Slavoj Žižek ve İdeoloji Üzerine Bir Deneme

Yazan

İ. Veli Saltık

            Dursun Önder’e, GülnazYıldız’’a Ökkeş Karaoğlu’na

Barthes ilk kitabı Yazının Sıfır Derecesi’nde Hébert’in, kurduğu Père Duchêne adlı gazetede sürekli kullandığı “hastir” ve “hırt” sözcükleri ile ilgili “Bu kaba sözcükler hiçbir şey anlatmazdı ama imlerdi. Neyi mi? Bütün bir devrim durumunu” yorumunu yapar.[1]

Anlamı çıkaracağımız yer ise Hébert’in koca bir devrimci durumla eylemli olarak ilişkileniş tarzıdır. Herkes “hastir” çeker ama Hébert’inki farklıdır. Hébert’in dün çektiği “hastir” ile bugün çektiği “hastir” de farklıdır. Bu farkı da onun eyleyişine bakarak çıkarabiliriz. Ama insanoğlu eylemek için dil denen şeye muhtaçtır. Hiçbir eylemi doğal olamaz. “İnsan diye buyuruyor Hegel, ölümcül hastalığa yakalanmış bir hayvandır, doymak bilmez bir asalağın (akıl, logos, dil) zulmettiği bir hayvan[2]”. Dili, ontolojik materyalizmin belirleyicilik sıralamasında (doğa, üretim, toplum, düşünce) üretimin ardına koymak gerekir. Konuşmayı, “hastir” çekmeyi ise sona.

Örneğimizde bariz olarak görülen bu durumu, kullanılan tüm sözcüklere −özellikle “hastir” gibi kaba olmayanlara− yaymak mümkün müdür? Eleştiri silahını, her zaman geri dönerek silahların eleştirisinin yapıldığı yerden mi anlamlandırmak gerekir? Tarihselliğin etkisinden azade bir düzlem, “önce söz”ün olduğu bir düzlem yok mudur?

Slavoj Žižek, evrensel geçerliliği olan nesnel bilginin nasıl mümkün olduğunu sorar ve Alfred Sohn-Rethel’in metanın biçimsel analizinden yola çıkarak bir çözüm arar. Sohn-Rethel’e göre “Bilimsel prosedürün (şüphesiz Newtoncu doğa bilimi prosedürünün) ön-gerektirdiği, içerdiği kategoriler takımı, toplumsal etkinlikte zaten mevcuttur, meta mübadelesi ediminde zaten işbaşındadır. Düşünce katıksız soyutlamaya ulaşmadan önce, soyutlama, piyasanın toplumsal etkinliğinde zaten işbaşındaydı.”[3] Somut emek ve ürünü olan kullanım değerinden ayrı olarak soyut emek ve ürünü olan değer ve para, mübadele ilişkisine bağlıdır. Žižek, Sohn-Rethel’in “gerçek soyutlama” dediği mübadele sürecindeki soyutlamayı bilinçdışının yapısına benzetir. Sohn-Rethel’e göre “Mübadele soyutlaması düşünce değildir ama düşüncenin biçimine sahiptir.” Bilinçdışı da “ontolojik olarak düşünce statüsüne sahip olmayan (…) düşüncenin kendisine dışsal düşünce biçimi”dir.[4] Žižek, ‘gerçek soyutlama’yı Lacan’ın kişi doğmadan onu hazır bekleyen dilsel yapı olan simgesel düzen kavramına benzetir.

Žižek’e göre “soyutlamayı tamamen bilgi alanında gerçekleşen bir süreç olarak kavrayan ve bu nedenle de ‘gerçek soyutlama’ kavramını, ‘epistemolojik bir kargaşa’nın ifadesi olarak görerek reddeden Althusserci”[5] epistemoloji bir dil gibi yapılanan simgesel düzeni hesaba katmaz.

Tüm gücüne rağmen burada da Lenin’de “nesnel rüya - öznel rüya” Marx’da “gerçek düşünme - gerçek olmayan düşünme”[6] ayrımı gibi reddedilen tartışma tekrarlanır. Üstelik ontolojik düzleme sadece simgesel düzen açısından bakılmıştır. Simgesel düzen ona göre kurucu, belirleyici nitelikte olandır. Belirleme sıralaması bozulmuştur. Dil gibi yapılanan gerçeğin kendisi midir yoksa bizim onu algılama biçimimiz mi? Gerçek, imgesel ve simgeselin aralarındaki bağlantının belirleme ilişkisi içinde tekrar düşünülmesi gerekmektedir. Dil denen yapının tarihsel olarak üretimden sonra gelişi ve üretimin belirleyiciliğinde kuruluşu vurgulanmalıdır.

Simgeselin kuruluşunu bilim için ontolojik bir koşul olarak görebilecekken ontolojik bir boyut olarak göremeyiz. Bilim simgeselin kuruluşuyla beraber kendiliğinden (felsefe gibi) ortaya çıkmamıştır.

M. Kayaoğlu bilimin, bilime dışsal ontolojik koşulları olmakla birlikte salt epistemolojik düzlemde olduğunu; felsefenin ise epistemolojik bir boyutu olmakla birlikte ontolojik koşul ve felsefeye içsel ontolojik boyutları olduğunu söylüyor. Ontolojik koşulları oluşmadan bilimin ortaya çıkamayacağını fakat ortaya çıkarılan bilgi nesnelerinin, koşula indirgenemeyeceğini, ona aykırı ve karşıt da olabileceğini iddia ediyor. Ona göre felsefe ontolojik koşul yerine gelirse kendiliğinden ortaya çıkabilir ve felsefenin kendiliğinden formları vardır, felsefe toplumsal gerçeğin (ideolojik) bir öğesidir. Bilim içinse bunlar söz konusu değildir. Bilim adamı diye bir birey türü yoktur çünkü insanlar özneler olarak hep bir şimdide yaşarlar ve pratikte (konjonktürde) bilen diye bir insan grubu yoktur (ya da şimdiki zamanın bilinci tarih bilgisinin kendisi olarak görülemez). Tarihin gerçek sürecinde ise özneler olarak insanlar yoktur.[7]

Lacancı-Žižekçi teori, teorik bir işlemle edinilebilecek birçok kavram içeriyor. Post-Marxist Ernesto Laclau Hegelci okumalarına rağmen Žižek’in teorisinin umut vaadeden bir proje olduğunu söylüyor. Žižek de Lacancı gerçek kavramı ile Laclau ve Mouffe’un antagonizma kavramını ve hegemonya teorisini ilişkilendiriyor. Marksizmin bilim sektörünü ısrarla vurgulamak gerekiyor ama siyasal olanı eriten, siyasallığı önceleyen bir etik sunan üç felsefi-siyasal konuma (geleneksel cemaatçiler, modern evrenselciler, post-modern dağılımcılar) karşı[8] Žižek ve Laclau Leninist politika anlayışına yakın konumlanıyorlar.            

Žižek’e göre gündelik bilinç de felsefi-teorik bilinç (Felsefe, felsefe olmaktan çıkmadan bu körlükten kurtulamaz) de ontolojik temeli olan simgesel düzene (mübadele süreci) kördür. Bu anlamda ikisi de ideolojiktir. Mübadele sürecinin işlemesi de zaten bu körlüğe bağlıdır. Yanılsama Žižek’e göre sadece kişilerin ne yaptıklarını düşündüğü düzeyde değil yaptıkları düzeyinde de işler. Metaların kendileri bizim yerimize inanır. İnanç bu yüzden içsel değil, dışsaldır, toplumsal ilişkilerde varlık kazanır, o olmazsa simgesel düzen de dağılır.

Simgesel düzen kaçınılmazdır ama simgeselleştirmeye direnen gerçek de kaçınılmaz olarak her zaman geri döner. Hegemonik evrensel, ideoloji dışı olan birtakım unsurları (gerçek) da içermek zorundadır. Kafka’nın Şato’sunda “köylülerle şato arasında büyük bir fark yok” [9] diyen öğretmen sadece bu unsurların ideolojik mekanizmalarla işlenmiş, çarpıtılmış halini görür. Bu yaklaşım politik değildir ve bir ideolojik kapanıma karşı farklı bir ideolojik kapanımı çıkarır.

Gıdıklanan Özne’de Žižek, “Faşist ideolojinin ‘örtük rüya düşüncesinde’ (yani gerçek bir cemaat ve sosyal dayanışma özleminde) ‘Faşist’ (‘gerici’, vs.) olan hiçbir şey yoktur. Faşizme bu ‘Faşist’ karakterini veren esas unsur, ‘örtük rüya düşüncesinin’ ideolojik ‘rüya-çalışması’ ile biçimlendirilişinde, sömürüye ve tahakküme dayanan sosyal ilişkileri meşrulaştırmaya halihazırda devam eden göz önündeki ideolojik metne dönüştürülme şeklinde yatar”[10] yorumunu yapar. İdeolojinin düzenle işlemesini sağlayan şey (teyelleme) belirli bir tikel içeriğin deneyimimizden güç alarak kendini her zaman evrensel olarak ifade edişidir. Tikel içerik “temel fantezi öğesidir”.

Žižek her zaman “bir düğüm, üzerinde baskın ideolojik savın tüm çizgilerinin aniden buluşuverdiği bir düğüm” olan ve “çözdüğümüz an, içinde bulunduğu ideolojik yapının işlerliğini de askıya almış“[11] olacağımız Lacancı ‘Sinthome’un peşinde olmamız gerektiğini söyler. Teori ve Politika’nın diliyle söylersek Sinthome’u gözden kaçıran dinin ya da herhangi bir ideolojinin sorunsalı içine girer, oysa onun din ya da başka bir ideoloji gördüğü yerde somut bir sınıfsal iktidar ilişkileri vardır. İdeoloji her zaman bağlam bağımlı işler.[12] İslamiyet’in Sinthome’u Türkiye’de taşralı, göbekli Türk esnaf, karısı ve çocukları ve torunlarıdır. Bu düğümü çözdüğümüzde inananlar eylemleriyle bölünür. TKP’nin Sinthome’u sağlıklı, şehirli, modern Türk üniversite öğrencisi ve sevgilisidir. Politik olma iddiasındaki hareket her ideolojinin Sinthome’unu çözmek zorundadır.

‘Tarihsel olarak ezilenler’ ancak simgesel düzenin işlemesini sağlayan Sinthome denen bağın çözülmesiyle konjonktürde hareket halinde ezilen bölükleri olarak açığa çıkar. Bu anlamda ne sosyalist hareketlerde ne de İslamcı hareketlerde varlık kazanamayan Kürt Ulusal Hareketi örnek olarak verilebilir. Görüp görecekleri tüm ideolojik yapılanmalar ‘Türk’ Sinthome’unu taşıyordu. Varsın Müslümanlar, doğan herkes Müslüman doğar, proleterler de proleterin ulusu yok desin.

Kemalizm’e gelince. Gün Zileli, Yöncüler, MDD’ciler ve bugünkü ulusalcıları ayırıyor.[13]

Ona göre Doğan Avcıoğlu’nun temsil ettiği “Yön hareketinin erken döneminin söylemi Kemalist kökenine rağmen, sanıldığının tersine milli demokratik devrim ya da anti-emperyalizm değil, sosyalizmdi.” Zileli Avcıoğlu’nun tezlerini Lenin ve Troçki’nin sürekli devrim tezine yakın buluyor. “Yöncüler, İslamiyet’e karşı tutum ve Batıcılık noktalarında da klasik Kemalizm’den ayrı bir yol izlemiş ve özellikle Batıcılığa karşı, Niyazi Berkes’in kaleminden, oldukça sert eleştiriler yöneltmişlerdir” diyor. Ona göre MDD ise ML kökenine rağmen (Stalin’in mücadeleyi iptaline bağlı) devlete karşı mücadeleyi iptal etti ve mücadeleyi anti-emperyalizm ile sınırladı. “Buna rağmen, MDD’ciler, içeride de bir işbirlikçi kesimin varlığına işaret ediyor ve mücadele ettiklerini söylüyorlardı. (…) Bugünkü ulusalcılarsa işbirlikçilere karşı mücadeleyi de ortadan kaldırdı.” Zileli değerlendirmesini “Yöncüler, Kemalizm’in öz evladıydılar. Bu yüzden, babalarını ya da ailelerini eleştirmekte son derece cesurdular. MDD’ciler ve bugünkü ulusalcılar ise, Kemalist aileye sonradan dahil olmuş evlatlıklardır. Bu yüzden, velinimetlerine karşı son derece saygılı ve itaatkar bir tutum içindedirler. Bir bakıma, evlatlıkların özelliği ya da kaderi gibi bir şeydir bu” diye bitirir.

         Temeldeki ‘örtük rüya düşüncesi’ni ‘rüya çalışması’ ile karıştırmamak, ideoloji dışı (altı) öğeleri ideolojik yapılanma ile karıştırmamak gerekir. Bu yüzden bu tür ayrımlar yapılmalıdır. Ama Zileli karıştırıyor. Üçünü de söyledikleri üzerinden değerlendiriyor. Yöncüler MDD’cilerin pratik eleştirisi yanında hesaba katılabilir mi? Bunun dışında Sinthome denen düğüme gelince gerçek evlat veya evlatlık arasında simgesel babayı ‘babanın-adı’nı kabul etmek anlamında hiçbir fark yoktur. Politik bir ayrım yapacaksak bu düzeyde yapabiliriz. Diğer ayrımlar politik niteliğe dönüşebilir hareketleri anlamamızı sağlar ve Marksizm denen bütünlüğün içinde bu anlamda her ideolojinin ‘örtük rüya düşüncesine’ yer var. Sinthome denen düğümü çözen, babanın adını reddeden biricik pratik-politik hareket olarak Marksizm ise İbrahim Kaypakkaya’nın pratiğinde temsil olunur.

Žižek’e göre mücadele eden kitlelerin gerçekten istedikleri ile mücadeleleri sonucunda fiilen aldıkları şey farklıdır. Kitleler talep ettikleri şeyi kazandıklarında her şeyin aynen devam ettiğini görür ve kendilerini kandırılmış hisseder. Doğu Avrupa Sosyalizmine başkaldıran kitleler hakkında “Protestan kiliseleri etrafında toplanan ve Stasi terörüne kahramanca başkaldıran o onurlu Doğu Alman kitleleri, ansızın muz ve ucuz pornografi peşinde koşan vulgar tüketicilere dönüştüler; Havel’in ve diğer kültürel ikonların çağrılarıyla seferber olan medeni Çeklerse, yine ansızın, Batılı turistlerin peşinde koşan ucuz dolandırıcılara dönüştüler.” Ama ”o coşkulu beklentiler tamamen boşa çıkarılmış olsalar da, arada bir yerde, bu geçişin ta kendisi esnasında, bir şeyler gerçekten de olmuştur”[14] yorumunu yapar. Bu yüzden siyasetin “tikel bir talebin, çıkar müzakerelerinin bir parçası haline getirilmediği bütün sosyal uzamın baştan aşağı yeniden yapılandırılışının mecazi bir yoğunlaşması olarak işlemeye başladığı anda”[15] başladığını iddia eder. Ama mesele siyasetten kapanım anına geçişin engellenmesidir. “Biz halkız” sloganında simgesel düzenden dışlanmış olanlar kendi varlıklarını siyasallaştırırken, “Biz bir halkız” (kaynaşmış sınıfsız bir kitleyiz) sloganında (kapanımında) siyasal olan erir[16].

Žižek’in bu etkileyici değerlendirmeleri, “bürokratik sosyalist ülkeler”deki sanki sınıf mücadelesi bitmiş gibi öne sürülen ideolojik kapanımın sorunlarını anlatır. Kapanımın engellenmesi devrim öncesi ve devrim sonrası pratik bir sorun olarak Marksizmin karşısında duruyor.

 

           

 


[1] Roland Barthes, Yazının Sıfır Derecesi, Çev.: Tahsin Yücel, Metis Yay.,İstanbul 1989, s.11

[2] Slavoj Žižek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, Çev.:Tuncay Birkan, Metis Yay, İstanbul 2002 s.21

[3] A.g.e., s.32

[4] A.g.e., s.34

[5] A.g.e.,s35

[6] M.Kayaoğlu, “Felsefede Marksizmin Sonuşmaz Problemi”, Teori ve Politika 5, Kış 1997 s.27

[7] Bakınız M.Kayaoğlu, “Felsefede Marksizmin Sonuşmaz Problemi”, Teori ve Politika-5, Kış 1997; M.Kayaoğlu, “’Eleştiri Silahı’ ve ‘Silahların Eleştirisi’: Marksizmde Ayrımlar”, Teori ve Politika-8, Güz 1997; M.Kayaoğlu, “Geçmiş-Bugün-Gelecek Diyalektiğine Reddiye”, Teori ve Politika 14, Bahar 1999.

[8] “…geleneksel bir değerler silsilesince yönetilen kapalı bir cemaatte o asıl anlamı ile siyasetten pek de söz edilemez; evrenselciler siyaseti söylemsel bir etiğin usule dair önceliklerinde temellendirirler; dağılımcılarsa tekleştirici, totaliter, şiddet üreten bir unsur olarak gördükleri siyaseti lanetlerler ve kendini alternatif bir siyasal tasarıya adamadan, siyasetin sebep olduğu etik Yanlış’ları ve Kötülük’leri açığa çıkarmakla yetinen bir tür etik-eleştirmen konumunu benimserler.” (bkz Slavoj Žižek, Gıdıklanan Özne, Çev.: Şamil Can, Epos Yay., Ankara 2005, s.205)

“…çağdaş sosyal ve siyasal mücadelelerin çıkış noktası güçlü bir şekilde kendi tikelliklerini öne sürmektir, hiçbirinin, kendi başına, toplumun tamlığını gerçekleştirmeye muktedir olmadığı yönünde güçlü bir inançtır. Ama tam da bundan dolayı, bu tikellik salt bir ‘fark siyasası’ aracılığıyla inşa edilemez, kendi iddiasının gerçek bir şartı olarak, evrensel ilkelere başvurmak zorundadır.” Yani Laclau’ya göre Boş Gösterenlere. (bkz E. Laclau, Evrensellik, Kimlik ve Özgürleşme, Çev.: Ertuğrul Başer, Birikim Yay., İstanbul 2000, s.27)

Simon Tormey “Temsil sonrası üzerine bir yazının ortaya çıkışına tanık olmak yerine; grupların, azınlıkların ya da çeşitli ilgilerin mevcut temsili yönetim sistemlerine entegre edilebilmesini sağlayacak şekilde temsilin sadece barok bir tarzda yeniden modellemesini görüyoruz” diyerek eleştirdiği sıralanan bir dizi isimde Laclau da var. Tormey “Sanki, Rousseau ve Marx’ın anıları, yaşayanların zihinlerine öyle ağır geliyor ki…” diyerek devam ediyor. (bkz: Simon Tormey, “Kendi Hesabına Konuş”, Siyahi Dergisi-3, Mart-Nisan 2005)

[9] Kafka, Şato, Çev.: Kamuran Şipal, Cem Yayınevi,İstanbul 1982, s.15

[10] A.g.e., s.223

[11] A.g.e., s.212

[12] bkz. M.Kayaoğlu, “İslam’da Bir Keşif Turu”, Teori ve Politika-17, Kış 2000,

[13] Gün Zileli, “Yön, Leninizm, Kemalizm, MDD’cilik ve Ulusalcılar”, Birikim-187, Kasım 2004

[14] A.g.e., s.249-250

[15] A.g.e., s253

[16] A.g.e., s. 228

Okunma 16099 kez
Bu kategorideki diğerleri: « 10. Yıl İki Totaliterlik »

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.