimci eyleme katılan öznelerin amaçları aynılaşamayabilir ve farklı sonuçlar ortaya çıkabilir. Özneler, birbirleriyle kesişen bir dizi pratiğin yarattığı sonuçları göremeyebilirler, ortaya çıkan sonucu kendi amaçlarından uzak görebilirler. Çünkü diğer öznelerin çabaları onlarınkini de etkilemiş ve dönüştürmüştür. Ve her pratik bir diğerini sınırlandırdığından, gelişen toplam sonuç görülmeyebilir. Bu da devrimin gerçekleşmesinden sonra paylaşım kavgasının bu kez devrimci özneler arasında devam etmesine yol açar.

Eğer bütünlüklü bir toplum algısı böyle farklılıklara, çeşitliliklere bölünerek parçalanmışsa, o halde çözümün de bu çeşitliliğe göre yeniden oluşması gerekir. Eski dogmatik yaklaşımlarla, iktidarı devirme dışındaki tüm arayışların reformizm, revizyonizm biçiminde mahkûm edilmesi sonuç vermemiştir. Onun yerine devrim algısının değişimine gidilmelidir.

3- Alternatif bir mücadelenin başta gelen politik aracı devlet olmayan demokrasidir.

Demokrasi mücadelesi tarihsel ve toplumsal olarak hayli zengin deneyimlerle doludur. Demokrasinin özgürlük ve eşitlikle olan ilişkisi şöyle formüle edilebilir: Demokrasi tüm kimliklerin kabulünü öngörür, demokratik bir toplum yaratmayı hedefler, kişisel özgürlükleri toplumun güvencesine alır, pozitif özgürlükleri genişletir, çoğulcu bir eşitlik anlayışını savunur, toplumsal yaşamın her alanına yayılmayı hedefler ve özgürlükten, eşitlikten beslenir. Özgürlük mücadelesinin “Radikal Demokrasi” anlayışı ise, bu olgulardan hareketle daha somut parametreler üzerinde yükselir. Buna göre, demokrasinin ilkeler düzeyinde ortaya koyduğu gerçeklerden hareketle yeni bir devlet-toplum ilişkisi oluşturmak, demokrasi kavramındaki belirsizliği gidererek çoğulcu ve çok kültürlü bir çözüm platformu oluşturmak, toplumsal alanda var olan ilişki ve kurumları yeni baştan düzenlemek ve son olarak alternatif bir toplum modelini yaratmak gibi hedeflerin demokrasinin kapsam alanında olduğu söylenebilir.

Radikal demokrasinin içinde söylem kadar eylem de vardır. Her şeyden önce toplumu dönüştüren eylemlerin, toplumu oluşturan tüm grup ve çevrelerin iradesine dayanmasını esas alır. Bir eylem, o eylemden etkilenen herkes eylem üzerinde bir anlaşmaya varmışsa meşruluğunu kazanır. Yine sosyalist ahlak gereği eylem içindeki herkes kurumlar aracılığıyla eylemin tartışılmasına ve oluşmasına katılım imkânına da sahip olmalıdır. Katılımcılar herhangi bir baskı hissetmeden çıkarlarını savunabilmeli ve görüşlerini yansıtabilmelidir. Öz olarak radikal demokrasinin esası toplumsal yaşamın pasif değil aktif şekilde yeniden inşası ve bu inşa sürecinde toplumdaki her kesimin aktif katılım şartlarına sahip olmasıdır. A. Fırat, devlet olmayan demokrasi için şöyle der; “Bu yaklaşım anarşistçe bir otoritesizlik, düzensizlik değildir. Anlamlı, gönülden onaylı aydınlatılmış halk düzeninin otoritesidir.”

4- Bu noktada demokratik mücadele ile özgürlük arasındaki bağıntıya da değinmekte yarar var. Mücadelenin gelişimi ile özgürlüklerin gelişimi arasında paralel bir ilişki vardır. S. Bowles, H. Gintis, “Geriye dönüp baktığımızda devrimci olarak adlandırdığımız türden köklü yapısal dönüşümler esasen küçük değişimlerin birikimiyle ortaya çıkar” derler. (Samuel Bowles, Herbert Gintis, Demokrasi ve Kapitalizm, Ayrıntı Yayınları, s.12.) Toplum demokratik değerlerle elde ettiği kazanımları daha fazla kalıcılaştırır, içselleştirir ve üstten dayatılan her çeşit düzenlemeden daha fazla özümser. Elde edilen haklar, özgürlükler bir dizi irili ufaklı mücadele sonucunda kazanılmış kolektif haklardır. Tarihsel ve kolektif bir mücadele ile kazanılan bu haklar hem toplumsal dayanışmayı sağlar, hem de yeniyi yaratmada zemin hazırlar. Dolayısıyla komünal perspektifle oluşturulmuş her kurum özgürleşmenin bir dinamiğidir ve toplumun bütünlüklü dönüşümünde yeri ve rolü vardır. Kazanımların hor görülmesi, küçümsenmesi veya geliştirilmemesi devletçi iktidar zihniyetinden kurtulamamanın bir sonucudur. Binlerce yıllık iktidar kalıntıları hesaba katıldığında dönüşümün her güne yayılması gerektiği açıktır. Bu, aynı zamanda ahlaki bir ilkedir de. Hiyerarşik-devletli iktidarların hakim olduğu toplumlardaki alışkanlıklardan, davranışlardan başlayarak, toplumun her zerresine sinmiş etkileri gün be gün temizleyip yerine komünal değerleri yerleştirmek, “an”lara dağılmış küçük ama sonuç alıcı “devrim”leri başarmakla mümkündür.

5- Yürütülecek mücadele kadar, bu mücadelenin öznesinin kim veya kimler olduğu da önemlidir. Bu yazının kapsamını çok aşacağından, özne sorununa bütünlüklü değil yalnızca konumuz bağlamında değinilecektir.

Toplumdaki çelişkiler özellikle üretimin ve tahakkümün çeşitlenmesiyle giderek artmıştır. Toplumsal mücadeleleri kapsayan “bütünlüklü özne” arayışı sonuç vermemektedir. Demokratik mücadele içinde çıkarlarını bulan her kesim aynı zamanda bu çıkarların temsilini de yapmak ister. Bu durumda “özne”lerin sayısı da artar. Bu, klasik yaklaşımın sonuna gelindiğini gösterir. Demokratik Komünal perspektife göre konumlanan her kesim kendisi için “özne”dir ve bu doğrudur da. Aynı oranda her bir özne birleşik demokratik sosyalizm mücadelesinde “genel özne”nin de bir parçasını oluşturur. Böylece tekil-özerk öznelerin toplamıyla oluşan bir genel özne anlayışına ulaşılır.

Tarihte tek bir sınıfın toplumsal sorunların çözümüne soyunduğu görülmemiştir. Göçebelerin yerleşikliğe karşı direnişi klan-kabilelerin tahakkümcü yapıya başkaldırısı, hak arayışları, sivil itaatsizlikler ve daha bir yığın direniş odağı kendi sorunlarının çözümü için birer öznedirler, dolayısıyla aynı oranda özgürlük arayışında pay sahibidirler. Tüm özgürlük arayışlarını bir sınıfa eklemlemek, tersinden bir hiyerarşik sistem pratiğine girmek olur.

6- Toplumsal sistemler her durumda doğal sistemler gibi değildir. Tez-antitez-sentez ilişkisi toplumsal düzlemde farklı değişkenlere bağlı olarak çeşitlilik arz eder. A. Fırat, kendi diyalektik yorumunu şöyle açıklar: “Şimdiye kadar içine düşülen ya hep ya hiç taklit yaklaşımlardan uzak durarak, sonuna kadar devrim veya savaş ile karşıtı olan sonuna kadar Hz. İsa tavrı (barış) çok geleneksel ve komplike olan iktidar olgusu karşısında başarılı ve etkili olamaz. Direniş, isyan ve inşa çalışmalarını bir yaşam biçimi haline getirerek, özgürlük inisiyatifini elden bırakmadan sistemin tüm güçleriyle yerinde ve zamanında uzlaşmalara varmak daha çok geliştirici ve kazandırıcı bir yöntemdir. Ama tekrar etmeyelim ki demokratik uygarlığın kimliğimiz olduğunu, uzlaşmaya girilebileceğini, fakat devletli uygarlık içinde asla eriyip gitmeyeceğini bilmemiz, yapılandırmamız ve korumamız ŞARTIYLA!”

Sistem içinde kalarak sisteme karşı mücadele etmenin kesintisiz mücadele etmek kadar onun kimi yanlarıyla simbiyotik ilişki içine girmek anlamına da geleceği unutulmamalıdır. Bu karşılıklı etkileşim ve birbirini taşıma durumunda tarafların birbirlerini yok edemeyecekleri ama karşıt olma halini de terk etmeyecekleri görülmelidir. Tarafların birbirlerini yok etmeleri üzerine kurulu projeler oluşturmak yerine, sistem içinde erimeden, inisiyatifi elden bırakmadan, mücadele içinde adım adım komünal yaşamı örgütlemek daha gerçekçidir.

Sonuç olarak, özgürlük mücadelesi doğru örgüt ve eylemlerle başarıya ulaşabilir. A. Fırat, “Amaç ve araç uyumu, birbirlerini karşılama dengesi doğru çözümlenmeden, demokrasilerde yol almak zordur. Yalnız amaç veya araçlara dayalı demokrasiler tek ayaklı topalı andırırlar. Tek ayakla nereye kadar ve ne güçle yürünebilir” demektedir.

Özgürlük ve eşitlik mücadelesi siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel, sanatsal, bilimsel vb. tüm alanlarda oluşturulmuş kurumlarla halkın yönetime katılımını sağlayan, sistem üzerinde baskı oluşturan, istenen değişim dönüşümün öznesi olarak halkın gücünü açığa çıkaran bir siyasetin yürütülmesiyle başarıya ulaşabilir.

 

Okunma 15858 kez