Dine ve Şiddete Nasıl Yaklaşmalı?

Yazan

Sedat Ot

Teori ve Politika’yı uzun zamandır takip etmeye çalışıyorum. Günümüzde genel anlamda solun, geçmişiyle hesaplaşması, düşünüş tarz ve kalıplarını değiştirmesi ve güncelin sorunlarına çözüm üretebilmesi açısından tartışma zemininin genişletilmiş olmasını ve Teori ve Politika’nın bu zeminde hareket etmesini, sürece katkı sunmasını olumlu buluyorum. Teori ve Politika’nın, gerek bilgide derinleşmeyi ve gerekse de geniş ve farklı açılardan düşünebilmeyi sağlaması açısından sola katkıları da olduğu kanısındayım.

Bu, eleştirinin bir yanı; diğer yanı ise, bu tartışma zemininin bir sınırının olması gerektiği ve Teori ve Politika’nın özellikle 56-57. Sayısında yer verilen Ferhan Şirin imzalı yazıyla (sadece El Kaide’yi öven yazısı) bu sınırın neresi olması gerektiği konusunda düşünmeye başlamamdır. (Bu bakımdan, [elinizdeki sayıda yer verilen] “Dini Görüngülerle Sınıfsal Özün Bağının Kurulması” başlıklı yazıyı da tartışma zemininin sınırları konusundaki kaygılarımı paylaşmak ve Ferhat Şirin’in El Kaide ile ilgili yazısını eleştirmenin bu meseleyi tartışmak için bir vesile olabileceği düşüncesiyle kaleme alıyorum.)

Teori ve Politika’nın “İslam ve Marksizm” konu başlığını taşıyan 17. Sayısı, din konusunda doğru bir çıkış noktasından hareketle, sol hareket ve çevrelerin, dine karşı önyargılı, tutucu, tek yanlı ve –haliyle– bilimsel olmayan tutumunu geniş bir eleştiriye tabi tutmuştu. Bu tartışma sürecinin, birçok insanda halihazırdaki yaklaşımına eleştirel bir bakışı zorladığına inanıyorum. Ancak zamanla, Teori ve Politika’da, bu çıkış noktasından farklı bir noktaya gitme eğilimlerini de fark etmeye başladım.

Ferhat Şirin’in, Teori ve Politika’nın daha önceki bir sayısında (“Ya Başka Bir Yol Bulacağız ya da Yeni Bir Yol Açacağız”, Teori ve Politika 49, ss. 35-57) yine El Kaide tarzı şiddeti öven bir yazısının üzerinde, bu yazarın “uçuk” fikirlerine alışık olduğum ve Teori ve Politika’nın da bunu fikir özgürlüğü çerçevesinde değerlendirerek yayınladığını düşündüğüm için fazla durmamıştım. Ancak derginin daha sonraki sayılarında Kaddafi gibi bir diktatörün görece savunulması, beni, tartışma zemini konusunda biraz düşünmeye sevk etti. 56-57. Sayı ile bu düşünce süreci kaygıya dönüştü.

Ben, El Kaide’nin şiddete yaklaşımını, beyaz ırkın “ilahi takdir adına” dünyanın dört bucağında milyonlar ve milyonlarca yerliyi katletmesini meşru gören; Nazilerce Yahudilerin fırınlarda yakılmasını savunan; veya savaşın meşruluğu ardına sığınarak Japonya’ya atom bombası atılmasını savunan anlayışlarla özdeşleştiriyorum. Daha genel bir ifadeyle, El Kaide, kendisi dışındaki herkesi ötekileştirerek ölmeye layık gören bir şiddet anlayışına sahiptir. Bu anlayışın dini biçimli oluşu ile ırkçı bir renge sahip oluşu arasında elbette özde bir fark yoktur.

İşte, Teori ve Politika’nın böylesi bir şiddet anlayışına yer vermesinin doğru olup olmadığına dair kaygılar taşıdığımı belirtmek istiyorum. Her yazarı kendi çerçevesinde değerlendirip Teori ve Politika’ya genel bir hat atfettiğimi vurgulayayım. Buraya kadarki eleştirim, Ferhat Şirin’in görüşlerine Teori ve Politika’nın katılıp katılmadığının dışındadır. Eleştirimin asıl muhatabı olan Ferhat Şirin’in görüşlerini, dine ve şiddete yaklaşımı çerçevesinde değerlendirmek yeterli olur sanırım.

Ferhat Şirin’in, dinin, genel olarak sol çevrelerde ele alınışı konusundaki çıkış noktalarına ben de katılıyorum. Uzun yıllardan beri, sol, dine ve dindarlara karşı genelde sekter, dışlayıcı, önyargılı bakmış ve dinin, halkın “afyonu” olmasının yanı sıra, aynı zamanda “bu dünyanın ansiklopedik özeti ve ezilen yaratığın iç çekişi” olduğunu görmeyerek, tek yanlı biçimde hareket etmiştir.

Ferhat Şirin, bu çıkış noktasına dayanarak, solun, dindarlara ve dini örgütlere karşı tavrının farklılaşması gerektiğini savunuyor. Bu savunu, bence de doğrudur. Ancak, Ferhat Şirin, bu çıkış noktasına dayanak yaptığı eleştirilerin muhataplarının karşı ucuna geçtiğini ve kendisinin de başka bir uca savrulduğunu göremiyor. Ferhat Şirin, ideoloji, felsefe ve politika ayrımını silikleştirmiş; emperyalizme karşı –çıkış noktası ne olursa olsun– her türlü tepki ve şiddeti aynılaştırmış; ve böylece buna dayanarak oluşturduğu politik hattında, ideolojinin politikayı belirleyen niteliğinden geri adım atmıştır.

Dini örgütlerin politik duruşu ve haklılığı, onların ideolojik veya felsefi özlerini değiştirmez. Taliban veya Hamas’ın işgalci güçlere karşı savaşı, ilerici, ulusal, demokratik talepleri ve genel anlamda da haklı mücadeleleri savunulmalı / desteklenmeli iken, aynı zamanda bu hareketlerin, şeriat gibi baskıcı bir sistemi vazettiklerini, tüm kötülüklerin ana kaynağı olan emek-sermaye çelişmesine ilgisiz olduklarını veya sermayeye karşı bir mücadele içerisinde olmadıklarını ya da kadınları erkeklerle eşit olmayan bir statüye mahkûm ettiklerini unutmamak gerekir –söz konusu örgütlerin bu yanları ile mücadele edilmesi zorunluluğunu da vurgulayalım.

Ferhat Şirin, ideoloji ile politika arasındaki ayrımı silikleştirip bu iki farklı olguyu birbirine indirgediği için, neyi ne kadar savunacağının veya destekleyeceğinin ve ne ile mücadele etmek zorunda olduğunun ayırdında değildir. Gerek geniş kitlelelerin ve gerekse yoldaşlarımızın bile böylesi bir ayrıma tabi tutularak, desteklenmesi ve mücadele edilmesi gereken yanlarının ayrıştırılması gerekirken, dini biçimli örgütlenmeleri bu ayrıma tabi tutmadan değerlendirmek, üstelik kör şiddetlerini, şuursuz hareketlerini veya tüm insanlığı karşılarına alan uçuk ideolojilerini hesaba katmamak için –en iyimser yorumla– “uçmak” gerekir.

Şiddet, sadece komünistlerin / devrimcilerin / demokratların değil, kendisini insani değerlerle tanımlayan herkesin karşı çıkması ve mesafeli durması gereken bir olgudur. Bu bakış, pratikte zorunlu olarak kullanılan şiddetin varlığını yadsımaz; ancak, şiddetin kullanımını kesinlikle zorunlu hallerde ve sadece zorunlu bir araç olarak ele alır. Ki böylesi bir bakış, canilerin, ırkçıların, faşistlerin, despotların, işkencecilerin veya kendi dışındaki herkesi “öteki” olarak görenlerin şiddete yaklaşımından kalın çizgilerle ayrılır. Ferhat Şirin’de bu ayrım da silikleşmiş ve tabiri caizse, ideolojik bakış açısının “şakülü kaymıştır”.

Kendisine insanım diyen bir kimse, birinin sırf başka dinden veya başı açık bir kadın olduğu için ölmeyi hak ettiğini düşünebilir mi? Ya da içi sivil insan dolu bir uçakla, yine içi sivil dolu bir binaya çarpmayı “büyük bir eylem”, büyük bir övünç kaynağı olarak değerlendirebilir mi? El Kaide bunları alenen savunan bir örgüttür. El Kaide’nin bu özünü, ne geçmişinde ABD ile “kardeş” olması, ne de şimdi ona karşı savaşıyormuş gibi görünmesi etkiliyor. El Kaide’nin bu şiddet anlayışı ile, derisini yüzmeyi cennete giriş bileti olarak gördüğü komünistlerle ve solcularla nasıl bir ittifak zeminine sahip olabileceği ise tartışma konusu bile değildir. Hal böyle iken, insanlık düşmanı bir liderin ölümünü “şan ve şerefle” selamlamak gibi bir yaklaşıma ne diyeceğimi bilemiyorum.

Ferhat Şirin, sınıfsal ve ideolojik bir zemin yerine görecelilikçiliği ve kültürcülüğü esas alarak sınıf savaşımı düzleminden uzaklaşmıştır. Aynı din, hem ezilenlerin hem de ezenlerin dini olabilir. Din, verili koşullarda ilerici / haklı taleplerin ifade ediliş biçimi olarak ilerici bir niteliğe –politik olarak– bürünebilirken, bu durum, onun felsefi özünü değiştirmez. Bu politik ilericilik, ezilenlerin ideolojisini savunan uzun erimli bir biçime evrildiği oranda, o hareket ilericiliğini korur –ve tersi. Yoksa İran, Tunus veya Cezayir’de olduğu gibi işgalcilere / emperyalistlere karşı ezilenlerin safındaki dini biçimli hareketler, iktidarın alınması sonrası başka emperyalistlerle ilişkiye girip ezen safına geçebilir. Elbette, bir hareketin ilerici / haklı taleplerini, belirsiz bir gelecekte ezen safına geçebilme potansiyeli / olasılığı yüzünden desteklemekten vazgeçmeyiz; ancak böylesi bir ayrım, bize neyi, niçin desteklememiz gerektiğini ve aynı zamanda ne ile mücadele etmemiz gerektiğini daha net gösterebilir.

Sınıfsal zeminde muhakeme etmekten uzaklaşma eğilimini büyüten Ferhat Şirin, İslam’da Allah yolunda ölenleri ve bu yüzden de cennete giderek Allah’ın yüzünü görmekle ödüllendirilenleri ifade etmek için kullanılan “şehit” (gören) kavramını, kendisine materyalistim diyen sol kesimlerin ölümü anlamlandırma çabasının bir ürünü olarak da olsa “aşırmalarını” eleştireceğine, bu kavramı, daha geniş bir biçimde sahiplenerek insanlık düşmanı bir liderin ölümünü bir solcu / materyalist olarak sahiplenmek için kullanmıştır.

Son olarak, dini örgütlenmelerin ilerici talepleri kuşanması için herhangi bir teolojik temele, –belirleyici biçimde– ihtiyaç duymadıklarını belirteyim; çünkü Anadolu’da sosyalizmle özdeşleştirilen Alevilik, Suriye’de faşist diktatörlüğün meşruiyet kılıfı olabildiği gibi; İslamın en katı yorumlarından biri olan Sünni-Hanbeli mezhebi Suudi Arabistan’da emperyalizmle bağın ve İran’ın yayılmacılığına karşı saldırının manipüle aracına dönüşmüşken; aynı din/mezhep, Filistin’de işgale karşı savaşın ve ulusal taleplerin dini biçimli ifadesine –ek bir teolojik terminolojiye gerek duymaksızın– dönüşmüştür. Bu örnekler artırılabilir. İdeoloji ve siyaset arasındaki bağın da ayrımın da yapılabilmesi, –ayrı ayrı– önem taşımaktadır. Özellikle din konularında buna daha çok önem verilmelidir ki, tek yanlılığa düşmeyelim.

Okunma 8867 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.