Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Ölüm Orucu ve Sol

Yazan

Selçuk Kozağaçlı

 

“...Adalet Bakanı’nın ‘F Tipi Cezaevlerine nakillerin ertelendiği, bu cezaevlerinde insani yaşama koşullarının sağlanması için, ortak yaşam alanlarının yaratılacağı, hukuksal ve mekansal düzenlemeler çerçevesinde yeniden değerlendirileceği, bu değerlendirmenin ilgili meslek kuruluşlarıyla birlikte yapılacağı ve toplumsal mutabakat sağlanmadan cezaevlerinin açılmayacağı’ yönündeki açıklamasını önemli bulan ve bu açıklamanın takipçisi olacaklarını ilan eden DİSK, KESK, TMMOB, TTB, TEB, TBB, ÇHD, İHD, ÇGD, TİHV, Halkevleri, MAZLUM-DER, İstanbul Barosu, [TBMM] İnsan Hakları İnceleme Alt Komisyonu ile aydın ve sanatçılar ortaya konulan taahhütlerin takipçisi olacaklarını ilan ettiler.

Biz de siyasi partiler olarak bu kurum ve kişilerin uygulamalara yönelik denetleyici rol almalarının takipçisi ve destekçisi olacağımızı ilan ediyoruz...”

TSİP (Genel Başkanı), SİP (Merkez Komite Üyesi), HADEP, ÖDP, EMEP

(Genel Başkan Yardımcıları)

18 Aralık 2000 tarihli basın açıklaması

 

Ölüm Orucu direnişi, başlangıcı, varlık nedeni ve devam edilebilirlik koşullarına ilişkin hapishane dışında bir taban oluşturabilmiş miydi? Evet. Türkiye solunun başka temel duyarlılık noktalarında yaratabildiği “taban desteği” mukayeseli olarak hatırlandığında, yukarıda andığımız kurumsal listenin uzunluğu, herhalde; IRA üyesi Bobby Sands’in –ölüm orucu eyleminde yaşamını yitirdiği hafta– hapishaneden milletvekili seçilmiş olmasına karşılık gelir.[1]

Siyasi partiler, hareketler, sendikalar, meslek odaları ve demokratik kitle örgütleri, F Tipi infaz rejiminin anlamını kavramış ve harekete geçmiş görünmekteydi. Kendisini bir türlü taraf kabul edemeyip, solla devlet arasında arabuluculuk rolüne meyyal genel “dil” ile 12 Aralık günü Kızılay’da meydana gelen kolluk destekli linç girişiminin hemen ardından ÖDP Başkanlık Kurulu imzalı “eylem yasağı” kararında tipikleşen “panik çekilmesi” bir yana bırakıldığında, bu genel desteğin hakkı verilmelidir. Dolayısıyla, eğer Hapishane Direnişi, 19 Aralık 2000 akşamı 28 ölümle “bastırılmış” olsaydı, kimsenin birbirine söyleyecek sözü bulunmayacaktı; maalesef elden gelen yapılmıştı...

Ancak böyle olmadı; ülke tarihinin en uzun soluklu, en ölümcül hapishane direnişini içeride ve dışarıda birlikte yaşıyoruz.[2]

Tüm direnişin, tek bir siyasal konjonktür içerisinde başlayıp bitmediği kabul edildiğinde, dışarının muhtelif tutumları ile dışarısı ve içerisi arasında gelişen gerginliklerin daha anlamlı okumaları yapılabilecektir. 20 Ekim-Kasım 2000, 19 Aralık 2000 konjonktürü yönünden dışarının hakkını vermeye çalışarak işe başlamak, belki de bu yüzden gereklidir.

Sonra ne oldu? Kimileri için; ekonomik kriz oldu, Afganistan savaşı oldu, az zam oldu, çok pahalılık oldu, seçim oldu, hükümet oldu, yoksulluk oldu, Irak savaşı olacak... Kimileri için cevap daha basit. 29. ölüm oldu, 30. ölüm, 31. ölüm... 104. ölüm oldu. 105. olacak...

Hem içerinin hem de dışarının havasını aynı gün teneffüs ediyor olmak ise zor ve gariptir. Hem içeride, hem dışarıda; ne içeride ne dışarıda. Siyasi Ceza Avukatları’nın hapishane koridorlarındaki varlığı İlahi Komedya’dan fırlamış gibidir gerçekten: “Cennet, güzelliği gölgelenmesin diye kovdu bunları; isyancı meleklere onur katmayacakları için cehennemin dibine de almıyorlar onları...”[3] Rejimin en önemli şiddet pratiklerinden olan hapishanede, zamanın ve zorunlulukların ağır yapısal akışı ile dışarının konjonktürel dalgalanmaları arasındaki cereyandan soğuk alma ihtimali ve “hakkı” olan bir kişi varsa o da avukattır. Dışarıda, F Tipi saldırısını ve direnişini anlatmaya çalıştığı her yerde, “Haklısın ama ekonomik kriz var, emeğin başka gündemleri var, savaş çıkacak, önceliklerimiz var...” açıklamalarına muhatap olup, içeride ölüm orucunun zayıflattığı kararlı yüzlerde olduğundan da kocaman duran gözlerin “Dışarıda ne var ne yok?” sorusuna cevap bulmaya çalışmak kabustur. Avukat, ölmeden Hades’e inmiş gibidir. Ancak kişiler kabusları gibi rüyalarını da yalnız yaşarlar ve her an uyandırılmak olasıdır. Sorun; siyasi dava avukatı için hiç de “siyasal” olmayıp, son derece kişisel ve psişik bir deneyimden ibaret olan bu halin, “dışarıdaki” sol için gerçek bir hastalık haline gelmiş olmasındadır. Birlikte bahane üretmek, sonra birlikte ürettiklerimizi hep birlikte “yeniden üretmek” ortada uyanık adam bırakmayacağından, hiç uyanamamaya yol açabilir.

I.

Hapishanede neler olmaktadır?

20 Ekim-Kasım 2000 tarihinde başlayan “F Tipi Protestosu” eylemlerinin hapishane ayağı, Ölüm Orucu’nun ağırlığı gereği haklı olarak öne çıktığı ve fakat zannedilenden geniş bir yelpaze oluşturmaktadır. Feda eylemleri, destek açlık grevleri, disiplin amaçlı ayakta sayıma direnme, taciz amaçlı makat-avurt ve ayakkabı aramasına, soyularak aranmaya direnme, görüşe veya açık görüşe çıkmama, ıslah amaçlı idare programlarına katılmayı reddetme, telefon, televizyon, spor, işlik yönetmeliklerinin kullanılmaması, haberleşme ve hapishane temsilciliği hakkında ısrar, infaz yargıçlığı vb. infaz organlarının tanınmaması, toplu dilekçe-başvuru ve mektup, periyodik slogan atma, kapı dövme ve benzeri eylemler çeşitli dönemlerde değişen yoğunlukla yapılmıştır ve yapılmaktadır.

Bunların, sadece ölüm orucu eyleminin sıradan uzantıları olarak görülemeyeceği açıktır. Örneğin, 2000 yılından bu yana açlık grevi protestosuna katılan tutuklu ve hükümlülerin (27 ay içerisinde dağılmış olarak) aç kaldıkları gün sayısı, ölüm orucunda yaşamını yitirmiş birçok eylemcinin açlık süresi ile eşittir. Ayakkabı araması nedeniyle, iki yıla yakın bir süredir, sevke, hastanelere, Devlet Güvenlik Mahkemelerine götürülen tutuklular hapishane dışına (yaz-kış) çorapla çıkmaktadırlar. Kısacası direniş, bütün yorucu, sakatlayıcı ve öldürücü ağırlığına rağmen yaşam biçimi haline getirilmiştir.

Sorun sadece mimari veya idari açıdan F Tipi Hapishane midir? Hayır. Hapishaneleri daha da yaşanmaz hale getirmek üzere, “cam kırmaya” bile üç seneden aşağı olmamak şartıyla hapis cezası öngören, bilinci açık ölüm orucu direnişçisine zorla müdahale imkanı tanıyan, avukatları, hekimleri, aileleri “eyleme teşvik” suçlamasıyla 20 yıla kadar hapis cezası tehdidi altında bırakan yasa, TBMM Adalet Komisyonu’ndan Genel Kurul’a indirilmiştir.[4] Islah-tretman genelgeleri, master planları, eğitim programları aşama aşama yürürlüğe sokulmaktadır. Gizli genelge uygulaması devam etmektedir. Rejimin çözüm teklifi olan İnfaz Yargıçlıkları, Hapishane İzleme Kurulları tüm aymazlıkları ve verdikleri bir örnek yüzlerce karar ile gerçek işlevlerini çoktan ortaya koymuşlardır. İdareci, İnfaz Koruma Personeli, sosyolog, psikolog, uzman, öğretmen hatta hekim vb. kadrolar adeta psikolojik bir savaş yürütür gibidir.

Özetle, hapishane çarkı ısrarla, ancak, arasına sıkışmış eylemci nedeniyle ağır ağır dönmekte, dişlilerin arasındakiler ise direnmektedir. Hapishanede basit iki taraf ve saltık şiddet olarak özüne kavuşmuş çelişkinin hukuksal görünümlerine, kimliksizleştirilmeye, “ıslah”a, yok edilmeye direniştir bu...

İsterseniz; “F Tipi dolaysızca rejim sorunu haline gelmiştir ve ona en ılımlı muhalefet bile terör destekleyiciliği sayılmaktadır... [C]ezaevi direnişi ve F Tipine karşı hareket, toplumsal muhalefetin önemli bir soluk borusu, pek çok insanın kendini toplumsal ve siyasal olarak ifade etme ve anlamlandırma mecrası, karşı koymak istek ve iradesinin sembolüdür”[5] diye düşünün, yahut isterseniz; “Ölüm Orucunu sürdürmekte ısrarcı davranan ve bunu da ‘devrimci siyaset’ adına yapan halka karşı sorumsuz küçük burjuva solculuğu...”[6] diye tanımlayın, hapishane direnişi sizin dışınızda “orada” ve ayaktadır.

II.

Özelde ölüm orucu ve genelde hapishane direnişi bir pasif direnme (passive resistance) değildir; “sivil itaatsizlik” değildir, “çaresizlik” hiç değildir. Teknik anlamda bir tür hapishane “reformuna”, siyasal anlamda ise her tür “reformizme” karşı yürümektedir. Basitçe ve açıkça siyasaldır.

Siyasal davranış biçimlerinin etik veya estetik performanslardan farkı, ortaya konulduklarında “seyirci”, “yorumcu”, “arabulucu” benzeri pozisyonlara imkan tanımamalarıdır. Eğer bir siyasal eylem, kısmi kazanımlar, devam eden hedefler, kitlesel katılım ve çok ağır bedeller ile kapınızın dışında sürüyorsa konjonktür değişti diyerek seyirci kalamazsınız. Elbette konjonktür değişmektedir. Elbette gündemler ve ihtiyaçlar çeşitlidir. Savaş kapıdadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik rejiminde emek cephesi aleyhine kapsamlı bir yapısal reform kotarılmaktadır. Öncelik talep eden, değişen, kendisini dayatan gündem ve ihtiyaçların ortasındayız. Değişmeyen, her birinde ayrı ayrı taraf olma zorunluluğudur. Arada kalmak ezilenlerin siyasal temsilcilerine uygun değildir. Ölüleri gördüğü için canlılar arasında huzur bulamayan, canlı olduğu için Hades’te kalamayan avukatın, dışarıdakilere “içerisi çok zorda”; içeridekilere “dışarısı çok zorda” diye sayıklamasına yol açan “avukat hastalığı”na karşı ezilenlerin muhalefeti aşılanmalıdır.[7] Savaş da dahil hiçbir gündemin F Tipi saldırısının göğüslenmesi ve tecritin sona erdirilmesi çabalarına soldan “ikame olarak” gösterilmesi kabul edilemez.

Evet zordayız. Ancak hiçbir türden solun kendisini çekebileceği güvenli liman kalmamıştır. Siz, ezilenler muhalefetinin siyasi temsilcileri; ölen, sakat kalan, aç olan ve hepsine rağmen doğrusu, yanlışı ve eksiğiyle yok edilmeye direnen “Sizinkiler”dir. Çok mu yanlış buluyorsunuz? Çok mu uzun sürdü? Tarzını mı beğenmiyorsunuz? Durduğunuz yeri iyice belirleyin, sonra pusulanızı sallayıp bir daha kontrol edin: “Burada devrimcinin yanlışı karşısında devrimci olmayanın doğrusu yok. Burada devrimcinin eksiği karşısında devrimci olmayanın tam’ı yok. Doğruya karşı (bizimkilere ait) yanlış, tam’a karşı (bizimkilere ait) eksik; tutumumuz bu. Burada, biz ve onlar var. Bu ayrım, ontolojiktir; bir çırpıdadır ve teorik değildir.”[8] Fırtınada yön tayini başka türlü yapılamıyor çünkü.

III.

Ölüm orucu bitmelidir. Doğru.

Özneleri, eylemin “tecrit kalkıncaya kadar” süreceğini söylemektedirler.

Görünen şu ki, şimdilik herhangi bir mimari tadilat yahut yasal düzenleme gerektirmeksizin; “Belli ve makul sayıda mahkumun, gün içerisinde kabul edilebilir bir süre boyunca hiçbir tretman koşuluna bağlı olmaksızın birlikte olabilmesi” yoluyla tecritin yoğunlaştırılmış ilk aşaması kaldırılabilecektir. Bunun, direnişçilerin Ölüm Orucu eyleminden beklediği asgari kazanım olduğu görülebilmektedir.[9]

Umut, bu kazanımın ölümleri de durdurabileceği yönündedir.

Dışarıdaki soldan beklenen, bu uzun direnişin ilk konağına varılabilmesi için, yoğunlaştırılmış tecritin kaldırılması ve ölümlerin durdurulması mücadelesine samimi bir omuz daha vermeleri sadece. Tarafını seçmiş son bir gayret.

Kimse kimseden F Tipi cezaevlerini “yıkıvermesini” istemiyor. O işin uzun ve sancılı yolu ufuk çizgisinde şimdilik. Kimse kimseden kendi yerine “ölmesini” istemiyor. Herkesin bunu yalnız başına da yapabildiği ortada.

Kimse kimseden kendisi yerine hapse girmesini istemiyor. Herkes ilk fırtınada kendisini de bekleyeni hissetsin yeter.

Kimse kimseden işini gücünü bırakıp gelmesini istemiyor. Daha önemli işlerimiz var, onun için uğraşamıyoruz diye kendilerini kandırmasınlar yeter.

“Her ölümle yüreğim parçalanıyor ama...” diyenler; yüreğiniz parçalanmasın. 104 parçalık bir yürek artık beyine kan basamayacağı için sakatat değeri üzerinden tüketilmelidir ziyan olmadan. Kimse kimseden “parçalanmış yürek” istemiyor.

Sizden istenen, tecriti kaldırabilmek için biraz daha çok siyasal gayret, biraz daha az sosyal, ideolojik, kültürel, hukuksal, mesleki, kişisel bahane.

 

(Bu yazı, Siyasi Gazete’ye de verilmiştir.)

 

 



[1] Yayınlandığının ertesi günü ülke çapında 20 hapishaneye düzenlenen kanlı operasyonu durduramaması, herhalde bu desteğin yeterince kalabalık olmayışında değil, taraf yerine “arabulucu” psikolojisi taşımasında aranmalıdır. Bu garip ve belki tehlikeli metin hakkında bugüne kadar söylenenlere ek olarak müelliflerinin ve içinde adı geçenlerin temsil yeteneğinin de hatırlatılmış olmasının doğru olacağını düşünüyorum.

[2] 2003 Ocak ayı itibarıyla 104 ölüm, 500’ün üzerinde fiziksel sakatlık, siyasi partiler, sendika ve dernekler için kapatma davaları (TSİP, Tüm Yargı-Sen, İHD Ankara Şubesi, Ankara TİYAD), görevden alınmaya çalışılan meslek odası yönetimleri (İstanbul Barosu, TTB Merkez Konseyi, Onur Kurulu), 100’e yakın avukat, sanatçı ve siyasi parti üyesine açılan davalar, yüzlerce öğrenci hakkında tutuklama ve davalar, okuldan uzaklaştırmalar, açığa alınmalar, disiplin cezaları...

[3] Dante, İlahi Komedya, Cehennem III, 40

[4] “Ceza Kanununda ve Hapishane ve Tevkifhanelerin İdaresi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun” (Hükümet Tasarısı)

[5] Alınterimiz, 28 Ocak 2001, Sayı 60

[6] “Kendi Kuyruğuna Bağlananlar”, Evrensel Gazetesinden aktaran: “Bir Şiddet Pratiği Alanı: Hapishaneler”, Teori ve Politika, Sayı 21, s.196

[7] Yerli aşı bayatlamışsa aşı “ithal” edilmelidir; Irak’ta Savaşa Karşı Platform’un Ankara mitinginde, Mehmet Bekaroğlu’nun kürsüden yaptığı “Yanıbaşımızdaki (siz ‘içimizdeki’ diye okuyun) bir ölümü durduramıyorsak, Irak’taki beşyüzbin muhtemel ölümü durdurmaya zaten gücümüz yetmez...”[7] tespiti akılda böyle kalmalıdır.

[8] Melik Kara, “Bizimkiler”, Teori Politika, Sayı 21, s. 223

[9] İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya Barolarının “Üç Kapı-Üç Kilit” önerisi, 2002 İstanbul Hapishane Kurultayı’nın sonuç bildirgesi de benzer çözümlere işaret etmiş ve fakat infaz idaresince reddedilmiştir.

Okunma 16362 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.