Susturun Silahları, Sosyalistler Siyaset Yapacak!

Yazan

“Savaşlar olmasa bakanlığımı ne güzel yönetirdim.”

Hayali bir ülkenin hayali savaş bakanı.

Sorun ne Beşiktaş ne de Kayseri patlamaları… Sorun, “sosyalist siyaset”imizin bekası.

Siyasi iklimin köküne kibrit suyu döken şu patlamalar olmasa Kürt halkı bir yana, işçi sınıfı, geniş emekçi kitleler özne olmaya doğru gidiyordu!

Şu savaş çılgınlığı olmasa ne güzel propaganda yapıyorduk; geniş kitleler ha ikna olmuş, ha ikna olmak üzereydi.

Ülkemiz ne güzel ilerliyordu; Ortadoğu’dan Batıya doğru dörtnala olmasa da başını uzatmıştı.

*

Silah mı demiştiniz? Silahın ne olduğunu, devrimin öyle kolay iş olmadığını ve gerektiğinde silaha başvurmaktan kaçınılamayacağını elbette biz de biliriz. Nitekim aramızdan bazıları 40 yıl önce almıştı eline silahı. Patlatmıştı birkaç bomba… Ama bu erken hevesin bedelini ağır ödemiş olduğumuz için pek mi pek akıllandık. O gün bu gündür almıyoruz elimize silahı. Silahın ele alınacağı günü en iyi biz biliriz… Gün o gün hiç değil!

Aramızdan bazılarının ise silah denen nesneyi filmlerde görmüşlüğümüz vardır.

Silah çok tehlikeli bir oyuncaktır. Siyaset denilen akıl ve özne işi faaliyeti yok eder anında. Akıl ve bilinç ile silah bir arada duramaz. Ya biri, ya öteki! Silah çıkagelince siyaset zail olur. Siyaset öyle her iklimde yeşermeyen nazlı bir bitkidir. Silah sesleri ürkütür siyasal özneyi…

Savaş vahşi bir kalıntıdır insanlık âleminde… Barbarlıktan uygarlığa geçen insanlığın, gerçekte insan oluşunun işareti olan, sorunları müzakare ederek çözme işidir siyaset. Arada biraz itişmeyi de buna dahil görür geniş meşreplilerimiz.

Silahın kendisi başlı başına bir sorundur. Sorun sorunla yok edilemez. Kanı kan ile yumazlar…

Silah, kitleleri kaderlerine hükmedecek bir konuma gelmekten alıkoyar. Silah, en değerli şey olan insan canının hiçe sayılmasıdır. Yanlış anlaşılmasın; sokaktaki köpeğin, bir sineğin de canını hiçbir şeye değişmeyiz. Hele biz sosyalist özneler, bilincimiz, donanımımız ile çok kıymetliyizdir.

Silahın hepten devreden çıkmasını mı istiyoruz? Soyut isteğimiz bu, ama biz gerçekçiyiz. Silahlı mücadeleye, koşulların bizi çok çok zorladığı en son anda, hedefimizi yüksek bir titizlikle seçerek başvurabiliriz ancak.

Bulvarlarda ölüm korkusu olmadan dolaşabilmeli, işçi sınıfının ve öteki ezilenlerin sorunları üzerine rahatça kafa patlatabilmeliyiz. Patlatmak? Yok, öyle değil; bir metafor olarak kullanıyoruz bugünlerin kötü çağrışımlı bu sözcüğünü. Banal bomba patlatmanın teşbihi bile uzak olsun bize…

Bizim için, şöyle Kadıköy’den karşıya geçmek, İstiklal’den çabucak geçerek Nişantaşı tarafına yönelmek… Şöyle Kavaklıdere’den Kızılay’a güven duygusuyla yürümek vardır. Hem güvensizlik duygusu, teorik derinleşmeye de engel.

Siyaset günlerinin öngünü ya da ardından bir de yazı döşendik mi; hele yazımız bol tık da almış ve okur-yazarlar, mebzul miktardaki doktora öğrencisi ve akademisyence paylaşılmışsa, yaşamın siyasi tadı değil midir yudumlanan…

*

İç savaş…

İç savaşın savaşların en kirlisi olduğunu biliriz. Ülkeler arası savaşta bir savaş hukuku vardır. Ama iç savaşta taraflar birbirini özne olarak tanımaz. Fiilen düşmandır ama resmen değildir; insan bile saymayabilirsiniz karşınızdakini. Böyle bir ortama can mı dayanır. İndirgenemez bir varlık olan bilinçli insan bireyi için bu ortamlar kabul edilemez.

Patlayan bombalar, bizi böyle bir kaotik ortama sürüklemeyi amaçlıyor.

Patlayan bombalar, bizi, Ortadoğu denilen ve ancak medya aracılığıyla sanal bağ kurmaya katlanabileceğimiz cangıla çekmek istiyor. Siyaset için bir uygarlık, bir barış, bir sükûnet ortamı önkoşuldur. Ortadoğu’da siyaseti ara ki bulasın.

Şu son onyıllar içinde kendimizi en çok riske edebileceğimiz örnek Haziran günleriydi. Hele Gezi Komünü!.. İşte, gelecekte kurulacağı sanılan toplumu bugünden kuruyorduk. Parayı kaldırmıştık; herkes istediği kadar yesin içsin diye ev yapımı kurabiyeler, pankekler getiriyor, kitapları yan yana diziyorduk… Güzel bir oyun oynuyorduk. Çocukluk düşlerimiz gibi…

Silahsız, patronsuz, generalsiz, bürokratsız, ama örgütsüz ve işçisiz de bir toplum… Sapan atanlar vardı bu güzel havayı bozan... Bazıları sanki bir savaşa hazırlanıyor gibiydi. AKM’ye sembolik şiddet içerikli sloganlar yazılı pankartlar asılmıştı. O özgürlük günlerini bile otoriter havaya sokmaya çalışanlar vardı. Oysa polislerle uzaktan atışmalarımız; onların attığı gaz fişeklerini gaz maskelerimizle karşılayışımız ve elimizde gitarımızla karşılarında duruşumuz…

O güzel günler bir nostalji konusu şimdi… Güzel günleri yaşamamıza, özneler olarak kaderimize hakim olmamıza izin vermeyen (erkek)devlet zaten yeterince kötü. Ama devletle devlet gibi olmaya çalışarak uğraşılmaz ki! Kötüyle kötü olmamalı.

Tayyip Erdoğan, uygarlık zemininde hareket etmiyor. Hukuk mukuk takmıyor. Anti-demokratik uygulamalarıyla bizi Ortadoğu bataklığına çekmeye çalışıyor. Saddam ve Kaddafi gibi bir şark diktatörü olacak.

Tayyip Erdoğan biz sosyalistlere Ortadoğu cangılını dayatıyor. Kabul edemeyiz bunu. Cangılda yaşayabilir mi bir sosyalist!

*

Ne yapabiliriz bu durumda?

Siyaseti şiddete karşıtlıkla tanımlayan bizler geniş ve heterojen bir yelpaze oluşturuyoruz. Aramızda kimler yok ki! Ortodoks Marksist ve post-Marksist; Kürtleri seven ve sevmeyen; liberter ve otoriter; İslamcı ve ateist…

Bizde proje de çok. Bazılarının “Zihni Sinir procesi” diye takılmasına aldırmayın!

“Almanca konuşma” ya da sivil itaatsizlik türü eylemler gözüküyor bize. Örneğin, yakamıza kokartlar takarsak ve bunu milyonlara yayarsak –ki neden olmasın!– bu işi olmuş bilelim… Biz milyonlarız. Düşünsenize, yüzde 99!

Tayyip Erdoğan, şahin politikasına sırtımızı dönersek bize ne yapabilir ki… Onun koyduğu yasalara uyarsak, eylemlerimizi izin verdiği şekilde yaparsak bize ne yapabilir. Böylece yavaş yavaş güçleniriz. Bizim insanlığımızdan etkilenen polislerin yakasına da iliştirebildik mi kokartlarımızı, başardık demektir. Yüzde 99’a onlar da dahil değil mi.

Bombaların bizi yıldıramayacağını haykırabiliriz.

Milyonluk barış gücü bile oluşturabiliriz!

Ya da meşrebimize göre, klasik örgütlenme çalışmalarına gömülmeliyiz. Partilerimiz var, Tayyip Erdoğan’ın oyununa gelmediği için hiçbir kovuşturmaya uğramayan, hiçbir üyesi F tiplerinde sürünmeyen… Propaganda faaliyetine ara vermemeli, kitleleri aydınlatmalıyız. İşçi sınıfına tarihsel misyonunu anlatmalıyız bıkıp usanmadan. İnsanlara karanlıklardan aydınlıklara gidişin nimetlerini açıklamalıyız. Ama ah şu bombalar yok mu!

Tayyip Erdoğan bir iç savaşta görüyor istikbalini. Bize düşenin ne olduğu çok açık değil mi? Onunla, sa-vaş-ma-mak! Siyaset alanını terk etmemek; şiddete ram olmamak!

*

Ama şu TAK da yangına körükle gidiyor.

PKK, Tayyip Erdoğan’ın savaş kışkırtmasına geldi. Demokratik siyaseti bir yana bıraktı, Tayyip Erdoğan’ın planına nesnel destek verir oldu. Demokratik siyasette ısrar etse, 7 Haziran seçimlerinin kazanımını korumaya odaklansa, Kürt halkını sivil itaatsizlik türünden demokratik direnişe yöneltse Tayyip Erdoğan’ın oyunu boşa çıkardı. Siyaset Türkiye’ye geri dönerdi.

Birlikte yaşam projesi Tayyip Erdoğan’a rağmen varlığını korurdu.

*

Kürt arkadaşlarımızla ne güzel anlaşıyorduk geçen yıllarda. Savaşın, şiddetin olmadığı, hiyerarşik örgütlerin olmadığı bir dünyayı ve ideolojiyi, –sevdiğimiz terimle- “örüyorduk” ilmek ilmek, tatlı atışmalı konuşmalarımızla. Dilleri sanki bize benziyordu! Bazılarımızın geleneksel sosyalist anlayışına aykırı görüşler savunuyorlardı ama olsun varsındı. Sonuçta meseleler konuşarak çözülmek içindi. Kullanmaya bizim de alıştığımız bir terim olarak ‘Kürdistan’da bir şeyler oluyordu ve uzaktan sesi hoş geliyordu!

7 Haziran, ne güzel bir sürecin zirvesiydi! Oylarımızı vermiş, kendimizi siyasetin özneleri olarak bulmuştuk o gün. Tayyip Erdoğan’ın seçim sonuçlarını tanımaması, bizim demokratik siyaset yolumuzu tıkayamaz, bizim bu siyasete inancımızı yıkamazdı. Siyaset, bu yolda ısrardaydı. Tayyip Erdoğan’ın hukuksuzluğuna karşı meşru kitlesel mücadele yolumuz ve evrensel insanlık değerlerini temsil eden Avrupa hukuku ve Brüksel’deki yargıçlar vardı.

Şu silahlar olmasa ne güzel siyaset yapardık sosyalistler olarak Tayyip Erdoğangile karşı. Kürtlerin “Türkiyelilik” projesi aslında Batılı uygar normlara gelmesiydi. Ve bu şimdi, bizatihi Kürtlerin doğasındaki vahşilik yüzünden berhava olmuştur. Tayyip Erdoğan, geleceğini, içinde hepimizin olduğu gemiyi Ortadoğu’ya itmekte bulurken, Kürtler de Ortadoğulu ayranları kabarmış bir şekilde patlattıkları bombalarla bizi cangıla çekmeye çalışıyor.

*

TAK, önce uzun süre sivilleri öldürdü. Sonra asker ve polis kıyafetli yoksulları vurdu. Oysa hepsi insandı!

Sorun, ölmeye ve öldürmeye dayalı bir sözümona siyaset anlayışında. Böyle siyaset mi olur; konuşmayı, müzakereyi iptal eden, insanları evlerine tıkan bir mücadele mi olur!

İnsanlar, gerekirse meşru güvenlik güçlerinin gözetiminde silahsız ve şiddetsiz kitle siyaseti yapar meydanlarda, sokaklarda… Tarih böyle ilerler, böyle değişir.

Temel evrensel değerlerin, ortak uygarlık normlarının geçersiz olduğu bir yerde siyaset, siyasetin olmadığı bir yerde sosyalistlik mi olur!

Şiddet, insanlarla birlikte siyaseti öldürür. Toplum, insanın kendini insan gibi hissettiği ve yaşadığı bir ortam olmaktan çıkar ve kör dövüşünün, kimin kimi vurduğu belli olmayan bir karanlık kaosun hakimiyetini ilan ettiği bir şey olur.

Bu yolun çıkmaz bir yol olduğu açık değil mi? Baksanıza Irak’ta, Suriye’de sosyalist mi kaldı? Sosyalizm, uygar bir zeminde ve siyasetin yani barışçı müzakere ve çekişmenin egemen olduğu yerde yeşerir.

Biz, nereden gelirse gelsin, vahşetin her türlüsüne karşı seferberiz.

*

TAK’a çağrımızdır: Lütfen patlatmayınız şu bombaları; sosyalistler politika yapacak!

Sosyalistlerin tarihi sözü yanında sizin bombalarınızın ne hükmü var!

Marx’ın, Lenin’in, Mao’nun dünyayı değiştirme kudreti verdiği “silahların eleştirisi”, yanlış anlayanlara inat, bir şakadan ibarettir.

Okunma 4983 defa