‘Hendek Savaşları’ndan Afrin’e Politik Önderlik Sorunu

Yazan

‘Hendek Savaşları’ndan Afrin’e Politik Önderlik Sorunu 

Metin Kayaoğlu

Afrin bölgesinde iki ay uğraştan sonra YPG güçlerinin kent merkezini savaşsız boşaltması Kürdistan Özgürlük Hareketi için jeo-politik ve moral bir yenilgidir. Öncelikle bu açık ve çıplak gerçeğin teslim edilmesi gerekiyor.

Bir büyük davanın uzun yürüyüşünde zaferler kadar yenilgiler de olacaktır elbette. Bir yenilgiyle maneviyatı tükenenlerin yapacağı iş değildir uzun soluklu mücadele. Kürdistan Hareketi de aldığı önemli bir yenilgiyle yere düşecek sıkletin çoktandır uzağında bir niteliğe sahiptir. 

Ancak Afrin’de karşılaşılan durum, Kürdistan Hareketine bir eleştiri yöneltmeyi zorunlu kılmaktadır. Kürdistan Hareketi, enerjisini bir alana yoğunlaştıramama, kesin kararlı davranamama, kudretini gösterememe sorunu yaşıyor. Bu, salt düşmanlarına ilişkin değil, hatta öncelikle kendi gücünü sevk ve idare etmede sıkıntılar yaşıyor. 

Afrin, Kürdistan Özgürlük Hareketinin son birkaç yılda aldığı ikinci önemli yenilgidir. İlkini, genel olarak “hendek savaşları” olarak anılan ‘devrimci özyönetim deneyimleri’ oluşturmuştu.

Sorunun yenilgiler olmadığı vurgulanmalıdır. Yenilgisizlik beklentisi değildir söz konusu olan. Sorun, yenilgiyi bu şekilde almaya neden olan politik önderliksizliktir. Politik önderlik koşullarında yenilgilerin bu ölçüde tahrip edici olmayacağını ileri sürüyoruz. Savaş, başlangıcı, sürdürülmesi ve bitirilmesiyle uygun olmayan tarzda götürülmüştür.

Yöntem sorunu ve eleştiri hakkı 

Bu tür olaylarla ilgili bir eleştiri, üç başlıca dirençle karşılaşıyor. 

Etik. Bunların birini, etik diyebileceğimiz boyut oluşturuyor ve argüman Orhan Veli’nin “Vatan İçin” şiirindeki temaya dayandırılıyor: 

“Neler yapmadık şu vatan için! 

Kimimiz öldük; 

Kimimiz nutuk söyledik.” 

Savaşın içinde olmayanın savaşanlara söz etme hakkına ilişkin bir tartışma hep olduğu üzere şu anda da sürüyor. Silahı silahın, sözü de ancak sözün karşılayabileceği gözden kaçırılmadıktan sonra, kategorileri karıştırmaya ilişkin bu yaygın yanılgıya düşülmedikten sonra, silahlının ‘söz’ü ile silahsızın ‘söz’ünün söz olmak bakımından bir farkı yoktur. Dolayısıyla, silahlının yerine geçmeye kalkmadan, silahlı kategorisinde bir iş ifa ettiği sanısına kapılmadan, silahlıya komuta etmeye ve akıl öğretmeye yeltenmeden yapılan ‘yatay’ eleştirinin etik açıdan bir sorun teşkil etmeyeceğini savunuyoruz. Bu yolla, ne akan kanın rantı yenmeye çalışılmakta, ne de ter ile kan karşılaştırılmaktadır.

Ampirizm. Eleştiriye ilişkin öteki direnci ampirik ve / ya da tarihselci bilgi teorisi oluşturuyor. Bir pratiğin içindeki öznenin, kendi selametini en iyi bilen olacağına ilişkin bilgi anlayışını reddediyoruz. Kuvvetli ve kategorik bir sinizm anlamına gelen bu tutumun hiçbir eleştiriyi kabul etmeyeceğini ve dolayısıyla düşmanın pratik eleştirisinden başka hiçbir şeye tahammül edemeyen bir tarz olduğunu ifade etmek zorunludur. Yanındakilerin eleştirisini –velev ki çoğu durumda boş olsun!- kabul etmeyenin maruz kalacağı eleştiri, düşmanın güç iradesi olacaktır. 

Bir somut pratik içinde olan özne, somut pratik-içi teknik denebilecek bilgilere sahiptir ve bu bilgiye kendisinden başkası sahip değildir. Dolayısıyla, evet, tek bir çatışmanın selameti, öngelen hususlar saklı kalmak kaydıyla, o çatışmanın komutanına kalmak durumundadır. Fakat, bu çatışmanın tamamen dışında olan ve hareketin bütününü, –elbette ampirik olmayan tarzda- ‘görme’ konumunda olan bir komuta heyeti için bu pratik-teknik bilgileri haiz olmanın önemi ve gereği yoktur. Genel komuta heyeti için hareketin başka parametreleri öne çıkacaktır. 

Öte yandan, genel komutaya da her zaman politika kumanda etmelidir. Politikanın kumanda mevkisini yitirdiği ve kaderinin savaşçıya bırakıldığı bir savaşın ‘politik savaş’ olmaktan çıkması söz konusudur. 

Saygıdeğer bir devrimcinin, yüreği Afrin’le çarpan birçok kimsenin duyusunu yansıtan şu değerlendirmesinin yanlış olduğu kanısındayız: “Sahada silahlı direnişi yürütenler durum analizi ve askeri taktiği, saha dışında olandan daha iyi bilirler. Nasıl savaşılacağına savaşanlar karar vermeli.”1 

Bir politik hareket bakımından, savaşılıp savaşılmayacağına ve nasıl savaşılacağına “savaşanlar” karar veremez. Birliklerin nasıl tanzim edileceğine, hangi birliğin hangi noktadan saldıracağına karar vermek değildir burada söz konusu edilen. Elbette buna oradaki komuta heyeti karar verecektir. Söz konusu olan, gerekirse ölümüne bir direniş kararıdır ve bu, kuşkusuz politik kurmayın misyonudur. 

Mesele, Afrin’in Kürdistan Özgürlük Hareketi için, içinde bulunulan konjonktürde –ya da dönemsel olarak- ne olduğuna, ne anlama geldiğine karar vermektir. Bu açık ve keskin bir politik konudur. 

Devrimci görüş açısı. Etik boyutuyla bağlantılı bir başka hususu, devrimci pratiğe ilişkin devrimci görüş açısıyla eleştiri yapılıp yapılamayacağı oluşturuyor. Devrimcinin pratiğine ilişkin, politik değil teorik nitelikte olmak kaydıyla ‘muhafazakâr’, ‘liberal’ ya da ‘sosyalist’ bir yaklaşımın da eleştiri hakkı vardır. Bir politik sol liberalin, devrimci bir hareketin devrimci operasyonunu eleştirisi ancak önsel bir nitelik taşıyabilir; bir başka deyişle, liberalin eleştirisi devrimcinin sürecine dahil olamaz. Liberal, her fırsatta, yumuşakça ya da arsızca, devrimciliğin ne kadar yanlış bir argüman olduğunu kanıtlamaya vakfedecektir eleştirisini… Nitekim, Kürdistan Hareketinin bu türden bol miktarda liberal dostu bulunuyor. 

Bu bakımdan, devrimci pratiği ikame edemeyeceğine ilişkin öz-bilince sahip ve devrimcinin hedefini paylaşan bir eleştirinin öznesinin pratikte devrimci olması, gerekli ama zorunlu değildir.

Devrimci özyönetim mücadelesi 

“Çözüm süreci” diye adlandırılan zaman diliminden sonra Kürdistan Hareketinin en önemli yönelimi ‘devrimci özyönetim deneyimleri’ydi. 2015’in yaz aylarında başlayan ve ertesi yılın bahar aylarına kadar süren devrimci özyönetim mücadelesi, Kürdistan Hareketinin yenilgisiyle sonuçlandı. 

Biz, başta rasyonel nitelikli bir tereddütten sonra, Kürdistan Hareketinin devrimci inisiyatifine tabi kıldık kendimizi. Tereddüt, Hareketin devrimci özyönetim girişimi için hazırlıksız görünmesi, bu yönelimin halkın iaşesini güvencelemeyi öngerektirdiğine ilişkindi. Zira, devletin, yoğun saldırısı bir yana, her türlü giriş-çıkışı engelleyen güçlü bir kuşatması bile özyönetim ilan edilen birimlerdeki halkla devrimci gençliği karşı karşıya getirmeye yetecekti. Ama Hareket, bir kez, kesin kararla hareket yönünü bildirdiyse, biz izleyenlere, bu yöne tabi olmak düşecekti. Bugün, geç de olsa, bu girişimin “ardından” konuşabiliriz artık. 

*

Devrimci özyönetim deneyimlerinin kötü bir yenilgiyle sonuçlanmasının politik önderlikle ilgili olduğunu savunuyoruz.

Devrimci özyönetim girişimlerine zayıf bir başlangıç yapıldığı açıktı. Ne fiziksel savaşı yürütecek güçler yeterince hazırlanmış, ne de yan / destekçi güçlerin bu savaşa göre konumlanması sağlanabilmişti. Özyönetim girişimi yapan yerleşim yerlerinde yarı-kendiliğinden ortaya çıkan gençliğe dayanan hareketin bu işi ne ölçüde omuzlayabileceğinin, ne ölçüde hazırlıklı olduğunun hesabı yapılmamış, gelişmeler bir ölçüde bu gençlik yapılanmasının kararına bırakılmıştı. Kandil’deki devrimci liderlerin açıklamaları bu bakımdan gerçeği yansıtıyor olsa gerektir: Gençlerin devletin saldırılarına karşı yarı-kendiliğinden hareketine yol verilmiştir. Sonunda Cizre, Şırnak, Nusaybin ve Sur’un adlarında simgelenen bu girişimin, salt silahlı güçler organize etmek ve düşman güçlere karşı savaşmak olmadığı, bir halkın günlük yaşam gereksinimlerini karşılama gibi inşacı bir boyutu da içerdiğini ta başından görmemek olanaksızdı. Bu, girişimin merkezine ilişkin bir husustu. 

Girişimin çevresi denebilecek “demokratik siyaset” alanının da buna göre konumlanması sağlanamadı. Demokratik siyaset alanının baş aktörü olan partinin ve belediyelerin başındakilerin bu girişimin, elbette içinde değil, yanında fiilen yer almaması bir yana, bizatihi bu ağızların birçoğundan, bu tür işlerin yanlış olduğu duyuldu. Yani Hareket, önemli bir yola, güçleri dağınık haldeyken girmiş oldu. Demokratik siyaset alanının özyönetim girişimine ilgisiz ve hatta karşı olması, geniş Kürt kitlelerinin, günlük yaşamlarını zorlayacak bir pratiğe yönelmesi olanağını yokuşa sürecek bir etmendi.

Büyük bir hareketin, bazı girişimlere güçlerinin tamamını ayırmaması gerekebilir. Zaten bu girişime bütün güçlerle yönelinmemişti. Fakat, devrimci özyönetimler gibi önemli bir girişimde Hareketin bütününün dolaysızca, ve özel olarak her bir alan ve parçanın kendi konum ve işlevlerinden dolaylı ya da dolaysız destek olmak üzere konuşlanması mutlak gereklilikti. Anlaşıldığı kadarıyla, devrimci gençlik dışında güçler zayıftı, titrekti, kararsızdı ve güçlerin konumlarına göre hareket birliği sağlanamamıştı. 

Bunun bir spekülasyon olmadığı, girişimin hedefi olan devletin hareketinin niteliğinden kolayca anlaşılacaktı. Devrimin güçleri dağınık iken karşı-devrimin kısa sürede konsolide olduğu ve kuvvetle vuracağı görülecekti. Türkiye, hükümranlık alanına ve devlet niteliğine kuruluşundan bu yana yönelmiş bu türden en büyük tehdide büyük bir kollektif akıl ve özne niteliğiyle yöneldi. Bu kuvvetli yönelişin, birkaç yıl önceye dayanan ve “Çöktürme planı” adı verilen hazırlığa bağlı olduğu savının hiçbir önemi yoktur. Bir hareket, düşmanını analiz etmekle yükümlüdür. 

O günlerde devlet aklını layıkıyla temsil ettiğini kanıtlayan Barolar Birliği Başkanı, konjonktürün Cumhuriyet tarihinin en önemli krizi olduğunu söyledi. Genelkurmay’ın CHP Başkanlığına, Kurtuluş Savaşı benzeri bir durumda olunduğu ve sözlerini tartarak ve bunu göz önünde bulundurarak etmelerini salık veren bir mesaj gönderdiği söylentileri yayıldı. 

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, kentsel yerleşim birimlerinin askeri hedef haline getirilmesi örneği yoktu ve bu ilk kez devrimci özyönetim deneyimlerinde yaşanıyordu. 1930’da Menemen’deki zayıf ayaklanma üzerine Atatürk’ün ilçeyi haritadan silmeyi istediği ama İnönü’nün kurumsal devlet aklını devreye sokarak bunu önlediği anlatılır. 

Devlet, politik karakteri ne olursa olsun CHP’yi bu “ulusal” olaya çekmeyi becerdi, ama “teşbihte hata olmaz”, Kürdistan Hareketi aynı şeyi HDP nezdinde yapamadı. 

Kürdistan Hareketinin devrimci pratiğin başarısından umut kestiği, HDP, DBP ve DTK başkanlarının Diyarbakır’da yaptığı ortak basın toplantısından anlaşılıyordu. Burada, başkanların ağzından, “ablukanın kaldırılması karşılığı hendek ve barikatların yıkılacağı” önerisi gelmişti devlete. Devlet, inisiyatifin kendinde olduğundan emin bir şekilde elinin tersiyle ve kibirle itti, zaafa bir gösterge daha gördüğü bu öneriyi…

Sonuç; girişimi yanlış bulduğunu açıklayan HDP eşbaşkanlarının, devrimci özyönetim deneyimini sahiplenen demokratik eylemlerinden dolayı değil, 2016 15 Temmuz’undaki darbe girişimine ilişkin tutum da içinde, Ankara’nın siyaset labirentlerindeki hesaplara dahil olduktan sonra, parlamentonun koltuklarından sökülerek hapse tıkılmasıydı. 

HDP’nin yöneticileri, silah seslerinin geldiği Sur’un dibinde kurulan çadırlardan gönderilseydi hapishanelere, Kürt halkında bugüne kadar süren durgunluğa rastlanmayacağını söylemek ihtiyatsızlık olmazdı. 

Sonuç, girişimin sürdüğü yerleşim yerlerinin dümdüz edilmesiydi. 

Sonuç; Kandil’deki kıdemli bir devrimci yöneticinin, Duran Kalkan’ın, düşmanlarının insanlıktan bu derece çıkacağını öngöremedikleri değerlendirmesiyle açığa çıkacaktı. Yani düşman, sınırlı bir düşmanlık etmeliymiş! Aynı zamanda Cemil Bayık ve Murat Karayılan gibi kıdemli devrimcilerin sözlerindeki genellik, belirsizlik ve söylenmeyenlerdi gerçeğin kendisi… Ve nihayet, Karayılan’ın, “üstümüze bu kadar gelmeselerdi bir şekilde çözülürdü hendek meselesi” sözündeki özeleştiri ve başarısızlık anlatımıydı sonuç. 

İyi yönetilemeyen süreç, güçlerin işlevlerine göre ayrışmasını pekiştirdi. Bu, ciddi bir risk anlamına geliyordu. Her bir güç kendi selametini kendi yordamıyla aramak durumunda kaldı. Demokratik siyaset alanındaki, demokratik siyaset alanının ‘rasyonalitesi’ doğrultusunda hareket etti, devrimci gençlik alanı kendi bildiği yolda… Tabii, gelişmeleri donuk nazarlarla izleyen geniş Kürt kitleleri de... Oysa temel öncül, her birinin anlamının bir bütünün parçası, bileşeni olmasıydı. Bereket, düşman tarihsel rolünü oynamakta gecikmedi ve birliği dağılan hareketin bölüklerini cebren birleştirdi. 

Peki, bu gelişmenin, bu olmamışlıkların sorumlusu hangi mercidir? Açıkça, Ankara’daki düzen siyasetinin zihniyeti ve pratik yollarında kendini kaybeden HDP’nin de, yeterince hazırlık yapmadan çok büyük bir işe girişen gençlik kurumlarının da ‘politik sorumlusu’ Kandil’deki devrimciler yönetimidir. 

*

Hareket, silahlı özyönetim pratiğine yöneldiğinde en yakınlarındakilerden onları her fırsatta tahkir etmeye yönelenlere kadar bilumum geniş çevre, PKK’nin onca kazanımı berhava ettiğini, kendi halkını sürgün durumuna düşürdüğünü, seçim başarılarını Tayyip’e armağan ettiğini, hatta Tayyip’le gizli bağlaşma yaptığını ilan etti. 

Hareketin bu yönelimine epeyce geniş bir ‘dostlar’ kesimi karşı çıktı, eleştiri yöneltti. Bu işler böyle olmazdı, şiddetle sonuç alma dönemi geçmişti, demokratik alanın kazanımları heba ediliyordu ve en vahimi Hareket bizzat kendi halkına zulmediyordu. 

Hareketin liberal dostlarının “hendek savaşları”na ilişkin görüşünün nirengisini, HDP’nin bir politik varlık olarak bekası oluşturdu. HDP’yi ve özel olarak da “7 Haziran kazanımı”nı koruyan ve geliştiren bir yönelim olumlu, aksi olumsuzdu bir liberal için.

Elbette başarısız yönetilen bir sürecin çevresel etkileri de olumsuz olacaktı. Hareketin odağını “demokratik siyaset” alanı ve bu alandaki birtakım figürleri de indirgenemez değerde görmeye yönelen dağıtıcı bir yansıma ortaya çıkacaktı. 

Afrin 

Türkiye’nin Afrin’e gireceğini uzun zaman önceden davul çala çala ilan etmesi, bu operasyonun hedefi olan bir güçte ne gibi etkiler yaratmalıydı? Her anlamda hazırlık değil midir bu tehdidin basit sonucu? Orada Türkiye karşısında tek başına kalabileceğini de olasılıklar arasına katmak değil midir bunun basit bir sonucu? ABD’nin, Rusya’nın veya öteki herhangi bir gücün (şu günlerde Fransa’nın) yanında olmayabileceğini, hatta karşına geçebileceğini hesaba katmak değil midir? Yenilgi halinde, en az zararla nasıl çıkacağını hesaplamak değil midir? En sonunda, Afrin’de ölümüne bir savaşa tutuşmayı seçenekler arasında öngörmek değil midir bir politik-askeri heyetin yapması gereken?

Asıl direniş yeri, ne kırsal alanlar, ne köyler veya öteki yerleşim yerleriydi; Afrin’de asıl direniş yerinin kent merkezi olacağı ta başından belliydi. Kürdistan Hareketi, ikincil yerlerde bir direniş göstermiş, ama asıl direnmesi beklenen yeri deyim yerindeyse tek kurşun sıkmadan terk etmiştir. Bunun, olgun ve hesaplı bir hareketin davranışı olduğunu sanmak yanılgıdır. Bu, olsa olsa, “hesapsız kitapsız” hareket edildiğinin göstergesidir. 

Bu yenilgiyle Kürdistan Hareketi, teritoryal gövdesinden bir uzvu, görünen gelecekte muhtemelen ikame edemeyeceği şekilde yitirmiştir. Türkiye, Kürdistan Hareketinin Afrin’deki kolunu kesmiştir. Orta erim için, Türkiye’nin ifadesiyle “Akdeniz’e uzanan Kürt koridoru” ortadan kaldırılmıştır. 

Artık Afrin’in akıbetine ilişkin birincil inisiyatif sahipleri arasında Kürdistan Hareketinin olmayacağı besbellidir. Türkiye, bir kere, olabildiğince uzun süre kalmanın her yolunu deneyecektir. Bu arada bölgenin nüfus bileşimine müdahale olanağını da elbette elinin tersiyle itmeyecektir! 

*

Afrin’de bir kent savaşı, Cizre, Nusaybin, Sur deneyimlerinin dersleri sonucu mu göze alınamadı? Şengal, bütün bu deneyimlerin sonucu mu gayet uygun bir manevrayla gerillaların çekilmesine sahne oldu? Anlaşıldığı kadarıyla, bir deneyimin sonucu görünen tek hareket Şengal’den çekilme kararı olmuştur. Devrimci özyönetim deneyimlerinde, ‘kötü’ bir şekilde de olsa savaşıldı; Afrin’de ise ‘kötü’ şekilde bile savaşılmadı, ama bunun karşılığı ‘iyi’ çekilme olmadı. 

Türk ordusunun ilerlemesine karşı madem durulamayacaktı, o zaman yapılacak herhalde şunlar olsa gerekti: Ya düşman kent içlerine çekilerek sert bir fedai direnişi gösterilecek ya da erkenden, Suriye rejimiyle dezavantajları yüksek bir anlaşma yapılacaktı. Herhalde, Esad yönetimiyle yapılacak hiçbir anlaşma, Türkiye’ye kazandırılan şu zaferden kötü olamazdı. Kaldı ki savaş boyunca bu konuda müzakereler olduğu ama anlaşmanın gerçekleşmediği söylendi birçok kez. 

Sert bir direnişin en ağır sonucunun kesin imha olacağı öngörülür ve bu, bir yandan başka uygun bir konjonktürde Afrin’de ‘hak’ iddiası için önemli bir temel olurdu. Kürt ulusunun varlık destanı ve Kürdistan’ın sınırlarını saptamak bakımından kesin ölçüt olacaktı böyle bir direniş pratiği. Birkaç yüz gerillanın şahadetine ve boş bir kentin harabiyetine mal olacak bu ağır pratik, Kürdistan Hareketi için karşılanamaz bedeller anlamına gelmeyecekti muhtemelen; ama başta Suriye rejimi olmak üzere, Türkiye ve öteki bölge güçleri ile büyük devletlerle ilişkiler bakımından vazgeçilmez bir köprübaşı işlevi görebilecekti. Fakat bu aşamaya gelmeden Türkiye’yi durduracak gelişmelerin ortaya çıkması da olasılık dahiline girecekti. 

Afrin, çeşitli bakımlardan Kobane olmamıştır. Hareketin Afrin’de direnmeyi seçmemesi bunun tayin edici etkenidir. Evet, Kobane’de de ABD uçaklarının yardımı olmasaydı IŞİD karşısında zafer kazanılamazdı, fakat fedai direnişçiler ABD uçaklarının yardıma koşacağı beklentisiyle değil, ölümü göze alan dişe diş bir mücadele yürütmüşlerdi Kobane’de. Kürdistan Hareketi, Afrin’de koşullarını hiçbir zaman zorlamadı ve manevrasını tamamen kendi dışındaki güçlerin tutumuna bağlı kıldı. Oysa, dış güçleri bizatihi Afrin’deki sert bir direnişin harekete geçireceği öngörülebilirdi. 

Afrin’in Kürtlerde özel bir duyarlık yarattığı ve hareketliliğe yol açtığı ise basit bir yanılsamadır. Ya da bu, politik çevrelerin yanılsamasının başka bir yerden paylaşılmasıdır. Afrin’in işgaliyle “diaspora” denilen bölgelerdeki Kürtlerle Güney Kürdistan Kürtlerinde belirli bir hareketlenme olduğu doğru, ancak Kuzey’dekilerle Doğu’dakilerin kıpırdamadığı söylenebilir. Kobani ne kadar yakalamışsa Kürtlerin “vicdan”ını, Afrin’den çekilmek o kadar “kurutmuştur yürekleri”.

Gerçekleşen, herhalde Afrin için düşünülebilecek en zayıf ihtimalin varlık kazanması olmuştur. Artık öteki bölgelerden kopuk ve elden çıkmış bir Afrin’in mücadeleye dayanak oluşturacak olanaklar taşıması çok zordur. 

Ağır bir krizle karşılaşmadıkça Türkiye’nin Afrin’den kolay kolay çıkmayacağı ve çıksa da bölgeyi etkili koşullarla Suriye rejimine devredeceği kesin olsa gerektir. Suriye rejiminin böyle bir devirden sonra Kürtlerle müzakereye nasıl yüksek avantajlarla başlayacağı da açıktır. 

*

Hareketin çeşitli sözcüleri, Afrin’de artık gerilla savaşı verileceğini ilan ettiler. Dört yanı kuşatılmış daracık bir bölgede gerilla savaşı olacağını söylemek, bizim gibi dışarıdan bakanlar için vakıf olunamayacak bir sırrın ifşa edilmesi olsa gerek. Zayıf tacizlerin sürebilmesi bölgedeki koca güç açısından bir şey ifade etmeyecektir. Öte yandan, gerillanın Türkiye’nin Amanos Dağlarına bu bölgeden giriş yaptığına ilişkin yaygın ve muhtemelen doğru bilgi esas alınırsa, Amanosların da zaten hep görece zayıf kalmış bir gerilla bölgesi olarak korunabilmesi zorlaşacaktır. 

Harekete bağlı Kürt nüfusun Afrin’i terk ederek Şehba bölgesine sığındığı anlaşılıyor. Kürdistan Hareketinin açıkladığı bilgilere göre Şehba bölgesinde 150-200 bin sığınmacı bulunuyor.2 Bu kadar büyük bir nüfusun bu bölgede uzunca bir süre kalabileceği beklenmemelidir. 

Öte yandan Tayyip Erdoğan’ın şimdi de Tel Rıfat’ı ele geçirmekten söz etmeye başladığına tanık oluyoruz. Türk ordusunun “Şehba Kantonu” olarak ilan edilen alanı da iptal edeceği anlaşılıyor. Kürt Hareketinin bu bölgede tutunma olanağı bulunmadığını söylemek için alanda bulunmak, askeri bilgiye sahip olmak herhalde gerekmiyor. 

Kötü yönetilen Afrin savaşının sonucu, Kürdistan Hareketinin Fırat’ın batısını tamamen yitirmesi anlamına geldi. Minbiç’in tarihsel ve güncel nüfus itibarıyla Kürdistan sayılamayacağını Hareket de kabul ediyor, fakat Türkiye’nin muhtemelen Halep’teki Şeyh Maksud dışında Fırat’ın batısındaki bütün Kürt varlığını ortadan kaldırmaya ilişkin çok elverişli bir konjonktürde olduğu açık. Bu durumda da, “Kuzey Suriye Federasyonu” gibi el yükselten bir projenin dağılması ve bir anlamda ‘küçülmüş’ Rojava’ya çekilinmesi söz konusu olacaktır.

Afrin’de bir yenilgi alınmıştır. Türkiye, savaşın başında ilan ettiği hedefine ulaşmıştır. Kürdistan Hareketi, ilan ettiği ya da etmediği hiçbir hedefine ulaşamamıştır. Kürdistan Hareketinin kazanımı çeşitli ‘dersler’den oluşmaktadır; Türkiye savaşı kazanmıştır. Haritaya bakmak yeter. Gerisi spekülasyondan ibarettir. 

Düşmanlık yapması beklenmeyen bir düşman! 

Buna karşılık, Kuzey Suriye’deki yapılanmanın en üst organı olan Demokratik Toplum Hareketi’nin (TEV-DEM) açıklamasına göre, Afrin’de yenilgi yoktur. Direniş başarılıdır ve sürecin sonunda zafer kazanılacaktır.

“Zafer, bir sürecin sonunda belli olacak bir olay değildir. Bu temelde halkımıza şunu açık şekilde söylemek isteriz ki; şimdiye dek süren Efrîn direnişimiz kesinlikle başarılıdır. QSD, YPJ ve YPG’li kahramanlarımız uzun süre Efrîn kent merkezinde işgalci Türk ordusu ve çetelerine karşı direnebilirdi. Ancak ahlaki sorumluluğumuz ve sivillerin yaşadıkları güçlükler nedeniyle bu kararı almış bulunmaktayız. Kararımız da barbarların insani değerlerden uzak bir biçimde tüm güçleriyle saldırıları üzerine; halkımızın ve çocuklarımızın hayatını ve kenti yıkımdan kurtarmak için direniş yöntemimiz değiştirmek şeklinde olmuştur.”3 

Çeşitli önde gelen yönetici ve kurumların sözleriyle birlikte değerlendirildiğinde, bu açıklamanın Hareketin bütününü ifade ettiğinden kuşku duyulmamalıdır. “Barbarlar insani değerlerden uzak bir biçimde tüm güçleriyle saldırmış” ve Hareket, bu sebeple, Afrin’i boşaltmış! 

Bu açıklamadan ne anlaşılıyor? Barbar düşmanın insani değerlerden uzak bir biçimde ve üstelik tüm güçleriyle saldırısı beklenmiyormuş! Beklenen ne oluyor? Barbarlar insani olacak ve ancak sınırlı güçlerini sokacaklar savaşa!

Hatırlamak gerekmiyor mu? “Hendek savaşları”nda düşmanın, her türlü insani değeri bir yana bırakarak saldırdığından şikayet ediyordu bir devrimci lider. Bir başka devrimci lider; düşmanın kontrollü olması halinde “hendek savaşları” sorununu çözebileceklerini ama düşmanın buna uymadığını söylüyordu.

Kırk yıldır savaşılan bir düşmanın bu şekilde tanınmasına mı, düşmanlık kavramının böyle anlaşılmasına mı, yaşanılan yenilginin böyle anlatılmasına mı yönelmeli? 

*

Uzun mücadele sürecinin her aşaması elbette parlak yengilerden oluşmayacak ve yenilgiler de mücadeleye dahil olacaktır. Her yenilgi önemlidir, fakat bazı yenilgiler özel bir önem kazanır. Bazı yenilgiler ilgili konjonktürde kalır ve hareketin sonraki ivmesinde kalıcı etkiler bırakmaz. Başka bazı yenilgiler ise, diyalektik bir rol oynar ve konjonktüründe yenilgi olsa da süreç bakımından yenilgi olmaktan çıkabilir hatta zafere dönüşebilir.  

Örneğin, Öcalan’ın İmralı Hapishanesine gönderilmesiyle sonuçlanan konjonktür, Kürdistan Hareketi bakımından yapısal bir yenilgi anlamına gelmişken, aynı olay, sonraki yıllar itibarıyla, Kürdistan Hareketi için yeni bir başlangıcın vesilesi kılındı. Bu tarih açısından bakıldığında, Kürdistan Hareketi belki bir daha doğrulamayacak ölçüde alacağı bir yenilgiyi bertaraf edebilmiş, aynı zamanda bu yenilgiyi yeni bir başlangıcın tarihsel dayanağı yapmıştır. 

Ama “hendek savaşları” yenilgisi, sürece de yenilgi olarak tahvil olmuştur. Hareket, bu yenilginin tahribatını hâlâ gideremedi. Afrin yenilgisini de, öyle görünüyor, aynı akıbet bekliyor.

Gidişatı için yenilgi kabul etmez bir manevi anlayışa ihtiyaç duymak, bir hareketin olgunlaşma düzeyinin neresinde olduğunu gösterir. Türkiye sol hareketini bir yana bırakalım; Kürdistan Hareketinin de bu bakımdan olgunlaşmış sayılamayacağı söylenmelidir. Türkiye devrimci hareketinin önemli örgütleri, 12 Eylül darbesi yıllarında yenilmediklerini sayıkladı yıllar boyu. 

Yenilgiyle ve başarısızlıkla yüzleşemeyecek miyiz hiç! “Hendek savaşları” diye anılan devrimci özyönetim deneyiminin başarısızlıkla sonuçlandığını söylemek bu hareketin tarihsel niteliğine haksızlık etmek anlamına neden gelsin? Hareketin bir politik yöneliminin başarısızlığını açıkça koymak, bu pratiği kanlarıyla gerçekleştirenlerin kahramanlığına neden haksızlık etmek olsun? Direnişçiler kahramanca savaşmıştır ama bu deneyim başarısızlıkla sonuçlanmıştır. 

Irak’taki Kürdistan Yönetiminin yaşadığı referandum bozgununu saptamak konusunda bizim tarafta olanların sıkıntı çektiği hiç görülmedi. Mevzubahis biz olunca mı değişecek işler? Hayır; bu politik ve ideolojik kültürden çıkmak zorundayız. Gerçekle kurulan bu ilişkiden, yarınki muhtemel “muhteşem zafer”imizden sonra bile hayır gelmez bize. Sorunlarıyla karşılaşamayan, muhasebe yapamayan bir politik özne, yeni mücadele kuşaklarına ancak içi acı derslerle dolu miras bohçası bırakır. 

“Hendek savaşları” da Afrin’deki “çağın direnişi” de aynı temel nedenden kötü bir yenilgiyle sonuçlanmıştır: Politik önderlik veya aynı anlamda politik/askeri kurmay eksikliği. Bunu, Kürdistan Hareketinin kurumsal Önderlik’inin eksikliğini çektiğine yorabiliriz. Fakat ne olursa olsun, bildiğimiz, bütün bu süreçlerin tarihsel ve politik sorumluluğunun Kandil Dağındaki dünyanın en etkili ve güçlü devrimciler heyetine ait olduğudur. 

Geçenlerde, ÇKP’ye bağlı bir gazetede ABD’ye karşı kaleme alınan bir yazıda şu eski deyişten söz edildiği aktarılıyordu: "Kendisini kandıran askerler yenilmeye mahkûmdur." 

Kandil’deki devrimci yönetim 

Bugün yeryüzünde ezilenlerin mücadelesini yürütmek bakımından Kandil Dağında üslendiği bilinen PKK yönetim ekibiyle boy ölçüşebilecek herhangi bir devrimci odak bulunmuyor. Bu ekip, dünyasal bakımdan en büyük onuru taşıdığı gibi en büyük sorumluluğu da omuzlamış durumdadır. 

Afrin’deki akıbetin politik ve tarihsel sorumlusu Kandil’deki devrimciler yönetimidir. Kandil’deki devrimciler, Türkiye’nin Afrin operasyonunun bütün sonuç ve olasılıklarını hesap etmekle yükümlüdür. 

Mücadele denilen nesneyi, devrimci tarzın motor konumunda olduğu ağır bir süreç olarak görüyoruz. Bu süreçte, ağır hatalar, suç mertebesine ulaşmış kusurlar, “boşa akan kanlar”, “yiğid’iken ölenler”, “göğ’iken biçilenler” olacaktır. 

Kürdistan Özgürlük Hareketi, baştan beri politik devrimciydi. Tarihin gerisinde kalmış bir halkın (Hegel’in ifadesiyle bir “tarihsiz halk”ın, Öcalan’ın deyimiyle “düşmüş/düşürülmüş bir halk”ın) tarihe geçmeye cüret eden seçkin evlatlarının mücadelesiydi. Ama Kürt mücadelesi, bir zamandır artık tarihin tekerinin de hareket ettirdiği bir hale gelmiş bulunuyor. Bu, tarihsel devrimciliktir. Ve tarihsel devrimcilikle politik devrimciliğin birleştiği bir mücadele, önüne kattığı her şeyi çerçöp derekesine düşüren bir azgın seldir artık. Önemli bir tarihsel halk olan ve şimdi tarihten düşme eğiminde olan Türklerin politik temsilcisi olan TC bu hareketin karşısına çıkmış ne gam! Fakat bunlar ancak ‘Tarih’in sözleri olabilir. Politik bakımdan, hiçbir konjonktürde, oluşmakta olan bir harekete zafer armağan edilmez; zafer, koparılıp alınacaktır ancak! 

1 Nisan 2018

Okunma 4089 kez