Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Çarşamba, 05 Haziran 2019 09:35

KRİZİN ONUNCU YILINDA AVRUPA’DA REFORMİST SOL VE AVRUPA PARLAMENTOSU SEÇİMLERİ

Yazan
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

Göç ve entegrasyon akımlarının kendilerine yarar getirmediğini gören kesimlerde, kontrolü tekrar ele alma adına ulusal bağımsızlıkçılık, korumacılık yanlılığı, liberalizm karşıtlığı belirginleşti.

 

2008’te patlak veren finansal kriz tüm dünyaya yayılarak ekonomileri durgunluk ve resesyona soktu. AB içinde bundan özellikle Euro alanındaki yüksek borçlu ülkeler etkilendiler. Borçlu devletler, AB Merkez Bankası, AB Komisyonu ve IMF’ten oluşan troyka ile borçları çevirme noktasında anlaşma yapmak, bunlara uygun kemer sıkma politikaları uygulamak durumunda kaldılar. Halihazırda yüksek işsizlikle boğuşan Güney Avrupa ülkeleri için bunun anlamı ağırdı. Bu koşullarda, dayatılan neoliberal politikalara karşı çıkan sosyalist partilerin oy, üye, etki vb. açıdan yükselmesi beklenirdi. Oysa bu, birkaç ülkeyle sınırlı kaldı. Konjonktürel açıdan, şartların yelkenlerini şişirdiği politik akım, milliyetçi, göçmen-karşıtı, popülist, faşizan sağ kesim oldu. Göç ve entegrasyon akımlarının kendilerine yarar getirmediğini gören kesimlerde, kontrolü tekrar ele alma adına ulusal bağımsızlıkçılık, korumacılık yanlılığı, liberalizm karşıtlığı belirginleşti.

Sosyal demokrasi, uzun süredir yaşadığı sağa kayışı hızlandırmış, neoliberal dogmaları “başka alternatif yok” desturuyla benimsemişti. Bu yüzden, ancak kendi solunda bir rakibin varlığı durumunda, kendinden beklenebilecek ve yapacağı en fazla, elde kalan sosyal politikaları korumaya çalışmak olabilir. Sınıflı toplumun kökten bir dönüşümü gibi bir hedefi zaten olmayan bu yapıları, gelecek olasılıklar açısından, değerlendirmeye almak bile gereksiz. Yeşillerin de 1980’lerdeki radikalizminden bugün söz etmemiz mümkün değil. Sol derken, sosyal demokrasi ve Yeşillerin solunda kalan parti ailesini anlamamız gerekiyor. Bu geniş bir aile ve farklılıkları nedeniyle tek bir çatı altında düşünülmesi zorlaşıyor. Fakat en genel olarak, illaki de kötüleme anlamında değil, bunları “reformist sol” olarak gruplandırabiliriz. Neredeyse hepsinin, çok uzun zamandan beri Leninist devrim ve örgüt modelini yadsıdığı bu partiler, sosyal demokrasinin sağa kayışının bıraktığı boşluğu doldurma yönelişindeki partiler. İdeolojik olarak, Avrupa Parlamentosu’ndaki Avrupa Birleşik Sol-Kuzey Yeşil Sol grubunda (GUE-NGL) ve 2004’te kurulan Avrupa Solu’nda buluşuyorlar. Geleneksel komünist pozisyonu temsil etme iddiasıyla bu yapılardan ayrılan Yunanistan Komünist Partisi (KKE) Avrupa çapında kendine yakın küçük partilere liderlik ediyor.   

Bir parti için oy oranı her şey demek değilse de önemini göz ardı edemeyiz. Partinin toplumdaki gücünü gösterebilecek elimizdeki en kestirme araç oy oranları. Böyle düşünüldüğünde, 2009 AP seçimlerinde  GUE-NGL’in toplam oy oranının %5 olduğunu, 2014’te %7’ye çıktığını, son 2019 seçimleriyle %4’e düştüğünü görüyoruz (Burada ve bundan itibaren rakamları tam sayıya yuvarlıyorum). 2014’te Yunanistan ve İspanya kaynaklı yükseliş, bugün birkaç ülke dışında hepsinde yaşanan düşüşlerle geri çekilmiş durumda. AP seçimleri üzerinden izlenen bu eğilimi, ulusal seçimler üzerinden de gözlemek mümkün. Birçok ülkede solun son oyunu koruyamadığını görüyoruz. Oysa, ikinci derece bir seçim olarak tanımlanan AP seçimlerinde beklenen, daha düşük katılım koşullarında tepki oylarının ve sistem karşıtı parti oylarının yüksek çıkmasıdır. Olansa, solun tam bir yenilgi yaşadığı gerçeği. Bu, solun tarihi merkezleri sayılabilecek ülkelere bakıldığında daha iyi görülebilir. Almanya, Fransa ve İtalya’da sol dibe vurmuş durumda. İspanya ve Fransa’da sola “popülistler” önderlik ediyor. Yunanistan’daki iktidarı da sallantıya düşmüş durumda.

 

ALMANYA

Doğu Alman partisi SED’in küllerinden doğan “demokratik sosyalist” PDS, sosyal demokrat Schröder hükümetinin reform politikalarına tepki duyan, Lafontaine’in başı çektiği parti sol kanadının kendisiyle birleşmesiyle 2007’de Die Linke (Sol) adını almıştı. Birçok fraksiyonu içinde barındıran partide, giderek sağa kayan sosyal demokratlar ve Yeşillere karşı nasıl bir politika izlenmesi gerektiğine dair farklı sesler çıkıyor. Örneğin, parti bünyesindeki AKL (Antikapitalist Sol) partiyi sola çekmeye çalışan, sosyal demokratlar ve Yeşillerle işbirliği yapılmasına karşı duran bir yapı. Fakat parti zaten senelerdir Berlin ve bazı eyalet hükümetlerinde yer alıyordu. Diğer partilerce dışlandıkları federal düzeyde en fazla oya %12 ile 2009’da ulaşmışlardı. On senedir bu orana yaklaşamadılar [2013 %8, 2014 AP %7, 2017 %9]. Sosyal demokratların kan kaybını kendi hanelerine çevirmekte başarısız görünüyorlardı. Parti içinde yaşadıkları göçmen politikası üzerine tartışmalarla gündeme geldikleri bu seçimlerde sadece %5 alabildiler. Bu kez de Yeşillerin yükselişinin arkasında kaldılar. Die Linke dışında MLPD, DPK, KDP ve ayrıca iki Troçkist grubun ise temsili ağırlıkları bulunmuyor.

Komünist Parti’nin (KPÖ) yıllardır %1 civarı oy aldığı Avusturya’da solun güçlü olduğu söylenemez. Aynı şey, İsviçre için de geçerli.

FRANSA

Fransa Komünist Partisi (PCF) üst üste tarihinin en kötü sonuçlarını alıyor. 2012’de %7, 2017’de %3 olan oyu, ayrı olarak katıldığı bu seçimlerinde %2’ye düştü. Önceki iki AP seçiminde, Melenchon’un Sol Partisi (PG) ile ortak listeyle katılmış ve %6 oy alınmıştı. Sosyalistlerle işbirliğine daha meyilli olan PCF, yaşadığı iç tartışmalar sonrası 2017’de Melenchon’dan desteğini çekme kararı aldı.

Gençliğinde Troçkist olan Melenchon, Mitterrand döneminde sosyalistlere katılıp sol kanat önderlerinden biri oldu. Melenchon’un yıldızı 2005’te Avrupa Anayasasının reddedildiği referandumla parladı. Birkaç sene sonra sosyalistlerden ayrılıp Sol Parti’yi kurdu. 2012 ve 2017 başkanlık seçimlerinde solun öne çıkan adayı haline geldi. “La France Insoumise” (FI -Boyun Eğmeyen Fransa) adıyla bir hareket oluşturdu. Buna kendi partisi PG, PCF ile bazı muhalif Yeşil ve sosyalist gruplar destek veriyordu. Radikal demokrasi teorisyenlerinin fikirlerine benzer şekilde, halkla oligarşi arasında bir zıtlık söylemi kuruluyor, işçi sınıfı ise kitlesel mücadelenin ancak halkalarından biri olarak anlaşılıyordu. Podemos’un yükselişine öykünülüyordu. Popüler söylemi kurmak için çalışmalarda Enternasyonal marşı veya kızıl bayraklardan kaçınılıp Fransız bayrakları ve Marseillaise kullanılıyordu. Göç konusunda fazla müsamahakar görünmekten uzak duruluyordu. En sivri vaatleri beşinciyi yıkıp Altıncı Cumhuriyeti kuracaklarını söylemeleriydi. AB konusunda, antlaşmaları yeniden müzakereye açacaklarını, bu başarısız olursa -B planı olarak- birlikten ayrılacaklarını beyan ettiler. Baştan itibaren Avrupa projesine “ulusal” açıdan karşı olan Melenchon aslında zor bir denge tutturmaya çalışıyordu; çünkü oylarına talip olduğu sosyalist ve Yeşiller tabanı Avrupa yanlısıydı.  FI, 2017’de %11 oy almıştı. Bu seçimde umduklarını bulamadılar, %6’da kaldılar.

Syriza’nın Avrupa Solu’ndaki varlığı nedeniyle Avrupa Solu’nda ayrılan Melenchon, seçimlerden önce Podemos, Portekiz’deki Sol Blok ile “Şimdi Halk” adıyla bir seçim grubu oluşturdu. Buna İsveç ve Finlandiya Sol Partileri, Danimarka Kızıl-Yeşilleri de katıldılar. AB kurucu antlaşmaları tanımadıklarını beyan ediyorlardı. Syriza’yı, Troyka’nın dayatmalarına boyun eğmekle suçlamalarına rağmen, adı geçen partilerin çoğu, kendi ulusal sosyal demokrat hükümetlerine destek vermiş partilerdi!

Fransa’da solun diğer iki büyük partisi Troçkist NAP (eski LCR) ve LO. 1999’da ortak listeleriyle %5 oy alarak Avrupa Parlamentosu’nda temsil edilen, sanırım, ilk Troçkistler olmuşlardı. 2000’lerde başkanlık seçimlerinde aldıkları yüksek oylarla PCF’in Fransız solundaki tahtını sarsmışlardı. Yeni kurulan daha geniş katılımlı Yeni Antikapitalist Parti (NAP) beklenen atılımı gösteremedi. NAP, bu AP seçimlerine katılmak için gerekli mali fonları sağlayamadığı gerekçesiyle LO için oy istedi. LO %1’e yaklaşan bir oy alabildi.

BENELÜKS

Hollanda’da Komünist Parti’den ayrılan Maocuların kurduğu HKP-ML 1972’de ismini Sosyalist Parti (SP) olarak değiştirmişti. 1990’ların ortalarına dek küçük bir kadro partisi olarak kaldılar. Hollanda siyasetindeki “uzun yürüyüşleri” 2005’te AB Anayasası referandumda meyvesini verdi. Referandumun galiplerinden biri olarak bir yıl sonraki seçimlerde %17 oy alıp üçüncü parti konumunu kazandılar. Fakat aradan geçen yıllar boyunca, kendi liderlerinin ağzıyla, artık normal bir sosyal demokrat partiydiler, “bir iki fazlalıkla”... Partinin artık iktidara oynaması, ekonomik kriz ortamında bir protesto partisi rolüne bürünmesinin önüne geçti. Artık göç konusunda da daha tutucu, sıkı politikalar taraftarı olmaya başladılar. Düzenli olarak %10’lar civarı oy alan parti, bu seçimde %3’e düştü. Oysa, Avrupa Solu’na üye diğer parti olan Hayvan Hakları Partisi bile %4 alarak milletvekilliğini koruyabilmişti. Soldaki diğer parti Groenlinks (Yeşil-Sol), KP’nin de dahil olduğu ufak dört partinin birleşmesiyle kurulmuş, liberal tonları olan, yeni sol söylemi daha çok hayat tarzı ve özgürlükler üzerine kurulu, ekonomik konularda sağa yakın duran bir parti. 2017’de %9 oy oranı, bu seçimle %11’e yükseldi. AP içinde Yeşillerin grubunu tercih ediyorlar.

Belçika, sosyal demokratların solunda güçlü partilerin olmadığı bir ülke. Belçika İşçi Partisi (PTB) Sovyetleri ve Sovyetik partileri revizyonist olarak değerlendiren 1970’lerin öğrenci hareketinden doğan bir parti. Geçmişte bir dönem, Türkiye’den de bazı yapıların dahil olduğu anti-revizyonist partileri uluslararası bir çatı altında bir araya getirmeye çalışmış bir partiydi. 2014 genel seçimlerinde (LCR ve KP ile) %2 oy almıştı. Bu seçim öncesi yükselişleri öngörülüyordu ve belki de sol açısından seçimin olumlu hanesine yazılabilecek tek gelişme, %6 oy elde edip bir ilke imza atıp, milletvekilliği kazanmaları oldu.

Lüksemburg 2018 genel seçimlerinde Sol Parti %5, komünist KPL %1 almıştı. Bu yıl da, oranlar değişmeden kaldı.

KUZEY ÜLKELERİ

İsveç’te Sol Parti (VP) eski KP’nin devamı. Adını değiştirdiklerinde, komünizmden de vazgeçmişlerdi. İçlerinde kendini halen komünist olarak niteleyenler olsa da artık sosyal demokratların soluna yerleşmiş, ekolojik ve feminist duyarlılıkları gelişmiş bir sosyalist parti. 1932’de KP %8 civarı oy alıyordu; günümüzde de benzeri bir durumdalar [2009 AP %6, 2010 %6, 2014 AP %6, 2018 %8]. Son oy oranları %7.

Benzer şeyleri Finlandiya için de söyleyebiliriz. Sol Koalisyon (VAS) dar bir bantta oy buluyor [2009 AP %6, 2011 %8, 2014 AP %9, 2015 %7, 2019 %9], bu seçimde de %7 almış. Oysa bu oranlar, Soğuk Savaş yıllarında istikrarlı olarak %20’ler civarında oy tabanına sahip komünist (SKDL) geleneğinin oldukça gerisinde. Ülkede Sol Koalisyon’un yanısıra, Finlandiya Komünist Partisi ve Komünist İşçi Partisi gibi iki küçük parti de bulunmakta.

AB üyesi olmayan Norveç’te, KP hiçbir zaman güçlü olamadı. AET üyeliğine karşı çıkan sosyal demokratların, daha sonra çevreci ve feminist hareketlerle kurduğu Sosyalist Sol Parti (SV) yakın dönemde, 2017’de %6 oy almışken, 1970’lerde Maocuların kurduğu Rodt (Kızıl Parti) %1’ler civarı oy alabilen bir parti.

Danimarka’da 1958’de DKP’den ayrılan Sosyalist Halk Partisi (SF) uzun süre soldaki ana güçtü. Zamanla sosyal demokratlaştı. Kendini Yeşiller içine yerleştiriyor. Partinin daha radikal “yeni sol” kanadı (SV) 1989’da DKP, Troçkist ve Maocuların da olduğu Kızıl-Yeşil Koalisyonunu kurarak her rengi birleştirmiş oldular. Önceleri oy destekleri sınırlıyken, 2011’de %7, 2015’te %8 elde ettiler. Danimarka’da sol genelde AP seçimlerine, AB’ye karşıt tutumda olan, tek bir ortak liste halinde katılıyordu. Bu kez, Kızıl-Yeşil Koalisyon ayrı olarak katıldı ve %6 aldı.

İzlanda ekonomisi 2008 krizinde altüst olmuştu. Yeşil-Sol Hareket, 2009’da sosyal demokratların başını çektiği sol koalisyona katılmıştı. IMF ve Batılı bankaların dayatmalarına karşı çıkan parti, oylarına nispeten arttırdı [2009 %14, 2013 %11, 2016 %16, 2017 %17]. Son seçimle birlikte artık sol koalisyonda büyük ortak durumuna geldiler. Daha önceki yaklaşımlarına rağmen, artık IMF’le daha yakın çalışıyorlar.

DOĞU AVRUPA

Reel sosyalizm deneyimlerinin kötü hatırası (ırkçı-şoven hükümetlerinin de körüklediği propaganda, saldırılar, yasaklamalar vs. yardımıyla) galiba daha uzunca bir süre bu bölgede güçlü bir sol hareketin ortaya çıkmasını engelleyecek. “Halk demokrasileri” kurulmadan önce de, bölgede sadece Çekoslavak komünizminin hakiki bir gücü vardı. Bugün de aynı şey geçerli. Bütün diğer dejenere komünist iktidar partileri sosyal demokrasiyi benimseyip, aslında tipik milliyetçi-halkçı partilere dönüşürken, Sovyetik gelenekten de olsa, sadece Çeklerin KP’si (KSCM) stabil bir taban bulabilmiş, komünizmi savunmuştu. Geri kalan koca coğrafyada solun esamesi bile okunmuyor.

Genelde %10’un üstü oy alan KSCM ilk kez 2017 seçimlerinde bu oranın altına düştü. Yakın zamanda kurulan, milyarder Babis’in partisi ANO iktidar olduğunda dışarıdan desteklemeye başladılar. Bu seçimde de %7 aldılar. Ülkede, çok daha küçük bir komünist parti (KSC) daha bulunuyor. Slovakya tarafında kalan parti ise (KSS) çok daha güçsüz. Benzer şekilde, Macar Komünist İşçi Partisi (MKMP) %1 civarı oy alabiliyor.

Yakın zamanlı bir kıpırdanma, Slovenya’dan geldi. Birleşik Sol, 2014 seçimlerinde 6/90 milletvekilliği kazanarak, dağılmadan sonra meclise giren ilk sosyalistler olmuştu. 2018’de Levica (Sol) %8 oy aldı. Bu, pek de öngörülmemiş oy, Levica’yı hükümet kurma aşamasında kilit parti durumuna getirdi. Göçmen karşıtı partinin iktidara gelmesini önlemek için bir araya gelen liberal/merkez sol beş partiye dışarıdan destek verdiler. Buna karşılık, asgari ücretin yükseltilmesinde rol oynadılar. Avrupa Solu’nun Komisyon Başkanlığı için aday gösterdiği ismin Levica mensubu olduğu bu AP seçimlerindeki oy oranları %6 oldu.

İTALYA

İtalya’da tüm solun yakın tarihi, 1991’den beri birleşmeler-ayrılmalarla, ittifak tartışmalarıyla İtalyan komünizminin (PCI) mirasının harcanarak tüketilmesi gibi görünüyor. Ana mirası sahiplenme konusunda Rifondazione Comunista (PRC -Komünist Yeniden Kuruluş Partisi) öne çıkıyordu. Sosyal demokrat hükümete katılıp katılmama konusunda sürekli iç tartışmalar ve ayrışmalar yaşadı. Koalisyonlara katılmanın faturasını ağır ödedi. PCR dışında, 2009’da ondan ayrılan Sol-Ekoloji-Özgürlük koalisyonu (SEL), sosyal demokratlardan kopan başka gruplarla birleşip İtalyan Solu (SI) adıyla partileşti. Daha reformist ve sosyal demokratlara daha yakın bir politika savunuyorlar. Merkel’in politikalarına karşı, Avrupa federalizmini ilerletilmesini destekliyorlar.

PRC ve SEL, Yeşilller ve Korsan Partiyle 2014 AP seçimlerinde “Çipras Listesi” altında ortak bir liste oluşturmuştu. Bu, %4 oy almıştı. SEL, “Özgür ve Eşit” adıyla katıldığı 2018 seçimlerinde %3 aldı. PRC ise “Halka İktidar” listesiyle ancak %1 alabildi. AP seçimindeki ortak listeleri bu yıl toplamda %2 oy aldı. Yunanistan komünistlerinin başını çektiği İnisiyatif’e üye olan, yeni kurulmuş Komünist Parti (PC) de %1’e yaklaştı.

YUNANİSTAN

2009 krizinin yarattığı tahribat ve krizin sol için devrimci bir ortam hazırlamasının en kritik, belki de tek örneği Yunanistan’dı. Sosyal demokratların dışında, “radikal” söylemli bir sol, kısa sürede kitlesel bir desteğe kavuştu ve ilk kez hükümet oldu. Kimine göre “satış” ve “ihanet”, kimine göre daha başından itibaren radikal bir dönüşüm programına sahip olunmayışı, kimine göre de şartların, gerekliliklerin zorlamasıyla realist bir politika takibiyle bu fırsat geri tepilmiş oldu. Syriza’nın Ocak-Eylül 2015’te %36-35 olan desteği, son AP seçimlerinde %24’e gerileyerek 2012’deki seviyelerine indi. Elindeki belediyeleri de büyük ölçüde yitiren Çipras erken seçim kararı aldı.

Yunan solunun geçmişi, Avrupa solununkini mikro ölçekte bir izdüşümü gibi. Başlangıçta klasik sosyal demokrat/komünist partiler ayrımlaşması PASOK-KKE üzerinden ilerlerken; daha sonra Avrokomünizmin etkisi, KKE içindeki ayrışmalar ve yeni toplumsal hareketlerin doğurduğu yeni sol akımların bu alana dahil olduğunu görüyoruz. Synaspismos da, bir gruplar federasyonu şeklinde bu alanda, “ne sosyal demokrat ne komünist” bir yer edinmeye çalıştı. 2004’te Syriza adıyla partileştiler. Başlangıçta KKE ile karşılaştırıldığında daha ufak, sendikalarla bağlantısı daha az olan bu hareket; PASOK’un eriyişiyle kendini ön planda buldu. KKE’nin sert AB-karşıtı söyleminin aksine, bütünleşmeyi eleştirel olarak destekliyordu. Sorun şu ki, desteklemekte bu kadar direttiği yapı, kendisiyle dayanışmaktan kaçınıyor, Maliye Bakanları Varoufakis’in deyişiyle ülkeye ölüm fermanı dayatıyordu. Çipras bunu kabul etti. Neticede partisinden birçok grup ayrıldı. KKE ise her zamanki sekterliğiyle maluldü. Tüm bu çalkantılar olurken, aynı %5-6 oy bandında kaldılar. Syriza’dan ayrılanlar da, seçimsel anlamda başarılı olamadılar. Anstarya son AP seçiminde %1 alabildi.

Avrupa’da AP seçimlerinin sol adına öne çıkan gelişmelerinden biri Varoufakis’in başını çektiği Diem25 hareketinin Avrupa çapında bir gruplaşma oluşturmasıydı. Avrupa karşıtlığını değil, hemen uygulamaya sokulacak bir dizi ekonomik önlem yoluyla bütünleşmenin derinleştirilmesini, birkaç yıl içinde de antlaşmaları Avrupa halkları adına değiştimeye başlamayı vaad ediyordu. “Avrupa Baharı” adlı liste, Yunanistan’da %3 oy aldı. Fransız sosyalistlerin 2017 başkan adayı, Génération.s lideri Hamon gibi tanınır birkaç ismin olduğu listeler diğer ülkelerde başarılı olmadı.

Kıbrıs’ta şu sırada ana muhalette olan AKEL, 2016’daki oy oranına (%26) benzer bir oy aldı (%27).  Gerçi, AKEL’in iktidarda bulunup bulunmamasının, komünizm açısından -sosyal demokrat sosyal politika adımları, belki ufak Keynesyen genişlemeci politikalar haricinde- ne değiştirdiğini söylemek güç... Partinin tüm önceliği, adanın birleştirilmesi noktasında. Bu seçimlerde seçilen iki isimden biri Niyazi Kızılyürek oldu.

İSPANYA

Geçen on yılın en önemli iki gelişmesinden biri Syriza ise, diğeri Podemos (Yapabiliriz) idi. Syriza, bildiğimiz klasik sol hareketler arasından yükselmiş, o geleneklerden gelen bir olguydu. Podemos ise oy tabanı gene az çok benzer sol tabana dayansa da, yepyeni bir örgütlenme iddiasıyla ortaya çıkmıştı. 2011 sonrası Indignados (Öfkeliler) hareketinden ve onun esinlediği doğrudan demokrasi modelinden esinlenen bir grup genç -çoğu Laclau ve Mouffe’den etkilenmiş, Latin Amerikan pembe dalga deneylerini incelemiş- entelektüelin/akademisyenin girişimiyle 2014’te, Antikapitalist Sol isimli küçük Troçkist örgütün de desteğiyle kuruldu. Sol-sağ ayrımı reddiliyor, halkla onları temsil etmeyen kast (la casta) arasında söylemsel bir antagonizma oluşturuluyordu. İnterneti ve televizyonlardaki tartışma programlarını etkili biçimde kullandılar. Stratejik olarak, mümkün olduğunda basitleştirilmiş bir dil kullanıp (demokrasi/oligarşi, halk/kast, yeni/eski vb.), solda daha önce pek olmadığı kadar lideri öne çıkardılar. Katalan milliyetçiliği konusunda bilinçli olarak belirsizliği korumaya çalıştılar. İlk çıkışı 2014 AP seçimlerinde oldu. %8 oy, bir yıl sonraki genel seçimde %21 oldu. Yapılan ittifaklarla Madrid ve Barselona gibi şehirlerin belediyeleri kazanıldı.

Komünistler (Sol Blok, IU) ise tam, ekonomik kriz esnasında sosyal demokratları alt etmeyi umarken, bu kez de Podemos’un gölgesinde kaldılar. Parti, İspanya’yı karıştıran yolsuzluk skandallarına kısmen bulaşmış görünüyordu; ayrıca sistem-karşıtı kitlenin, tabanda ve birçok bölgede sosyal demokratlarla uzun süredir işbirliği yapmış komünistleri bir alternatif olarak düşünmesi daha zordu. IU da, Podemos’un yükselişinin altında kalmaktansa (2015’te oyları %4’e düşmüştü), yakın şeyler savunan bu hareketle birlik olmayı seçti. Podemos, IU ve Yeşiller olarak  Unidos Podemos (Birlikte Yapabiliriz) katıldıkları 2016 seçimlerinde %21 oy aldılar. Dışarıdan destek verdikleri sosyal demokrat azınlık hükümeti, yeni seçtikleri lideriyle popülaritesini arttırırken, Podemos kendi iç problemleriyle uğraşmak durumunda kaldı. Bunun yanında, bölgelerdeki ayrı sol partiler (yükselişteki Katalon solu ERC gibi) bu kez ulusal düzeyde işbirliği yapmaya daha az gönüllüydü. Bu durumda 2019 genel seçimlerinde ancak %14’e ulaşabildiler. AP seçimleri ise bu %10’a geriledi. Aynı gün yapılan yerel seçimlerde birçok belediye kaybedildi. Başlangıçta oldukça radikal ve uzlaşmaz bir söylemle ortaya çıkmış Podemos sosyal demokratlarla, onların eski yeri için rekabet eden, koalisyon için pazarlık eden bir parti artık. 

PORTEKİZ

Portekiz dört yıldır sol destekli sosyal demokratlarca yönetiliyor ve bazı çevrelerde bir başarı öyküsü olarak sunuluyor. Destek veren iki partiden biri Komünist Parti ile Yeşillerin koalisyonu olan CDU. Koalisyonun oyu on yıldır sabit gibi: 2009 %8, 2011 %8, 2015 %8. Bu seçimde de %7 aldılar. Diğer parti Sol Blok (BE). BE, dört küçük partinin -biri KP’den ayrılma, biri Troçkist, ikisi Maocu- koalisyonu olarak doğmuştu. Komünist Parti’nin aksine, AB’ye yaklaşımı kategorik bir reddediş değil, daha çok içeriden dönüştürmeyi amaç edinme şeklindeydi.

Portekiz, Troyka ile anlaştıktan sonra uygulanan kemer sıkma politikalarının etkisi ağır oldu. Ülkeden dışarı göç bile belirginleşti. Bu ortamda 2015’te yapılan seçimleri sosyal demokratlar kazanmıştı. PASOK’un akıbetine uğramak istemeyen sosyal demokratlar; o esnada BE liderlerinin, neoliberal politikalar geri çekilirse kendilerini dışarıdan destekleme önerisini kabul etti. Bu anlaşmayı yazıya döktüler. Komünistler de buna katıldı. Bu, sola hükümet politikalarını etkileme noktasında önemli bir güç sağladı. Asgari ücretin arttırılması başta olmak üzere, uygulanan politikaların faydası görülmeye başlandı. İhracat, büyüme, turizm gelirleri arttı. İşsizlik kısmen düşürüldü. Dış borç yükünü hafifletemeseler de krizden çıkmayı başardılar. Fakat bunun BE’nin oylarını da pek etkilemediği görülüyor [2009 %10, 2011 %5, 2015 %10]; AP seçimlerinde yine %10 oy aldılar. 

Son olarak değinilmesi gereken bir diğer parti, 1970’lerde kurulan Maocu, Portekiz İşçilerin Komünist Partisi (PCTP/MRPP). Bu parti 2010’lardan itibaren %1 civarında oy alabiliyor.

İRLANDA ve İNGİLTERE

Güney Avrupa ülkeleri dışında Troyka’yla anlaşma durumunda kalan diğer bir ülke İrlanda’ydı. İrlanda’da geleneksel iki parti ve sosyal demokratlar dışında sol partilerin varlığından bahsetmek güçtü. Adanın tümünü birleştirmeye çalışan Sinn Fein’i ideolojik olarak tanımlamak zor olabilir. Fakat parti, Avrupa Solu’na dahil ve temsili açıdan eskiden küçük bir oy oranı varken artık %10’ları aşan bir desteğe sahip. Bunun dışında, Sosyalist Parti de %2-3 civarı oy alıyordu. Troçkist “Militan” geleneğinden olan bu yapıyla, Sosyalist İşçi Partisi geleneğinden gelenlerin ortaklaşa oluşturduğu Dayanışma-“Kar Değil Halk” adayları 2016’da %4 elde etmişti. Son seçimler, bu birliğin pek atılım yapamadığını gösteriyor.

İngiltere ise, solun hükmünün belki de en az olduğu ülke. İngiltere’deki dar bölgeli, “kazanan her şeyi alır” seçim sistemi muhakkak ki bu durumun en önemli sebebi. Fakat eskiden örgütsel bağımsızlığına önem vererek ulusal düzeyde, sendikalarda vs. etkili olabilmiş, kendi bağımsız politikalarını çizen ve bunu İşçi Partisi’ne rağmen yapmaya çalışmış örnekler bulunuyordu. Bugün artık neredeyse tüm Britanya solu -daha henüz dahil olmamışlarsa- İşçi Partisi’nin ve onun içindeki sol kanadın kuyrukçuluğunu yapmakta. Tüm bir sol, sosyalizm adına ne yapılacaksa bunu İşçi Partisi’nin ve lideri Corbyn’in gelecekteki hükümetinden bekliyor. Bütün umutlarını sosyal demokratların 1970’lerde sundukları alternatif ekonomik programlardan bile daha geri olan reform paketini yaşama geçireceği ihtimaline bağlamışlar. İşçi Partisi adına oy toplamak yerine, d’Hondt sistemi uygulanan bu tür seçimlerde kendi politik iradelerini ulusal düzeye yansıtmaya çalışabilirlerdi. Büyüme, iktidar hedefi olmayan, kendi başına ayakta duramayan onlarca ufak örgütten beklenemeyecek bir iş olurdu bu galiba! Bu saçmalıklar ortasında, CPGB(ML) adlı partinin ya da George Galloway’in sağcı demagog Nigel Farage’ın Brexit partisine oy verilmesi çağrısı yapması pek de yadırgatıcı değil...  

Sonuçta, reformist veya değil, solun yelkenleri, aynı rüzgardan etkileniyor. Reformist solun dibe vuruşu bu açıdan önemli. Avrupa solunun dibe vuruşunu olumlu görüp, sanki ortada devrimci bir ideolojik alternatif ve çekim merkezi varmış gibi buna sevinmenin bir anlamı yok. Açıkçası, reformist kitle partilerini, kendi miniskül grupları adına kahredip keskin bir devrimci söyleme sarılmakta kolaycı ve kendini kandırıcı bir yan görüyorum. Ortada pek ümit vaad eden bir tablo yok.

Okunma 908 kez