G8 Karşıtları ve Devrimciler

Yazan

Güldünya Göksu

Rostock yürüyüşü

Sekiz emperyalist devlet, yaklaşık bir hafta süren geleneksel zirvelerini 2007’de haziran ayının ikisi ile sekizi arasında Almanya’nın Rostock kentine 20 km. uzaklıkta bulunan Heiligendamm tatil kasabasında gerçekleştirdiler. Toplantıya ev sahipliği yapan Alman devleti, kesenin ağzını açarak zirve harcamalarına 110 milyon euroluk bir bütçe ayırdı. Emperyalist haydutları korumak için eyaletlerden getirdiği 17 bin polisi kasaba ve çevresine yığdı. Toplantının yapıldığı yeri ‘yasak bölge’ ilan ederek, etrafını dikenli tellerle çevirdi. ’Yüksek Güvenlik Önlemleri’ kapsamında gözetleme kameraları ile kontrol ettiği kilometrelerce alanda kuş uçurtturmadı.

Emperyalist zirve karşıtı yaklaşık 70 bin kişi, 2 Haziran’da Rostock’a geldiklerinde, karşılarında ölü bir şehir buldular. Çünkü devlet önceden önlemini alıp, onbinlerce kişinin geldiği bu şehirdeki birçok alışveriş merkezi, market ve lokantayı verdiği bir emirle kapattırmıştı. Lüks mağazalar ise korkularından vitrinlerine kepenk vurmuşlardı. Sokaklarda sadece eylemciler vardı, şehir halkı evine çekilmiş, önemli bir bölümü ise devletin telkini ile çoktan ‘tatile’ gitmişti bile.

Bu arada emperyalist zirve karşıtı güçler de boş durmadı. Onlar da yaklaşık iki yıldır bu zirve için hazırlanıyorlardı. Zirve karşıtları kiliseler, barışçılar, çevreciler, sivil toplum örgütleri, sendikalar, göçmen örgütleri, anarşistler, otonomlar, komünistlerden oluşan geniş bir kesimdi. Bu yelpaze içindeki gruplar, ayrıca kendi aralarında da siyasal renklerine uygun düşen eylem birliği kümeleri oluşturmuşlardı. ‘Attac’, ‘Kilise ve G8’ (Kirche und G8), ‘Barış Koperatifleri Ağı’ (Netzwerk Friedenskooperative), ‘Sivil Toplum Örgütleri Platformu’ (NGO-Platform), ‘Devrimci Birlik’ (Revolutionäres Bündnis), ‘Müdahaleci Sol’ (İnterventionistische Linke) ve ‘G8’e karşı Antiemperyalist Antikapitalist Eylem Birliği’ (Antifaschistisches und Antiimperialistisches Aktionsbündnis gegen die G8) isimleri altında bir araya gelenler; bir hafta sürecek hareketlilikte hangi eylemlerin kimler tarafından örgütleneceğini, nasıl, ne zaman ve nerede yapılacağını aylar öncesinden belirlemişlerdi.

Zirveye katılan emperyalist ülkelerden gelen zirve karşıtı gruplar; daha çok Avrupalı, özellikle de İspanyol ve İtalyan anarşist gruplar, yürüyüşe güçlü bir katılım sağladılar. Avrupa ve Almanya’nın militan gruplarını esas olarak kendi içinde toplayan ‘Müdahaleci Sol’ (İnterventionistische Linke), ‘’Kapitalizmi tarihe göm’’ pankartı altında yürüyüşe katıldı.

Kendilerini ‘radikal sol’ ya da ‘anarşist’ veya ‘komünist’ otonom gruplar olarak tanımlayanlar bu kortej içinde yer aldı. Basında ön plana çıkarılan ‘Kara Blok’ bu kortej içinde yürüdü. Politik çalışmasının ağırlığını ‘RAF’ ve farklı ülkelerde hapiste yatan politik tutuklular oluşturan ve RAF’a (Kızıl Ordu Fraksiyonu) mesafeli durmayan ‘Libertad’ adlı grup da bu kortejin bileşenlerindendi. Fakat aynı zamanda şiddet karşıtı bazı anarşist gruplar da bu kortej içinde yürüdüler. Denilebilir ki; içlerinde devrimci dinamikler taşıyan irili ufaklı birçok otonom grup bu kortej içinde yer aldı.

‘Libertad’, yürüyüşün yapıldığı 2 Haziran’ın aynı zamanda Benno Ohnesorgs’un bir sivil polis tarafından öldürüldüğü gün olduğunu, miting alanında yaptığı konuşmasında belirtmeyi ihmal etmedi. 40 yıl önce 2 Haziran 1967’de Berlin’de yapılan bir gösteride Ohnesorgs polis kurşunu ile öldürülmüştü. Gösteri İran Şahı’nın Almanya ziyaretini protesto amaçlıydı. RAF’ın önceli olan ‘2 Haziran Hareketi’ kuruluşunu Ohnesorgs’un öldürülmesinin hemen arkasından ilan etmişti.

Sayıları yaklaşık olarak yirmi bini bulan ‘Müdahaleci Sol’ (İnterventionistische Linke) korteji içinde yürüyenlerin; kendilerini, müdahale eden, karışan, etki eden sol olarak tanımlamaları dikkate değer. Müdahale yetisini yitirmiş, devrimci olmayan bir solun yaygınlığı koşullarında gerçeğe devrimci müdahale, militanlar nezdinde önem kazanıyor.

Miting alanına giden güzergah üzerindeki bir bankanın ve süpermarketin camları, ‘Müdahaleci Sol Blok’ içindeki militan gruplar tarafından indirilmesine rağmen polis saldırmadı, çünkü şehir içinde bir çatışma istemiyordu. Zaten polis kameraları durmaksızın çalışıyor; göstericileri, eylemcileri, kısacası olan biten her şeyi filme alıyordu. Polis şefinin de, daha sonra basın açıklamasında söylediği gibi, şehir içindeki bir çatışmayı göze alamazlardı. Bu çatışmanın yayılma ve kontrol altına alınamama ihtimali fazlaydı. Böyle bir saldırı onlara pahalıya mal olurdu. Çünkü, eylemcilerin şehir içinde kırıp dökeceği epey hedef vardı. Bu hedeflerden önemli bir tanesi, Amerikan heyetinin kaldığı oteldi. Barışçılardan oluşan yürüyüş tertip komitesi, kendi kortej aracını bu otelin önüne çekerek, onları korumaya aldı. Bu tutumu ile otelde kalan Amerikan heyetine yönelik olası bir saldırıyı önlerken; bunun gerçekleşmesi halinde ise, militanları, yürüyüş tertip komitesine saldırmakla suçlamış olacaktı. Onların polisle yaptıkları bu işbirliği hedefine ulaştı ve oteldeki Amerikan heyetine yapılabilecek bir saldırı böylelikle önlenmiş oldu.

Belirtildiği gibi, şehir içinde, militanların saldırı hedefi olabilecek yerlerin fazlalığından dolayı polis, karşı saldırı için kitlenin limandaki miting alanına girmesini bekledi. Militan gruplar bu durumu bildiklerinden atik davrandılar ve ‘en iyi savunma saldırıdır’ taktiğini izleyerek, fırsat kollayan polise, onlardan önce davranıp taş, şişe ve molotoflarla saldırdılar. Devletin kolluk güçleri bu saldırıya biber gazı, cop ve tazyikli su ile yanıt verdi. Polisin karşı saldırısı, barışçılar ve sivil toplumcuların saflarında paniğe yol açtı. Ortalık ellerini havaya kaldıranlarla doldu taştı.

Polisle çatışan grupların bazıları, bulunduğu yeri savunmadan ziyade, taş atıp kalabalığın içine dalma taktiği izliyordu. Bu arada alana girmekte olan Türkiyeli devrimci örgütlerin kortejine giren anarşist, komünist otonom gruplar, devrimciler tarafından sahiplenildi; devrimciler, reformistler gibi ellerini havaya kaldırmadılar. Çok da hazırlıklı olmamalarına rağmen, devrimci olmanın verdiği bir refleksle ellerinde ne varsa onunla karşı koydular, kendilerini savundular, bulundukları alanı savundular. Bu durum, paniği ve polisin kitleyi gerilere doğru sürüklemesini önledi. Toparlanan militan gruplar, polisi taş yağmuruna tutarak saldırıyı püskürttüler.

Çatışma, aralıklarla saatlerce devam etti. Özellikle İtalyan anarşist grupların hazırlıklı geldiği, dövüşmek için geldikleri, her hallerinden belliydi. Altı yıl önce Cenova’da yapılan zirve karşıtı gösterilerde polis tarafından öldürülen yoldaşları Carlo Guliani’nin adının geçtiği sloganları sık sık atıyorlardı. Saatler sonra yüzlerce yaralı, ama bu kez her iki taraftan da!

Burjuva basında, ‘şiddetin failleri’ olarak iki kesim resimlerle öne çıkarıldı. Bunlardan biri ‘Müdahaleci Sol’ korteji içinde yürüyen ‘Kara Blok’ anarşistleri; diğeri onlar kadar öne çıkarılmasa da ‘Ezilen Halkların Direniş Hareketi’ (ILPS) pankartının çekilen resimlerde açık seçik görüldüğü, ‘G8’e karşı Antiemperyalist Antikapitalist Eylem Birliği’ korteji içinde yürüyen Türkiyeli devrimcilerdir. ‘Der Tages Spiegel’ Gazetesi, polisin korteje saldırısı sırasında çekilen fotoğrafı birinci sayfada ‘‘Rostock’ta arbede’’ manşeti ile yayınladı.

Adı geçen bu iki kesim, yürüyüşe sayısal olarak farklı yoğunluklarda katıldılar. Türkiyeli devrimci örgütlerin taraftarlarının yürüyüşteki toplam sayısı yüzelliyi geçmiyordu. Diğer taraf kendisini binlerle ifade ediyordu. Asıl önemli farklılık ise, bu iki kesimin birbirlerinden politik olarak hazzetmemeleriydi. Ama düşman yanılmıyordu! Onlar birbirlerinden ne kadar uzak dursalar da, Avrupa’nın anarşistlerinin Türkiye’nin devrimcileri ile, devrimciliklerinin yoğunluğu farklı olsa da, devrimcilik noktasında ortaklıkları vardı.

Kuşkusuz, devrimciliğin yoğunluğunun yaşanılan yere göre farklılık arz etmesinin, bazı topraklarda ise devrimci damarın oldukça zayıf olmasının kendine özgü nedenleri var. Avrupa toprakları, devrimcilik üretme açısından neredeyse çoraklaşmış topraklar. Bu toprakların, olduğu kadarı ile ürettiği kendine özgü devrimcilik, ‘Müdahaleci Sol’ korteji içinde yürüyen militan gruplarda temsil edilir.

Belirtildiği gibi, Cumartesi Yürüyüşü G8 karşıtı eylemlerin esasını oluşturarak, sonraki gelişmelere damgasını vurdu. Yaşananların aksine yürüyüşün ‘sakin’ geçeceği kanısı, hem polis hem de barışçılar (‘Peaceniks’) tarafından paylaşılıyordu. Haksız da sayılmazlardı, çünkü barışçıl gruplar bazı militan gruplardan ‘Cumartesi Yürüyüşü’nde ‘uslu’ duracaklarına dair ‘söz’ almışlardı. İlginçtir; militan gruplar pasifistlerden kendileri gibi davranmalarını beklemezken; diğerleri kendilerinde bu hakkı görerek militanları kendilerine uymaya zorlamakta, kendi sosyal aktivitelerini onlara da dayatmaktadır.

Yaptıkları hesaplara göre çatışma, sonraki günlerde küçük militan grupların işi olmalı, fakat büyük meydanlara kendileri damga vurmalıydı. Her tür ve renkten barışçılar, bu yürüyüşü ‘bozguncu’lara bırakmak istemiyordu. Tek istedikleri, bir vatandaşlık görevi olan ‘protesto etme sosyal aktivitesi’ni yasaların izin verdiği çerçevede yerine getirmekti. Burada bir sorun yok, yapsınlar! Problemli olan taraf, başkalarından da bunu talep etmeleri ve karşıdaki bunu yapmadığında onu suçlamaları.

Nitekim, istediklerinin yerine getirilmemesinin hıncı ile ‘Attac’cı reformistler daha çatışmalar yaşanırken polisin haklı olduğunu, polise taş atanların cezalandırılması gerektiğini, bu konuda onları ihbar ederek polise yardımcı olacaklarını ve bu kişilerin eylemlerden atılmaları gerektiğini basın aracılığı ile ilan ettiler ve militanları kınadılar. ‘‘Başka bir dünya mümkün’’ diyen Attac, sadece ve sadece militanlara saldırarak ‘mümkün dünya’sının resmini bir kez daha çizmiş oldu. Kendisini kesin bir çizgiyle ‘‘eline taş alanlar”dan ayırdı. Bir zamanların ‘parlamento dışı sosyal hareketi’ iken, şimdinin ezenlere hizmette kusur etmeyenlerin partisi olan ‘Yeşiller’ ile birlikte, ‘eline taş alanlar’ı ‘’ajan, provokatör’’ olarak suçladı. Dediklerine, militan saflarda kulak asan olmadı ise de, sonraki günlerde bunlar, pasifist tavırları ile eylemcilere köstek olmayı sürdürerek, polisin işini kolaylaştırdılar.

Alman Devleti atılan iki taşın kendi tarafında yarattığı paniğin rüzgarını da arkasına alarak (bunlar yarın, taşın yerine başka bir şey de atabilir, düşüncesinin yarattığı korku ile) zaten yasalarında önceden var olan ‘önleyici güvenlik’ uygulamalarını ısıtıp güncelleştirdi ve ‘terörle mücadele’ kapsamında piyasaya sürdü.

Bu uygulama çerçevesinde, gözaltına aldığı yüzlerce kişiyi özel olarak yaptırdığı kafes hücrelere koyarak tutukladı. Mahkemelerini jet hızıyla çalıştırarak henüz yakalayamadıklarına gözdağı olsun diye, yakalamış olduklarına 6 ile 10 ay arasında değişen hapis cezaları verdi. Devlet, polisin plastik mermi kullanması, terörle mücadelede özel seçilmiş, orduya bağlı komando birliklerinin devreye girmesi türünden gerçekleşmesini istediği planlarını, şahinleri oynayan temsilcileri aracılığı ile medyada ve toplumda tartıştırdı.

Blokaj eylemleri

Bir haftaya yayılan eylemler içinde öne çıkanlar olarak Rostock Yürüyüşü, Göçmenler Günü Yürüyüşü ve Blokaj Eylemleri sayılabilir. Rostock Yürüyüşü’nün ertesi günü yapılan ve esas olarak çevrecilerin organize ettiği etkinliğe katılım beşyüzü geçmezken, daha sonra yapılan militan grupların organize ettiği Göçmenler Günü Yürüyüşü’ne on bini aşkın kişi katıldı. Bu yürüyüşe müdahale eden devletin kolluk güçleri, göçmenler içinde arama yapma bahanesi ile, kitleyi dokuz saat abluka altında tuttu. Göstericilerin aramaya karşı kararlı tavır koymaları ve direnişleri karşısında geri adım atan polis, ablukayı kaldırmak zorunda kaldı.

Militan otonom grupların gayrı merkezi organize ettiği aktif blokaj eylemlerine polis saldırdı. Bu gruplar ormanlardan kestikleri ağaç gövdeleri ve kütüklerle zirve yollarını trafiğe kapattı; zirveye katılmaya giden limuzinli Rus heyetinin arabasını kullanılmaz hale getirdi; yollarda lastikleri ateşe vererek trafiği aksattı; dikenli telleri zorladı. Bu haliyle de, barışçıların sembolik sınırlar içinde tutmak istediği eylemler, militanların müdahalesi ile etkili oldu, egemenleri rahatsız ederek, gündemlerini meşgul etti. Gündem belirleme işinde tek başlarına olmamak, ezilenlerin de bu işlere karışması canlarını sıktı. Devlet de bu arada kendine vurana vurdu; kendini rahatsız edenleri, hizmet ettiği sistemin çarkının işlemesinde yağ değil taş olanları coplarla dövdü; biberli gaz sıktı; tazyikli su ile ıslattı; yüzlercesini gözaltına aldı ve tutukladı.

Bu arada barışçıl, merkezi blokaj eylemine katılım ise kitlesel düzeyde gerçekleşerek, renkli bir görüntü sundu. Rostock yürüyüşünü lanetleyen burjuva basın, buradaki renkliliği ve barışçıllığı bol bol överek göklere çıkardı. Bu eylemin katılımcıları esas olarak nükleer enerji karşıtı gruplar, yeşiller, barışçılar, sivil itaatsizlik grupları, sol parti taraftarları ve sayıları hiç de az olmayan şiddet karşıtı anarşist gruplardı. Kendini radikal sola dahil gören bazı otonom gruplar da, planladıkları işlerden vazgeçerek bu eyleme katıldılar. Bir bildikleri vardı elbette!

Sayıları otuz kırk kişi kadar kalan Türkiyeli devrimciler de, yaklaşık altı bin kişinin yer aldığı bu eylemin katılımcıları arasında yer aldı. Eyleme katılım çok kitlesel olmasına, buna karşılık polisin varlığı çok zayıf kalmasına rağmen ileri gidilmedi. Bu durumun yaşanmasında, ‘blokaj tertip komitesi’nin polisle yaptığı görüşme belirleyici oldu. Barışçıl kalacaklarına ve kitleyi de barışçıl tutacaklarına, sınırları zorlamayacaklarına dair devlete söz verdiklerinden, devlet de polisini buraya yığmadı. Barışçılar, kitle içinde dolaşarak ‘bozguncu’luğundan kuşkulandıkları kişileri bizzat kendileri engellediler. ‘Blokaj tertip komitesi’, dört saatlik sembolik bir blokajdan sonra eylemi sona erdirdi, ama bazı gruplara sözünü geçiremedi. Bu ‘söz dinlemeyen gruplar’ onlara rağmen eylemi iki gün boyunca sürdürdüler.

Devrimciler

G8 karşıtı eylemciler kurulan üç kampta kalıyorlardı. Militanların kampı olarak Reddelich, kendini öne çıkarmıştı. Bu kamp aynı zamanda en kalabalık kamptı da. Kamp içi örgütlülük, burjuva basının da teslim ettiği bir gerçeklikti. Ama bu, herkesin öyle olduğu anlamına gelmiyordu. Çok disiplinli, örgütlü, militan gruplar olduğu gibi; kampa bisikletini, içkisini, itini ve ‘ot’unu alarak gelenler ve orayı tatil kampı olarak görenler de az değildi. Kampta, tahmin edilebileceği gibi anarşistler çoğunluğu oluşturuyordu, Türkiyeli devrimci örgütlerin dışında, komünistliğini açıkça savunana pek rastlanmıyordu. Ve bunlar da, polis karşısında sinmediklerinden, militan anarşistler katında kabul ve saygı görüyorlardı. Anarşistler bundan olsa gerek, daha önce başka bir kamp girişine yazdıkları ‘’Bu kampa polisler, naziler (faşistler) ve komünistler giremez’’ yazısından ‘’komünistler’’i, çıkarmışlardı.

Eylemliliklere katılan Türkiyeli devrimci gruplar, gazetelerin adı ile ifade etmek gerekirse, İşçi-Köylü, Atılım, Devrimci Demokrasi ve Devrimci Proletarya idi. İşçi-Köylü’nün dışındaki üç grup kampta ortak komün oluşturdu. İşçi-Köylü’nün, diğer gruplara nazaran daha hazırlıklı ve örgütlü geldiği burada belirtilmelidir.

Adı geçen devrimci yapıların eylem birliği içinde birlikle hareket ettiği gruplardan ikisi, Rote Oktober (Kızıl Ekim) ve Rote Fahne (Kızıl Bayrak) adlı gruplardır. Bu iki grup, kampa, her biri bir grubu temsil etmek sureti ile, iki kişi olarak katılmışlardı. Fakat kampta sergiledikleri tutum, onların bu gerçeğine hiç de uygun düşmüyordu. Toplantılarda bütün grupların konuştuğundan daha fazla konuşuyor, orada bulunan Türkiyeli devrimcilerden sorumluymuş gibi hareket ediyorlardı. Oluşturulan eylem birliğine, işlevinin çok ötesinde bir anlam yükleyerek, buralardan ‘yasal parti’ çıkarmanın hesapları içinde idiler. Kuracaklarını düşündükleri bu yasal partiye, eylem birliği içinde oldukları devrimcilerin ‘maceracı’ tutumları ile zarar vermesini istemiyorlardı. Bu niyetlerini açık bir şekilde söylemek yerine, itirazlarını devrimcileri ‘koruma ve kollama’ adına yapıyorlardı. Bu arada kendi istemlerini devrimcilere kabul ettirmek için, eylem birliğinden ayrılma tehdidini savurmaktan da geri kalmıyorlardı. Türkiyeli devrimciler, bu gruplar karşısında etkin bir tavır sergilemede yetersiz kaldılar. Bu yetersizlikte, diğer nedenlerin yanı sıra, politik deneyimi olanların dil bilmemesinin, dil bilenlerin ise genç ve politik deneyimden yoksun olmasının rolü ayrıca belirtilmelidir.

Adlarının başındaki ‘kızıl’ lafının bu grupları kızıllaştırmadığını devrimci kadınlar görerek, onlara yönelik eleştirilerini ortak tartışmalarda dile getirdiler. Kadınların konumlanışı adeta gruplar üstü bir hal aldı ve tartışmalara katılmayan İşçi-Köylü gazetesi okurları dışındaki gruplardan kadınlar, ‘kızıllar’a karşı ortak tavır noktasında buluştu. Özellikle Atılım gazetesi okuru kadınlar, toplantılara katılan Türkiyeli devrimcileri, etkin olmamak ve toplam iki kişiden ibaret iki Alman grubunun etkisi altında kalmakla eleştirdi. Bu eleştiri diğer devrimci kadınlar tarafından da paylaşıldı. Kadınların eleştirisinin esas olarak, toplantıya katılanlar dışında kalan devrimciler tarafından da genel kabul gördüğü söylenmelidir. Yaşanan tartışmalarda olumlu olan bir yan da, Atılım okurlarının, kendi içlerinde, ‘kapalı kapılar ardında’ tartışmayı tercih etmeyip, eleştirilerini açık bir şekilde dile getirerek, diğer devrimcilerle paylaşmalarıydı.

Kadın devrimcilerin, farkıyla vurguyu hak eden tavırlarının yukarıda sözünü ettiğime sıkıca bağlı öteki örneği anarşistlere yönelik tutumda belirdi. Türkiyeli erkek devrimcilerin çoğunun anarşistlere yönelik duygu ve düşünceleri pek dostça sayılamazken, kadın devrimcilerin genel olarak başka türlü hareket ettiği görüldü. Militan eylemleri yapanların antifaşistler, en fazlasından otonomlar olduğunu kabul eden erkek devrimcilerin çoğunun onlara anarşist demeye bir türlü dilleri varmıyordu. Bu noktada kadın devrimcilerin, erkeklere göre, ideolojik önyargılarının daha az olduğu ve devrimci olanın devrimciliğini teslim etmede daha rahat oldukları söylenmelidir.

Sonuç olarak denebilir ki; devrimcilerin bu türden ‘kızıl’ gruplarla söylem benzerliği üzerinden kuracakları bir yakınlaşmanın onlara hayrının olup olmadığı tartışma götürür niteliktedir. Kadın devrimcilerin getirdiği ve çoğunluk tarafından da paylaşılan eleştiri bu noktada bir uyarı sayılmalıdır.

Okunma 10882 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.