Bu sayfayı yazdır

Kadın-Erkek Meselesine Yaklaşımlar Üzerine

Yazan

Kadın-Erkek Meselesine Yaklaşımlar Üzerine

Sesli Düşünceler

 

Gülsen Güner

Yapmaları icabeden işlerden başkasını yapanlar, bir hiç sayılmaya lâyıktırlar.

(Kelile ve Dimne)

“Şiddete uğrayan kadının buna karşı-şiddetle yanıt vermesi caizdir” diye fetva verir Lübnan’ın en nüfuzlu Ayetullahı Muhammed Hüseyin Fadlallah. Şiilerin ruhani lideri Fadlallah 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü vesilesiyle verdiği fetvada, kadına yönelik her türlü şiddetin suç olduğunu, bu suçun Allah katında hesabının sorulacağını ve erkeğin şiddetine maruz kalan kadının kendisini fizikî olarak savunma hakkı olduğunu belirtir. Almanya’da yayımlanan Taz gazetesi, bu fetvaya küçümseyici bir soru işareti ve çarşaflı kadınların bir fotoğrafını da ekleyerek 27 Kasım 2007 tarihli sayısında yer verir[1].

Yalnızca Lübnan’da 1,2 milyon kadın ve erkek üzerinde nüfuzu olan (Şiilerin yoğun olduğu diğer ülkeler bu rakama dahil değildir) Fadlallah’ın, kadına uygulanan şiddete karşı fetva vermesi ve bu şiddetin Allah katında bir cürüm olduğunu belirtmesi önemli olmakla birlikte, burada asıl mühim olan nokta, onun, kadınları kendilerine uygulanan şiddete karşı, şiddet uygulamaya çağırması, esas olarak bunun için fetva vermesidir.

Daha bilinen bir örnek olararak Şefkat-Der’in[2] geçtiğimiz 25 Kasımda Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü etkinlikleri kapsamında, can güvenliği tehdit altında olan kadınlar için hazırladığı kılavuza dikkat çekilebilir. Bu haberi 25.11.2011 tarihli Radikal gazetesi[3], erkek tarafından yerde tekmelenen kadın fotoğrafı eşliğinde “Kocanız sizi öldüreceğine siz onu öldürün” başlığıyla verir. Basında çıkan bu ve buna benzer haberlere göre Şefkat-Der, şiddete uğrayan kadınlara atış poligonlarında silah kullanma eğitimi vermek için çalışmalar başlatacağını açıklar ve onlara, savunma amaçlı öldürme de dahil olmak üzere bireysel fiziki savunma çağrısı yapar. Nitekim, Şefkat-Der’in komünist devrimcilerin de üzerinde ciddi şekilde düşünmesi gereken bu çağrısına, 3 bin kadın olumlu yanıt verir ve poligonlarda silah eğitimi almaya başlar.

TKP’nin haber sitesi Sol Portal bu haberi “Gerici derneğin silahlanma çağrısı karşılık buldu!”[4] biçiminde verir. Bu yapının gösterdiği tepki de, öldürülen ve eziyet gören kadınlara, kendi deyimiyle “gerici derneğin“ yaptığı gibi silah eğitimi vermesi, tasavvur dahi edilemeyeceğinden, siyasi meşrebine uygundur; o, bu meselede birçokları gibi devlete çağrı çıkarır.

Lübnan’ın Büyük Ayetullahı Fadlallah bir fetvayla kadınları şiddete, karşı-şiddetle yanıt vermeye çağırır, Şefkat-Der gibi bir kuruluş bile, şiddete uğrayan kadına canını karşı-şiddet uygulayarak kurtarma çağrısı yapar ve buna benzer çağrılara katılımlar devam ederken[5], Türkiyeli hemen hemen tüm sosyalist, anarşist ve feminist kadın grupları, kadınlara ne türden çağrılar yapar, hangi türden işlerle meşgul olur, şiddete uğrayan kadına nasıl bir mücadele ve örgütlenme tarzı ile giderler? [6]

Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu çevrelerin neredeyse hiçbiri, şiddete uğrayan kadınlara ne Lübnanlı Ayetullah Hüseyin Fadlallah ya da Şefkat-Der’in yaptığı türden savunma amaçlı şiddet çağrıları yaparlar, ne de kadınlara güç verecek somut çalışmalar içine girerek, onları devrimci temelde örgütlerler.

Örneğin, hemen her türden feminist, sosyalist v.s. kadın grupları, burjuva gazetelerinin de bol bol yaptığı gibi, kadına yönelik şiddetin ve cinayetin günlüğünü tutmaya, kadının dövüldüğünü, öldürüldüğünü gerçekte yana yakıla, onlara göre ise “isyan” ederek anlatmaya, istatistik verilerle de desteklenen “erkek şiddeti”nin kurbanı olma durumunu kadınlara her daim hatırlatmaya hasretmişlerdir kendilerini, sanki kadınlar tüm bunları bilmezlermiş gibi[7].

Bu gruplar, “kadın cinayetlerine karşı isyandayız“ pankartları yazarlar; mahkemelerde “yargılanan” tecavüzcüleri protesto ederler (Feminist Politika 2011, sayı 10-11); şiddete uğrayan kadınlar için devletten sığınma evleri talep ederler[8]; lüzumsuz bir öğretim görevlisinin sarfettiği bir laf üzerine, onu ‘protesto’ etmek için ‘mini etek giyme eylemi’[9] ile iştigal ederler; metrolarda tiyatro gösterileri vb. vb. türünden muhalefet aktiviteleri sergilerler.

Eyledikleri bu “isyan” ve “yıkma” aktiviteleri yoluyla onlar, "erkeklerin kadınları katletmesine, devletin koyduğu yasalarla erkekleri korumasına, hayatın her noktasında olan kadınların” aralarından ayrılmasına “izin” vermeyeceklerine ve eğer herhangi bir ilde bir kadın öldürülürse, o ildeki devletin “emniyet müdürü hakkında suç duyurusu”[10] yapma yoluyla kadın ölümlerini engelleyeceklerine kendilerini safça inandırırlar.

Örneğin, söz üzerinden ‘siyaset’ yapan gruplardan biri olan Feminist Kolektif “yasta değil isyanda” olduğunu ve “tüm kadın cinayetlerinin hesabını”[11] soracağını iddia ederek, bunu nasıl yapacağı konusunda bizleri aydınlatır:

“Balkonlarımıza pankartlar asacağız. Her hafta bir semtte eylem yapacağız. Cinsiyetçi bir dil kullanarak haber yapan basın kuruluşlarını deşifre edeceğiz. Bilinsin istiyoruz: 1 Mayıs'tan başlayarak her gün saat 21:00'de sokağa, balkona, pencereye çıkıp 1 dakika boyunca düdük öttürecek, kadın cinayetlerine karşı ses çıkaracağız. Gürültü yapacağız, rahatsız edeceğiz, hatırlatacağız.” (a.g.y.).

Yağmadan gürleyen Feminist Kolektif bakış açısından bütün bu sayılıp dökülen aktiviteler ‘isyan’dır. Geniş anlamda sol camia içinde sözle yakıp yıkan politik yapıların varlığı göz önüne getirildiğinde, bu çevrenin de dünyaya lafla nizamat verenler grubuna girdiği ve kullandığı hamaset yüklü üslubu da, bu grupla olan ideolojik/politik kan bağına borçlu olduğu kolaylıkla görülür.

Bu aktiviteler yoluyla “tüm kadın cinayetlerinin hesabının” sorulamayacağı kesindir; tam aksine bu türden aktivitelerle, tıpkı Batılı ülkelerde olduğu gibi, kadınların hoşnutsuzluğu, öfkesi ve enerjisi ya çarçur edilir, ya da aynı anlama gelmek üzere ‘projeler’ yoluna döşenir. Bu yola döşenen öfke, enerji ve hoşnutsuzluk da, kadınları ezen sistemi zayıflatmaya ve yıkmaya değil, tam tersine onu güçlendirmeye hizmet eder.

Ne diyelim; düdük öttürmeyi[12], mini etek giymeyi, beden teşhirciliğini, “seksapelliği” kadınlara çözüm olarak sunan, “kadın cinayetlerinin hesabını” lafla soran, bu tuzu kuru orta sınıf kadınlarından Allah ezilen kadınları korusun!

Lenin’in, ezilen ve sömürülene ezildiğini ve sömürüldüğünü anlatmayı biricik ‘politik faaliyet’ sananları Ne Yapmalı adlı eserinde eleştirdiği bilinir. Onun bu eleştirisi, şiddete uğrayan kadına, bir fiil olarak yaşadığı bu durumu anlatmayı ‘politik faaliyet’ zanneden ve bu ölümleri “düdük” öttürme ve benzeri aktivitelerle engelleyeceğini “beyan” edenler için de misliyle geçerlidir.

“Önce kadınları vurun”

Kadın ve şiddet” üzerine yazılıp çizilenlerin neredeyse tamamının konusu, kadına uygulanan şiddetle ilgilidir. Buna karşılık ezilen kadının bireysel de olsa şiddet kullanımı üzerine bilindiği kadarıyla sadece iki araştırma vardır. Bunlardan Nazan Öğünç’ün araştırmasına göre, kendisine zulmeden erkeğe şiddet uygulayan kadınların neredeyse yüzde 90’ı yaşam mücadeleleri içindeki ezilen sınıf kadınlarıdır; basın açıklamaları yahut düdük öttürme türünden ‘eylemler’le iştigal eden, orta yahut üst sınıf kadınları değil.[13]

Ezilen kadının uyguladığı yahut kendini korumak için uygulaması gereken şiddet üzerine yoğunlaşmak yerine, ona uygulanan şiddetin günlüğünü tutmayı politik mücadele’ yöntemi olarak görme, neredeyse genel bir durum haline gelmiştir. Örneğin, Almanya’da yayımlanan Aydınlanmacı Marksist dergi Argument de, kadın ve şiddet meselesini çeşitli kereler dosya konusu yapmış ve her defasında da, şiddet derken erkeğin kadına şiddetini, yani ezenin ezilene şiddetini anlamış ve anlatmıştır.

Bu türden yaklaşımların karşıt bir örneğini, Almanya’nın gördüğü gelmiş geçmiş tek devrimci örgüt olan Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) oluşturur. Ortak paydası devrimcilik olan kadın ve erkek militanların örgütü RAF, bir kadın ve bir erkek devrimcinin isminden oluşan Baader-Meinhof örgütü olarak da bilinir. Kadın devrimciler, örgüte önderlik edenlerin ve silahlı militanların en az yarısını oluşturur. Bu konumdaki hemen hemen bilinen yegâne devrimci yapı olan RAF’ın, feminizm üzerine tek bir laf bile etmeye lüzum görmemiş olması, tesadüf olmasa gerek. Örgüt, kendi içindeki kadın-erkek meselesini pratik olarak çözerek, izlenmesi gereken yolu da komünist devrimcilere göstermiştir.

Marksist devrimcilik açısından buradaki soru şu olmalıdır: Ezileni nesne konumundan çıkarıp özne konumuna yükseltmek için kendi uyguladığı şiddetin mi, yoksa ezilmişlik konumunu perçinleyen kendisine uygulanan şidddetin mi öne çıkarılması uygundur? Ezilenin kurtuluşuna hizmet etmesi bakımından lüzumlu olan hangisidir?

Ezilmişlik durumuna karşı, ezilenlerin bizzat ortaya koydukları direnişin öne çıkarılmasının, ezilenlerin Marksist tarih yazımı açısından zorunlu bir tutum olduğu düşünülmektedir; çünkü sınıflı toplumsal tarihte ezenlerin, şiddet pratiği konusunda ezilenlerden fersah fersah ileride olduğu göz önüne getirildiğinde, onların bu şiddet yüklü pratiklerinin, ezilenlerin kadın bölüğü nezdinde bir kez daha öne çıkarılmasının gereğinin olmadığı görülecektir. Somut bir güç olunmadan bunun yapılmasının, belki olabilecek, taktik/ pratik bir faydası şimdilik yoktur.

Buna ek olarak, şu aşamada şiddete maruz kalan kadınları öne çıkarmak, kadınlara zaten cesaret vermeyip onları iyice sindirirken, şiddet uygulayan erkeği daha da pervasızlaştırmaktadır. Şiddete uğrayan kadını cesaretlendirecek ve şiddet uygulayan erkeği geriletecek olan, bu şiddete örgütlü şiddetle yanıt veren kadındır[14]. Kurban olanlar üzerine kimse düşünmez; kurban olma durumuna direnerek karşı koyanlar üzerine ise, hem ezenler hem de ezilenler düşünür.[15]

Dünya dillerine çevrilen “önce kadınları vurun” emri, RAF militanlarıyla savaş içinde olan Batı Almanya’nın silahlı anti-terör müfrezelerindeki askerlere ve İnterpol’ün diğer Avrupa müfrezelerine verdiği emirdir. Bu tesadüf değildir; zira RAF’ın özellikle kadın militanları, devletin kolluk güçleriyle girdikleri çatışmalarda, onların en ummadığı direnişleri geliştiren, teslim olmayan, devlet karşısında acımasız ve hesap edilemez bir pratik ortaya koymuşlardır. Dünyada silahlı mücadele vermiş ve halen vermekte olan devrimci hareketlerin kadın militanları da, baskıcı devlet aygıtlarının tecavüzcü kolluk kuvvetlerine karşı, en az erkek yoldaşları kadar acımasız bir devrimci pratik ortaya koymuşlardır.

Marksist devrimcilik kadının ‘barışçılığını’ değil, barbarlığını örgütler.

Ama nedense hapishanede yatan Veysel Avcı, devrimci tutsakların katkısıyla çıkan “Eylül” dergisindeki yazısında, “kadının doğasında şiddet” bulunmadığını iddia eder. Ona göre [p]armaklıklar ardındaki kadınların şiddete ve kendi içlerinde egemenliğe eğilimli olmalarını yansıtmak, gerçeğin çarpıtılmasından öte bir şey değildir” (Avcı 2009, s. 26).

Avcı gibi düşünenlere devrimciler arasında seyrek de olsa rastlanmaktadır. Oysa ki, her ezilen bölüğünün doğa’sında şiddetin var olması gibi, kadınların ‘doğa’sında da şiddet vardır ve iyi ki de vardır; çünkü ezilmişlik bir yandan “midenin salgısı türünden idealizm” üretirken, bereket versin ki, aynı zamanda karşı şiddet kullanımının zeminini de yaratır. Aksi halde ezilmişliğe karşı çıkış için gerekli olan enerji nereden sağlanabilir ki?

Evet, erkeklerle kıyaslandığında kadınların şiddet kullanımı daha azdır; fakat bu durum onların ‘doğa’larından ziyade, kadın cinsinin üzerindeki baskının katmerli olmasıyla da ilgilidir. Koşulları oluşup, fırsat çıktığında kadınların erkekler kadar acımasız olmaları her daim mümkündür.

Bir ‘protesto eylemi’

Örgütlü devrimci şiddet kullanan kadın, aynı konumda olan erkeğe nazaran sistem açısından daha ürkütücüdür. Bu durumu, sistemin bekâsından yana olan Sabah gazetesi yazarı Engin Ardıç gibileri iyi bilir ve kadın devrimcilere yönelik nefretlerini, kendi meşreplerine uygun bir tarzda, her daim ifade ederler. Ardıç, 30 Ocak 2012 tarihli Sabah gazetesindeki köşesinde “Soyunan Sosyalist” başlıklı bir yazıda Ukraynalı feminist örgüt Femme’nin Davos’ta yaptığı, “kapitalizmi soyunarak protesto etme eylemi”nden yola çıkarak, sıklıkla yaptığı gibi, işi kadınlara ve kadın devrimcilere hakarete kadar götürür. Bu makale vesilesiyle yazar ve makalesi bazı kadın grupları tarafından eleştirilir.

Doğrudur; eleştirilerde ifade edildiği gibi yazar, “bu ülkede ezilenin sırtındakilerin kuyruk altlarında bir asalak gibi”[16] yaşayanların grubuna girer; fakat biz onun yazısını yine de, Ali Şeriati’nin ifadesiyle, avamın terazisiyle değil, “İlahi adalet” terazisiyle tartmalıyız; çünkü o “[e]n muttaki müminin günahlarını da en fasit kafirin sevaplarını da bir ‘zerre’ kadar da dahi olsa dikkate alır” (Şeriati 2005, s. 305). Biz düşmanın sadece bâtıl sözünü değil, onun varsa hak sözünü de duyabilmeliyiz. Yani biz, bir kulağımızla Ardıç’ın kadınlara yaptığı hakaretleri duyarken, diğer kulağımızla da yazısındaki “bir zerre” de olsa doğru sözü dinlemeliyiz.

Köşe yazarı işini yapıyor, görevini lâyıkıyla yerine getiriyor; güya bizim tarafta olduğunu iddia edenlerin hatasını, bize kara çalmak için kullanıyor. Fakat onun bunu yapması bizim, reklam meraklısı üç-beş mankenin bir araya gelişine “[d]oğrudan eylem yapan” örgüt statüsü vermemizi gerektirmez; hele hele soyunarak icra edilen ‘eylem’i “örgütün kadın sorununa bakışı, eylemlerdeki tarzı ve en önemlisi ideolojik olarak eksikleri bir tarafa asıl sıkıntı Ardıç” (a.g.y.) diyerek geçiştirmemizi, hiç ama hiç gerektirmez.

Yapılması gereken; Ardıç gibilerinin işinin gereği bize yaptığı hakaretleri ciddiye almak yahut sırf o söylüyor diye bu ‘eylem’in eleştirisini, “kendilerini ifade ediş biçimleri ayrı bir tartışma”[17] konusu diyerek geçiştirmek değil, bu üç beş mankenin kendi reklamlarını yaptıkları ’eylem’in, bizim tarafa mal edilmesine karşı durmaktır.

Bu tarz ‘eylem’, Ukraynalı üç beş mankenin kendi buluşu değildir; onlar, Avrupa’da feminist, çevreci yahut hayvan hakları savunucuları gibi pasifist / reformist grupların yaptıklarını sadece ve sadece taklit ediyorlar. Batıda ‘çıplak protesto’ enflasyonu yaşandığından, artık bu tarz ‘eylem’in oralarda hiçbir ‘orjinalitesi’ kalmamıştır[18], fakat Türkiye’de yeni gelişen bir ‘protesto’ biçimi olarak, boyalı basının da katkısıyla, sola mal edilmeye çalışılmaktadır.

Fakat sırf köşe yazarı zat, feminist Femme’nin soyunarak yaptığı ‘eylem’ üzerinden kadın devrimcilere saldırıyor diye, bunların yaptığı iş “protesto eylemi” olarak görülemez ve yaptığı yanlış görmezlikten gelinemez. Burası önemlidir; çünkü Batılıları sadece Femme taklit etmiyor; bu tarz ‘protesto’ Türkiyeli sosyalist yahut feminist kadın grupları arasında da, mini etek giyme türü ‘eylem’ olarak, ya da “örtme teşhir et” gibi beden teşhirciliği çağrıları biçiminde kendini gösteriyor. Bu sözümona ‘mücadele tarzı’ büyük sorun teşkil ediyor; çünkü Marksist devrimcilik açısından “teşhir kültürüne kapılmış kadınların varlığı ve çoğalması” bir tehlikedir; zira “bu kültüre kapılmış kadınların kişisel yaşamda mahrumiyete, sıkıntıya, fedakarlığa dayanan bir kollektif eyleme yönelmelerini engelleyen faktörler” (Kayaoğlu 2010, s. 59-60) çok fazladır.

Nitekim Ardıç, sözü edilen yazıya getirilen eleştirilere verdiği kısa yanıtta kendisini eleştirenlerin zayıf yanını, yani meseleyi geçiştirmelerini, gayet isabetli bir soruyla formule eder: "Bazı kadınların kapitalizmi soyunarak protesto etmeleri size ters, gülünç, saçma, en azından tuhaf gelmiyor mu?”[19]

Bu çalışma bu soruya kesin bir “evet” yanıtı veriyor. Evet, bu türden ‘eylemler’, Ardıç’ın da büyük bir iştahla malzeme yaptığı gibi, onun deyişiyle “magazin malzemesi olmaktan öte hiçbir yere varamazlar.”[20]

Bir şehir efsanesi

Genel olarak doğru kabul edilen sayısız yanlışlardan bir tanesini, “Türkiye’de Sosyalist Feminizme Kaktüs’ten Bakmak” adlı makalesinde Hülya Osman da tekrarlar. Osman makalesinde, “’feminist’ ve ‘Kaktüs’ dergileri haricindeki” kadın örgütlenmelerini, “farklı feminizm anlayışlarına sahip olmaktan çok, eski veya mevcut sosyalist aidiyetler temelinde kurulmuş kadın örgütleri” (Osman 2009, s. 30) olarak değerlendirir. Bu değerlendirmeyi yaparken de, bu örgütlerin aslında politik olarak ‘bağımsız’ olmadıklarını, yani ‘erkek etkisi’ altında olduklarını ima ederek onları içten içe küçümser.

Buna karşın Osman, feminist ve Kaktüs dergilerini “pratik politikanın yanı sıra kuramsal ve politik çerçeve oluşturmak yönünde de çaba” (a.g.y.) harcayan ‘özgün’ kadın grupları mertebesine yükselterek, onlara ‘ideolojik/politik bağımsızlık’ payesi verir. Yani ona göre, diğer tüm kadın örgütlülükleri erkek egemenliğindeki sosyalist örgütlerin etkisinde iken, sadece ve sadece Kaktüs ve feminist çevreleri ‘ideolojik politik bağımsızlığa’ sahiptir!

Osman’ın, Kaktüs ve feminist çevrelerinin “ideolojik politik bağımsızlığa” sahip olduğu fikrinin, tüm yalan yanlış ve aynı ölçüde de yaygın fikirler gibi, bir hakikati yoktur; bu bir şehir efsanesidir. Kaktüs ve feminist çevrelerini oluşturan kadınların ekseriyetinin ideolojik/politik olarak, Türkiye Devrimci Hareketinin tarihi içinde bir tarihe sahip olamayan Troçkizme bağlı olduğu, bir devlet sırrı değildir. Bu anlamda da Osman’ın genel yanlış algıyı tekrar ederek ona hizmet etmesinin lüzumu bulunmamaktadır.

Evet; teslim edilmelidir ki, erkek Troçkistlere göre, feminizm yolunu kullanan ve etki alanı kurma anlamında, Marksist devrimciliğin kadın-erkek meselesine yaklaşımındaki süregiden boşluklardan da faydalanarak yol alan kadın Troçkistler, erkeklerine göre Türkiye’de daha başarılı bir konumdaymış gibi görünüyorlar. Bu çevrelerin yapısal olarak, ezilen kadınları militan tarzda örgütleme potansiyelleri yoktur; fakat buna rağmen genç ve dinamik kadınların enerjisini “düdük” öttürme türünden aktivitelerle soğurmaları da, kadın komünist devrimcilere dert olsun!

Devamla, Osman’ın bu çevrelerin ‘özgün’ “kuramsal ve politik”[21] çerçeve oluşturdukları fikri de, gerçekliği olmayan bir efsanedir. Mine Koçak “80’li Yıllar Kadın Hareketi” adlı makalesinde Türkiyeli feministlerin, üstelik hepsi de “entellektüel kadınlar” olmalarına rağmen, Batı feminizminden çevirdikleri eserleri “sorgulayıcı bir bakış açısıyla” okumadıkları, tam tersine onları “deyim yerindeyse kelimesi kelimesine” ezberledikleri yerinde tespitini yaparak, bunların “Batı feminizmine öykün”dükleri (Koçak 2007, s. 2) gerçeğini teslim eder. Koçak makalesinde, Türkiyeli feministlerin, teorik dayanakları özellikle siyah kadınlar tarafından ağır bir şekilde eleştirilen bir feminizmi sorgusuz sualsiz ezberlediklerini belirtir. Bu eleştirilerin merkezinde ise feminizmin “toplumsal cinsiyet” terimine yüklediği anlam yer alır. Feminist söylem bu terime yüklediği anlamla, ideolojik olarak temsil ettiği beyaz, üst ve orta sınıf kadının çıkarlarını ve gerçekliğini, sanki tüm kadınların ortak gerçekliğiymiş gibi koyar ve böylece kadınlar arasındaki çok katmanlı (sınıfsal, ulusal, renksel) yarılmanın getirdiği eşitsizliğe kör kalır[22].

İşte bu Batı feminizminin Türkiye’deki kimi şaşmaz takipçileri tarafından feminizm, “eylemleri ve fikirleriyle patriyarkal kapitalizmin egemenlik ilişkilerini hedef alma potansiyelini” (Peker 2011, s. 28) taşıyan, toplumsal muhalefet hareketlerinin “tümünün barındırdığı erkek egemenliğe karşı bir isyan” (Acar-Savran 2011, s. 21), “temel karakteristik özelliği ve devrimciliğinin göstergesi bağımsız”lık (Osman 2009, s. 29) olan bir hareket, hattâ kimilerince meydanı boş bulmanın getirdiği fütursuzlukla “bir sistemi hedefleyen devrimci bir hareket” (Düzkan 2011, s. 24) olarak görülse de, o özünde kapitalizmle yapısal bir uyumsuzluk taşımadığından, önüne hangi sıfat yerleştirilirse yerleştirilsin (sosyalist, ekolojist, anarşist v.s.), Marksist devrimcilikten farklı olarak, en fazlasından “çoğulcu bir rejimin muhalefet hareketi” olmanın ötesine geçemez[23].

Feminizm, Türkiye’de ortaya çıkışını 12 Eylül askeri cuntasının devrimci hareketi yenilgiye uğratmasına ve günümüzdeki varlığını da, Marksist devrimci hareketin yokluğuna borçludur. 1980 sonrasında, yenilgiye uğrayan Türkiye Devrimci Hareketinin yenik olmayan kadın ve erkekleri, ya oldukları kadarıyla kendi yollarına devam etmişler ya da Kürt Özgürlük Hareketine katılmışlardır. Kendine sakin bir liman arayan yenik ve yılgın kadın ve erkekleri ise Aleviciliğin, feministlerin veya devrimci olmayan reformist solun saflarında kendilerine yer bulmuşlardır. Tıpkı Kürt Özgürlük Hareketinin mücadele eden ezilen Kürt kadınlarını, yahut Acar-Savran’ın hayıflanarak teslim ettiği gibi, reformist ÖDP'nin feminist hareket içindeki reformist kadınların bir kesimini kendisine çekmesi gibi[24], güçlü bir Marksist devrimci hareketin varlığı da, bugün feminist hareket içinde bulunan yenilgi sürecini yaşamamış genç kuşaktan devrimci mücadeleye açık, birçok azimli ve kararlı kadını bir mıknatıs gibi kendisine çekecektir; bu hareket, bizzat bu kadınların varlığında hayat bulacaktır.

Bilinç bilinç dedikleri

Sözü edilen bu Batılı, beyaz, orta sınıf kadını feminizminin “bilinç yükseltme”, “cins bilinci” gibi terimlerinin ve Batı feminizminden devşirilme argümanlarının kullanımı sadece her renkten Türkiyeli feministler arasında değil, aynı zamanda sosyalist kadınlar içinde de oldukça yaygın olduğundan ve her kapıyı açan anahtar olarak kullanıldığından, burada kimi feminist terim ve argümanlara eleştirel bir bakış geliştirilmeye çalışılacaktır.

Bilindiği gibi, hemen her feminist grubun en ‘devrimci’ faaliyeti “bilinç yükseltme” seanslarıdır. Bırakın kendilerini feminist olarak tanımlayan grupları, genel olarak sol, sosyalist hattâ bazı ‘Marksist’ kadın grupları dahi, meseleye “cins bilinci” yahut “devrimci” önekini ekleyerek “devrimci cins bilinci” terimlerinin yardımıyla ‘çözüm’ getirme arayışı içine girerler. Bunlara geçmeden önce, Türkiye’deki Bilinç Yükselticilerin kendilerine örnek aldıkları ve harfiyen izledikleri Amerikalı Bilinç Yükseltici Bacılarının söylediklerine kısaca göz atılacaktır.

Naomi Braun Rosenthal, Bilinç Yükseltme: Devrimden yeniden değerlendirmeye[25] adlı yapıtında, 70’li yıllarda Amerikalı feministlerin “radikal”[26] kanadı tarafından geliştirilen “bilinç yükseltme” faaliyetinin, onlar tarafından “devrim yaratacak bir araç” olarak görüldüğünü belirtir. Bu yöntemle onlar, “kendi-kendine yetecek devrimci bir faaliyetin mekanizmasını yaratmış” oldukları inancındadırlar. Rosenthal da onların bu inancını paylaşır ve “bilinç yükseltme”nin aslında “devrimci köken”e sahip olduğunu iddia ederek, onun zaman içinde bu kökenden uzaklaştığını ve “grup terapisi” görünümü aldığını savunur (Rosenthal 2009, s. 1).

Amerikalı feministlerce “kadın devriminin kolektif bilinç yükseltme” (a.g.y., s. 2) aracı olarak görülen bu seanslarla ilgili 1974 yılında yapılan bir çalışma, feministlerin iddialarını yanlışlarken, sosyalist kadınlar tarafından başından beri bunlara yönelik yapılan eleştiriyi de (a.g.y., s. 6) doğrulamıştır. Araştırmada, bu seanslara katılan kadınların yüzde 80'inin psikoterapi görmüş yahut görmekte olan orta sınıf kadınlar olduğu ortaya çıkmıştır (a.g.y., s. 10). Yani bu seanslarla geniş emekçi kadın yığınları örgütlenmemiş, Bilinç Yükselticilerin iddia ettikleri gibi “bilinç değişimi yoluyla sosyal düzen” yıkılmamış, aksine orta sınıf kadınları bu seanslarda “bireysel gelişim” sağlayarak, güya yıkmak istedikleri sosyal düzen içindeki kendi konumlarını güçlendirmiş ve kapitalist sisteme çok daha sıkı bir şekilde bağlanmışlardır.

Bu buz gibi gerçek, kimi feministler tarafından da, “bilinç yükseltme” seanslarının ezilen kadınlarla bir alâkasının olmadığı, onun özünde “orta ve üst sınıf kadınlara uygun bir yöntem olduğu ve bu kadınların bireysel gelişim olanakları sayesinde gruplar içinde üstünlük elde ettikleri” (Mitchell 1985, s. 93) ifadeleriyle teslim edilmiştir.

Ama Rosenthal, ‘bilinç yükseltme teorisi’ni icad eden Redstockings grubunun ‘devrimci’ olduğunda ısrarlıdır. Ona göre başlangıçta bu grup bünyesinde “devrimci köken” mevcuttu. İşte, “doğru bilince” ulaşmayı hedefleyen bu sözümona ‘devrimci’ grubun 1970’lerde kadın-erkek meselesine yaklaşımına bir misal:

“Bizim kendimizi değiştirmemize lüzum yoktur, erkekleri değiştirmemiz gerekir” (Redstockings 1970; aktaran Rosenthal 2009, s. 5).

İdealist ‘bilinç yükseltme teorisi’nin mucidi Redstockings grubu, bu yaklaşımıyla meseleye moralist yaklaştığını ortaya koyar. Yani bu gruba göre kadınlar o denli mükemmel ve kusursuzdur ki, onların kendilerini değiştirmelerine lüzum yoktur; onlar var olan tüm enerjilerini kötü ve kusurlu erkekleri değiştirmeye harcamalıdırlar!

Bu yaklaşıma göre Fanon yanlış yapmıştır; çünkü Fanon, beyaza laf söylemezken, ki bu duruma Sartre özellikle dikkat çekmiştir, bütün enerjisini zencinin kendini değiştirmesi üzerine yoğunlaştırmış, zencinin “sefil”liği konusunda lafını hiç ama hiç esirgememiştir.

Redstockings’in bu yaklaşımına göre keza Öcalan da yanlış yapmıştır; çünkü Öcalan da enerjisini Türk tarafını değiştirmeye vakfetmemiş, aksine kendini Kürdün değişimi üzerine yoğunlaştırmış, Kürdün “düşkün”lüğüne demediğini bırakmamıştır. Hatta bu konuda o, meseleden zerre kadar anlamayan bazı kesimlerce eleştirilmiştir.

Açıktır ki, ne idüğü belirsiz Amerikalı Redstockings grubunun ipe sapa gelmez ‘teorileri’ değil, kendini ezilenlerin davası nezdinde hem teorik hem de pratik olarak ispatlamış Fanon ve Öcalan’ın yaklaşımı kadın-erkek meselesinde de dikkate alınmalıdır.

Çünkü kadınlar da, tüm ezilenler gibi, mücadeleye baştan yenilmiş olarak girerler; baştan yenik olanların savaşını kazanmanın mücadelesini verirler... Bu durumda yürütülen savaşın kazananını belirleyen, savaşa her daim yenik durumda başlayanın tavrı olur. Evet; savaşın galibi, savaşa baştan yenik girenin tavrı tarafından belirlenir.

Ezenlerle ezilenler arasında bin yıllardan beri süregiden savaşta, açıktır ki, usta olan ezenler, amatör ve acemi olanlar ise ezilenlerdir. Bundan ötürüdür ki ezilenler, ancak ve ancak mücadeleyi kaybetmemek gayesi ile savaştıklarında, bu savaşı kazanabilirler.

Eğer savaşta usta değilseniz, yalnızca kaybetmemek için savaştığınızda kazanabilirsiniz; yani siz, kendinize karşı savaştığınızda, kendi ezilmişlik konumunuza karşı mücadele verdiğinizde kazanabilirsiniz ancak.

Kısacası, bu savaşın stratejisini ezilenlerin kendilerini ezenlere odaklamamaları, onların tavırlarından etkilenmemeleri ve esas olarak kendi üzerlerine, kendi ezilmişlik konumlarını değiştirme üzerine yoğunlaşmaları tayin eder.

Bu anlamıyla Redstockings grubunun “kendimizi değiştirmemize lüzum yoktur, erkekleri değiştirmemiz gerekir” tarzındaki akla ziyan yaklaşımı da, ‘bilinç yükseltme teorisi’ gibi boş bir lakırdıdır.

Kadın-erkek meselesi, kadının erkeği reddetmesi üzerinden değil, tam tersine onu kabul edip kendini sürekli onunla birlikte ve mücadele içinde yeniden kurmasıyla, onunla beraber bir oluş halini yaşamasıyla çözüm yoluna girebilir. Bu anlamda “erkekler, siz bizim düşmanımızsınız” tarzındaki naif ve toptancı yaklaşımların yahut “ayrı durarak sol örgütleri kadınlardan yoksun bırakma” sözümona ‘politika’larının çözüme yönelik hiçbir ağırlığı bulunmamaktadır.

Teorik olarak, kadın-erkek meselesine mümkün olduğunca dışarıdan bakmak, mesafe koyarak bakmak, “biz kadınlar” söyleminin dışına çıkarak bakmak zorunludur; çünkü kadın ezilmişliği içinden bakılarak, bu ezilmişliğin dışına çıkılamaz. Marksizmin bu alandaki sözünün eksikliği, tarih bilimine antropoloji, psikoanalitik ve fen bilimlerinin yapacağı katkıyla, giderilmeyi bekliyor...

Devrimci cins bilinci” savunucuları

Feminizme ait “bilinç yükseltme” yahut “cins bilinci” gibi idealizmin şahikası terimler, daha önce de belirtildiği gibi, bırakın her renkten Türkiyeli feministleri, kendilerine ‘Marksist’ diyen kesimler arasında bile alıcı bulmakta, başına “devrimci” öneki getirilerek bu gruplar tarafından da yeniden kullanıma sokulmaktadır.

Sosyalist Kadın dergisi yazarlarından Deniz Güneş, “Devrimci Cins Bilinci” adlı makalesinde feminist terimlerin başına “devrimci” terimini getirmekle, bunların feminist ve burjuva Aydınlanmacı içeriklerini yitirdiğini ve Marksist edinime hazır hale geldiğini düşünür:

“’Devrimci cins bilinci’, kadınların toplumsal cinsiyet ayrımı ve çelişkisini yok etmek üzere [...] sermaye egemenliği düzenine karşı hücuma geçen devrimci eleştirisidir” (Güneş 2010, s. 44).

Deniz Güneş’e göre kadınlar “devrimci cins bilinci”ni kuşanıp, düzene karşı hücuma geçtiklerinde ‘devrimci eleştiri’ icra etmiş olacaklardır... Sosyalist Kadın yazarı D. Güneş devam eder:

“Kadının köleleştirilmesini, ikincilliğini düşüncede yıkmayı, böylece kadının kurtuluş mücadelesinin yolunu düşünsel olarak açmayı, aydınlatmayı hedefleyen ve başaran eleştiri devrimcidir” (a.g.y.).

D. Güneş’in buradaki ifadeleri, bujuva Aydınlanmasının “bilinç” meselesine yaklaşımını, “bilinç yükseltme” adıyla sahiplenen feministlerin 1970’li yıllarda yazıp çizdiklerinin ve bugün de yılmaz bir şekilde savunduklarının bir tekrarıdır.

D. Güneş, “Kendinden Başlamak Özgüvenin Yansımasıdır” adlı, derginin aynı sayısında yayımlanan bir diğer çalışmasında da “Sosyalist kadın aydınlanması” ve “kadın devrimi”nin “bilgiye hücum” ederek gerçekleşeceğini bizlere ifşa eder.

D. Güneş’e göre “[d]eğişim ve dönüşümün ilkin bilgiye ulaşarak başlaması yaşamın diyalektiğine uygundur”. Bu durumda belirlenen amaç da “[d]evrimci cins bilinci oluşturarak kadın devriminin öznesi durumuna yükselmek” olmalıdır. (a.g.y., s. 91). Ona göre, “devrimci cins bilincinin” yani “devrimciliğin” temel koşulu olan “devrimci eylem”, önce kadınların “aydınlatılması” sonra örgütlenmesi ve “mücadeleye seferber” edilmesi çabasından oluşur (a.g.y., s. 45). Yazara göre bu nedenle, “milyonlarca işçi emekçi öğrenci kadının aydınlatılması” işi, öne ilk hedef olarak koyulmalıdır (a.g.y., s. 93).

Bilincin yahut bilginin her yaraya merhem olduğu fikri[27], bilindiği gibi Aydınlanmanın ‘inci’sidir. Aydınlanmada olan bu epistemolojik düzeyin feminizmde de bulunduğu açıktır. Çünkü nasıl ki Aydınlanma insanlığın bilgiyle aydınlatılarak kurtulacağı tezini savunursa, feminizm de kadınların “bilinç yükseltme” seansları yoluyla aydınlanıp kurtulacağını iddia eder.

Çalışma içinde görüşlerine yer verilen Amerikalı feminist Redstockings grubu ile Sosyalist Kadın dergisi yazarı D. Güneş’in ortak paydası da “bilinç”tir. Onlara göre de meseleyi kadının ulaşacağı yüksek ‘cins bilinci’ çözecektir. Bu kesimlerin hepsinde de ‘bilinç’ terimi dokunduğunu altına çeviren sihirli değnek işlevine sahiptir.

Bu, oldukça sorunlu bir yaklaşımdır; buradan devrimcilik çıkmaz![28] Bu yaklaşımın savunduğu, önce kitlelerin bilinçlendirilmesi ve “aydınlatılması” tezi, yeni bir tez değildir. Bu fikir, D. Güneş’ten çok çok önce, Alman işçileri tarafından kurulan ve kendini komünist olarak tanımlayan “Haklılar Birliği” içinde, 1844 yılında Londra’da yürütülen tartışmalarda, reformist Schapper tarafından komünist devrimci Weitling’e karşı hararetle savunulmuştur.

Londra’da yürütülen bu tartışmalarda Aydınlanmacı Schapper, komünizmin o zamana değin gerçekleşmemiş olmasının nedenini “aklın yeteri kadar eğitilmiş olmaması”na, yani “aydınlanma eksikliği”ne (akt. Nettlau 1922, s. 367) bağlayarak, bilginin yaygınlaştırılması yoluyla kitlelerin eğitilip aydınlatılmasını savunur. Ona göre komünistler, Aydınlanma propagandası yaparak kitleleri kazanacaklardır. Schapper’in bu ifadeleri, burjuva Aydınlanma ideolojisinin bildik tezleridir. Bu ideolojiye göre, insanlık önce bilgiyle aydınlatılmalıdır.

Komünist devrimci Weitling’e göre ise, ezilen yığınların devrim için önceden aydınlatılması, her şeyden önce teknik açıdan imkansızdır; çünkü ezilenlerin, ayrıcalıklı ve imtiyazlı azınlıkların tersine, maddi yoksulluklarının yanısıra eğitime ayırabilecekleri boş zamanları da yoktur. Weitling yığınların barışçıl yollardan, yani “devrimci eylem olmadan devrim için aydınlanması” fikrinin bir illüzyon olduğunu; Aydınlanmanın devrim yoluyla ve her zaman için bir devrimin ardından geldiği koşullarda ezilenler üzerinde etkili olacağını savunur. Ona göre, devrimsiz ve devrimden önce olan “Aydınlanma her zaman küçük bir azınlık içinde gerçekleşir(a.g.y., s. 371).

Devrimci olanlar bilirler ki, önce devrimci olunur, sonra devrimci olmanın gerektirdiği görev ve sorumluluklar yerine getirilir. Kimse önce kitap okuyup bilinçlenerek, bilgiye ulaşıp aydınlanarak, sonra da örgütlenerek mücadeleye girmedi. Kişiler, mücadele içindeki devrimci abilerini, ablalarını, akrabalarını, arkadaşlarını veya mahallelerinde, okullarında, çalıştıkları mekânlarda mücadele eden devrimci kadın ve erkekleri gördüler; onların mücadelelerinden etkilenerek devrimci oldular. Devrimciler sokakta, devlete ve faşistlere karşı verilen silahlı devrimci mücadele içinde devrimci oldular; “bilgiye hücum” ederek değil!

Kişi önce devrimci olur, sonra bilgilenir; önce bilgilenip de sonra devrimci olmaz; çünkü devrimcilik bilgiyle edinilecek bir durum değildir; o, fiili bir durumdur. Devrimcinin gücü inancına, tutkusuna ve iradesine dayanır. Bilgisi değil inancı devrimcinin önüne sorumluluk ve hedef koyar. Bu hakikatin farkında olan Aydınlanma ideoloğu Hobbes, inanca saldırırken neye saldırdığını bu yüzden gayet iyi bilir.

Hem burjuva Aydınlanmasının hem de ondan beslenen feminizmin ve Aydınlanmacı Marksizmin ideolojik/teorik/politik hegemonyası altında bulunan Sosyalist Kadın dergisi yazarının önüne “kadının aydınlatılması” görevini koyması da bu nedenle şaşırtıcı değildir.

Bu anlamda, Aydınlanmacı Schapper’in yoksul ve açlara Aydınlanma propagandası yapması, Weitling’in ifadesi ile, nasıl ki politik “saçmalık” ise, feministlerin ya da Sosyalist Kadın dergisi yazarının, ezilen kadınlara “bilinç yükseltme” ya da aynı anlama gelmek üzere Aydınlanma propagandası yapması da, aynı ölçüde politik saçmalıktır.

Şurası kesindir: Nasıl ki Aydınlanma bütün insanlığı aydınlatacağından dem vururken, gerçekte, burjuvazinin erkek cinsinden müteşekkil küçük bir azınlığını aydınlattıysa, feminizm de bütün kadınlara seslenirken, işin hakikâtinde orta ve üst sınıf kadınların “bilinç yükselt”melerini sağlar.

Feminist ideolojinin ezilen ve sömürülen emekçi kadın yığınlarıyla bir alâkası yoktur; hele hele onları devlete karşı örgütlü devrimci mücadeleye katma gibi bir perspektifi ve derdi hiç yoktur. Feminizmin dayandığı “orta ve üst sınıf kadınlar” burjuvazinin düsturu olan bireysel rekabet ve “bilinç yükseltme”yle açılan kişisel gelişim yolu üzerinden giderek, aynı sınıfsal dünyayı paylaştıkları erkeklerin yanında kendilerine yer açarlar.

Ezilen sınıfların kadınları ise “orta ve üst sınıf kadınlar”ın tam tersini yaparlar; onlar, bugün Kürt Özgürlük Hareketi örneğinde de çok somut olarak görülebileceği gibi, ezilen erkeklerle ortak mücadele ve dayanışma üzerinden kendilerine alan açarlar; çok katmanlı ezilmişlik konumlarını politik ve toplumsal mücadele içinde ön saflara geçme yoluyla değiştirirler; birlikte verilen mücadelenin eşitleyici gücü üzerinden güç kazanırlar. Tarihsel olarak da görülmüştür ki, ezilenlerin kadın bölüğü açısından verili kadın-erkek ilişki biçimlerinin gevşemesi, sarsıntıya uğraması, sorgulanması ve yeniden düzenlenmesi, ancak ve ancak politik ve toplumsal mücadelenin getirdiği bir alt üst oluş durumunda imkân dahiline girebilmiştir.

Cinsellik ve ‘özgürlük’

Kadın-erkek meselesini cinsellik üzerinden kuranlar, kadının özgürlüğünü de, bu kurgunun zorunlu bir sonucu olarak, onun cinsel özgürlüğüne indirgerler... Avrupa’da yükseliş yıllarını geride bırakan bu hazcı “cinsel özgürlük” söylemi, şimdilerde kendine Türkiye’de yer ediniyor.

‘Cinsel özgürlük’ tartışması, Batı metropollerinde ilk olarak ’68 Hareketinin yahut feminist hareketin gündeme getirdiği bir tartışma değildir. Bu tartışmanın başlangıcı çok daha gerilere, özellikle 1848 devrimlerinin yenilgisiyle birlikte Avrupa’dan Amerika’ya doğru yaşanan kitlesel göçlerle, Amerika’da kurulan komünlere kadar gider. Bu komünlerde, birçok meselenin yanısıra cinsellik meselesi de tartışılmış, dinsel söylemi esas alan kimi komünler (Rappistler) cinselliğe kesin yasaklar getirirken, kimileri de (Oneida) kendilerini ‘cinsel özgürlük’ üzerinden kurmuşlardır (Schibel 1985, s. 146-194).

Kadın ile erkek arasında dostluk, sadakat ve dayanışma gibi duygular da, ki bu konularda antropoloji biliminin zengin araştırmaları vardır, önemli olmasına rağmen, cinsel enerji daha güçlü bir enerjidir. Bundan ötürüdür ki, Amerika’da kurulan çok sayıdaki komünde, komün üyeleri arasında cinsel ilişkiler yasaklanmış[29], yasaklanan cinselliğin biriken enerjisi ise, komünün ayakta kalması ve yaşatılması için harcanmıştır. Bu tarz, kurtuluş mücadelesi veren bazı ezilen hareketlerinde[30] de görülür; kadın ve erkek savaşçılar cinsel enerjilerini birbirleri için değil, düşmana karşı verilen mücadele için harcarlar.

Ezenler de, cinsel enerjinin çok güçlü olduğunu bildiklerinden “savaşma seviş” sloganında kendini açık olarak ortaya koyan politikalarıyla, bu enerjiyi kendi sistemleri için tehlikesiz hale getirmenin yollarını ararlar. Evet, onlar, ’68 Hareketi gençliğinin emperyalizme karşı mücadelesinin önüne “savaşma seviş” sloganıyla çıkarak, bu muazzam yoğunluktaki cinsel enerjinin sisteme yönelmesini engellemiş, onu bir gün içerisinde üretilip tüketilen ve sonra da bir kağıt mendilmiş gibi fırlatılıp atılan, sözüm ona ‘özgür’ kadın-erkek ilişkileri yoluna kanalize ederek, kendilerine karşı gelişebilecek bir tehlikeyi bertaraf etmişlerdir.

68’li yıllarda kadınlara, “Özgür olmak istiyorsan, her bir kişiyle, sadece bir defalığına beraber olmalısın; çünkü aynı kişiyle ikinci bir kez beraber olursan bu artık kurumlaşmış bir ilişkidir” denilmiştir. Eh! ’68 Hareketi bütün kurumlara, feminist hareket de özellikle aile kurumuna karşı olduğundan, kadınlar ‘özgürlük’ adına mümkün olduğu kadar çok sayıda erkekle ve sadece bir kereliğine beraber olma yarışına girmişlerdir. Bu yarıştan kim mi kazançlı çıkmıştır!

Son söz yerine

1917 Ekim devrimi dünyada ilk defa bir kadını (Kollontai), Sovyet hükümetinde bakan yaptı. Dünyanın ilk kadın bakanının, Ekim devrimin bir sonucu olması tesadüf değildir. Günümüzde ise egemenler, kendi çıkarlarına hizmet ettiği müddetçe kadınları bakan yahut başbakan yapmakta bir mahzur görmüyorlar artık. Hatta emperyalistler ‘insan hakları’ ve ‘demokrasi’ söylemlerinin yanına ‘kadın hakları’nı da ekleyerek, bunları dünyanın ezilen halklarına karşı epeydir bir ideolojik silaha dönüştürmüş durumdadırlar.

Komünist devrimcilerin bu silahı egemenlerin elinden alması gerekiyor. Bu silahın onların elinden alınması, salt ve esas olarak ‘hak talepleri mücadelesi’ üzerinden başarılı olmaz. Ezilen kadınlar, kendilerine uygulanan şiddete karşı, savunma amaçlı karşı-şiddet temelinde örgütlenmelidirler; çünkü kadınların ev içindeki şiddete karşı tavır alışlarının, devlet şiddetine karşı tavır alışlarında olumlu bir payı olacaktır. Tecavüzcü, kadın katili, sistemli şiddet uygulayan erkeğe karşı, ezilen kadının örgütlü şiddetini, güç edinmesini esas alan bir mücadele ve örgütlenme tarzı geliştirilmelidir.

Kadınların, kendilerine uygulanan şiddete karşı geliştirmesi gereken karşı-şiddetin meşruluğu üzerine, üniversite öğretim görevlisi bir profesör bile, burjuva medyaya görüş beyan ediyorsa, bu tartışmalardan azami derecede faydalanmak devrimcilerin boynunun borcu olmalıdır. Sözümüz, mahalle derneklerinde saz, gitar, halk oyunu v.b. kurslarla meşgul olan devrimcileredir. Şefkat-Der gibi bir kuruluş bile, 3 bin kadına silah atış poligonlarında talim yaptırıp, buraları adeta cephe gerisi haline getiriyorsa, devrimcilerdeki yaratıcılığın çok daha yüksek olması şarttır.

 

 

 

Kaynakça

Acar-Savran, G. (2011): Feminizm (yeni) toplumsal hareketlerden biri mi? Feminist Politika, sayı 10. İstanbul, ss. 20-21.

Acar-Savran, G. (2009): Sol Patriyarkayı Hâlâ “Kadın Sorunu” Biçiminde Bir Alt Başlık Olarak Görüyor, http://feminisite.net/news.php?act=details&nid=216 (Erişim tarihi: 28.07.2011).

Aufhauser, E. (2000): Migration und Geschlecht: Zur Konstruktion und Rekonstruktion von Weiblichkeit und Männlichkeit in der internationalen Migration. In: Husa, K.; Parnreiter, C.; Stacher, I. (Hg.): Internationale Migration. Die globale Herausforderung des 21. Jahrhunderts. Frankfurt am Main, s. 97-123

Avcı, V. (2009): Parmaklıklar Ardındaki Kadınlara Dair Çıkarsamalar. Eylül, sayı 11. İstanbul, ss. 25-26.

Düzkan, A. (2011): Ne cinsiyet ne cinsel yönelim, Feminist Politika, sayı 10. İstanbul, ss. 24-25.

Güneş, Y.D. (2010): Devrimci Cins Bilinci. Sosyalist Kadın, sayı 6. İstanbul, ss. 37-45.

Güneş, Y.D. (2010): Kendinden Başlamak Özgüvenin Yansımasıdır. Sosyalist Kadın, sayı 6. İstanbul, ss. 89-95.

Herbert, U. (2001):Geschichte der Ausländerpolitik in Deutschland, München

Hess, S./ Lenz, R. (2001): Das Comeback der Dienstmädchen. In: Hess, S.; Lenz, R.: Geschlecht und Globalisierung. Königsstein

Kayaoğlu, M. (2010): Başörtüsü Sorunu. Patronaja Hayır, Özgürlük Mücadelesine Evet. Teori ve Politika, sayı 54. İstanbul, ss. 37-62.

Koçak, M. (2007): 80’li Yıllar Kadın Hareketi, feminisite, Feminist Kadın Çevresi, http://feminisite.net/news.php?act=details&nid=216, (Erişim tarihi: 28.07.2011)

Marsiske, H. A. (1990): Eine Republik der Arbeiter ist möglich, Hamburg

Mitchell, J. (1985): Kadınlık Durumu, İstanbul.

Nettlau, M. (1922): Londoner deutsche kommunistische Diskussionen. 1845. nach dem Protokolbuch des C.A.B.V., Archiv für die Geschichte des Sozialismus und der Arbeiterbewegung. 12. Jg. Leipzig, s. 362-391

Odierna, S. (2000): Die heimliche Rückkehr der Dienstmädchen. Bezahlte Arbeit im privaten Haushalt, Opladen

Osman, H. (2009): Maddeci Feminizm: Türkiye’de Sosyalist Feminizme Kaktüs’ten Bakmak http://www.praksis.org/wp-content/uploads/2011/07/020-HulyaOsman.pdf, (Erişim tarihi: 28.07.2011).

Peker, B. (2011): Feminizm, ama nasıl? Feminist Politika, sayı 10. İstanbul, s. 28.

Rosenthal, N. B. (2009): Bilinç Yükseltme: Devrimden yeniden değerlendirmeye, http://sosyalistfeministkolektif.org/feminist-kutuphane/15-bilinc-yukseltme-devrimden-yeniden-degerlendirmeye, (Erişim tarihi: 28.07.2011).

Schibel, K. L. (1985): Das alte recht auf die neue Gesellschaft. Zur Sozialgeschichte der Kommune seit dem Mittelalter. Frankfurt am Main.

Şeriati, A. (2005): Ali, İstanbul.

 

 

 


[2] Şefkat-Der bir yandan şiddete uğrayan kadınlara bireysel de olsa karşı-şiddeti de içeren bir savunma tarzı önerirken, diğer yandan ezenlerin şiddet aygıtı olan devlete sahip çıkar ve T.C. Başbakanı Erdoğan’ın sağlık sorunlarından ötürü duyduğu üzüntüyü bir basın bildirisiyle ilan etmeyi kendisine vazife bilir.

[5] Katip Çelebi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Alparslan kadınlara “şiddet gören silah taşısın” çağrısı yaptı. http://gundem.milliyet.com.tr/siddet-goren-silah-tasisin/gundem/gundemdetay/09.03.2012/1512941/default.htm, (Erişim tarihi: 9.03.2012).

[6] Bu kısa çalışma zengin bir deneyime sahip olan ve mücadele tarihinin derslerinden öğrenilmeyi bekleyen Kürt kadın mücadelesini kapsam dışı tutmaktadır.

[7] Bu tarz tepkilere Eskişehir Kadın Platformu’nun 17 Ağustos 2010 tarihli bildirisi bir örnek olarak verilebilir. http://sosyalistfeministkolektif.org/feminist-gundem/26-kadin-cinayetlerine-isyandayiz (Erişim tarihi: 27.12.2011).

[8] Türkiyeli feministlerden evvel, Avrupa’daki Batılı Bacıları bu türden ‘Sığınma Evi’ Projeleriyle devlete gitmiş ve devlet de onların ”Proje”lerinin bir kısmını karşılayarak buralarda onlara iş alanı açmıştır.

[12] ‘Düdük çalma eylemi’ Batılı solcu ve feministin çok sevdiği bir iştir. Onlar hemen hemen her ‘eyleme’ düdükle giderler. Feminist Kolektif de söylemi ve ortaya koyduğu ‘eylem’leri ile, Aydınlanmacı Batılı kız kardeşlerinin ve Batılı Solcuların ayak izlerini takip ettiğini göstermektedir.

[13] Kadınlar neden öldürür? This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.">http://www.yeniaktuel.com.tr/top103,This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. (Erişim tarihi: 28.07.2011).

[14] Örneğin kız çocuklarına, kadınlara tecavüz eden devlet görevlilerine verilen devrimci bir yanıtın yaratacağı etki, kadına şiddet uygulayanları ve tecavüzcüleri sindirme, bunun karşısında ise ezilen, şiddete uğrayan kadınları cesaretlendirme açısından, sayısız basın açıklamaları ya da mahkeme önlerinde yapılacak bekleme nöbetlerinden kategorik olarak farklı olur; bu türden devrimci yanıtlar ezilen kadın ve erkeklerin meşru onayını alır.

[15] Somali’de yıllarca iç savaş, açlık ve yoksulluktan yüzbinlerce erkek, kadın ve çocuk ölürken kılı kıpırdamayan Batılı, ne zaman ki 3-4 Ekim 1993’te 18 Amerikalı askerin Mogadişu sokaklarında ayaklarına ip bağlanarak sürüklenişini medyada görmüş, ancak o zaman, yani bizzat kendisine şiddet uygulandığında, tüyleri diken diken olmuştur. Bu olayın akabindeki bir yıl içinde ABD, askerlerini Somali’den çekme kararı almıştır.

[18] Ukraynalı mankenlerin 8 Martta yaptıkları çıplak şov için Türkiye’yi seçmeleri de, bu anlamda tesadüf değildir; çünkü onlar, şovlarına gösterilen ilgiyi Batılı ülkelerde bulamayacaklarını biliyorlardı. Gelecekte, bu mankenlerin Ortadoğu’nun diğer ülkelerinde de bu türden şovlarla kendilerini göstermeleri kuvvetle muhtemeldir.

[21] Osman, Kaktüs’ün Türkiye’de ‘özgün’ “kuramsal ve politik çerçeve” oluşturduğunu iddia etse de, bu iddiasıyla ileriki sayfalarda çelişir; O, 1988 yılında Kaktüs’ün, Avrupa ve Amerika’da somut olarak hayat bulan ama “Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında yaşanmayan bir farklılık kategorisi olan ırktan” bahsederken, “etnik/ulusal farklılıktan” yani en yakıcı ve somut Kürt Meselesi üzerine hiç laf etmemiş olmasını, yarım ağızla da olsa, “Batı etkisini” (Osman 2009, s. 33) kıramamış olmasına bağlar.

[22] 60’lı yıllarda Almanya’ya gelen göçmen kadın işçiler fabrikalarda çalışırken, bugün göçmen kadınlar çocuk, hasta ve yaşlıların bakımında, temizlik işlerinde ya da “seks işçisi” olarak çalışanların %89’unu oluşturmaktadır. Hattâ üçüncü dünyanın yoksul ve ezilen kadınları, kendi çocuklarını binlerce kilometre geride bırakarak, Avrupa ve Amerika’ya batılı orta sınıf kadın için çocuk doğurmaya bile gelmektedirler (Aufhauser 2000, s. 107). Akademik alanlarda çalışan orta ve üst sınıf Alman kadınlarının ev işlerini, ütülemedikleri gömlekleri, aynı akademik kariyere sahip Polonyalı kadınlar, onların yerine yapmaktadırlar (Odierna 2000, s. 118). Yani orta sınıf Alman kadınları, kendilerini temizlik yapma, yemek pişirme ve çamaşır yıkama gibi işlerden, ‘kız kardeşleri’ saydıkları göçmen kadınları hizmetçi olarak işe alarak kurtarmış, boş kalan zamanlarında “bilinç yükseltme” seanslarıyla sınıfsal ve toplumsal konumlarını yükselterek, tıpkı 1960’lı ve ‘70’li yıllarda göçmen işçilerin Almanya’ya gelmesi sayesinde 2,3 milyon Alman işçisinin sınıf atlaması gibi, sınıf atlamışlardır (Herbert 2003, s. 213). 60’lı ve 70’li yıllarda Alman işçilerinin çalışmak istemedikleri en ağır ve pis işleri göçmenlerin yapmaları gibi, bugün de göçmen kadınları Alman kadınlarının sıkıcı, monoton ve köreltici buldukları ev işlerini yapmakta (Hess/Lenz 2001, s. 135), onlar ise kendilerine kalan boş zamanı, imtiyazlı ve ayrıcalıklı erkeklerin dünyasında kendilerine yer açmak için kullanmaktadırlar.

[23] Burada, feminizm ile feministlerin veya anarşizmle anarşistlerin ayrı ayrı değerlendirildiği belirtilmelidir. Meselâ Türkiye’deki anarşistlerin politik devrimcilik açısından bir ağırlıkları bulunmazken, aynı bağlamda olmak üzere anarşizm, özellikle Fransa, İspanya ve İtalya örneklerinde, ciddi saygıyı hak eden bir tarihe sahiptir. Fakat feminizm, anarşizmden farklı olarak, hem Türkiye’de hem de dünyanın başka bir yerinde, politik devrimcilik anlamında şimdiye dek ciddiye alınmayı hak edecek bir tarihe sahip olamamıştır.

[24] “Gülnur Acar-Savran'la Röportaj”, Kara Kızıl Notlar Dergisi, Temmuz-Ağustos-Eylül 2006, http://www.anarkismo.net/newswire.php?story_id=4068. (Erişim tarihi: 28.07.2011).

[25] Devrim teriminin uluorta kullanılmasına Rosenthal’ın yazısının başlığı bir örnek olarak verilebilir. Bu ona çok görülmemelidir; çünkü devrimin pratik olarak ortalıklarda görülmemesi, onu uzun süredir reklamcıların ağzına kadar dahi düşürmüştür.

[26] Rosenthal, feminist hareket içinde “radikal” yahut “reformist” ayrımlarını, Türkiye’de de sıkça tanık olunduğu üzere, kadın gruplarının politik pratikleri üzerinden değil, program niyetine yazdıkları yahut söyledikleri üzerinden yapar. Örneğin, bir kadın grubu programında yahut yazıp çizdiklerinde bol bol “kadın devrimi”inden söz ediyorsa, Rosenthal’e göre bu grup devrimcidir, etmiyorsa da devrimci değildir. Böyle bir yaklaşımın hiçbir ciddiyeti olmadığından, onun feminist hareket içinde kendince yaptığı ayrımlar da dikkate alınmayacaktır.

[27] Bilgi yahut bilinçle, eylem arasında dolaysız bir ilişkinin kurulamayacağına dair hayatın birçok alanından sayısız misal vermek mümkündür. Bilindiği gibi Avrupalılar çevre konusunda üçüncü dünyalılara göre kendilerini oldukça aydınlatıp bilinçlendirmişlerdir. Ama onların bu yüksek çevre bilinçleri, çevreye en fazla zarar veren uçak ve arabalara binmelerine hiçbir engel teşkil etmez.

[28] Alman Aydınlanmacı Marksistleri 1920’li yıllarda Alman işçilerini aydınlatma ve sınıf bilinçlerini yükseltme beyhude uğraşının sonucunda nal toplamış, Hitler ise onları silahlandırarak örgütlemiştir.

[29] Weitling Amerika’da kurulan bu komünlerin yaklaşık 50 tanesini iki yıla yayılan bir zaman dilimi içinde ziyaret eder ve bunlar üzerine önemli analizler yapar. Bir defasında Weitling, cinselliğin sıkı bir şekilde yasaklandığı bu komünlerden birinden (Shaker), birbirlerine karşı duydukları aşk yüzünden dışlanan bir çiftle görüşür. Bu birbirine aşık çift, komünden atıldıktan sonraki yıllarda bile, yine komünün kurallarına uyarak cinselliği yaşamazlar ama birbirlerine aşık bir çift olarak birlikte yaşamayı da sürdürürler. Weitling’in bu çifte, özellikle de kadına yönelik gözlemleri, birçok kesimin tersine olumludur. Komünlerde yaşayan kadınlardan, davaya sahip çıkmada düşük bir profil sergilediklerinden dolayı, bu düşük profilin nedenlerini belirterek de olsa, şikayetçi olan Weitling, görüştüğü bu kadına yönelik olumlu düşüncelerini “bugüne kadar hayatın temel meseleleri üzerine bu kadından daha derin bir fikri, net bir kavrayışı, duru bir yaklaşımı olan ve ne konuştuğunu daha iyi bilen büyük iffet sahibi bir kadına seyrek olarak rastladım” diyerek ifade eder (Weitling 1852; akt., Marsiske 1990, s. 223).

[30] Günümüzde PKK’de uygulandığı gibi, Yunan iç savaşında partizanlar arasında cinsel ilişki yasaktı.

Okunma 31773 kez