Filistin, ey Filistin

Yazan

Melik Kara

“Taş çocukları

Kağıtlarımızı yırttı

Elbisemize mürekkep döktü

Eski metinlerin bayağılığını alaya aldı…”

(Suriyeli şair Kabbani’nin, Birinci İntifada’nın başlamasından sonra (1988) yazdığı şiir.)[1]

İsrail’in, epeydir beklenen ve 29 Mart’ta başlayan işgalinin ardından, dünyanın bütün ezilenleri Filistin’in yiğit halkının yanında olduğunu açıkladı. Ama doğrusu, Kabbani’nin şiirindeki özeleştirel havayı haklı çıkarırcasına, dünyanın ezilenlerinin gücünün protesto bildirileri okumanın, gösteri yürüyüşleri düzenlemenin etkisi kadar olduğu bir kez daha görüldü. Sayılarının altı yüzü aştığı bildirilen Batılı ‘küreselleşme karşıtları’nın işgalin başlamasıyla kendilerini Filistinlilerin evlerine ve Yaser Arafat’ın bürosuna İsrail ordusuna karşı ‘canlı kalkan’ olmak üzere kapatmaları, dünyada ezilenlerin konuyla ilgili gerçekleştirdiği tek fiziksel dayanışma eylemi oldu. (Japonya’da bir ‘kendini feda’ eylemi, bazı Arap ülkelerinde ve Fransa’da ABD ve İsrail ‘hedefleri’ne kitlesel yürüyüşler, anılmalıdır.) Aralarında daha sonra İsrail ordusu tarafından dövülerek sınırdışı edilen Fransız Köylü Federasyonu lideri Jose Bove’nin de olduğu ve ABD ile Avrupa ülkelerinden gelen ‘küreselleşme karşıtları’nın davranışı, küçüktür, ama tarihseldir. Bu grubun yaklaşık otuz mensubu, kuşatma kalkıncaya kadar Arafat’la birlikte kaldı.

Taş çocukları, sadece bizleri, daha çok da bizdeki gafilleri değil, düşmanlarını da alaya alıyor. İsrail’in işgalinden, daha doğrusu zaten var olan işgalini ağırlaştırmasından sonra, Filistinli iki gerilla ‘şehadet eylemi’ gerçekleştirdi. Gazze’de yapılmaya çalışılan bir eylem de başarısızlıkla sonuçlandı. Eylemciler 13 ve 15 yaşlarındaki üç çocuktu: İsmail Ebu Nada, Enver Hamduna, Yusuf Zakut. Taş çocukları bu kez kendilerini taş yapıp düşmanın üzerine atmaya karar vermişlerdi. Sabah okullarına gittiler ve ailelerine mektup bıraktıktan sonra, Netzarim’deki bir İsrail yerleşimine sızmaya çalışırken İsrailliler tarafından öldürüldüler. Yusuf Zakut’un veda mektubu basına yansıdı: “Anneciğim, benim için sevin. Şehadet eylemimin başarılı olması için dua etmeni istiyorum. Ruhumu Allah’ın ve vatanın adına veriyorum.”

Bu sıralarda Türkiye’de ve dünyada bazı solcular, masum insanların ölmesinden dolayı 11 Eylül ve Filistin feda eylemlerini kınıyordu.

9 Nisan günü, yani Filistin’deki en belirsiz günlerde, El Cezire Televizyonu, ‘canlı telefon bağlantısı’yla Filistinli bir gerillanın konuşmasını yayınladı: “Dünyanın onurlu insanlarının bilmesini istiyorum. Endişelenmeyin. Biz direniyoruz. Direnmeye devam edeceğiz.”[2]

* * *

Sen biz oldun ey Filistin, geçmişteki ve gelecekteki mücadelemiz oldun, ama biz sen olamadık. Kınadık, protesto ettik…

Kanımızı toprağına döktük, yiğitlerimizi sende pişmeye gönderdik, senin olan şehitler verdik. Bedduaları tuttu; kanımız içimize akıyor ey Filistin. Yiğitlerimizin kanı çekilmiş bedenlerini veriyoruz toprağa. Akacak kanımız olmalıydı.

Seninle yenildik ey Filistin, en ağır günleri yaşadık; seninle arşa yükseldik, zafer nidalarımız tarrakalara karıştı.

Seninle nöbet devrini gördük; kuşakların, toprakların, hatta ideolojilerin nöbet devrini… Sen, nöbeti devredeni de nöbet yerinde tutuyorsun. Bunu da gördük Filistin. Yorulanla, gerileyenle, mızmız edenle birlikteyiz; düşmanımız karşıda.

Senin kefiyende meçhul savaşçılar olduk ey Filistin; kimliğimizi bulduk.

Şimşek kanatlı atlarıyla meçhule uçan fedailer verdin bize ey Filistin.

Sen bizim ‘kavim kardeşimiz’ oldun, seninle ‘bizden’ olduk. Komünist, sosyalist, milliyetçi, Müslüman, Hıristiyan kardeşimiz oldun. Sensin bize camileri ve kiliseleri bir kez daha öğreten –havraları da öğreneceğiz.

Ey Filistin, seninle düşmanın eline geçtik. Seninle taş attık, kemiklerimizi kırdılar. Seninle bomba olduk, düşmanlarımızın tepesine bindik.

Seninle aşağılandık; televizyonlarımızdan porno yayın yaptılar –birinin adı El Vatan’dı–, su kuyularımıza işiyorlardı, bayrağımızın asılı olduğu duvara işediler.

Mücadele karmaşık, çelişik, aykırı, .. ama bileşikti Filistin. En ağır zamanımızda en meşru olanı yaptık, Kudüs’te bomba olduk; görüşme lütfunda bulunmak için bir kınama sözü almayı şart koştular. “Peki” dedin Filistin; varlığının ezildiği günlerde attığın ‘Varım’ narasını geri aldırdılar –kınattılar sana, “Arapça olacak” dediler, “Arafat’ın ağzından olacak” dediler: “Tüm saldırıları, ama özellikle Kudüs’te gerçekleştirilen ‘intihar saldırısı’nı kınıyorum.”

“Şaşkın, tembel ve pis Araplar”dık. –Düşmanımız bizi hep böyle gördü. Vahşi barbarlar, güdülmeyi hak eden köleler, dakikası kontrol edilecek işçilerdik– Bizi düşmanımız eğitti. ‘Filistinli’ olduk; başı dik, mağrur, devrimci. Seninle dünyaya kafa tuttuk ey Filistin; çocukların bize yol gösterdi.

Ey Filistin, on bin yıllık tarihimiz oldun. Sende ne acılar çektik, sende ne ezici yenilgiler tattık. Sende kahramanlıklar yazdık ey Filistin; feda kuşakları yetiştirdik. Sende mazimizi hatırladık; kaybolan barbarlığımızı kanlı bir paçavraya dönmüş elimizle bulup çıkardık mücadele içinden.

Arafat olduk mücadele ettik; Arafat olduk yorulduk, kolay değildi, uzun ve zordu: ‘Barış’tık. Dün bize karşı kışkırttıkları mücahide gardiyanlık yapmakla görevlendirdiler bizi. Akıllı düşmanlarımız oldu Filistin senin düşmanlarında; aptal dostlarımız...

Düşmanlarımız haklı ve akıllıydı; ya onların tarafı vardı, ya bizim taraf. Yol arkadaşlarımız aptaldı: Ne o taraf olsun, ne bu taraf! Güya bir ‘üçüncü yol’; bitaraf!

Düşmanlarımız akıllı. Seni bölecek. Öyle ya; sen El Fetih’sin, Cephe’sin, Hamas’sın, Cihat’sın… Sen, feda eylemcisi ve barış eylemcisi, laik ve anti-laik, İslamcı ve komünistsin… Yol arkadaşlarımız aptal: Sen El Fetih’sin, Cephe’sin, Hamas’sın, Cihat’sın… Sen, feda eylemcisi ve barış eylemcisi, laik ve anti-laik, İslamcı ve komünistsin…

Ey Filistin; sen bir ve birçok Filistin’sin. Sen sıkışmış Arafat’sın, ama Kudüs’te şehadet eylemcisisin. Sen Arafat’ın gönlündeki şehit, sözündeki “kınama”sın. Sen, arıkmış bir mücadelecisin; sen gözlerinde “Allah’ı ve vatanı için” şehadet ışığı yanan Gazzeli ışkın Yusuf’sun…

Sen Guantanamo’da sorgulanan mücahitsin, orucunu bir gün de senin için tutan ve doksanıncı şehidini toprağa veren ölüm orucu savaşçısısın. Sen, kemiklerine işleyen acıyı ve aşağılanmayı iyi bilen İstanbullu travestisin ve sen, abdestiyle mitinge gelen çember sakallı Müslümansın. Sen, seninle dayanışma için kendini yakan Takao Himeri’sin; sen, Fransa’da, İtalya’da, New York’ta kefiyeleriyle sokaklara dökülen küreselleşme karşıtlarısın Filistin. Sen bugün ezilen dünyasın Filistin.

Sen bizim en eski davamızsın ey Filistin; sen bizim henüz açılan cephemiz... Sen bizim ulusal devrimimiz, küresel kavgamızsın.

* * *

Mücadelen ‘yol arkadaşlarımız’a “bayağı metinler” yazdırdı; sen “bayağı metinler”i dikkate bile almadın; onların yazılı olduğu kağıtları yırtıp attın ey Filistin. Bize o “bayağı metinler”i okumak ve alaya almak düştü.

Mücadelenin şiddeti, ‘üçüncü yol’cular yarattı Filistin; bayrağındaki rengi bahane ettiler: Milliyetçi, İslamcı –gerici. Kısaca, fundamentalist!

Eşit olmayanlara eşit davranmak, eşit mesafede durmak adaletsizliğin en hilekar, en sinsi olanı değil miydi? Bu ilke, tarihimizde ‘burjuvazi’ye yazılmamış mıydı?

Yol arkadaşlarımız arasında, kafalarının içinde burjuvazinin kirlettiği beyinler taşıyanlar var.

ABD ile El Kaide’ye, İsrail ile Hamas’a eşit davranmak: Çünkü, “Amerikan başkanı her konuşmasını ‘Tanrı Amerika’yı korusun’ diye bitiriyor. Usame her televizyon gösterisine Allah’a dua ederek başlıyor ve öyle bitiriyor“.[3] Bu sözler, Tarık Ali’nin. Tarık Ali, Huntington’a nazire yaparak, bir makalesinin başlığını kitabına veriyor: Fundamentalizmler Çatışması. Tarık Ali, elbette taraflar arasında açık bir güç farkı olduğunu teslim ediyor. Ancak, bu çatışmada taraf olmaktansa, yeni ve laik bir anti-Amerikancılık öneriyor. Ona göre, Usame bin Ladin’i de, Hamas ve İslami Cihad’ı da ABD ve İsrail, laik solcu güçlere karşı desteklemiş ve ortaya çıkarmıştır ve bu güçlerle bir ittifak düşünülmemelidir.

ABD ile El Kaide’ye, İsrail ile Hamas’a eşit davranmak: Çünkü yaşananlar, “dolar Talebanı ile petrol Talebanı arasındaki çekişme”dir. (Bu söz, yeni bir devrimcilik arayışında olduğunu iddiayla ilan eden saygın bir devrimci geçmişi olan Antonio Negri’ye ait.)[4]

ABD ile El Kaide’ye, İsrail ile Hamas’a eşit davranmak: Çünkü “haçlı orduları ile cihat ordularının arasında tercihte bulunmayı reddetmek” gerekmektedir. (Bu, kendilerini “Savaşa ve Terörizme Karşı Girişim” olarak adlandıran bir grup aydının, kuşkusuz çok yandaşı olan, 16 Ekim 2001 tarihli “Türkiye’ye ve Dünyaya Duyuruyoruz...” başlığını taşıyan bildirisinin bir ifadesi.)[5]

* * *

Laiklik, Filistin, bugün ‘yol arkadaşlarımız’ın elinde dalgalanan bir teslim bayrağıdır.

“Fundamentalizmle olmaz” diyorlar Filistin; “çünkü” diyorlar, kendilerine çatışmanın hangi türünden uzak durmasını öğreten Huntington’u izleyerek, “Laik nitelikte bunalımlar müzakerelerle çözümlenebilir. Ama iki tarafın da nihai gerçeği temsil ettiğine inandığı din savaşında müzakere yoluyla uzlaşılmasına olanak yoktur.”

‘Tek yol devrim!’ Biz bu sloganı, her zaman haykırmıyoruz ama bizim için tek yol her zaman devrim. Biz fundamentalistiz Filistin, ‘nihai gerçeği’ bizim yolumuz çiziyor.

Laik olmamıza izin veriyorlar Filistin; bu izni tepe tepe kullanan, teslim bayrağını utanmaz bir gururla dalgalandıran yol arkadaşlarımız var.

İşgal tüm vahşetiyle sürerken, sen Cenin’de “ev ev, oda oda direnirken” Komünist Gazetesindeki[6] yazının başlığı kocaman puntolarla şuydu: “Filistin gericiliği İsrail’in eseri.” Komünist, bir yana Filistinli gericilerin (başörtülü kadınların), diğer yana İsrailli gericilerin (fundamentalist Yahudilerin) fotoğrafını koyarak tutumunu resmetmiş de oluyordu: İsrail ile Filistin’e eşit mesafe!

Tarihten bahsediyorlar. O bildik masalı anlatıyorlar. İsrail’in laik Filistinlilere karşı İslamcılara alan açtığını söylüyorlar. Bu mantık, neredeyse, Bin Ladin’e 11 Eylül eylemini ABD’nin, Hamas ve İslami Cihat’ın ‘şehadet eylemleri’ni İsrail’in yaptırdığını söyleyecek. ‘Gerici’ Filistinliler, İsrail hedeflerine saldırırken de gerici ve İsrail tarafından yönlendiriliyor yol arkadaşlarına göre, Arafat’ın polisleri tarafından elektrik rezistansları sarılmış gövdeleri kızartılırken de… İsrail “aferin” çekiyordu Arafat’a o zamanlar, “Ama yetmez, daha fazla yapacaksın!”

Allahın sopası mı var! Tarih yol arkadaşlarımızı yerine oturttu. 28 Şubatçılık protokolünün arka sırası. Filistinliler ile Kürtler; feda eylemi yapan Filistinli “gericiler”le 11 Eylül eylemini yapanlar; ve Filistinli İslamcılarla Türkiye’deki İslamcılar aynı hamurdan yapılmıştı…

Bu üçlü özdeşlik çizgisinin altına, Türkiye’de iktidarın önemli bir kanadının sözcüsü konumuna gelmiş Ertuğrul Özkök de imza atar, TKP’nin başkanı Aydemir Güler de…

Bu özdeşliğe bir kayıtla biz de imza atıyoruz. (Türkiye’deki İslamcılar Filistinli İslamcıların eline su dökemez. Aradaki, savaşanla savaşmayan arasındaki bir fark.)

* * *

“Filistin halkı”nın yanında olduklarını söylüyorlar. Ey Filistin; sen örgütleriyle, ideolojileriyle, bayraklarıyla, inançlarıyla birlikte bir halk değil misin? Sen, işgalcilere karşı savaşı, bir avuç bile etmeyecek hain dışında, bütün örgütlerin, bütün dinlerin, bütün ideolojilerinle silahlanarak vermiyor musun? Sen, çoğunluğu İslamcı örgütleri destekleyen bir halk değil misin? Seni bölerek destekliyorlar güya Filistin. Yıkıntılar arasında fotoğrafını yayınladıkları üç Filistinli kızın türbanlı olanından desteklerini esirgiyorlar![7]

* * *

Ey Filistin; senin gerçeğin, ‘bu taraf’ta yer alan herkesi en azından bir yerinden ezen gerçeğin, şu sözleri eden birinin bütün ideolojik-politik binasını berhava etmiş olmuyor mu?

“Filistin’de komünist çizginin sınıfsal ve ideolojik ayrımlarını somut ve eylemli biçimde çizmesi, hele son bir buçuk yılda son derece güçleşti. Bugünkü varoluş savaşının bu sorunu ertelediği de açık.”[8]

11 Eylül ‘üçüncü yol’cuları bu kadar sıkıştırmamıştı Filistin, ama sen, senin gerçeğin, ‘üçüncü yol’culuğun bu tarafa değil, öte tarafa ait olduğunu gafil ‘üçüncü yolcular’a gösterdi.

Öyleyse şunu demezler mi Filistin: Ya bu sözlerin gereği, ya Ertuğrul Özkök tipi tavır!

 

 


[1] Aktaran: Tarık Ali, Fundamentalizmler Çatışması, Çev.: Abdullah Yılmaz, İstanbul 2002, Everest Yay., s. 189

[2] Aktaran: İşçi-Köylü, 26 Nisan – 9 Mayıs 2002

[3] Tarık Ali, a.g.e., s. 416-7

[4] Negri, Le Monde’un sorularını yanıtlarken böyle diyor. “Dolar Talebanı ile Petrol Talebanı Çekişiyor”, Çev.: Rita Urgan, Cumhuriyet Dergi, Sayı: 821, 16 Aralık 2001, s. 18-19

[5] Birikim, Sayı: 151, Kasım 2001, s. 55

[6] Komünist, Sayı: 62, 12 Nisan 2002

[7] Sol, Sayı: 179, 12 Nisan 2002, s. 13

[8] Aydemir Güler, “Sağına Sarımsak, Soluna Soğan”, Komünist, Sayı: 62, 12 Nisan 2002

Okunma 15184 kez
Bu kategorideki diğerleri: « ‘Yağma’ üzerine politik temrinler

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.