Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Reformcu AB’ciler, statükocu ABD’ciler

Yazan

Hüseyin Aslan

Amerika Birleşik Devletleri bugün dünya ölçeğinde varolan dengeleri lehine değiştirmeye çalışırken, diğer emperyalist güçler ve özellikle Avrupa Birliği bundan rahatsız oluyor ve tepki gösteriyor.

İngiltere ve kısa vadeli geleceğini ABD’ye yedeklenmede bulan birkaç ülke dışında, Almanya ve Fransa’da somutlanan siyasi iradesiyle AB, ABD'nin Irak'a saldırısına karşı çıkıyor ve varolan dengeleri korumaya çalışıyor. ABD ise bu bölgedeki dengeleri değiştirmeye niyetli ve bölgede 'devrimci' bir role soyunuyor.

Ancak iki büyük emperyalist güce ilişkin bu belirleme, Türkiye söz konusu olunca tersine dönüyor. Dünya ölçeğinde 'devrimci' bir role soyunan ABD'nin Türkiye’deki uzantıları tamamen statükocu bir hal alıyor. AB'ciler ise Türkiye'de varolan dengeleri -kendi lehlerine- değiştirmek istiyor.

Örneğin, 12 Aralık 2002’de gerçekleşen Kopenhag zirvesine AB-ABD çatışması damgasını vurdu. Zirvede Türkiye daha önceden beklediği gibi ‘tarih için tarih’ aldı. AB bu süreçte Türkiye konusunda son derece hassas ve politik davrandı. ABD'nin, Türkiye'ye tarih verilmesi yönündeki çabası AB'nin tepkisine yol açtı. AB için, jeopolitik ve askeri nedenler yanı sıra, geniş bir pazar olması yönünden önemli bir yer işgal ederken, devlet politikasında ABD'cilerin özel bir ağırlığının olduğu ve bölgede ABD'nin jandarması konumunda olan bir Türkiye sorun teşkil ediyor. Türkiye'nin varolan durumuyla AB'ye alınması, bu emperyalist birliğin içinde ABD'ci İngiltere-İtalya-İspanya hattına yeni bir ülkenin katılması anlamına gelecektir. Bu ise başka etkiler yaratmazsa, AB içerisinde ABD hegemonyasının genişlemesine yol açacaktır.

Kopenhag zirvesi öncesi ve sonrası Türkiye, AB’nin reformcu ve ABD'nin statükocu güçleri arasında çetin bir çatışmaya sahne oldu. Devam edeceğe benzeyen bu çatışma sadece AB'ye uyum süreciyle sınırlı kalmıyor, gündemde olan Irak ve Kıbrıs konularında da sürüyor.

Kopenhag kriterleri çerçevesinde çıkarılan bazı uyum yasaları özellikle statükocu ABD'cileri rahatsız ediyor. Statükocu ABD'cilerin lehine olan dengeler bu süreçte bir yıkım tehlikesi ile karşı karşıya kalıyor ve sürekli yeni hamleler yapan AB'ciler bu aşamada şimdiye kadar iktidarda olan ve bunun rahatlığı ve rehaveti içinde bulunan ABD'cilerin direnişi ile karşılaşıyor. Statükocular muhataplarına işlerinin o kadar da kolay olamayacağını gösteriyor. İlk uyum yasaları paketinde yer alan üç yasa maddesinin (öğrenci affı, işkence suçlarında zamanaşımının kaldırılması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği kararlar doğrultusunda yeniden yargılama hakkı) Hükümet tarafından geri çekilmesi ve AKP ile YÖK arasında yaşananlar bunu gösteriyor.

AB'ye üyelik, ABD'nin icazeti doğrultusunda bir devlet politikası olmasına rağmen, ABD'ciler rejimde mümkün olduğu kadar az değişiklik yaparak gerçekleşecek bir üyelikten yana. Ancak AB böyle bir durumda Türkiye'nin üyeliğine direniyor. AB'ci güçler varolan daha atak bir görünüm sergilemelerine ve ABD’cilerin savunmada görünmelerine karşın, şimdiye kadar yaşananlar birincilerin dizginlerinin hala ikincilerin elinde olduğunu ve nihai kararı ikincilerin verdiğini gösteriyor.

Uyum süreci nedeniyle çıkartılan yasalar çerçevesinde idam cezasının kaldırılması, farklı dil ve lehçelerde yayın yapmanın önündeki engellerin kaldırılması ki bununla devlet azınlıkları ve Kürtleri resmen tanımış oluyordu ve derneklerde örgütlenme konusunda getirilen esneklikler 'liberal demokratik' bir niteliğe sahip olsalar da gerek bu yasalar çıkarılırken yaşananlar gerekse devletin güçlerinin uygulamadaki pratikleri, statükocuların bu konudaki direnişinin gücünü gösteriyor.

Bu süreçte sol hareket de genel olarak ikiye ayrılmış bir görünüm arzediyor. Ayrım, AB'den yana olanlar ve AB'ye karşı olanlar şeklinde ifade edilebiliyor. Kürt hareketi, AB'ye uyum sürecinde AB'den yana bir politika izlerken diğer hareketlerin genel olarak AB'ye karşı bir hat oluşturduğu görülüyor. AB karşıtlığının şampiyonluğu reformistlere ait oldu. Devrimcilerin AB’ye karşı olmalarında ciddi sıkıntılar yaşandığı söylenebilmekle birlikte, AB'ye uyum sürecinde estirilen havadan en çok reformistlerin yararlanacağı açık. Hatta dönemsel stratejisini AB üyeliği sürecinin olumlu ilerlemesi üzerine kuran bir parti bile var. Bu TKP’dir. Bu parti, bu stratejisinin meyvelerini almaya başladı bile; Yargıtay Başsavcısı, TKP’ye adından dolayı açılan davada, bu partinin demokratik değer ve kurumlara bağlılığını kanıtladığı şeklinde bir mütalaa verdi ve kapatılma davasının reddedilmesini istedi.

Okunma 10288 kez

Son ekleyen Hüseyin Aslan

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.