Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Cuma, 29 Mart 2019 20:41

31 Mart Akşamı Ne Olabilir?

Yazan

 

 

Türkiye’de seçimler ya da başka bir olayda politik değişimin olması için verili güç ve davranış tarzlarının yetmediği bir dönemdeyiz. Artı-güç ve artı-girdi gerekiyor. 

Devlete egemen olan kesimin Tayyip Erdoğan’da cisimleşen hareket tarzı, düzen içi ya da dışı olsun bütün muhalefetin, alana bambaşka hareket tarzları ve güçler sürmesini zorunlu kılıyor. Pazar günü yapılacak seçimden Leyla Güven’in öncülüğünde süren açlık grevlerine kadar bir dizi konuda geçerli olduğunu sanıyoruz bu önermenin. 

31 Mart’ta Tayyip Erdoğan kazanırsa bir şey değişmeyecek. HDP’nin şaşırtan ve başarılı bulunan seçim taktiğinin boş olduğu anlaşılacak. Ama Tayyip Erdoğan kaybederse, işte o zaman HDP’nin taktiğinin operasyonel etki ve sonuçları üzerine konuşmak gerekecek. Ve konuşma sonunda HDP’nin seçim taktiğinin karşılıksız olduğu yine anlaşılacak.

Tayyip Erdoğan’ın kaybetmesi

Tayyip Erdoğan’ın olası bir kaybını ‘sayısal’ ve ‘politik’ olarak ayırmak gerekiyor. Öncesinde yaptıklarına ek olarak, 31 Mart seçimlerinde şu ya da bu şekilde yapacağı müdahalelere karşın sandıkta İstanbul ve Ankara’nın her ikisini birkaç puan farkla Millet İttifakının adaylarının kazanmasının Tayyip Erdoğan’ın sayısal kaybı demek olduğunu söyleyebiliriz. (Sadece Ankara’nın az farkla kaybı Tayyip Erdoğan için kuşkusuz zahmetli ama telafisi görece kolay bir işlem olacaktır.) Bu iki kentte birkaç puandan fazla bir farkı kimsenin beklemediği görülüyor. Söz gelimi 10 puanlık bir fark, taraflar bakımından şimdiki koşullarda dolaysız bir politik kayıp / kazanım anlamına gelirdi. Birkaç puanla kaybının, muhalefet hareketi devreye yeni hareket tarzları sokmadığı sürece Tayyip Erdoğan için bir ‘politik kayıp’ anlamına gelmeyeceği görüşündeyiz. Yeni hareket tarzıyla esas olarak sokağın kullanılmasını kast ediyoruz. Elbette hakkıyla Tayyip Erdoğan, sokak almaşığının bedelinin ağır olacağını da söyleyip duruyor muhaliflerine…

Tayyip Erdoğan, başta CHP, bütün muhalif özneler sayısal kazanım ya da kayıplarını şimdiye kadar yapılagelen tarzda savundukları sürece, 31 Mart’ta karşılaşacağı bir sayısal yenilgiyi “üç vakte kadar” politik kazanıma dönüştürecektir. 

Tayyip Erdoğan’ın 7 Haziran ve öteki kazanımları!

7 Haziran 2015’te yapılan seçimi Tayyip Erdoğan sayısal olarak kaybetmişti, ama üç-beş ay içinde bu kaybı politik bir kazanıma dönüştürmeyi bildi. 1 Kasım 2015’teki seçimlerde ulaşılan sonucun, aslında 7 Haziran akşamı varlık kazandığı ama bu kazanımın resmi ilanının 1 Kasım seçimleri denilen olayın ardına bırakıldığı bugün daha net görülmüyor mu? Bu akıl yürütmeyi, 7 Haziran’da büyük bir demokrasi zaferi görenlerin anlaması beklenmemeli. Zafer denilen şey kolayca olmamışa çevrilemez.

1 Kasım’ın 7 Haziran akşamı gerçekleştiği, CHP’nin ve HDP’nin, Tayyip Erdoğan’la, kurallarını onun belirlediği, sırasında kurallarını değiştirebildiği, aynı zamanda hakemliğini de yaptığı bir oyuna girmeye razı olmasından anlaşılmalıydı. CHP’yi bir yana bırakalım, o günlerde HDP bugün de yaptığı “demokrasi için fedakârlığı” AKP’nin oyununa gelerek yapıyordu. Bu partinin, Tayyip Erdoğan’ın basit bir oyun aleti konumundaki AKP’ye birkaç ay boyu koltuk değnekliği yaptıktan sonra bir köşeye fırlatılmasından, 15 Temmuz 2016’da ‘Tayyip demokrasisi’ne destek çıktıktan sonra kapı dışarı edilmesinden hiçbir yapısal ders çıkarmadığı, demokrasi fedakârlığını bir kez daha bu kez bir başkası için yapmasından anlaşılıyor. Demokrasi adı verilen oyuna, HDP, öteki oyunculardan farklı olarak hakikaten inanıyor.

Peki CHP? Bu partinin, HDP gibi demokrasi değil devlet inancı var. HDP nasıl inanmayan muhataplarıyla demokrasi oyunu oynuyorsa, CHP de Tayyip Erdoğan’la, bu şahsın hiçbir şekilde inanmadığı devlet üzerinde oyun kurmaya razı oluyor. CHP, inandığı devletin başında ona inanmayan birini görmenin dehşeti ve şaşkınlığı içinde yıllarını geçiriyor. Önceki şaibeli seçimlerin akşamlarında suspus olmayı, sokağa çıkan kitlesini dağıtmayı, Tayyip Erdoğan’ın hakem ve oyunculuğunu kabul etmeyi devlet inancı, devletten kopma korkusu, devlet katından itilme endişesi sonucu ‘başardı’ CHP. Bu partinin devletli niteliğini kaybettiğine, ondan vazgeçtiğine ilişkin herhangi bir iz ya da emare gören var mı? 

7 Haziran’ın akıbeti göz önüne getirilecek ve itiraz edilecektir; tarihin tekerrür etmeyeceği söylenecektir. Oysa koşullar ve özneler aynı kaldıkça tarih pekâlâ yinelenecektir. “Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi” tarih!

Eğer, CHP yönetimi aynı tarz muhalefetini sürdürürse, 7 Haziran’dan sonra ne olduysa aynısının olmaması için neden yok. HDP’nin Batı’daki kitlesinin seçim odaklı demokrasi için kendi başına harekete geçmesi ve geçse bile yeterli olması söz konusu olamaz. CHP yönetimi, burjuva demokrasisi için riskli bir davranışa yönelmez, devletli olmaktan uzaklaşmayı göze almaz ve halka dayanan eylemli bir muhalefete geçmezse hiçbir şey olmaz. Tayyip Erdoğan, Ankara ya da / ve İstanbul’da kazanmış Millet İtttifakı adaylarını kazandıkları kazanacaklarına, oy verenleri verdiklerine vereceklerine bin pişman eder. 

“Kürdistan’da kazanma”nın art-koşulu

Seçimleri Kürdistan kentlerinde yaygın olarak HDP adaylarının kazanması bir yandan sayısal, diğer yandan ‘genel’ politik veri niteliğindedir. Ama bu, ‘özel’ bir politik veri değildir. Yani bu birimlerde başkanlıkların kazanılması, bir anlamda Kürdistan Özgürlük Hareketinin varlığının ‘doğal’ konjonktürel çıktısıdır. Bir süredurumdur bu. Yerel seçimlerde politik bir ‘özgüllük’ten, süredurumun aşılması halinde söz edilebilir. Bunun koşullarından biri, seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım getirilme operasyonlarına verilecek tepkinin ne olacağıdır. Öteki koşul, Kürdistan Hareketinin nasıl bir belediyecilik pratiği sergileyeceğidir. Bu zamana kadar Kürdistan kentlerinde Hareketin son derece elverişli “paradigma”sına karşın yaygın olarak neredeyse geleneksel düzen belediyeciliği yapılmıştır. Birkaç önemli aksi örneğin bu büyük ölçekte tayin edici bir karşılığı yoktur. 

Kürdistan kentlerinde belediyelerin kazanılmasının bu bakımdan özel bir önemi yoktur. Özel önem, bu kazanımların elde tutulması mücadelesi sırasında gösterecektir kendini. Mücadelenin bütünsel genelliği yanında bu özgüllüğün bir önemi vardır ve Hareketin bir başka alandaki enerjisinin alınması değil, bilakis Harekete enerji girdisi yapacak bir özgüllüğün olanağı bu zamana kadar yaratılamamıştır. Göründüğü kadarıyla gereksinim, belediyecilik pratiğinin devletin operasyonlar için zorlanacağı özgül bir engel haline getirilmesidir. Bu pratik yaratılamazsa, belediyelerin kazanılması devlet tarafından geçmişte olduğu gibi olmamışa çevrilebilecektir. Dolayısıyla buradaki kritik halkayı, seçimlerden sonraki zaman dilimi oluşturmaktadır.

Kürdistan’daki manzaranın belirleyicisi, ne olursa olsun, devrimci dinamiklerdir. Bunun ya gerillanın etkin atakları ya da Kürt sokağının harekete geçmesiyle söz konusu olacağı vurgulanmalıdır. Gerillanın hareket tarzı ve sonuçlarına ilişkin burada bir şey söylenemez, ama açlık grevleri ve feda eylemleri karşısındaki sessizliği göz önüne getirilirse Kürt sokağının, belediyelerin gaspıyla değil ancak açlık grevi eyleminin şehitlerinin kanırtıcı etkisiyle devletin karşısına dikilebileceği söylenebilir. 

“‘Batı’da kaybettirme”nin önkoşulu

“Batı’da kaybettirme”nin önkoşulu, Millet İttifakının adaylarına verilecek destekle kazandırmak değil, CHP’nin hareket ve politika tarzındaki değişimdir. Tayyip Erdoğan’ın, bir seçimin sayısal sonucuyla “istibdat”tan “demokrasi”ye doğru bir eğik düzleme kendini bırakacağının maddi bir koşulu olmasa da maddi bir belirtisinin gösterilmesi zorunludur. Bu belirti yoksa, HDP’nin, Tayyip Erdoğan’ın kaybetmesiyle “demokrasi”nin nasıl ve ne şekilde yol alacağını anlatamayacağı görülmelidir. 

CHP ya da İyi Partiyle birlikte Millet İttifakı, büyük kentlerdeki sandık kazanımını nasıl savunacak ya da sandıkların hileli kaybına karşı nasıl bir tepki verecektir? Bu zamana kadar yaptıkları tarzda olacaksa, burada demokrasinin –boş laflarından gayri‒ maddeten kırıntısından söz etmenin olanağı yoktur. CHP’nin tarihinde bu konuda tutamak olabilecek yegâne hareket, burjuva demokratik nitelik taşıyan Adalet Yürüyüşüdür –bu eylem sırasında CHP yönetiminin Kürtlerden dileği desteklerini görünmez kılmalarıydı, yani görünmeden demokratlık! CHP, Adalet Yürüyüşü pratiğini bir nitelik haline getirebilir, politika yapış tarzına yeni bir girdi olarak ekleyebilir mi? Buna ilişkin zayıf da olsa bir belirti olduğu ileri sürülebilir mi? 

Aksi yöndeki belirtilerden başka bir şeyden söz edilemez. Meydanlarda Cumhur ve Millet İttifaklarının sözcüleri Kürt düşmanlığında yarışıyorlar. Ve bu koşullarda Kürt Hareketi, baş düşmana karşı öteki düşmanı ‘koşulsuz’ destekliyor. 

Hiçbir politik ekibin bir piyango çekilişinden umutlanmaya hakkı olamaz. Politika, riski göze alamayanların yapacağı bir etkinlik türü değildir, ama kumar da değildir. 

Millet İttifakına desteğin başlıca gerekçesi, “demokrasi”dir; HDP’ye bakılırsa, “demokrasi için fedakârlık” etmektedir. Daha dün, demokratlığın başlıca ölçütünün Kürt sorununun kabulü ve demokratik çözümüne angaje olmak olduğunu ısrarla ilan edegelen bir hareketin, bugün bırakın Kürt sorununu herhangi bir demokratik yönelim bakımından hiçbir argümanı olmayan bir ittifakı sırf Tayyip Erdoğan kaybetmeye başlasın diye desteklemesinin tek yararı olabilir: Kürt seçmen kitlesinin oluşturduğu yüzdelik dilim, kendini hiçbir demokratik normla bağlamayan Millet İttifakının kazanması, kendini hiçbir demokratik normla bağlamayan Cumhur İttifakının kaybetmesi için devreye sokulmuştur. Kürtler Malazgirt’te, Çaldıran’da, Kurtuluş Savaşında bu Türkleri destekleyerek ötekilere kaybettirdikleri yolda olmakta ısrar ediyor.

Her şeye karşın, HDP’nin bir Türkiye partisi değil, Kürdistan Hareketi eksenli bir parti olduğu gerçeği gözden yitirilmemelidir. Ülke ölçeğinde büyük bir gücü arkasına alan HDP’nin kendi yordamını bildiği gibi arama hakkına söz edilemez. 

Tayyip Erdoğan’ın tarihsel başarısı

Eğer hayallerimizi değil de, gerçek güçlerin gerçek hareket olasılıklarını göz önüne getireceksek, 31 Mart akşamı bir buçuk ihtimal söz konusudur: Tayyip Erdoğan ya hemen o akşam kazanacaktır ya da belli bir vadede kazanacaktır. (Varsın yenilgisinin şenliğine bu başarısız öngörüyle katılalım!)

Tayyip Erdoğan’ın şimdiden kaybettiğine ilişkin yorumlar, öznellik anlamında avuntudan, zihniyet olarak zırvadan ibarettir. Tayyip Erdoğan iktidarının sürmesini ve geleceğini anlamaya çalışırken ekonomik egemen olarak “sermaye sınıfı” ile politik egemen olarak Tayyip Erdoğan arasında asil-vekil ilişkisi kurmak Marksizmin karikatürüdür. 

16 yıl boyu, seçimli bir süreçte iktidarda kalabilmek bir politik ekip açısından Türkiye’de kıyası olmayan bir örnektir. Bunun tek parti döneminden farklı olduğu apaçıktır. AKP, ne olursa olsun, toplumun kabaca yarısını arkasına almış bulunuyor ve mücadeleye böylece girişiyor. Bu bakımdan Tayyip Erdoğan iktidarının olağanüstü başarısı teslim edilmelidir. Bu gerçeklik ortamında, hâlâ Tayyip Erdoğan’ın seçmene vaat edebileceği bir şey kalmadığını söylemenin hiçbir karşılığı yoktur. Tayyip Erdoğan’ın hâlâ güçlü olmasıdır ilgi ve değerlendirme konusu olmayı hak eden. Bu durumdayken bile süren bir iktidar, yenilgi değil başarıdır. Bu kadar uzun bir iktidar dönemi boyunca çıkışlar kadar inişler de elbette olacaktır ve inişlerin yenilgi sayılması için ortada henüz bir neden bulunmamaktadır. 

Bunlar dışındaki tarihsel seçenek, çok sayıda tarihsel örnekte yapısal bir niteliği hatırlatmayı gerektirir. Demokrat ya da devrimci güçler tarafından değil, başka bir dış güç marifetiyle yaşanacak gizlenemez hezimet ağır sonuçlar verebilecektir. Rusya’da 1905 Devrimini Japonlarla savaşta alınan ağır yenilgi patlatmıştı. 1730’da İstanbul’daki Patrona Halil İsyanına Osmanlı devletinin İran’la savaşta aldığı yenilgi olanak vermişti. 

Üç olasılık: Batı’daki milyonlar, CHP, Kürt sokağı

Seçim sonuçlarının, Tayyip Erdoğan iktidarından “son derece rahatsız milyonlar”ın, CHP’nin ve Kürt kitlelerin, meşruiyetini kabul edemeyeceği bir şekilde açıklandığı koşullarda ne olabilir? Buna ilişkin öngörülerde bulunma olanağı var mı?

Milyonlar harekete geçer mi?

Rahatsız milyonların rahatsızlıklarının CHP yönetiminin tavrına karşın sokağa dökülmeye yetecek ölçüde olacağını ve Tayyip Erdoğan’ın ‘kontr’ hazırlıklarına direnecek kuvvette olacağını düşünebilir miyiz? 

Bunun için elimizdeki tek veri Gezi Ayaklanmasıdır ve söz konusu yığınların, Tayyip Erdoğan’ın iktidar etme biçimine karşı eylemli duruş sergileme olasılığı yapısal olarak yoktur. Bu yığınlar, demokratik olması güvencelenmiş ortamlarda tepkilerini göstermeyi, oy vermeyi, iktidara karşı ya da mesafeli olduklarını belirten şekilde yaşamayı biliyor. Ama iktidarın uzattığı kolları kesmeye, kırmaya, budamaya yönelik bir eylem potansiyelleri bulunmuyor. 

Her zaman her şeyin olabileceği gibi, test edilmesi mümkün olmayan, özgül düşünme ve davranmayı olanaksız kılan bir yaklaşım tarzıyla değerlendirilebilecek bir husus değildir bu. Evet, durgun görünen kitlelerin patladığı çok tarihsel örnek vardır, ama her olasılık ancak yapısallıkların platformunda gerçekleşebilir. Ayrıca, yapısal varlık kazanmış hareket dinamikleriyle, hiç ortaya çıkmamış ama çıkacağı beklenen varsayımsal dinamikler ayrılmak zorundadır. 

CHP burjuva demokrat olabilir mi?

CHP yönetimi, gayrimeşru kabul ettiği bir sonuca karşı eylemli bir mücadeleyi göze alabilir mi? CHP’nin tarihsel bir burjuva demokratik inisiyatif almayı göze almasıdır bu. Adalet Yürüyüşü gibi bir tek ama önemli olduğu yadsınamayacak örnekten başkasının en küçük bir işaretini bile çakmayan, buna karşılık son yıllar boyunca her kritik momentte Tayyip Erdoğan’a devletli desteği vermeye kendini mecbur hisseden CHP yönetiminin, Türkiye’yi burjuva toplumu anlamında evrensel tarihe altın harflerle yazdıracak bu türden bir girişimi üstleneceğine dönük hiçbir emare bulunmuyor. Bırakın Kürt illerini, Ankara ve İstanbul’da dahi CHP adaylarını açıkça tehdit eden, görevden alabileceğini söyleyen Tayyip Erdoğan’a, onun tuzağına düşmemek gerekçesiyle, “Seçilmiş ve hukuki yollarla gelmiş bir başkanı görevden alamazsın!” diyemeyen bir partiden söz ediyoruz. Bugün tehditlere pabuç bırakmak, yarın bırakılmayacağı olasılığını gözetmeyi değil, yarın da pabuç bırakılacağından emin olmayı gerektirir. 

Kürt sokağı bentleri aşabilir mi?

Tıkanan kanalları devrimci tarzda açmayı mümkün kılacak tek olasılık, bugünkü güçler ortamında, açlık grevi eylemini selamlayacak ‘yeni’ Kürt kitlelerdir. Bu da belki, Leyla Güven’in öncülüğünde süren açlık grevleri eyleminin yarattığı tepki birikiminin patlayacağı bir itki olarak gösterecektir kendini. Devletin demokratik siyaset alanında mücadele yürütenleri kontrol ettiği koşullarda tek alternatif, şu anda durgun olan, “Hendek Savaşları”nda olanca enerjisini tükettiği izlenen ‘yabanıl’ Kürt gençliğinin devlet ve Hareketin kendisi tarafından kontrol edilemeyecek şekilde patlamasıdır. Bugün, hapishanelerde ve dışarıda süren açlık grevlerinin politik işlevi bu gücü açığa çıkarmak için bir manivela, kanırtıcı alet olmaktır. Yoksa, devletin hapishaneler ve dışarıdaki tek tek ölümleri karşılayabilecek bir hazırlık ve donanım içinde olduğunu varsayabiliriz.

 

 

Sosyalistler bağımsız bir seçenek olabilir mi?

Bu seçimlerde, HDP’nin seçilebilir adaylarının olmadığı koşullarda ‒ve yerlerde‒ bağımsız ya da partili adaylarla ama CHP’yi desteklemeyi reddederek ortaya çıkan ya da buna da yönelmeyen sosyalist kesimleri özenle kaydetmek gerekiyor. Türkiye’nin devrim davasında ısrar eden solu açısından, tek meşru bağlaşım öznesi Kürdistan Hareketidir ve CHP gibi bir partiye destek söz konusu edilemez.

HDP dolayısıyla ya da kendi başına, CHP’nin yer aldığı ittifakı desteklemeyi içine sindirebilen sol hareket mensupları arasında bu türden bir politik tutuma ilk kez yönelenlerin düzen politikasına bu yolla özel bir giriş yaptığı saptanmalıdır. Sorun, Kürdistan Hareketi gibi devrimci ama dış bir varlığa karşı bile bağımsızlıktır. Türkiye solunun çeşitli kesimleri, bileşeni olduğu HDP ile farklı taktik izlemek durumunda kalabilirdi. Nitekim bu konjonktür tam da böyledir. 

HDP’nin seçim taktiği, Türkiye sol hareketinin ‘fıtraten’ CHP civarında olan kesimlerinin “çiçeğinin yarılması”na yol açtı. Bugün soldaki en tehlikeli eğilimi, varlığını CHP ile tamamlayan ve bu partiyle taban ortaklığını politik resmiyet haline getirenler temsil ediyor.

Bu konu itibarıyla, Türkiye sol hareketinin oturduğu platformun tamamı ‘politika-öncesi’ bir nitelikte olduğundan, katılımı politik, katılım reddini apolitik olarak nitelemenin isabetli olmadığı vurgulanmalıdır. 

Türkiye solu için uygun politik tutum, dışındaki topluluklar için bir seçenek olmak değildir bugün; Türkiye’nin devrim davası güden solu için, kırk yıl sonra gündem hâlâ kendini bağımsız kılmaktır.

29 Mart 2019

Okunma 4283 kez