Bu sayfayı yazdır
Pazartesi, 18 Şubat 2019 13:27

Vatansızların Vatan Savunması: Fransa’da Marksizm milliyetçi mi doğdu?

Yazan

 

Orhan Koçak, bir süredir Birikim web sitesinde “kozmopolitizm”, “enternasyonalizm” gibi kavramların solcular arasında nasıl anlaşıldığına, bunların “ulus-devlet” ve milliyetçilikle ilişkisine dair kısa, aydınlatıcı yazılar kaleme alıyor. Satır aralarında tartışma yaratacak, kimi keskin sözler bulunsa da, modern sosyalizmin enternasyonalizm teori ve pratiğinin olumsuz anlamda ulus-devlet sınırları arasında hapsolduğu şeklindeki görüşüne katılmamak mümkün değil. Son yazısında da işçi hareketlerinin 1871 sonrası milliyetçileşmesi olgusundan bahsediyor. Hobsbawm (1993:148) şöyle yazmış:

“Gerçekten de tarihçiler arasında genel bir kural sayılan görüş şudur: Sosyalist enternasyonalizmin sığlığının su yüzüne çıktığı 1914'teki savaşın patlak vermesinin ve 1918'den sonraki barış anlaşmalarında ‘milliyet ilkesi’nin ezici zaferinin kanıtladığı üzere, bu dönemde kitlesel milliyetçilik, rakip ideolojilere, bilhassa sınıf esasına dayalı sosyalizme karşı büyük zafer kazanmıştı.”

Bu kendine benzetme zaferi üzerine incelemelerde genelde II. Enternasyonal döneminin Alman ve Rus sosyal demokratları, Avusturya Marksistleriyle Rosa Luxemburg arasındaki tartışmalar öne çıkar. Herkesin gözünün üzerinde olduğu büyük parti Almanya Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) millileşme süreci elbette döneme rengini verir. Koçak’ın eklediği gibi, “Radara daha seyrek giren bir olguysa 1870’li yıllara gelindiğinde Fransa’da yabancı düşmanı bir işçi hareketinin çoktan şekillenmiş olduğudur.” Koçak, elbette hareketin ‒baskın veya nüve‒ bir parçasından, bir eğilimden söz ediyor; bütün bir işçi hareketinin bundan malul olduğunu söyleyecek değil[i]. Bununla birlikte, hareket içindeki birkaç ismi ve partiyi, onların bu dalgaya karşı duruşunu not etmeden geçersek, büyük haksızlık olacağını düşünüyorum. Bu isimler, Fransız Marksizminin başlangıcını oluşturdukları söylenen Jules Guesde (1845-1922) ve Marx’ın damadı Paul Lafargue’dır (1842-1911).

Guesde, Lafargue ve kurucusu oldukları Parti Ouvrier Français (POF) [“Fransa” takısını sonradan alıyor]; Marksizm ile milliyetçilik arasındaki ilişkiyi inceleyen o koca literatürde pek yer bulmaz. Bunun nedeni, birincisi partinin nispeten ufak oluşu, ikincisi Guesde ve Lafargue’ın teorik-pratik katkılarının özgün, ilgiye değer bulunmayıp önemsenmeyişi olabilir. Zaten çoğu durumda, papağan gibi birbirini tekrar edercesine ve pek örneklendirmeden, POF’un “vülger” Marksizminden söz edilir[ii]. Bu, herhalde, Marx’ın ünlü “Ben Marksist değilim!” mealindeki sözünün muhatabının Guesde ve Lafargue olmasının getirdiği kolaycılığa kaçma durumu olsa gerek. Marx ve Engels’in şikayeti, doktrinlerinin şematik ve sofuca katı şekilde anlaşılması, Fransa’nın özgün koşullarına göre uyarlanamaması, diğer partilere karşı siyasette sekter tutum konularında yatıyordu. Kişisel durumlar da var: Lafargue’ın hatipliği beğenilmiyor, ülkeyi fazla dolaşıp parlamentoyu ihmal etmesi eleştiriliyor, ikilinin liderliği Bakunin’e benzetiliyor vb. (Bernstein, 1940) Ama bunlar, her zaman olan bir şey değildi; Marx ve Engels’in, teorisyen özelliği daha ön planda olan Lafargue’ı çoğu kez takdir etmesinde şaşılacak bir durum yoktu.

Sonuçta parti tarihine bakanlar, parti liderlerini, Marksizmin sınıfla buluşturulma ölçüsüne göre değil de sanki bir Marksolog gibi yalnız “teori”ye yaptıkları katkıyla değerlendiriyorlar. Dönem üzerine iki kitabı bulunan Robert Stuart (1992, 2006) ile Lafargue’ın biyografisini yazan Derfler (1998) bu ikinci el hükümlere itiraz ediyorlar; Guesde ve partisinin diğer sosyalist akımlarla olan polemiklerinde ve özellikle Kuzey bölgelerde işçi sınıfı içindeki faaliyetiyle Marksist sınıf anlayışını yüzyıl sonu Fransız soluna hakim kılma başarısının teslim edilmesini istiyorlar.

Guesde ve Lafargue milliyetçilik karşıtı duruşlarıyla ilginç birer figür. Bu haliyle hiçbir zaman Rosa Luxemburg’un tahtını elinden alamasalar bile, tavır alışları sosyalistlerin genelde seremonik ve sözde kalan enternasyonalizm bağlılıklarının da ötesinde duruyor. Yine de Guesde’in 1914’te “kutsal birlik” kabinesine katılmayı kabul edip “yurtsever” hizaya girmesi de, milliyetçilikle olan ilişkinin ne kadar belirsiz ve değişken olabileceğinin bir örneğini teşkil ediyor. Tabii, bu durum, 1901’den itibaren “burjuva yurtseverlik” ve militarizmi nefretle kınayıp vatana dair her şeyi reddeden, daha sonra da işi milliyetçi parti kurmaya vardıran Gustave Hervé[iii] kadar keskin olamazdı!

Komün sonrası

Paris Komününün ezilmesini izleyen baskı yıllarında işçiler önce 1876’da tekrardan kooperatifler ve 1884’ten itibaren de yasallaşan sendikalar halinde örgütlenmeye başlıyor. 1895’te CGT’nin kuruluşu ulusal ölçekte sendikaları birleştirse de ülkedeki sendikal yapılanma geleneksel olarak yerele dayalı ve aralarındaki bağlar gevşek. İdeolojik olarak, sosyalizmden çok anarko-sendikalizme bağlılar; yani Almanya’dakilerin aksine, parti kontrolünde değiller. Sosyalist hareket ise 1905’te SFIO çatısı altında birleşene dek parçalı durumda kalıyor: 1882’de Guesde liderliğinde partileşen devrimci kanat, reformların mümkün olduğunu savundukları için “mümküncüler” denilen reformist ve sınıf-uzlaşmacı kanat, genel affın ardından tekrar toplanan Blanquistler, Jaures gibi bağımsızların toplaştıkları fikir kulüpleri tarzı örgütlenmeler...[iv]

POF tam da Manifesto’da betimlenen vatansız işçi sınıfının partisine benziyordu. İnsanı emek temelli tarif eden evrenselci bir felsefi antropoloji üzerinden, her türlü partiküler kimlik absürd sayılıyordu. Vatan dünyaydı. Proletaryanın çıkarı her yerde eşti: “Sosyalistlerin bir vatanı vardır: Toplumsal devrim. Tüm sosyalistler; ulusu, ırkı ve rengi ne olursa olsun, kardeşçe birdir. Onları birleştiren en temel duygu kapitalizme ve onun ajanlarına nefrettir, adı Ferry, Bismarck, Salisbury ya da Katkoff olsun fark etmez.” Anavatanın ne demek olduğu sorulduğunda Lafargue, onu vergilerle, sınıfın üzerindeki bir “yük”le özdeş tutuyordu. Vatan bir yanlış düşünce[v], temelde bir yalandı. POF’da “yurtseverliğe” dahi çoğu zaman pek bir alan kalmıyordu. Yurtseverlik, kendini Orta ve Doğu Avrupa’daki örnekleriyle gösteren şovenizmle eş tutuluyordu. Göze ve kulağa milliyetçi gelebilecek şeylerden kaçınılıyordu. Guesde, milli bayram olarak kutlanmaya başlanan 14 Temmuz Bastille gününün amacından saptığını düşünüyordu. Alanlara Fransız üç renkli bayrağı yerine kızıl bayraklarla çıkmayı POF başlatmıştı. “La Marseillaise” yerine Enternasyonal marşı söylemeyi tercih ediyorlardı. Guesde, ilkokul kitaplarını incelediği bir yazısında, okulda işçi sınıfının genç nesillerine kapitalizm ve milliyetçilik aşılanıp uysallaştırıldığını söylüyordu.

Alsace-Lorraine’i geri almak, Almanlardan rövanşı almak gibi sözler sosyalizmle ilgisizdi. Alınacak bir rövanş varsa, bu, Komünün rövanşı olacaktı. İki ülkedeki devrimlerden sonra zaten aradaki yapay sınırlar kalkacaktı. Parti liderleri, Alman sosyal demokratlarıyla sıkça buluşuyor, onlardan maddi yardım da alıyorlardı. Aldıkları miktarı, kendi yayınlarında açıklamaktan çekinmiyorlardı. Bu tür temaslarla yardımlar, “milli” basında olumsuz şekilde geniş yer buluyordu. Öyle ki parti, her durumda, sadece sağcılar değil, Blanquistler ve Cumhuriyetçiler tarafından da dile getirilen bir Alman tezgahı ve işbirlikçisi (“Parti de l’Etranger”) ithamı altında çalışmak durumundaydı. Partinin en güçlü olduğu “kızıl” Lille’de bile, yaptıkları kongreye davet edilen Alman delegeleri korumak için polis çağırmak zorunda kalmışlardı. Fransız Marksistleri, Marksizmin Alman kökenli olduğuna dair inancı kırmakla uğraştılar ama bunu Almanlarla teması kesmekle yapmayı düşünmediler.

Fransa’da işgücü piyasasının yüzde 10’unu, çoğunluğu Belçikalı ve İtalyanlar olmak üzere, yabancı işçiler oluşturuyordu. Bu, Avrupa’daki en yüksek orandı. Fransa’nın demografik yapısı, ülkenin rakiplerine göre daha yavaş büyümesine neden olduğu halde, halk arasında yabancı düşmanlığı vakaları artıyordu. POF için “yabancı” işçi gibi bir kavram düşünülemezdi. İşçi piyasasını yabancılardan korumak için yapılmak istenen değişikliklere karşı durdular; Fransa’ya göç etme konusunda keyfi polisiye tedbirlerin kaldırılmasını, işçiyi koruyan yasaların yabancılar için de uygulanmasını istediler. Dışarıdan gelen işçilere daha düşük ücretler verilmesine karşı çıktılar. Ancak POF bile zaman zaman yabancı düşmanlığı emarelerinden masun kalamamıştı. POF’un kendi içinden bir milletvekili[vi] yabancı işçi alımının yasaklanması, ülkedekilerin de sınır dışı edilmesi için önerge bile vermişti. Yine de, benzer teklifleri Polonyalı işçilere karşı daha ırkçı dilde ve daha yoğun seslendiren Alman sendikalarla karşılaştırıldığında, POF çok masum kalıyor. Ama teoriye pek uymayan, topluluklar arası ihtilafları görmezden gelme ya da istisna sayma gibi yolları kullandıkları da doğruydu. Bu çatışmalara örnek olarak, 1893 yılında Aigues-Mortes beldesinde mevsimlik tuz toplayıcılığı yapan İtalyanlara saldıran Fransız işsizlerin, tahminlere göre 7 ila 150 kişiyi katletmesi; bir yıl sonra, İtalyan bir anarşistin Fransız cumhurbaşkanını öldürmesinin ardından ülke genelinde İtalyanlara saldırılar, ülkenin kuzeyindeki madenci bölgelerinde Belçikalı göçmenlere yapılan saldırılar gösterilebilir.

POF’un cazibesine asla kapılmadığı konu, yüzyılın revaçta olan genel, sözde-bilimsel ırkçı teorileri idi. Dreyfus davasında da hiçbir zaman anti-semitizm rüzgarına kapılmadılar. Parti, Jaures gibi bağımsızlar ve reformistlerin aksine, uzun bir süre siyasi olarak tarafsız kalmayı seçmişti. Tarafsız konumu eleştiri konusu olsa bile[vii], bu yolu bağımsız sınıf siyaseti adına seçmiş ve ırkçılıktan uzak durmuşlardı. Doğu Avrupa’daki pogromlardan Paris’e kaçan Yahudiler yoluyla, Fransız sosyalistleri, Yahudi proletaryasıyla da tanışacaktı.

Sosyalistler Fransa’nın kolonyal teşebbüslerini de kınadılar. Fransa’nın, çoğunluğu paralı askerlerden oluşan kolonyal ordularının Madagaskar’da, Cezayir’de, Meksika’da yaptıkları zalimlikleri duyurdular; günü geldiğinde bunları halka karşı da kullanmaktan çekinmeyeceklerini söylediler. Fransız ordusunun aslında iç düşmana karşı nöbet bekleyen bir kurum olduğunu söylediler. 1 Mayıs 1891’de dokuz kişinin katledildiği olayda olduğu gibi, kullanıldı da. Militarizme karşıydılar. Jaures gibi POF da profesyonel ordunun lağvedilip belli aralıklarla eğitilen ve sadece savunmayı amaçlayan halk milislerin oluşturulmasına yönelik eski anlayışı takip ediyordu.

Yüzyıl sonunda Fransa, Almanlara kıyasla gümrük vergileri konusunda oldukça geri kalmıştı. Emperyal rekabetin hızlanmasıyla dış ticarette korumacılık gündeme geldiğinde, POF Marx’ın 1848 öncesi yaptığı gibi serbest ticaretten yana tavır aldı[viii]. Gıda alanında korumacılık yalnızca yerli sermayenin işine geliyordu[ix]. Serbest ticaretin, işçi sınıfının yoksulluğunu arttırdığını biliyorlardı ama diğer yanda, korumacılık duvarı ardına saklanan ulusları da birleştiren bir yönü vardı.

1882’de doğan Fransa’nın proto-faşist Ligue des Patriotes hareketini ilkin bir avuç sadomazoşist sapkın görüp ti’ye aldılar. Alman birası satan publara, Wagner oynatan operalara “kahramanca” saldıran bu milliyetçilerle dalga geçiyorlardı. “La France aux Français!”, “Fransızlar için Fransa” sloganının “Bütün dünyanın işçileri, birleşin!” sloganının düşmanı olduğunu biliyorlardı. Marksistler için tüm sermaye hırsızlıktı, Fransız olmasına bakmıyorlardı. Fakat aşırı milliyetçilik, sola dahi sızıyordu. Bu konuda, aralarında milliyetçiliğin yaygın olduğu Blanquistler başı çekiyordu. General Boulanger’i soldan destekleyenlerin çoğu onlardan çıktı. 1888-89’da Üçüncü Cumhuriyet’in temellerini sarsabilecek Boulanger (nam-ı diğer General Rövanş) krizinde, General’in Paris halkından da destek gören milliyetçi kampanyasının bir askeri darbeye dönüşmesinden korkan Cumhuriyetçilerle reformist sosyalistler bir araya gelirken, POF agresif bir yansızlığı seçecekti. Blanquist hareket daha sonra ayrıştı ve Vaillant’ın önderliğindekiler yeni “Fransız” takısıyla beraber Marksistlere katıldılar.

Muhafazakârların kapitalizm eleştirisi, Marksizmin eleştirisine bazı yönlerden kısmen benzediğinden iki hareket arasında geçişlilik doğaldı. Proudhoncu gelenek de bu geçişliliği kolaylaştırıyordu. Maurras’ya göre “Eşitlikçi ve enternasyonalist Marksizm ile anavatanın, milletin korunması arasında karşıtlık vardır. Demokratik ve kozmopolit unsurlardan kurtulmuş bir sosyalizm, milliyetçilikle, güzel bir ele tam oturan, iyi dokunmuş bir eldiven gibi uyuşabilir”di (akt. Weber, 1962:277). Barres ve Maurras gibi milliyetçiler sosyalizmi kullanırken[x], tüm kozmopolitanizmine karşın POF da strateji olarak vatanın “asıl” sahiplerinin kendileri olduğuna dair söylemi daha fazla kullanmaya başladı. Ulus fikrini burjuvaziye ait bir ürün olarak gören Lafargue ve arkadaşları, ulusların tarihsel olarak “gereklilik” olduğunu, Fransız proletaryasının amacının güçlü bir Fransa yaratmak olduğunu söylemeye başladılar. Her seçim öncesi dozajı artan bu söylemlere, Engels bir ara müdahale etmek durumunda kalmıştı.

Savaş öncesi

SFIO ile beraber sosyalist hareket, Jaures’in saygın ve dengeleyici kontrolü altında daha belirgin biçimde reformist çizgiye kaydı. Oyları 1,5 milyonu, meclisteki sandalyeleri yüzü bulsa da artık iyiden iyiye parlamentarizme yaslanmışlardı. Burjuva hükümetler Millerand, Viviani, Briand gibi sosyalistleri kabinelere katıp, grevleri emirlerindeki orduyla kırarken; CGT’deki anarko-sendikalizm ise sosyalistlerden uzaklaşıp bağımsızlaşıyordu. Savaş tehdidine karşı asıl militan karşı duruşu, parti ile sendikalizmi bir araya getirebilecek Hervé kanadı üstlenmeye çalıştı. Lafargue da son yıllarında Hervé’ye yakınlaşmıştı. Yurt kavramının gerçekliği inkâr edilmiyor, ama yanlış ellerde sahiplenildiğinden bahsediliyordu. Provokatif afişler hazırlayan Hervé ve arkadaşları hapse atılırken; Almanya’nın hemen ardından Fransa’nın da 1913’te askerlik süresini iki yıldan üç yıla çıkarmasına karşı yapılan eylemlere verilen cezalar ağırlaştırıldı.

Dışarıda ise sosyalistler, Enternasyonal’de, savaş durumunda nasıl tepki göstereceklerinin lojistik planlamasını üzerine tartışadursun, CGT Alman sendikacıları “genel grev” için ikna etmeye çalışıyordu. Almanlar topu partiye atıp, zıt geleneklerden geldikleri CGT’nin ortak eylem çağrılarını görmezden geliyordu. Balkan Savaşı karşısında da ortak tepki vermeyen Almanlar, Fransızların gözünde artık umutsuz bir vaka halini almıştı[xi]. En son, Temmuz 1914’de, ileride Nobel Barış ödülünü de alacak olan CGT lideri Leon Jouhaux, Alman sendikalarının lideri Karl Legien’den Almanların savaşacaklarını öğrendi[xii]. 4 Ağustos’ta, Jaures’in öldürülmesinin birkaç gün sonrasında patlayan savaş, yapılmış sayısız deklarasyonu, kararlaştırılmış bütün eylem planlarını anında rafa kaldırdı. Sosyalist liderler kabineye girmeyi kabul etti. Pasifistler, en keskin milliyetçilik ve savaş-karşıtları, yurt savunması adına cepheye koştu[xiii]. (Miyop olduğu için askerden muaf tutulmuş Hervé’nin gönüllü yazılma isteği ise gerçekleşmedi.) Seferberliğe yanıt vermeme oranı yüzde ikide kaldı. İçişleri Bakanlığı’nın elindeki, savaş anında derhal tutuklanacak bozguncu sendikacılar ve solcular listesinin uygulamaya geçirilmesine gerek bile kalmamıştı. CGT ve Jouhaux, Troçki’nin sözleriyle “24 saat içinde, barış zamanı reddettiği devletin önünde savaş zamanı diz çökmüştü”. Vaillant ise çoktan şovenist yazılar yazmaya başlamıştı bile.

Bütün bunlardan şunu çıkarabiliriz sanıyorum: Sendikalar, işçi sınıfının ancak bir bölümünü kontrol ediyordu. Bu da anarko-sendikalistlerin CGT’si elindeydi. Köklerindeki eski Proudhoncu, taşracı geleneğin milliyetçiliğe kapı aralayabilecek bir unsur olmasına rağmen CGT radikalizminin Üçüncü Cumhuriyet’le özdeşleşip milliyetçilik yaptığı söylenemezdi. Sol içindeki milliyetçi kanat, Blanquistler ile reformist sosyalistlerdi. Fakat bunların milliyetçilikleri de saldırgan, yabancı düşmanı tarzda değildi. Asıl milliyetçi etki Jaures’in hümanist, “Cumhuriyet”in kazanımlarıyla işçi sınıfını bağlayan “yurtseverliği”ydi: “Sosyalistler yurt kavramından yüz çevirmezler, tersine ulusun bağımsızlığı tehlikeye girince, dört elle sarılırlar ona... Az yurtseverlik bizi Enternasyonal’den uzaklaştırır, çok yurtseverlik ise ona yaklaştırır.” (Jaures, 1991: 79-80) Sol sosyalistler için bu tarz cümleler, milliyetçilere verilen bir ödün iken; sağcı milliyetçiler için aynı sözler, Jakoben milliyetçiliğin dejenerasyonu, kozmopolit yanı olarak algılanıyordu. O nedenle, Peguy gibileri Jaures’den nefret edip, savaş anında öldürülmesini gerektiğini söylüyordu[xiv]. Bütün azgınlıklarına rağmen, şoven, yabancı düşmanı milliyetçiliğin asıl sahibi sağ entelektüeller ve sendikalar işçi hareketini tümden etkileyebilecek bir güce asla erişememişti. Asıl etkilerini ‒Sorel’i de etkileyen‒ Paris’te öğrenci kesim içindeki yaygınlıklarıyla gösteriyorlardı. 

Aslında tüm bu ani mobilizasyon, sol açısından, önceki yılların getirdiği milliyetçi havanın eseri olmaktan ziyade, ‒önceden geleceği ne denli tahmin edilirse edilsin‒ çok ani gelişen bir olaya karşılık verememek, vermekten çekinip korkmak olarak değerlendirilmeli. POF’un şematik, dogmatik, vülger gibi sıfatlarla değerlendirilen Marksizminin ulus fikrine uygulanışı, aslında teorinin özüne sadık kalma açısından; Alman Lassallecılığıyla, sosyalizmi “ülke”nin daha hızlı gelişmesi, hatta kolonyal bir yayılmacılığı kolaylaştırma olarak anlayan Vollmar’la, Bernstein şahsında ulus-devlet formunu temel alan sağ sosyal demokrat kanatla karşılaştırılması bile düşünülemez. Elbette ülkenin asıl sahiplerinin kendileri olduğu kartını da giderek daha sık oynamışlardı. Guesde ve arkadaşları Ağustos 1914’e dek, şöyle ya da böyle, milliyetçiliğe direnmeye çalışsa da, kabineye girmekle, o kritik durumda yanlış hareketi yapmakla geçmişin tüm izlerini sildiler.

Troçki, 1916’da kendisini ülkeden sınır dışı eden Guesde’e yazdığı açık mektupta şöyle diyor:

“Namuslu bir sosyalistin size karşı savaşmaması mümkün mü? Bir ara sizin de amansız düşmanı olduğunuz burjuva toplumunun gerçek niteliğini durmadan ortaya koyduğu bir dönemde, siz Sosyalist Partisini kapitalist haydutlar korosuna eşlik eden yumuşak başlı birtakım şarkıcılar haline getirdiniz... Babeuf’ün, Saint-Simon’un, Fourier’nin, Blanqui’nin, Komünün, Jaures’in ve Jules Guesde’in ‒evet, Jules Guesde’in‒ sosyalizmi, sonunda Romanof’a Konstantinopol’ü en kolay şekilde nasıl ele geçirebileceğini anlatan bir Albert Thomas buldu... Jules Guesde, zırhlı arabandan in, kapitalist devletin seni esir tuttuğu zindandan çık! Etrafına bak. Belki yaşın hürmetine kader izin verir de duyarsın gelecek günlerin derinden gelen gümbürtüsünü. Bekliyoruz, hazırlanıyoruz... Senin tarafından kovulduğum Fransa’dan zaferimize dair büyük bir inançla ayrılıyorum. Senin üzerinden, yüce yazgısına uyanan Fransız proletaryasına kardeşçe selamlarımı gönderiyorum. Sensiz ve sana karşı olan (yüce yazgısına). Yaşasın Sosyalist Fransa!”[xv]

Kaynakça

Bernstein, S. (1940) “Jules Guesde, Pioneer of Marxism in France” Science & Society, 4(1):29-56

Bloom, S.F. (1941) The World of Nations, A Study of the National Implications in the Work of Karl Marx, New York: Columbia Press

Cole, G.D.H. (1963) A History of Socialist Thought, III-I The Second International 1889-1914,            London: Macmillan & Co.

Çınar, M.U. & K. Çınar (2014) “The Second International: The Impact of Domestic Factors on           International Organization Dysfunction” Political Studies, 62:669-685

Derfler, L. (1998) Paul Lafargue and the Flowering of French Socialism 1882–1911, Cambridge:      Harvard University Press

Deutscher, I. (1969) Troçki: Silahlı Sosyalist, çev.: Rasih Güran, İstanbul: Ağaoğlu Yayınevi

Hobsbawn, E. (1993) 1780’lerden Günümüze Milletler ve Milliyetçilik, çev.: Osman Akınhay,            İstanbul: Ayrıntı Yayınları

Howorth, J. (1985) “French Workers and German Workers: The Impossibility of Internationalism,   1900-1914, European History Quarterly, 15:71-97

Hutton, P.H. (1971) “The Impact of the Boulangist Crisis upon the Guesdist Party at Bordeaux”       French Historical Studies, 7(2):226-244

Jaures, J. (1991) Demokrasi, Barış, Sosyalizm, çev.: Asım Bezirci, E Yayınları

Kolakowski, L. (1978) Main Currents of Marxism, Vol. II, Golden Age, Oxford: Oxford University       Press

Loughlin, M.B. (2001) “Gustave Hervé’s Transition from Socialism to National Socialism: Another Example of French Fascism?” Journal of Contemporary History, 36(1):5-39

Louis, P. (1966) Fransız Sosyalizmi Tarihi, çev.: Şerif Hulusi, İstanbul: Dördüncü Yayınevi

Miller, P.B. (2002) From Revolutionaries to Citizens: Antimilitarism in France, 1870-1914,               Durham: Duke University Press

Mosse, G.L. (1972) “The French Right and the Working Classes: Les Jaunes” Journal of    Contemporary History, 7(3/4):185-208

Sassoon, D. (2010) One Hundred Years of Socialism, London: I.B. Tauris

Szporluk, R. (1988) Communism vs. Nationalism: Marx and List, Oxford: Oxford University Press.

Sternhell, Z. (2012) Faşist İdeolojinin Doğuşu, çev.: Şule Diltaş, İstanbul: Ayrıntı Yayınları

Stuart, R. (1992) Marxism at Work: Ideology, Class and French Socialism During the Third               Republic, Cambridge: Cambridge University Press

Stuart, R. (2006) Marxism and National Identity: Socialism, Nationalism, and National Socialism    during the French Fin de Siècle, New York: SUNY Press

Weber, E. (1962) “Nationalism, Socialism, and National-Socialism in France” French Historical      Studies, 2(3):273-307

 

[i] Hem Cumhuriyet’in ilkokulu, kışlası, gazeteleri, işçiyi kollayan yasaları ve sosyal güvenlik sistemi vb. kanalıyla işleyen genel bir “sivil” millileşme; hem de anti-modernist, rövanşist, jingoist (Savaş zamanında, aşırı milliyetçi duyguları sömüren, saldırgan, popülist söylemler için kullanılan bir terim) anti-semitik kitlesel bir sağ milliyetçi hareketin ortaya çıkması kanalıyla hızlanan bir süreç... 

[ii] Örnek olması açısından, “vülger” kelimesi Kolakowski (1978) tarafından defalarca yinelenir. Sassoon (2010:13) da Tony Judt üzerinden aynı tekrarı yapıp, Fransa’nın niçin Kautsky veya Bernstein ayarında bir Marksist teorisyen çıkaramadığını sorgular. Hiçbir metne başvurulmadan yapılmış, bir tipik cümle: “Sorel o zamanlar, tarihi sadece ekonomik unsurlarla açıklayan Guesdist, ‘vülger’ ve ‘pozitivist’ bir Marksizmden çok daha sofistike bir Marksizm uygulayan Antonio Labriola'ya yakın hisseder kendini.” (Sternhell, 2012:58)

[iii] Vatan-karşıtlığını basında, partide ve Enternasyonal’de provokatif yollarla benimsetmeye çalışan bu tarih öğretmeni, SFIO bileşenlerinin birinin başındaydı. Provokatif faaliyetleri, uyandırdığı tepkiler bütün Avrupa’da tanınmasını sağladı. Lenin’in tabiriyle “dillere destan Hervé” ileriki yıllarda düş kırıklığına uğrayıp tam tersi bir rotada tüm gücüyle savaşı destekleyip işi 1919’da PSN (Parti socialiste national) adlı milliyetçi parti kurmaya vardırdı. Faşizme hayran oldu. 30’lu yıllarda Mareşal Petain’i destekleyecekti. Siyasi kariyerini De Gaullecülükle tamamladı. (Loughlin, 2001) Loughlin ayrıca makalesinde Hervé gibi soldan aşırı sağa kayan (Koçak’ın Sorel ve Peguy’u eklemesi gibi) örnekler üzerinden faşizmin köklerini yüzyıl sonu Marksizminde bulma anlayışının 1970’lerde çok tartışma yaratan Zeev Sternhell (Fransa’da milliyetçiliğin savaş öncesi çok yaygın olduğunu iddia eden isimlerden) ile E. Weber gibi benzer şeyler savunmuş tarihçiler arasında kabul gördüğünü aktarıyor. Buna karşı çıkanlar ise faşizmin esasen anti-modernist bir hareket olduğunu, verilen örneklerin “kişisel” vakalar olarak kaldığını, bu isimlerin de aslında hiçbir zaman Marksizmi benimsemediklerini, baştan başka ideolojilerle eklektik olduklarını savunuyor.

[iv] Savaş öncesi Fransız sosyalizmi tarihi için Louis (1966:189-268) ve Cole (1963:323-390)

[v] Marx 1866’da Engels’e yazdığı bir mektupta, I. Enternasyonal toplantısı sırasında o zaman çok daha genç olan ve Proudhon etkisindeki Lafargue ve Fransız arkadaşlarının “ulusu” nasıl bir çırpıda, kafadan sildiklerinden biraz alaycı bir dille bahsediyor (Bloom, 1941:28-29)

[vi] Bordeaux milletvekili Antoine Jourde, partinin en milliyetçi ismiydi. Önceden de POF adına Bordeaux’da General Boulanger’in seçim kampanyasını desteklemişti. (Hutton, 1971) Şehirde, iş bulamayan işsizler bundan milli çıkarları yok sayan kapitalistlerin kumpasını ve işlerini ellerinden alan yabancıları sorumlu tutuyorlardı. 

[vii] Köz Yayınlarından çıkan “Komünistlerin Gözüyle Siyasi Portreler” (2007) isimli anonim kitabın Jaures üzerine kısmında şöyle bir söz yer alıyor: “Yahudi düşmanlığı ile nerede ayrıldığı belli olmayan bir anti-kapitalizmi savunan sözde Marksist Guesde bu olayda çekimser kalırken Jaures de onunla bir daha pek yakınlaşmamak üzere karşıt kampta yer aldı.” (s.78) Guesde’in tavrı, olmayan bir Yahudi düşmanlığından değil, Yahudi düşmanlarının elini güçlendirebilmesi ve konjonktürel siyasi olanakların kullanılamaması açısından eleştirilmelidir. Marksistler, kapitalizmi eleştirirken elbette “Rothschild” adını kullanmaktan çekinmeyecekti.

[viii] Marx’ın serbest ticaret konusundaki tutumu için bak. Szporluk (1988). Marx sonraları tavrını yumuşatmış, belirli koşullarda korumacılığı kabul etmeye yönelmişti. Mutlak bir tutum olmaktan çok, duruma göre değerlendirilecek bir konu.

[ix] Lafargue’ın 1911’de intihar etmeden önce ele aldığı son konulardan biri enflasyondu. Enflasyonla mücadele için gıda üzerinde, gümrükler dahil tüm vergilerin kaldırılması, belediye fırınları, kasapları vb. kurulmasını öneriyordu. Yine, ele aldığı son konulardan biri de Enternasyonal’de Osmanlı’ya karşı Trablusgarp savaşı için destek isteyen İtalyan sosyalistlerine karşı çıkmak olmuştu.

[x] Boulangercilerden anti-semitist Edouard Drumont’un açtığı yoldan gidenler, 1899’dan itibaren “Les Jaunes” olarak bilinen “sarı” sendikaları kurdular. Başlarında eski bir Guesdist bulunuyordu. (Mosse, 1972) Kaynaklarda verilen sendikal üyelik sayıları farklılaşıyor, ancak on-on bir milyonluk çalışan nüfusun ancak bir milyonu sendikalı. Bunun da yarısı CGT’li. Sağcı sendikalar en parlak zamanında en fazla ve abartılı halde, yüz bin üyeye sahipler.

[xi] Alman SPD üzerine tezleriyle bilinen Robert Michels, Alman sendikalarının topu partiye atmaları şeklindeki davranışını, Avrupa’daki en zayıf anti-militarist gelenekten gelmelerine bağlıyor: “Fransa’da Hervé anti-militarizm yüzünden dört seneye çarptırıldı. Onun söylediklerinin çeyreğini burada [Almanya’da] biz söyleseydik kırk yıla çarptırılırdık.” (akt. Miller, 2002:83)

[xii] Bu koordinasyon faciası üzerine bak Howorth (1985). Enternasyonal’in başarısızlığının yerel ve taraflar arası bağlayıcı olmama ve güvensizliğe dayalı örgütsel nedenleri üzerine, Çınar ve Çınar (2014).

[xiii] Orduya yazılan bazı savaş-karşıtları, nasıl 1870-71’den Cumhuriyet doğdu ise, şimdiki savaşın da ilerici bir rol oynayıp Alman militarizmini yıkmaya yarayacağını, oluşacak Alman Cumhuriyeti ile ortak bir Avrupa devleti oluşturma gibi tarihsel rollerden bahsediyordu.

[xiv]Jaures suikastini öğrenip sevincinden havalara uçtuktan dört hafta sonra Peguy cephede öldü.

[xv] Leon Trotsky, The War and the International, https://www.marxists.org/archive/trotsky/1914/war/part3.htm Deutscher’in (1969:236) kitabındaki çeviriyi biraz değiştirdim. Albert Thomas: Fransız sosyalist bakan.

Okunma 1128 kez