Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Emperyalizme Direnen Her Kesime Destek Görevdir

Yazan

Anahid Hazaryan

Dünyada reel sosyalist sistemin çöküşüyle 90’lı yılların başlarında eski komünist ülkelerde yaşanan parçalanma ve Batılı devletlerin de manipüle ettiği irili ufaklı etnik çatışmalar dışında emperyal güçlerin neden olduğu belli başlı savaşlar kabataslak şöyle özetlenebilir;

-          1999 yılında Kosova’daki olayları kışkırtarak ve bahane ederek, Karadağ’la birlikte Yugoslavya federasyonunun son parçası olan bu bölgeyi de hakimiyetlerine sokmak amacıyla ABD ve Avrupalı müttefiklerinin Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç’e, NATO askerlerinin tüm Yugoslavya topraklarını işgal etmesini öngören Rambouillet anlaşmasını dayatmaları; Miloseviç’in bu teslimiyetçi yaklaşımı reddetmesi üzerine Batılı güçlerin Sırbistan’ı bombalaması; Belgrad yönetiminin Kosova’dan askerlerini çekmesiyle işgalcilerin Kosova’ya yerleşmesi. Böylece iç kargaşa yoluyla Bosna’nın koparılmasının ardından Kosova’nın daha geniş çaplı bir savaşla emperyal devletlerin denetimine sokulması.

-          ABD’den çok Avrupa’nın ilgi alanına giren Balkanlar’ın paylaşım savaşının tamamlanmasının ardından küresel hegemonya için kilit önem taşıyan Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya ve Güneydoğu Asya’ya kadar uzanan çok büyük bir coğrafyayı kontrol altına alma planları kapsamında ilk olarak, 11 Eylül bahanesiyle emperyal güçlerin 2001 yılında Afganistan’a müdahalesi.

-          ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme projesi kapsamında, önünde engel olarak gördüğü, bir anlamda Miloseviç gibi “eski dünya”dan kalan Saddam Hüseyin’in ortadan kaldırılması için 2003 yılında Irak’ı, eskinin “güneş batmayan imparatorluğu” şimdiki zamanların ise “kifayetsiz muktedir”i olan İngiltere’yle beraber, Doğu Avrupa ve Balkanlar’daki birkaç kukla devletin askerlerini de “kan parası” karşılığı yanlarına alarak Irak’ı işgali. Her ne kadar Irak’taki çıkarlarını tehdit edebileceği için Fransa, Almanya gibi Avrupa’nın lider ülkeleri bu savaşa doğrudan katılmadılarsa da, CIA’nin Irak ve Afganistan’daki tutukluları taşıdığı işkencehanelerini topraklarında misafir etmeleri ve Alman gizli servisinin de Irak’ın işgaliyle ilgili önemli istihbarat bilgilerini Pentagon’a vermesi suretiyle dolaylı olarak hizmet sundular.

-          Irak’ın sonu meçhul bir kan gölüne çevrilmesinin ardından ABD, İsrail’in de baskısıyla şimdi gözünü İran ve Suriye’ye dikmiştir. Suriye yönetimi şimdilik Batı karşısındaki ılımlı tavrıyla çok fazla şimşekleri üzerine çekmediği için ya da daha doğrusu İran gibi çok sert bir kayayla uğraşılması gerektiğinden, ABD kendisine hodri meydan diyen İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ı nasıl bertaraf edeceği ve İran’ı yörüngesine sokacağının hesabını yapmaktadır. Washington yönetiminin bölgedeki yakın dostu faşist İsrail’i de güvence altına almak amacıyla İran’a askeri bir harekat düzenlemesi muhtemel gözükmektedir. Üstelik bu kez, Irak savaşında biraz geri planda kalan ve bu nedenle paylaşım savaşında eşit muamele görmemekten kaygı duyan Avrupa’nın da ABD’den çok daha ileri gidip Tahran yönetimini hedef almaktan çekinmediğini not etmekte fayda var.  

Yukarda kabataslak özetlemeye çalıştığımız gelişmelerin önemli bir ortak noktasını gözden kaçırmamak gerekiyor; Batılı güçler her şeyden önce tüm dünyayı kendileri açısından “dikensiz bir gül bahçesi”ne dönüştürme niyetini taşıyorlar. Miloseviç, Saddam ve Ahmedinecad... Bu üç lider yan yana getirildiğinde ortak noktaları Batılı ülkeleri rahatsız etmeleri ve direnmeleridir. Dünyaya çekidüzen vermek isteyen emperyal güçlerin ise direnişe tahammülleri yoktur. Ya dünya ülkeleri kendi düzenleriyle çatışmayan politikalar benimseyip, kuklaları gibi davranacaklar ya da işgal edileceklerdir.

Dünya hegemonyası askeri ve askeri olmayan operasyonlarla iki şekilde sağlanmaktadır. Askeri olmayan operasyonlar ekonomiden sosyal yaşama uzanan geniş bir yelpazede, kansız bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Bu dolaylı olarak sömürgeleştirme projeleri Yugoslavya örneğinde görüldüğü gibi ulusal bilinci, onuru yok etmek, halkları emperyal güçlerin isteklerine uygun bir yapıya sokmak suretiyle gerçekleştirilmektedir.

Miloseviç: “Sömürgecilik soykırımdır”

Öte yandan, Batı’nın “kötü adam” ilan ettiği Miloseviç Sırbistan’daki işbirlikçi yönetim tarafından teslim edildiği emperyalistlerin Lahey’deki mahkemesinde de, onların doğrulttuğu silahın geri tepmesini sağladı. Ve bundan dolayı da, emperyallerin hücrelerinde şaibeli bir ölümle hayatını noktaladı. Belki de, Miloseviç’in sonunu hazırlayan emperyallerin göstermelik mahkemesindeki konuşmalarının can sıkmasıydı.

Nitekim ABD merkezli Uluslararası Eylem Merkezi’nden Lahey’deki duruşmayı izleyen delegasyonun başkanı Bill Doares, Miloseviç’in 15 Şubat 2002’deki daha ikinci duruşmasıyla ilgili şu açıklamalarda bulunuyor: ”Bugün Slobodan Miloseviç tüm ezilen halklara ve dünya üzerindeki tüm ilerici güçlere seslendi. Son derece açık konuşarak, ‘sömürgecilik soykırımdır’ sözüyle Batı Avrupa ve ABD’nin kendisine yönelik sözde suçlamalarını tersine çevirmiş oldu. Afrika, Asya ve Latin Anerika’nın nasıl 19. yüzyılda sömürgeciliğin kurbanları olduklarını anlattı ve emperyalist güçlerin bu bölgelerde denetimi yeniden ele geçirmeye çalışıp, sömürgeciliği Doğu Avrupa ve Balkanlar’a yaymaya çalıştıklarını kaydetti. Miloseviç’in çağrısı aynı zamanda Güney Afrika’dan Cenova’ya (İtalya), Prag’dan Kalküta’ya kapitalist küreselleşmeye karşı savaşan herkese yönelik. Miloseviç ‘etnik temizlik’ yaptığı için hapiste değil. Eğer bu doğru olsaydı, Miloseviç şimdi muhtemelen, Filistin’i Filistinlilerden ‘temizlemeye’ çalışan İsrail Başbakanı Ariel Şaron gibi Beyaz Saray’ın konuğu olurdu. (...) Ayrıca Miloseviç eğer iktidarda kalmak isteseydi ABD’yle anlaşırdı. Ancak Doğu Avrupa’da neler olup bittiğini, bu ulusların nasıl emperyalistler tarafından satın alındıklarını gördü. Yugoslavya’da da aynı şeyin olmasını istemedi. Aynı zamanda (Batılı devletler) Miloseviç’i ruh hastası bir Sırp milliyetçisi olarak göstermek istediler. Oysa Miloseviç Yugoslavya’daki tüm halkların eşitliği için mücadele edilmesi gerektiğini özellikle vurguladı. Hatta savcının ‘Sırp Sosyalist Partisi’ ifadesini de düzelterek ‘Sırbistan Sosyalist Partisi’ dedi. Yani Sırbistan’ın Sırplar dışında başka halkları da kapsadığına işaret etti.”[1]

Bu arada ABD eski adalet bakanlarından Ramsey Clark’ın Miloseviç ve daha sonra Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in savunmasını üstlenmesi dikkat çekici. ABD’nin emperyal politikalarını sık sık eleştiren ve Miloseviç’le Saddam’ın savunmasını üstlendiği için ülkesindeki egemen güçlerin çok ağır tepkilerine hedef olan Clark bu duruşuyla da övgüyü hak ediyor. 1967 ila 1969 yılları arasında, Başkan Lyndon B.Johnson döneminde adalet bakanlığı görevine getirilen ancak Vietnam Savaşı’nın gittikçe kızışmasına ve FBI’ın da ülke içinde barış aktivistlerine yönelik yoğun baskılarına tepki olarak görevinden istifa eden Ramsey Clark daha sonra kendisini sol çevrelerin davalarına adayan hümanist bir aktivist. Nitekim davalarını üstlendiği isimler arasında Miloseviç ve Saddam Hüseyin dışında Bosnalı Sırp lider Radovan Karadziç ve Dünya Ticaret Örgütü’nü yerle bir eden eylemin sorumlusu olarak gösterilen Mısırlı kör imam Ömer Abdülrahman var.

Clark’ın aşağıda bazı alıntılar yaptığımız şu sözleri ise bir marksistin de ağzından çıkabilecek ifadeler olarak değerlendirilebilir[2]:

“1991 yılında Yugoslavya’da değişik milliyetlere ait insanların yaşadığı altı federatif cumhuriyet vardı. (...) Time dergisi 1991’de Doğu Avrupa’da en ilerici ve en başarılı ülkenin Yugoslavya olduğunu yazmıştı. Ve hemen ülkeyi dağıtmak amacıyla dış güçler harekete geçti.

“Bizler planlı olarak Yugoslavya’yı parçaladık. Ülkeyi ekonomik açıdan sömürmek amacıyla parçalamak ve diğer Doğu Avrupa ülkelerine de bağımsız olmak gibi hayaller kurmaya cüret etmemeleri mesajını vermek ABD’nin politikasıydı. Ekonomik ya da siyasi bağımsızlık istiyorsanız ezilirsiniz. Yugoslavya’nın komşularına gönderilen vahşi mesaj buydu.”

Clark, Irak’ın ABD ve müttefikleri tarafından işgale uğrayıp kıyıma uğramasından önce Saddam yönetimini köşeye sıkıştırmak amacıyla uygulamaya konan yaptırımların neden olduğu yıkımı da şu sözlerle açıklar:

”Irak 1970’lerden 1990 yılına kadar bölgede yaşam koşulları en iyi olan ülkeydi. Kişi başına düşen gelir yaklaşık 3000 dolardı ve ilaç da bedavaydı. Yaptırımlar kitle imha silahıdır. Soykırımdır.”[3]

“Saddam Hüseyin Irak’ın özerkliğini, bağımsızlığını ve halkını Yeni Dünya Düzeni kapsamında ABD hakimiyeti ve sömürüsüne teslim etme talebini reddettiği için şeytanileştirildi.”[4]

“Başkan Bush’un itham ettiği ‘haydut devletler’ ABD otoritesine teslim olmadıkları için ‘haydut’turlar. Bunlar arasında Küba, Aristide yönetimindeki Haiti, Irak, İran, Kuzey Kore, Lübnan, Suriye, kısa süre öncesine kadar Liberya, Libya ve son olarak, Ekvator, Venezüella.”[5]

Latin Amerika’dan sola hayat öpücüğü

Dünya on küsur yıl gibi tarih açısından kısa sayılabilecek bir dönemde, gerçek vahşi yüzüyle ortaya çıkan kapitalizmin saldırganlığıyla sefalet ve kan içinde yüzerken – ve de ne yazık ki yüzmeye de devam edecek – Latin Amerika’da Venezüella’dan esen sol rüzgarların kıtaya yayılması yeni bir umut yarattı.

Gerçi Nepal’de yönetime karşı direnen ve son zamanlarda yönetimi iyice zorlayan Maocu gerillalar, komşu Hindistan’da kırsal kesimde etkili olan ve ülkede 600 kadar yöreyi ele geçirdikleri tahmin edilen –etki alanlarını genişlettikleri Hint polisi tarafından itiraf ediliyor– Halkın Kurtuluşu Gerilla Ordusu, Kolombiya’da Kolombiya Devrimci Silahlı Güçler (FARC), emperyalizme karşı direniş bayrağını yere düşürmediyse de, Latin Amerika’daki sol söylemli liderlerin devletin denetimini ele geçirmesi çok daha güçlü örnekle olarak ortaya çıkmalarını sağlıyor.

Nitekim Green Left Weekly’de Stuart Munckton imzalı makale Latin Amerika’da her zaman küllerinden yeniden doğmayı başaran sol ruhu şu sözlerle açıklıyor:

“8 Ekim 1967’de Arjantin doğumlu sosyalist devrimci Ernesto Che Guevara Bolivya’da bir CIA ajanı tarafından katledildi. Küba Devrimi’nin başarıya ulaşmasına katkıda bulunduktan sonra Che, emperyalizme karşı mücadeleyi genişletmek amacıyla Bolivya’ya gitmişti. Bu olaydan yaklaşık 40 yıl sonra 18 Aralık’ta yerli kökenli yoksul bir koka üreticisi ve Sosyalizme Doğru Hareket’in lideri Evo Morales Bolivya’nın yeni devlet başkanı seçildi.

12 Şubat tarihli Sydney Morning Herald’da David Segal tarafından kaleme alınan “Viva Che, kapitalizmin komandantesi” başlıklı makalede Che’nin imajının şirketler tarafından bir pazarlama aracına dönüştürülmesine işaret ederek, Che’nin devrimci fikirlerinin öldüğünü ileri sürüyor ve yazısını şu sözlerle tamamlıyordu: ’Kapitalizm kazandı’.

Ancak herhalde birileri kapitalizmin galip geldiğini Latin Amerika’daki yoksul işçi ve köylülere anlatmayı unutmuş olmalı... Kuşkusuz, Morales de bu mesajı almamış... Morales devlet başkanlığı yemin törenindeki açılış konuşmasında, Che ve “Latin Amerika için ölen milyonlarca kişi”nin anısına bir dakikalık saygı duruşu çağrısında bulunarak, yürüttüğü mücadelenin “Che Guevara’nın yürüttüğü savaşın devamı” olduğunu kaydetti.

Son yıllarda pek çok ABD yanlısı hükümet Latin Amerika’daki halk isyanları sonucu devrildi ve bölgede seçimle işbaşına gelen, Washington destekli neoliberal politikalara meydan okuyan hükümetlerin sayısı hızla artmaya başladı. (...)

1980’li ve 90’lı yıllarda ABD ve uluslararası finans kurumları Latin Amerika’ya katı neoliberal politikalar dayatarak milyonlarca insanı yoksullaştırdılar.

Bölgedeki ilk isyan işareti de Şubat 1989’da Venezüella’dan, yoksulların bazı temel gıda maddelerinin fiyatının IMF’nin dayatması sonucu artırılmasına karşı kendiliğinden sokaklara dökülmesiyle geldi. 1990’lı yıllar boyunca neoliberalizme karşı hareketler büyüdü. Bolivya’da kitlesel isyan 2000 yılında ülkenin suyunu özelleştirme girişimini durdurdu. 2003 ve 2005 yıllarında Bolivya’da Morales’in de desteklediği, doğalgaz rezervlerinin millileştirilmesi talebine odaklanan kitlesel eylemler ABD yanlısı hükümetleri devirdi.

Pek çok ülkede kitlesel hareketler hükümetleri tavize zorlasa da hala yönetimi ele geçirmiş değil. Ancak Venezüella’da mücadele dönemsel isyanların ötesine geçip ülkeyi dönüştürecek, sürekli bir devrime dönüştü. 1998 yılında işbaşına gelen sosyalist Devlet Başkanı Hugo Chavez’in hükümeti, yoksul çoğunluğun Venezüella’nın kaynaklarının denetimini ele geçirmelerini ve böylece geri kalmışlıkla mücadele etmelerini sağlayacak bir savaşa ön ayak oldu. Chavez yoksulların yararına olacak reformları uygulamaya koyduğunda, yerli seçkinler ve çokuluslu güçler ABD’nin de desteğiyle Chavez’e karşı sayısız darbe girişiminde bulundular.

Ancak kapitalist seçkinlerin iktidarı vermemekte direnmesi, yoksulların yalnızca hükümeti seçip reformları uygulayarak değişimin sağlanmasının imkansız olduğunu algılamalarını sağladı. Böylece Venezüella halkı devrim yolunu seçti ve iktidarı ele geçirmek amacıyla sokaklarda savaşmaya başladı. Bu süreçte pek çok insan kapitalizmin reformunun mümkün olmadığını anladı.

Venezüella, Sovyetler’in çöküşünün ardından öldü denilen ve gömülen sosyalizmin bayrağını yeniden yükseltti. Venezüella devrimi “21. yüzyılın yeni sosyalizmi”ni kurmaya çalışıyor. Ve de başarılı oluyor: Yoksulluk azalıyor ve yoksullar gittikçe güçleniyor.

Latin Amerika’da emperyalizm henüz tam anlamıyla yenilmediyse de epeyi zemin kaybetti. Bolivya’dan Venezüella’ya, Küba’ya insanlara Che Guevara’nın ruhunun yalnızca Smirnoff votkalarının üzerindeki Che’nin yüzünde yaşadığı fikri dayatılmaya çalışılıyor. Oysa tam tersi: Che’nin uğruna savaşıp öldüğü devrimci sosyalizm hala yaşıyor ve ilerliyor.”[6]    

Emperyalizme karşı radikal İslam-Katolik işbirliği

Öte yandan, 11 Eylül süreciyle başlayan ve Irak işgaliyle doruğa çıkan “gayri resmi” İslami direniş dışında bugün İslami rejimle yönetilen İran’ın Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ın “resmi” olarak ABD’ye ve işbirlikçilerine meydan okuduğu gözleniyor.

Bu arada, İran gibi İslami bir rejimle yönetilen bir ülkenin devlet başkanının dünyayı kasıp kavuran emperyal düzene karşı ilk başta Venezüella’nın ardından tüm Latin Amerika halklarının önderine dönüşen ve tüm dünyada sol için bir umut arz eden Bolivarcı Devlet Başkanı Hugo Chavez’le dayanışması da, emperyalizme karşı İslam – Latin Amerika işbirliğine işaret ediyor Nitekim Asia Times’ın internet sitesinde M.K.Bhadrakumar imzasıyla yayımlanan yazıda da bu gerçeğe vurgu yapılıyor: ”İran’da seçimlerden galip çıkan Mahmud Ahmedinecad’ı kutlayan dünya liderleri arasında bir devlet başkanı özellikle protokol davranışlarının ötesinde bir tavır sergiledi: Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez. Ahmedinecad 4 Ağustos’ta resmen yemin edip görevine başlayacak –bu nedenle de, bu aşamada diplomatik kanallar aracılığıyla bir kutlama mesajı gönderilmesi yeterlidir– olmasına rağmen Chavez Ahmedinecad’ı telefonla aradı. Ahmedinecad’ın yemin töreninde hazır bulunmak üzere üst düzey Venezüellalı bir delegasyonun Tahran’a gönderileceğini belirtti ve kendisinin de daha sonra Tahran’ı ziyaret etmek istediğini bildirdi. (...) Chavez doğru zamanda doğru şeyi yaptığının farkındaydı. Bir şekilde, kısa süre önce Arap ülkeleriyle Latin kıtasını bir araya getiren toplantının etkilerini daha da ileriye taşımaya çalışıyordu. Chavez’in tavrı, dünya düzeninde İran ve Venezüella gibi ülkeler arasındaki benzer görüşleri yansıtmayı amaçlayan politik bir sembolizmin dışavurumuydu.

Venezüella ile İran arasında ilginç benzerlikler var. Ne İran ne de Venezüella ‘sağ’ ve ‘sol’un klasik tanımlarına uyuyor. Ayrıca Chavez’in ilerici politikalarının militan bir sekülarizm sınavını geçeceği de söylenemez. Onların kökeni Latin Katolik kilisesine dayanıyor. Che Guevara ve bir dizi devrimcinin başarısız olduğu yerlerde Latin Katolik kilisesi yarıkürede “kurtuluş” ateşini söndürmemeyi başardı. Öte yandan, İran da Marksist ve Marksist olmayan sosyalizmden hak ettiği payı almış bulunuyor. Zaten her iki bağlamda da, “yoksul mümin” camiye ya da kiliseye gidiyor. Ama bu durum İran ve Venezüella’daki devrimleri daha az demokratik kılmıyor.”[7]

Görüldüğü gibi, dünyada emperyalizmin tehdit ettiği, biri İslamcı bir devrim gerçekleştirmiş, diğeri ise Bolivarcı bir politikayı benimseyen, politik geleneği de Latin kilisesinden beslenen bir liderle sosyalizme evrilme sinyalleri veren bir ülke talana, işgale susamış emperyallere karşı güçlü bir dayanışma sergiliyor.

Öte yandan, Filistin’deki seçimlerden galip çıkan radikal İslamcı Hamas, İsrail’e karşı silahlı mücadele yoluyla direndiği için İsrail’in hamisi ve ortağı Batılı emperyal devletler tarafından boğulmaya çalışılıyor; Batılı-Siyonist ittifakın, dayatmalara onurlarını korumak için ellerindeki kısıtlı olanakları kullanarak karşılık vermekten çekinmeyen Hamas’ı dize getirerek, istedikleri şekle sokmak üzere topyekün harekete geçtiği sıralarda Hamas’a dayanışma mesajları gönderen Latin ülkeleri oldu.

Dünyada olup bitenleri özetlemeye çalışan bu yazının amacı bilinen olayları tekrarlamak değil. Yalnızca, dünyada marksist bir sol anlayışın güçlü olmadığı bir süreçte devrimci solun emperyallerin hışmına uğrayan devletleri ve liderlerini muğlak ifadeler kullanmadan, “ne Sam ne Saddam” ya da İran devletini es geçerek ABD – İsrail’e karşı “İran halkının yanındayız” gibi sözümona nesnel söylemlere başvurmak yerine çok net bir şekilde taraf olduğunu yani politik liderlerine, siyasi rejimlerine destek çıktığını dile getirmelidir.

Unutmamak gerekir ki, Miloseviç emperyallerin zindanlarında ölmüş, Saddam Hüseyin saklandığı yerden çıkarılarak zavallı bir halde, zamanında Nazilerin Yahudilere yaptığı gibi dişleri kontrol edilerek medya aracılığıyla tüm dünyaya sergilenmesi suretiyle onuru yerle bir edilmiştir, şimdi ise İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad hedef tahtasına yerleştirilmiştir. Bu üç liderin de ortak noktası direndikleri için emperyalizm tarafından ezilmeleridir ve bu nedenle, izledikleri politikaların doğru ya da yanlış olduğu tartışmalarından bağımsız olarak kendileri marksist solun desteğini hak etmektedirler. Nitekim Venezüella’nın İran’a, Hamas’a sıcak mesajlar göndermesini de bu bağlamda değerlendirmek gerekir (Venezüella Devlet Başkanı Chavez, Saddam Hüseyin devrilmeden önce de Bağdat’ı ziyaret ederek saldırgan Siyonist-Batı ittifakı karşısında moral desteği vermeye çalışmıştı).

Dünya hiçbir zaman olmadığı kadar çok büyük bir emperyal saldırganlıkla karşıyadır. Bu nedenle, Batı tarafından ehlileştirilmeyi reddeden her ülke yönetimine sahip çıkılmalıdır.

Venezüella, Bolivya, Küba, ABD tarafından “nükleer tehdit” olarak görülen Kuzey Kore, İslamcı İran, Filistin’de Hamas, Nepal’deki Maocu direnişçiler, Kolombiya’da FARC....

 
 


[4] www.radicalleft.net/blog/_archives/2005/11/30/14292555.html, Ramsey Clark:”Saddam Hussein was demonized to justify Iraq war”, (Ramsey Clark:”Irak savaşını haklı çıkarmak amacıyla Saddam Hüseyin şeytanileştirildi”).

[6] http://www.greenleft.org.au/back/2006/657p24.htm, Stuart Munckton, “From Che to Chavez: Latin America revolts against the empire” (Che’den Chavez’e: Latin Amerika imparatorluğa isyan ediyor), 22 Şubat 2006.

[7] www.atimes.com, “Left, right; Iran and Venezuela in lockstep” (Sol, sağ: İran ve Venezüella art arda yürüyor), MK Bhadrakumar, 8 Temmuz 2005.

Okunma 15202 kez
Bu kategorideki diğerleri: « Yıllar Sonra... Savunma! Küba Notları »

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.