Devrimci Tiranlık ve Tiranlıkta Devrimcilik

Yazan

Melik Kara

Geride bıraktığımız günler, belki her devrimci sürecin, belki Orta Doğu bölgesinin bir özelliğini, bir açmazını, belirgin olarak gösteren bir çatışmaya sahne oldu. Devrimin bir tür gelişimi ile devrimciliğin bir türü arasında, kahramanını trajik bir kaderle baş başa bırakan çatışmanın, tarihsel anlamlara sahip olup olmayacağı konusunda şu anda bir şey söylenemez. Ancak, devrim denilen nesneyle ilgilenen birtakım vicdanlarda şimdiden, derin bir yara açtığı kesin.

Cereyan eden bir trajediydi; kahramanı da, yenilginin en derinini tatmış bir devrimci. Yenilginin derinliğinde, yıllarca çarpıştığı güçlerin elinde olması değil, kendini var eden dünyadan yediği ağır sille tayin edici oldu. Önce, dünyasında ezildi. Kişiliği, Freudyen çözümlemelere, aynı anlama gelmek üzere, çözülmelere uğratıldı. Bu kadarı, onun gibi, özgül bir devrimcilik yaratmaya çalışan biri için yeterince tahrip ediciydi. Aslında, onun maruz kaldığı muamele, oralarda, gündelik olaylardandı. Devrimci tiranlığın yasası, devrimci olan dahil, hiçbir zırh tanımamayı öngörüyordu.

Sığınma, kesif bir çaresizliğin ürünüydü. Yıllarca, reddedici ithamlarla donandığı “sığınak”, hiç de sandığı ya da daha doğrusu, ummak istediği gibi misafirperverlik göstermedi. Kovulduğu dünyaya karşı bir kez daha haksız çıktı; satıldı. Zaten, sığındığı yerden politik bir faaliyet yürütmesi imkansızdı. Sığınmanın kendisi, politika dışına düşmenin tescilinden başka bir şey olamazdı. Müslüman mahallesinde kimse salyangoz satamazdı.

* * *

O, yurdu olmayan bir yurtsever, devrimi olmayan bir devrimci, tarafı olmayan bir savaşçı...

Yaşanan, “doğru” şeyleri beri yandakilerin aleyhine söyleyen bir anakronik devrimcinin trajedisi...

Kıyasıya savaşan güçlerin kapışmasında dışarı atılan bir devrimci safra; evet, devrimcilik bir safra niteliğinde... O bölge (henüz), dosdoğru ve yalın devrimciliklere izin vermiyor. Osmanlıyla şark oyunları oynamak durumunda kalanların dünyasında, bir “pür” devrimci barınamazdı.

Nikaragua devrimi sürecinin Komutan Sıfır’ı (hain) bile olmasına izin vermeyen bir toprakta yaşıyor o... Anakronik devrimciliğinin gerçekleşmesinin koşullarını aramaya bile izin verilmedi. Zaten o da bunu muhtemelen biliyordu. Sığındığı gücün ne mene bir şey olduğunu iliklerine kadar yaşayan bir eğitimin içinden geliyordu. Nitekim, üç kuruşa satıldı. Devrimcinin bu topraklarda kaç paralık kıymeti var ki? Hayatta değer biçilemeyen bir değerin sonu işte bu olurdu.

* * *

Onun nitelikleri, kişisel tarihi, öyküsü, şimdiden bir tarih yazmak için yeterli. Yıllar boyunca cephe gerisinde değil cephenin tam ortasında, ateşin göbeğinde var olmayı başardı. Ne de olsa yetiştiği topraklardaydı. Düşmanlarının kahredici gücüne de, dostlarının ve başkanının ezici kişilik çözümlemelerine de direndi. Savaştı, yaşamayı başardı. Bu, önemli bir güç olmak demekti.

Psikolojik bir vak’a olduğu yolunda saptamalar, kişiliğinin gelişimi üzerine Freudyen çözümlemeler yapma hevesini düşmanı kadar, hatta daha önce başkanı yaptı. Ezildi, çiğnendi. Başkanıydı, yapardı. O, varlığını onun sayesinde bulmuştu. Bu, hem onun öznel yaşantısı, hem de nesnel gerçek bakımından hakikatin ta kendisiydi.

O, bu topraklarda doğurduğu devrimciliğin ne çetin bir iş olduğunun ibret verici kanıtı oldu. Onun kişisel hayatının trajedisi, devrimciliğin trajedisidir. O, büyük teorik emellerle harekete geçen devrimci soylu gençlerin kuşağından değildi. Dişle tırnakla yoğrulmuş bir gerçek devrimciydi. Kişisel tarihi, binamaz kaldığı iki dünya tarafından hor görülüyor.

İbretle görüldü; örgütsüz devrimcilik olmuyor. Ama devrimci tiranlık döneminin örgütünde de, onun çaresizce aradığı türden devrimcilik olmuyordu.

Ateşin ortasında pişmiş bir devrimci, şimdi kendine ateştekilerden ayrı bir kader çizmeye mahkum oldu. Ama o bütün devrimci özünü zaten ateşin göbeğinde olmaktan almıyor muydu? Bu, onmaz bir çatışkı... Bir gerçeklik, ve çaresi yok... Devrimcinin umutsuzluğu, kararsızlığı, tam da bu noktada beliriyor.

Devrimci, bir organik toplum olma yoluna girmiş amorf kütlenin, geleceğe ilişkin öngörülen modeline uymayan bir eyleyiş sergiledi. Uymayan, çünkü o başaramadı. Yıllar boyu, en azından on yıl boyunca, sıcak savaşın ortasında ve en üst konumlarda yaşamayı başardı. Yaşamak ve savaşmak; başkanının istediği de tam buydu. Sadece, dizinizi kırıp direnmeyi biliyorsunuz, diyordu. Başkanı, başararak yaşamayı istiyordu. O, muhtemelen, bunu önemli oranda, ya da ilgili koşullarda azami ölçülerde başarabilmişti. Yıllar boyu, aykırı devrimcilik tarzına rağmen, yaşamını sürdürebilmesinin açıklaması bu olsa gerek. Hayat, bir güçler ilişkisi olarak tecelli ediyordu. O, düşmanının amansız ortamında ve tarafının sert ve özgüllük tanımaz atmosferinde, bir hayat alanı bulabilmişti. Kendi tarafında hayat alanı bulabilmesinde, savaş alanında var kalması ve başarılı bir önderlik pratiği sergilemesi tayin edici niteliktedir. Önderlik, düşmanına karşı dolaysız savaşta kazanılmış bir önderlik olarak belirdi. (Çürükkaya’nın yazdığına göre, savaş üzerine dikkate değer yazılar da kaleme aldı.)

* * *

Yukarıda, organik bir toplum olmaya yönelen amorf kütleden söz edildi. Bu kütlenin, bugün, organik olma özelliğini sağlayan tek unsur, devrimci tiranın kendisidir. Tiranlık bazı tarihsel durumlarda gereklidir ve bunun devrimci tarzları da pekala mümkündür. Tiranın, söz konusu kütleye dönük her temel eleştirisi yerindedir. Devrimci tiran, o biçimsiz ve kirletilmiş kütleyi bir organik toplum düzeyine çıkarma sürecinde kendine ne kadar büyük paye biçse yeridir. Kütle, devrimci tirana muhtaçtır, tersi değil. Bu kütle için tiranlık dönemi yaşanmalıydı; yaşanıyor. Burada bir erekselcilik söz konusu olmamak gerekir. Akıl yürütmede, tarihsel olay ve süreçlere ilişkin, siyaset düşünürlerince geliştirilmiş birtakım modellerden yararlanıldığı doğrudur. Verili gerçekliğin aydınlatılması ihtiyacı, bu modeli bir tarzda işlevlendirmenin uygun olduğunu gösteriyor.

Devrimci, devrimci tiranlık dönemine uymayan bir pratik sergiledi. Onun varlığı ve mücadele anlayışı, tiranın iktidarını sınırlamaya dönüktü. Onun varlığı, kütlede tiranlık-sonrası damarların belirdiğini gösteriyor. Tabii bu “-sonra”lık, tiranlık-öncesinden birtakım damarlarla etkileşim içinde olabilecektir/olmuştur. Ama bu neyi değiştirir? Kirlenmeden payını almayan var mı? Bir şey gerçekse, gerçekle uzlaşmak durumundadır. Bu ifade totoloji kokuyor, ancak başka bir lakırdıya gerek olmamalı. Anlaşılabileceği üzere, tanım gereği böyledir. Devrimci tiranın kendi düzleminde gerçekle uzlaşma arayışlarının meşruiyeti de buna dayanmaktadır. Parmaksız devrimcinin, tiranından daha devrimci olduğu kuşkusuz. Ancak bu önerme, gerçeklik açısından bir şey ifade etmiyor; boştur.

Devrimci tiran, bir mutlaklık atmosferine ihtiyaç duyar. Kendisi tanrılaştırılır. Bunu hem kendisi ister, hem de ilgili gerçekliğin taşıyıcı ve eyleyicileri, onun gerçekliğini böyle yaşarlar: Ona taparlar. Tiran, kendine tapınanları olduğu için tirandır. Kulları, aynı anlamda devşirmeleri, yani kendinden başka hiçbir şeyleri, hiçbir bağlantıları; aile, akraba, kabile, hatta yoldaşlık ve hatta ulus bağları olmayan, gerçekliği, bağlılık duydukları tek bir varlık dolayımıyla algılayan devşirmeler, yaratılan organik toplumun harçları, yapıtaşlarıdır. Bu, yargılamaya müsait olmayan bir gerçekliktir; çünkü seçeneği yoktur. Seçeneksizliği, parmaksız devrimcinin umarsız pratiği tüm açıklığıyla göstermiştir.

Devrimci, kendi yatağını akarak yaratan bir ırmaktan ayrılan ve tarihsel bir anlam olmak dışında, denize ulaşamayacak bir yanyola giren sapık, aykırı bir kol oldu. Kendi yatağını yaratan ırmak, elbette, pek devrimci arazilerden çağıldayarak ve pek de devrimci olmayan arazilerden halim-selim akabilir. Büyük politik güçler, küçük kafalı ahkamcıların ve kendi dolaysız pratiğine saplanmış devrimcilerin anlayamayacağı “reformist” yollara -gerektiğinde çıkabilmek üzere!- girebilirler. (Tarih, bu yollardan çıkamayanların kaydıyla dolu olsa da.) Bu, yargılamaya, doğası gereği müsait olmayan bir gerçek durumdur. Devrimci tiranlık da bu hareketin iç dengeleri, varlığı, oluşumu ve düşmanının özelliklerinden dolayı can ve vücut bulmuştur.

Açık açık söyleniyor; kirletilmiş bir topluluğu adam etmenin başka bir yolu bulunamadı. Pek demokratik ve medeni hal tarzları, o toplulukta, ve onun, karşısında var olmaya didindiği düşmanında, kolayca hazmedilen bir yem oluveriyor. Çetin bir ceviz gerekiyordu ve o ceviz epeycedir var.

* * *

Böyle bir ortamın varlığı koşullarında, demokrasi talebi, bir gevezelikten başka bir şey değildir. Demokrasiyi, devrimci amaçlarını gerçekleştirmenin bir parolası gibi kullanmayan ve bu şiarı inanarak atan safdiller, elbette her yerde olduğu gibi, bu topraklarda da olacaktır. Demokrasi, bir tarihsel güçler ilişkisi ortamının adından başka bir şey değildir. Genellikle, güçleriyle kendilerine hayatta bir yaşam alanı bulamayanlar, güçlünün kendilerine pastadan pay vermesini isterler. Demokrasiciliğin ezilenler arasında yaygınlığının başta gelen temeli burada aranmalıdır. Hiçbir güç ve iktidar sahibi, hak etmeyene, aynı anlama gelmek üzere, gücü olmayana iktidar payı vermeye mezun değildir. Saf demokrasi talebi, güç kazanmaya muktedir olamayanların, yani haketmeyenlerin hak ve güç istemesi anlamına gelir.

Yenik devrimci, kuşkusuz bu gerçekleri iliklerinde “bilen” bir pratiğin sahibidir. Ona bunları anlatmak boşunadır. Devrimci tiran da, ta başlangıç yıllarından beri bunu gayet iyi bilir; ve özyaşam pratiğini akademide ders olarak okutur. Şiddetin gizlenmediği ortamlarda yetişenlere, demokrasicilik boş ve hoş bir oyun olarak görünür. Eh, Batıdakiler arasında bu boş ve hoş oyuna kendini kaptıranlar az değildir. Bu durumda, tiran demokratik olmadığı için eleştirilemeyeceği gibi, devrimci de kendi özgül devrimciliğinin yolunu aradığı için eleştirilemez.

* * *

Yenilmiş devrimcinin, sığındığı ve kendine aldatıcı bir grilik, ara renk yanılsaması veren odakta başına gelenler, sonucu ne olursa olsun, çok çeşitli bakımlardan “hayırlı” olmuştur. Kaçıp uzaklara gitseydi, metropolün yozlaştırıcı, çürütücü etkisi, hiçbir esaslı bağışıklığa sahip olmayan kaçkın devrimciyi anında sarıp sarmalardı. Çürükkayalar belki zindanlarda çürümüştü, ama soluduğu dışarı havası, onu, izole ortamından alınmış mumya gibi sapır sapır döktü. Onun dünyasında gri ve ara tonlar yoktur. Grilikler olduğu yanılsamasına kapıldığınız anda ne olduğunu anlamadan sırtınızdan bıçaklanır, satılırsınız. Ne gerekiyorsa devrimci tiran yapacaktır. Devrimcinin akıbeti, bu zamana kadar havasını soluduğu ortamdan çıkmaması gerektiğini, yok olacaksa da orada yok olmaya razı olması gerektiğini en ibret verici şekilde gösterdi. (Ama kim bilir, belki bizatihi yaşaması, ona da kendiliğinden bir yol açacaktır. Her varlık varlığını hak ettiği için vardır. Bu Hegelyan önerme, tabii, eleştirilecektir; fakat bir geçerlik alanı tanınması teorik açıdan zorunlu görünüyor.)

Bu tür devrimcilik açısından grilikler olmaması, bu tür devrimciliğin politik karşılığını bulamadığı anlamına gelir. Politik olmayan, olamayan bir devrimcilik; gerçek karşılığı, gerçekleşme imkanı bulamayan bir devrimcilik... Talihsiz bir devrimcilik.

Gerçek mücadeleyi yürütürken, bir başka ve kapsayıcı düzlemde mücadele yürütenlere karşı haklı olamayan bir devrimcilik. Sikleti buna yetmeyen bir devrimcilik. Karşı tarafa nesnel olarak fırsat verirken, beri taraftan yıkıcı eleştiriler alan bir devrimcilik. Devrimci tiranlık döneminde ezilene nasıl ihtiyaç duyulduğunu bütün çıplaklığıyla görmeyi sağlayan bir devrimcilik.

Pratik devrimci, devrimci tiran tarafından çözülmüştü. Paçavraya döndürülmüş bir maneviyatla kapı dışarı olmuştu. Ama o yine de inatla, “bütün dünyası”na, direnmekten vazgeçmedi. Bu, devrimci tiranlık döneminde, devrimci bireyin imkanına ilişkin bir şey veriyordu. Parmaksız devrimci, kendine, özgül bir yaşam alanı bulama(z)dı.

Okunma 13214 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.