Metin Çulhaoğlu’nun Maceraları

Yazan

Onu yakından tanımayanlar, delişmen ve duygulu biri olduğunu şu sözlerinden çıkarabilirdi:

Oyumu Sosyalist Parti’ye vereceğim. Sosyalizmi ve devrimi savunan bir parti olarak Sosyalist Parti’yi destekliyorum.”

Bunları, öylesine masum, sosyalist nitelikli bir partiye ifade edilen sempati sözleri sanmayın. Bir politik grubun örgütsel olarak başında mı bilinmez, ama ilgili kamuoyunca öyle kabul edilen bir kişi tarafından, örgütünün başka birtakım politik örgütlerle bir seçim bloku oluşturduğu sırada ve seçime üç-beş gün kala söyleniyor bu sözler! Bir örgütün sıradan bir üyesi değil, dışarıdan bakanlarca “önder” kabul edilen kimsesi, bir seçimde oyunu kendi örgütünün desteklediği adaya değil bir başka örgüte vereceğini kamuoyuna ilan ediyor!

Üstelik, oy verileceği açıklanan parti de, öyle böyle değil, Doğu Perinçek’in partisi! Açıklama, 1991 yılının Ekim ayında yapılacak genel seçimler öncesi, Doğu Perinçek’in İkibin’e Doğru Dergisinde yayınlanıyor. Olayın kahramanı, Metin Çulhaoğlu.

Çulhaoğlu’nun örgütü, o seçimlerde, bir blok olarak başka birtakım sosyalist gruplarla seçime girme kararı almıştır ve seçim öncesinde, İstanbul Bakırköy Zuhuratbaba Meydanında son ortak mitingle çalışmalar taçlandırılacaktır. Azıcık kişinin toplandığı meydanda Çulhaoğlu’nun yoldaşlarıyla karşılaşanlar, destek açıklamasını soracak ve sıkıntılı bir yanıt alacaklardır. “O bizim önderimiz değil.”

İkibin’e Doğru’nun 19 Ekim 1991 tarihli sayısı, çok sayıda tanınmış entellektüel, politikacı ve sanatçının oylarını Sosyalist Parti’ye vereceklerine ilişkin açıklamalara yer vermiştir. Bu kadar kişi arasında, o günler itibarıyla “örgütlü” olduğu bilinen bir tek Metin Çulhaoğlu bulunmaktadır “Gelenek Dergisi Genel Yayın Yönetmeni – yazar” kimliğiyle açıklama yapan…

Kendisine her sorulduğunda veya sorulmadığında ama taşı gediğine her koymak istediğinde, “örgütlü siyaset”in yaşamındaki hakim yerinden söz etmeyi pek çok seven Çulhaoğlu’nun yaptığının bir hata olduğu açıktır. Fakat, burada, örgütsel bir figürün hatası söz konusuyken, bir başka figürün yapması gerekeni yapması söz konusu olacak gibi görünmektedir… Anlatmaya çalışacağız.

Öncelikle dış koşullar… Doğu Perinçek, o birkaç yılda, politik yaşamının ikinci sol rakkasında bulunuyordu. Politik yaşamının ilk yıllarını teşkil eden 1970’lerin ilk bir-iki yılı civarında gayet solda bir figürdü Perinçek. Daha sonra, devlete devrimcileri ihbar edecek yere kadar gitmişti. Ama, 1980’lerin sonlarından başlayarak, bir yandan Türkiye’de 12 Eylül havasından çıkılmasında önemli bir hamle yapmış, öte yandan PKK’nin yürüttüğü mücadelenin Batı’da yankılanması, beri taraflarda nefes almasında çok önemli bir işlev üstlenmişti. Aydınlıkçıların bu rolü, bugün hem kendileri, hem de Kürdistan Özgürlük Hareketi dahil sol hareketin öteki mensuplarınca müştereken unutulmaya terk edilmiştir.

İşte bu günlerde, Doğu Perinçek, kurduğu partiyle televizyonda seçim propagandası yapma imkanı elde etmiş ve televizyon ekranları, 1960’ların TİP’inin, “İşçiler, emekçiler, marabalar…” diyen sesi radyolardan yankılanan Aybar’ından sonra, ilk kez sosyalizm ve devrim sözlerini geniş halk kesimlerine yaymıştır Perinçek’in ağzından. Doğu Perinçek, o günlerde hakikaten yabana atılmaz bir politik duruşun sahibidir ve televizyonlarda, “Kürde sıkacağınız merminin birini bana ayırın” diyebilmektedir.

Metin Çulhaoğlu’nun, Perinçek’in Kürtlere sıkılacak mermi sözünden etkilenip etkilenmediği bilinemez, ama devrim ve sosyalizm sözlerinden etkilendiği kesindir. Bu sözlerden, halkın sola meyilli genişçe kesimleri kadar aydınlar ve hatta örgütlü solun bireylerinin de etkilendiği gözlenmiştir.

İşte Çulhaoğlu, bu politik olay karşısında, kendi örgütü dahil sosyalist örgütlerin blokunun alacağı oyların kıytırıklığını ve politik etkisinin zavallı küçümenliğini görebilecek bir özerklikte olduğunu göstermiştir… Gözünün, eğer etki varsa, dışarıda olabileceğini, yüreğinin örgütünün ulaşabileceği küçük sınırların ötesinde atabileceğini göstermiştir. Aynı yürek atımı veya duygululuk diyebileceğimiz özelliği, destek açıklaması yapan ve açıklamanın öncesiyle sonrasında Perinçek’e alerjisi hatta nefreti olduğu bilinen birçok kişiyle paylaşmaktadır Çulhaoğlu… Aydınlara özgü, gelgeç mi uçarı mı desek duygululuk; örgütün sıkıcı ve dar dünyasına sığamamak…

Aydınlara has duygululuk ile halk içindeki solculara has duyunun garip bir bileşimi olan bu tutum, bir uzun serüvenin önemli bir düğüm noktasını oluşturuyor.

Demek, kritik anlarda, hiçbir şeyi takmadan, “yüreğinin götürdüğü yol”da yürümeyi göze alacak bir tabiatı varmış Çulhaoğlu’nun… Yani Çulhaoğlu’nda iç koşullar her daim hazır ve nazır; yeter ki bir ilk fiske olsun!

Türkiye sol literatürüne “devrimci demokratlık”ı olumsuz bir politik nitelik olarak kazandıran Çulhaoğlu, devrimci demokratlara özgü bir “hareketçilik” damarına sahipmiş.

Ama bu maceracı hamlesi pek dikkat çekmeyecekti Çulhaoğlu’nun… Kamuoyunun ilgisine mazhar olan ilk macerası için birkaç yıl daha geçmeliydi.

Serüveni, bir ODTÜ’lü olarak yazmaya başlaması ve Türkiye İşçi Partisi’nde çalışmasıyla başlamıyor tabii. Zamanın gençleri gibi dağlara çıkmayı, şehirlerde gerillacılık “oynamayı” düşünmemiştir elbette. Maceracılık da bir yere kadar!

Nitekim, Çulhaoğlu, 12 Mart’tan sonra hızla gelişen sol politik atmosferin, deyim yerindeyse en sağında konumlanan örgütlerinden birinde, ikinci TİP’te politika yapacaktır. 1970’lerin ortalarındaki yazılarına göz attığımızda, bildiğimiz teorisyen Çulhaoğlu’nun kalemini ve düşünme tarzını izleyebiliyoruz. Ama kabına sığmayan ve TİP’in muhtemelen ruhsuz ve oturmuş iç dünyasında rahat edemeyen Çulhaoğlu, maceracılıkta eline su dökemeyeceği ama hiçbir zaman tabi de olmadığı Yalçın Küçük’le birlikte “Troçkizm ve anti-Sovyetçilik” suçlamasıyla TİP’ten atılacaktır. Atılma gerekçeleri bile semptomatiktir; o yıllarda, Sovyetler Birliği’ne eleştirel yaklaşımın neredeyse devrimciliğin bir turnusolu olduğu anlatılır. Troçkizm ise, malum, bir anlamda, ruhsuzluğun şeytanı gibidir. Kaypakkaya da Perinçekler tarafından aynı şekilde yaftalanmıştı. Atılma gerekçeleri gösteriyor; Çulhaoğlu’nun gözü, dışarıda ve solundadır! Devrimci demokratların olduğu tarafta!

Göreceğiz; gözünün kendi solunda ve plebyen taraflarda olması Çulhaoğlu’nun kişiliğinin bir özelliğidir.

TİP’ten atıldıktan sonraki, askeri darbeyle kesilen kısa dönemin ürünü Sosyalist İktidar Dergisidir. Derginin adı, yıllar sonra, kuracakları partinin de adı olacaktır.

12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbe sonrası birkaç yılını hapishanede geçirir. Neden Devrimci Solcuların koğuşunda kaldığını soranlara, “delikanlı çocuklar” dediği anlatılır.

1980’lerin ilerleyen yılları solda tasfiyeciliğin, eskiye küfrün yaygın olduğu zamanlardır ve Metin Çulhaoğlu, Sosyalist İktidar zamanından genç arkadaşlarıyla, “devrimci demokrasi” ve “yeni sol”a karşı “geleneksel sol”u savunduğu Gelenek Dergisini çıkarır. Gelenek gibi zayıf bir ad, “Gelenek gelecektir” lejantıyla güçlendirilmeye çalışılmıştır. Ama Gelenek Dergisi, zamanın fukara ortamında, akademik yavanlığa kapılmadan da teori yapılabildiğini gösterecektir. Gelenek, politikayla da ilişkilendirilebilir bir tarzda ortaya koyulan teorik yazılarla sol ortama müdahale edecektir. Çulhaoğlu, eski fikirleri tamamen yeni zamanlarda, ama ne modaya kapılarak, ne de yeniliğe kapanarak ortaya koyan ve okuyanda tutarlı ve sistematik olduğu izlenimi uyandıran yazılarla Türkiye’nin Marksist teorisyenleri arasında kalburüstü bir yer edinir hakkıyla. Öğrenci gençlik için Gelenek, teori –ve hele Marksist teori!- denilince ne olduğunun köşe taşlarından biri konumundadır.

Çulhaoğlu, kavramları, Türkiye’de pek rastlanmayan bir şekilde, akademik ve sanatsal olmayan bir tarzda dile getiriyor ve Marksist teorinin nasıl işlenmesi gerektiğinin örneğini veriyordu. Bu konuda Türkiye’de hâlâ çok az yazar arasında bulunduğu söylenebilir.

Şaşırtıcı atraksiyonunu gerçekleştirecekti sonunda… Çulhaoğlu, devrimci demokrasiyi kategorik bir eleştirinin konusu yapsa da, devrimci demokratların “hareket”ine bir yakınlık, onların “delikanlıca” haline bir özenme içinde olduğunu gösterircesine, kendine göre hayli genç kişileri, Kemal Okuyan ve Aydemir Güler başta olmak üzere, kurdukları Sosyalist Türkiye Partisinde bırakarak Sosyalist Politika adıyla çıkardığı zayıf ve etkisiz yayının ardında topladığı çoğu devrimci demokrat kökenli veya devrimci demokratlara kendisi gibi bakanların oluşturduğu küçük bir ekiple, devrimci demokratlıktan yeni solculuğa hızla kayıvermiş ÖDP’nin oluşacağı sürece katıldı. Yeni solun şampiyonu ÖDP’de devrimci demokrasinin ruhunu görüyordu belki, kim bilir! Muhtemelen, geride bıraktığı örgütünü de bir tür TİP olarak görüyordu; hayatın dinamiğinden uzak, sokaktaki kıpırtıya duyarsız bir steril yapı. Düzgün sokakların birbirini kestiği, içinde düzenli hayatlar yaşayan düzenli eğitimli insanların oturduğu düzenli apartmanların yan yana dizildiği semtini bırakmıştı ve Beyoğlu’nun mezbele arka sokaklarıyla Cihangir’i andıran bir karmaşıklıktaki yeni mahallede ne yapacağını görecekti Çulhaoğlu –ve bizler, izleyenler de, görecektik!

Çulhaoğlu, kurucu rol üstlendiği bir hareketi, artık kamuoyunda haklı olarak Gelenekçiler denilen ve 12 Eylül sonrasında, öncesindeki bir geleneğe fiziksel olarak yaslanmadan bir ideo-politik hat kurmayı başaran bir hareketi, muhtemelen kendisinin düşüncelerine kendisinden çok inanan gençlerle baş başa bırakıp evini terk ediyordu. Bu, bu türden ekiplerin tarihinde pek görülmüş bir örnek değildi. Güney Amerika’da, kurucularından olduğu köklü komünist partilerin reformculuğu aşamayacağını görüp geç yaşlarında şehir ve kırlarda gerillacılığa başlayan önderleri andıracaktı neredeyse bu spektaküler girişimiyle… Tabii, gittiği yerin, devrimin değil aşkın partisinin evi olduğu bu kadar faş olmasaydı…

Çulhaoğlu, ÖDP’de, anlaşıldığı kadarıyla hayal kırıklıkları içinde misyon mücadelesi yürütürken, eski yoldaşlarının kusurlarını acımasızca yüzlerine vurmaktan geri kalmıyordu. Genel başkanlık koltuğunda oturan zat, olsa olsa bir genel müdür olurdu! Üstelik, Sosyalist Politika sayfaları, kendi düşüncelerine kendisinden fazla sarılmış bazı yazarlarca ölçüsüzce kullanılıyor ve Çulhaoğlu kendi karikatürünü bizzat kendi dergisinde görüyordu.

*

Bu arada Metin Çulhaoğlu, önemli bir iş yapmış ve Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu başlığını taşıyan kitabını yazmıştı. Bu kitabın, Çulhaoğlu’nun teorik-politik formasyonunun zirvesi ve aynı zamanda sonu olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten, Çulhaoğlu için kategorinin ne olduğu açıkça anlaşılacaktır bu kitapla. Güzel yazmaktadır, Türkçeyi çok iyi kullanmaktadır, ama bu genellik düzleminde durmakla yetinmeyip biraz daha yakından ele alındığında, Çulhaoğlu’nun, görülmesi şaşkınlık yaratan kusurları ortaya çıkacaktır. Teorik zorunluluk denilen şeyden, yani bir bakıma kategorik anlamda teoriden hiç hazzetmemektedir Çulhaoğlu. O yüzden, ona dönük bir eleştiriye göre, Çulhaoğlu nicelikselcidir. Çulhaoğlu’nun bütün teorik sisteminin bir basit söze dayalı olduğu söylense karın ağrımayacaktır: Daha az ya da daha çok… Kategorik ayrım, Çulhaoğlu için, “daha da” sözcüğüyle açıklanacaktır artık.

*

Artık ÖDP’de, yeni solculaşmış eski devrimci demokratlara uzaktan değil, çok yakından, aynı kurullardan, aynı kürsülerden Marksizm dersi vermeye nafile uğraşmaktadır. Nitekim Çulhaoğlu’nun, bulunduğu yerin gene o yer olmadığı duyusunun girdabında olduğunun anlaşılması için çok zaman geçmeyecektir.

Nereye gidebilirdi ki? Evden kaçanın sığınmayı ilk düşüneceği yer yine evi olmaz mıydı!

Metin Çulhaoğlu, anlı şanlı sosyalist, önemli teorisyen, devrimci demokrat kökenli ya da kafalı ağırlıklarını kaderlerine terk edip dönüverecekti, artık TKP adını taşıyan evine.

Ama bu dönüşte görmezden gelinemez bir sorun vardı artık. Çulhaoğlu, evinden kaçan ve aklı havada delikanlı değildi ki, baba ocağına süt dökmüş kedi gibi dönmesi normal karşılansın! Teşbihte hata olmazsa, evden kaçan baba, evladının evine dönüyor gibiydi. Koca adam, onca gerekçeyle ve onca kavgayla ayrıldığı ocağına hangi yüzle dönerdi?

Metin Çulhaoğlu adındaki biyo-sosyal şahsiyetin değil ama formasyon sahibi teorik-politik şahsiyetin, TKP’ye kös kös dönüşüyle ölmüş olduğunu söyleyebilirdik artık. Öyle ya; her sürecin “hayatın akışına uygun” bir nihayeti olmalıydı ve bundan iyisi can sağlığı olsa gerekti!

Kendisi ne hissederse etsin, ne kadar güçlü ıslıklar çalarsa çalsın mezar taşının başında, bu dönüşün artık Çulhaoğlu adındaki teorik-politik şahsiyet için “ölüm” anlamına geldiğini kabul etmek gerekecekti. Artık eski örgütü kendi adıyla değil, hakkı ve layıkıyla Kemal Okuyan adıyla anılıyordu. Çulhaoğlu’na, sorun çıkarmadan Kemal Okuyan’ın gösterdiği yolda yürümek düşmeliydi.

Çulhaoğlu, artık TKP çatısının “sahibi” Kemal Okuyan adındaki dirayet, ısrar ve enerji sahibi kimliğin teorik memuru olacaktır. “Genel müdürlük” ona göre değildir! Çulhaoğlu, Kemal Okuyan’ın sübut etmesiyle artık onsuz anlaşılmaz bir figürdür. Kemal Okuyan gibi sağlam bir kerteriz Çulhaoğlu’nu anlamakta neredeyse bir kılavuz ipidir.

Madem dönmüştü; artık TKP’de dizini kırıp uslu uslu yazması ve belki burnu sürtülerek çalışması beklenirdi. Fakat, sanki hiçbir şey olmamış, sanki onca kavga gürültü kopmamış gibi, kahramanımızın tumturaklı yazılar yazdığı hayretle görülecekti TKP’nin yayın organlarında…

Sanki kendi mezarının başında ıslık çalma pozu veriyordu. Hiçbir şey olmamıştı! Her şey aynen devam ediyordu!

Artık TKP’de onun iyi bir kalem erbabı değilse de, misyon sahibi bir şahsiyet olduğuna ancak yeniyetmeler kanabilirdi –kimseden bir şey duymuyorlar, hiçbir şey okumuyorlardıysa tabii. Artık önünde kendi tarihi vardı; bir de Kemal Okuyan adında kapı gibi bir gerçek…

*

Bu tarihten sonra, Çulhaoğlu’nun yazdıkları eskiden beri onu dikkatle izleyen okurları nezdinde bir yavanlık tadı verir olur. Bunda, teori-içi nedenler değil düpedüz dünyevi manevraların etkisi olmuş olsa kusur kimdedir sizce? İnsanın, maceracılığı yediği ilk ayazda sıcak yuvasına dönmek kadar olan bir düşünceye kıymet veresi gelemez bir türlü… Cemal Süreya’nın dediği gibi, yaptıkları teorisine dahil bir şekilde, bu eylemiyle anılacaktır. Bu eylemle damgalanmıştır artık Çulhaoğlu… Ama biz yine de, tarihselci Çulhaoğlu’nun tarihinin sonu geldiği için teorisinin de sonu geldiğini iddia edebiliriz.

Aslında burada hikaye, çeşitli yönleriyle bir bitişe işaret edecektir. Dönüşün ardından yazdığı yazılara da bakılabilir. Fazlasıyla oturmuş ve yerleşik bir akıl yürütme tarzı, Gelenek zamanında tazelikten gelen rahatsız edici olmayış, artık bayat ve gına getiren bir üslup meselesi olmayı da aşmış, bir teori ve politika meselesi haline gelmiştir. Hiçbir şey demeyen zeki akıl yürütme örneği yazılar… Her yazı, kendi başına bir üslup ve kurgu şaheseridir adeta. Ama birbiriyle mantıksal bağlantı sorumluluğundan azade, gidimli olmaktan sıkılınan, sezgisel uçuşmaların akıllı kurgularla yazıldığı…

*

Çulhaoğlu’nun kös kös TKP’ye dönüşünden sonra, af dilekçesi kabul edilerek eve dönen Sibirya sürgünü yenik Bolşevikler gibi emekli memur hayatı süreceği beklenir değil mi? Normal algı bunu gerektirir. Fakat maceracıya sınır konamayacağını bir kez daha görecektir faniler! Onda bu topraklara özgü “şarklı” plebyen bir damar olduğunu… Her ne kadar “pes” demiş olsa da yenilgiyi asla kabul etmeyeceğini…

Bir dış etki bekliyormuş bizim genç ruhlu maceracımız. Gezi Ayaklanmasının gençleri bu dış etkiyi, gençlik aşısını vermişler meğer Çulhaoğlu’na…

Çulhaoğlu, ömründe bir kez daha devrimci demokrasinin bulunduğu alana yöneliyor. Ama kibarlık edersek, bu işte “şık” olmayan bir şeyler olduğunu söyleyebiliriz.

Kur, ayrıl, dön, gene ayrıl!

Üstelik yaptığı her işi alayı valayla yapıyor; teorisyenliğini konuşturarak okkalı gerekçeler uyduruyor. Ne yaparsa yapsın; artık damgalıdır Çulhaoğlu ve bu kadar istikrarsızlığı kimse kaldıramaz.

Şimdilerde hayatının son macerasını yaşıyor. O artık Halkın TKP’li!

Koca TKP, tam ortasından çatırdadı. Taraflar, Türkiye iklimine, hele “halk”ın ve “devrimci demokrasi”nin davranış kodlarına aykırı ne demek, dehşetli bir şaşkınlıkla izlenen kibarlıkta yürüteceklerdi ayrılık sürecini… Böylece, cümle âleme, bir sosyalist terbiye dersi de vermiş oluyorlardı. Çapulculara, “Yağma yok sosyalizm var!” diyen sosyalistlerdendi bunlar… Fakat, bu taraflardan anlaşılamıyordu bu kadar kontrollü ve adabı muaşerete dikkat eden çatışmalar! Bu taraflarda, kritik anlarda kimsenin kulak asmadığı, “halk içindeki çelişkilerin ele alınması” üzerine çokça literatür bulunuyordu. Ancak iş bittikten sonra, kılıçların kanı silinirken aranan temiz bez rolü oynardı genel olarak bu literatür. Ama Türkiye’nin sosyalist kültürünü içselleştirmiş olduğu belli bir topluluk, kavga gürültü çıkarmadan, ele güne rezil olmadan malı mülkü paylaşmış, hatta adı bile protokole bağlamışlardı. Göründüğü kadarıyla bu protokole uymayan yine devrimci demokrat alana gözünü diken Çulhaoğlu ekibi olmuş ve partinin tam adını kullanıvermişlerdi: Halkın TKP’si!

Adda bir sorun var gibi görünüyordu. Peki tek başına TKP, “halkın” değil miydi? Değilse, “halkın” denilerek elmalar ile armutlar toplanmış olmuyor muydu?

Kibarlığa ve aralarındaki nazik protokole de özünden ve şeklinden aykırı olduğu belli bir ad. Plebyen devrimci demokrat ruh karışmış işe!

Partilerine bu adı verirken ne gibi tartışmalar yürüttü bu örgütün militanı sosyalistler, elbette bilemiyoruz. Fakat, bu adın, Halkın TKP’si adının, Çulhaoğlu’nun devrimci demokrat maceracı ruhunu çok iyi yansıttığını söyleyebiliriz.

Görünür gelecekte bir maraza çıkarmamasını umabilir miyiz Çulhaoğlu’nun?





Okunma 12958 defa