Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Ütopik Sosyalizmin Doğuşu ve Tarihsel Seyri

Yazan

Devrim Kalkan

16.Yüzyılda gelişmeye başlayan burjuvazinin, feodaliteye ve onun en yetkin temsilcisi sayılan kiliseye karşı başlattığı ilk büyük karşı çıkış olan Almanya’da Luther’in öncülüğündeki Protestan Reformunu köylü ayaklanmaları, İngiltere, Hollanda ve İskoçya’da Kalvencilik ve kazanımları takip etti. Tüm bu karşı çıkışlar, gelişen burjuva sınıfının feodalite tarafından tıkanan yolunun açılmasına yönelikti.

Bu sıralar İngiltere’de gelişmeye başlayan materyalizm çok işlevsel olmayan ve burjuva sınıfı tarafından kabul görmeyen bir öğreti olarak görüldü. Ancak doğduğu İngiltere’de hakettiği ilgiyi göremeyen materyalizm devrimci niteliğini Fransa’da, Fransız ihtilaline götüren süreçte sergiledi. Materyalizmin Fransa’daki bu ilerletici rolünün meyvesi olan ihtilalle birlikte feodalizm Fransa’da tamamıyla yıkılmış oldu. İngiliz burjuvazisi bunu başaramamış ve aristokratların tahtını yıkmadan orta bir yol bulunmuştu.

Ancak sağduyuyu ve insan aklını temel alıp tüm toplumu elekten geçiren Fransız Devrimi bekleneni vermedi. Yarattığı hayal kırıklığı, ondan beklentileri karşılanmayanların kendilerini ütopik tasarılarda avutmasına yol açtı. Bu tasarılarda burjuvazi eleştiriliyor ancak yeni gelişen proletaryaya dair bir temsilde bulunulmuyordu. Bulunulmuyordu, çünkü İngiltere ve Fransa’da sanayi yeni yeni gelişmeye başlıyor ve dolayısıyla kapitalist üretim gelişmesinin sonuçlarına ulaşamıyor ve proletarya henüz yeni oluşmaya başlayan bir sınıf konumunda bulunuyordu: “Bu tarihsel durum sosyalizmin kurucularını da etkiliyordu. Eksik kapitalist üretim koşulları ve eksik sınıf koşulları, eksik teorilerle karşılandı. Toplumsal sorunların henüz gelişmemiş ekonomik koşullarda gizli duran çözümünü ütopyacılar insan beyninden çıkarmaya çalıştılar. (Onlara göre - D.K.) toplumda yanılgılardan başka bir şey yoktu; bunları gidermek sağduyunun göreviydi.”[1]

Fransa’da Saint-Simon eserlerinde, ekonomik koşulların politik kurumların temeli olduğu ve devletin ortadan kaldırılması gerektiği üzerine kimi ipuçları vermişti. Yine Fransa’dan Fourier ise uygarlığın sürekli olarak çelişkiler yarattığını, bu çelişkileri çözmeye güç yetiremediğini ve bir kısır döngüde ilerlediğini söyleyerek bundan dolayı uygarlığın ulaşmak istediğinin tam tersine doğru gittiğini söylemiştir. Fourier eserlerinde devrimden sonraki burjuvaziyi amansızca eleştirmiştir. İngiltere’den Robert Owen ise toplumun dar bir kesiminin zenginleşmesine hizmet eden üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin, kaldırılarak herkesin yararına kullanılması gerektiğini düşünüyordu. Owen, komünist bir toplum modeli tasarlamıştı. Bu modeli gerçekleştirebilmek için çalışmalarda bulundu. İngiliz işçilerinin çalışma saatlerinin kısaltılması ve İngiltere'deki işçi sendikalarının birleştirilmesi için mücadele verdi. Komünist modelini gerçekleştirebilmek için dernekler kurdu. Ancak komünist modelinin pratiğini, ticari hesaba dayandırdığı için girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı.Bunun yanında Fransız Devriminde ortaya çıkan Babeufcüleri de ütopik sosyalistler olarak tanımlayabiliriz: “Babeufcülük, 18. Yüzyıl Fransız materyalizminin, Mellier’in popüler devrim fikirlerinin, Morelly’nin 'rasyonalist' komünizminin ve Fransız devrimindeki en radikal eğilimlerin örgütsel ve ideolojik tecrübelerinin ideolojik mirasçısıydılar. Babeufcülük sosyalist düşüncenin gelişmesinde ileriye doğru bir adımdı.”[2]

Sömürüsüz bir toplumun kurulabileceğine duyulan inanç, 18. ve 19. yy. sosyalistlerinde kendini, sosyalizmin salt gerçeğin, sağduyunun ve adaletin dışa vurumu olarak gösterdi. Dönemlerinin toplumsal olgularını iyi tahlil etmiş olmalarına ve önemli bazı teorik öncüller sunmalarına karşın tasarıları inanca dayalı ve bilimsel bir temelden yoksun olduğu için ütopik tasarılar olarak kaldı. Dönemlerinin iyi niyetli temennileri olarak anıldılar.

Sosyalizmi ütopik tasarılar olmaktan çıkarıp, kurduğu tarih biliminin gösterdiği öncüllerle, sınıfsız bir topluma ulaşmanın "köprüsü" olarak açıklayan Marx olmuştur.

Marx ve sosyalizm

Marx, tarihin sınıf savaşımlarının tarihi olduğunu ve bu çatışan sınıfların kendi tarihlerinin ekonomik koşulların ürünleri olduğunu söyleyerek tarih bilimini kurmuştur. Yakın çalışma arkadaşı ve yoldaşı Engels ile birlikte kaleme aldıkları Komünist Manifesto adlı eserinde “Sınıf kavgası tarihin motorudur” diyerek tarihin ilerletici gücünün sınıf çatışmaları olduğunu ve sınıf çatışmalarının sınıfsız bir topluma doğru evrildiğini tespit eden Marx, yine tarih bilimine dayanarak bu evrilmeyi gerçekleştirecek sınıfın yani sınıfsız toplumu kuracak sınıfın proletarya olacağını söylemiştir. Kapitalist üretim tarzının ücretli emek üzerindeki sömürüsünü açıklamak üzere artı değer teorisini ortaya koyan Marx, üretim araçlarını elinde tutarak kapitalist sistemi işleten burjuva sınıfının ve kurduğu diktatörlüğün yıkılarak yerine sömürülen sınıfın yani proletaryanın diktatörlüğünün geçeceğini belirtmiştir.

Marx, 5 Mart 1852’de Joseph Weydemeyer’e yazdığı mektubunda, yaptığı tarih incelemelerinin onu şu sonuçlara ulaştırdığını söyledi: “Benim yeni olarak yaptığım şey: 1) sınıfların varlığının, üretimin gelişimindeki belli tarihsel aşamalarla ilişkili olduğunu, 2) sınıf savaşımlarının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağını, 3) bu diktatörlüğün, yalnızca bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma bir geçiş olduğunu göstermekten ibarettir.”[3]

Marx'ta proletarya diktatörlüğü, kapitalist toplumdan komünist topluma giden yolda ara bir aşamadır. Komünist toplumun alt-evresi olarak tasarlanan sosyalizm, proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür: "Sosyalizm, genel olarak sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması, sınıf ilişkilerine uygun düşen bütün toplumsal bağlantıların ortadan kaldırılması, bu toplumsal bağlantılardan doğan bütün düşüncelerin alt üst edilmesine varmak üzere devrimin sürekliliğinin ilanıdır, zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür."[4]

Lenin, proletarya diktatörlüğü kavramının, Marksizmin en temel kavramlarından biri olduğunu kesin bir tavırla ortaya koymuştur: “Sınıflar savaşımının kabulünü proletarya diktatoryasının kabulüne dek genişleten kişi Marksistir ancak.”[5] Önemle bilinmesi gereken, kurdukları tarih biliminin onları, sınıf savaşımlarının zorunlu olarak proletarya diktatoryasına varacağı sonucuna götürmüş olduğu, yani proletarya diktatoryasının tarihsel bir eğilim olarak belirdiğidir. “Yöneldikleri ve kuruluş sürecinde ilerledikleri bilimin ortaya koyduğu sonuçlar, onları ezilenlerin iktidarından sınıfsız topluma giden yolda bir ara aşama olarak proletarya diktatörlüğüne götürdü. Proletarya diktatörlüğü tanımlamasına olanak veren, tarih biliminin ortaya koyduğu, sınıf savaşımlarının sınıfsız bir topluma doğru geliştiği tespitidir”[6]

Sosyalizm, Marx'ta bir geçiş aşaması olarak açıklandığı için, sınıflar ve dolayısıyla sömürü henüz ortadan kalkmaz: "Öyleyse, Marksist bir bakış açısından sosyalizmin ne olamayacağını söyleyelim. Her şeyden önce: Sosyalizm, sınıfsız bir toplum değildir. Ve sınıfsız bir toplum olamadığı için de, sömürüsüz bir toplum, her tür sömürünün ortadan kaybolduğu bir toplum da değildir. Sosyalizm maddi temelleri ortadan kaybolduğu ölçüde her tür sömürünün ortadan kaybolmakta olduğu bir toplum olabilir ancak."[7]

Marx'ın sosyalizm teorisi, tarih biliminin öncüllerine dayanır. Bu anlamda inanç temelli, ütopik sosyalist tasarılardan kesin bir çizgi ile ayrılır: "Marx'ta ütopyacılığın zerresi yoktur; o tepeden tırnağa 'yeni' bir toplum tasarlamaz, tepeden tırnağa 'yeni' bir toplum türetmez. Hayır, o yalnızca yeni toplumun eskisinin içinden doğuşunu, eski toplumdan yeni topluma geçiş biçimlerini, doğal bir tarih süreci olarak irdeler."[8]

Edebiyatta ütopyacılık

Edebiyat alanında ütopik sosyalist tasarımların yapıldığı eserlere de rastlamaktayız. Rastlamaktayız diyoruz, çünkü bu eserlerin sayısı bir elin parmaklarını biraz geçecek kadar azdır. Ütopik toplum tasarımlarının edebiyat alanındaki ürünlerine geçmeden önce bu eserlerin yazılış nedenlerine bakmakta fayda var: Bu tasarımların yazılış nedenleri, içinde yaşanılan toplumsal koşulların getirdiği olumsuzluklara karşı bir çıkış yolu arama ve bir inanca dayanarak ayakta kalmaya çabalama ile açıklanabilir.

Daha Fransız ihtilalinden çok önce yazılan Thomas More’un Ütopya adlı eseri ile Tomasso Campanella’nın Güneş Ülkesi adlı eseri sömürüsüz bir dünyanın kurulmasına dair tasarlanan ilk edebi sosyalist ütopya örneklerindendir. Bu eserler, Ortaçağın 'vahşi' olarak nitelendirilebilecek toplumsal koşullarına gösterilen tepkilerin, çağdaşımız yazarlarca kaleme alınan, George Orwell’ın 1984’ü ve Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya'sı ise emperyalizme dönüşen kapitalizmin yarattığı savaşların ve sonrasında yaşanan umutsuz arayışların ürünüdür. 'Ütopik sosyalist tasarımlar' diyebileceğimiz bu eserler, yazıldıkları toplumun içinden geçtiği evrenin izlerini taşırlar. Ütopya’da, Güneş Ülkesi’nde, Farabi’nin Medinetü’l Fazıla'sında yazarlar, sisteme karşı hoşnutsuzluklarını, parçası oldukları sistemin eksiklerini ve çelişkilerini, geliştirdikleri ütopik toplumsal modellerde gözler önüne sermeye çabalayarak gösterirler. Ütopik modellerde aldıkları tavır, insanların eşitlik içinde yaşadığı ve sömürünün ortadan kalktığı bir alternatif toplum modeline ulaşmak içindir. Ancak 1984 ve Cesur Yeni Dünya’da, eşitsizliği ve sömürüyü ortadan kaldırmak için tasarlanan toplum modellerinde insanlığı daha büyük tehlikelerin, gerek açık gerekse gizlenmiş bir tahakkümün beklediği anlatılır. Bu iki ütopya örneğinde yağmurdan kaçarken doluya tutulunmaması için uyarılarda bulunulur. Yazıldıkları günün koşullarını göz önüne alırsak eğer, kapitalizmin büyümesi sürecinde ortaya çıkan paylaşım savaşlarının, faşizmin yıkıcı etkilerinin ve Sovyetler Birliği ve doğu Avrupa’da yaşanan 'reel sosyalizm deneyleri'nin başarısızlıklarının yarattığı umutsuzlukların sonuçlarıdır bu ürünler.

Sonuç olarak...

Feodalizmden başlayarak, özel mülkiyete, sistemin getirdiği baskılara, yoksulluğa tepki olarak doğan ve genel olarak özel mülkiyetin yerine kamu mülkiyetini koyarak sömürüyü ortadan kaldırma amacı güden ve ilk olarak edebi tasarılarda kendini gösteren ütopyacı sosyalizm, kapitalizmin doğumunda ve gelişmesinde yerini daha gelişkin tasarımlara bırakmıştır. Bunlar, özellikle kapitalizmin çelişkilerinin yoğun olarak hissedilmeye başlandığı Avrupa’daki burjuva devrimleri döneminde ve bu devrimler sonrasında yaşanan hayal kırıklıklarında oldukça parlak tasarılar halini aldı. Ancak bu tasarılar çoğunlukla sağduyuya ve inanca dayandıkları için teorik olarak güçlü öncüller sunamadılar.

“Marksizm öncesi 'Sol-sosyalist' kulvarda yer alanlar, genel olarak ezilenler hareketi içinde oldular, ontolojik alandaki bu duruşları onları ideolojik olarak ezilenlerin iktidarından yana bir tutum almaya itti. Teorik formülasyonları da, halk için iktidar, ezilenler için demokrasi gibi ütopik söylemler düzeyinde kaldı.”[9] Marksizmin tarih bilimini kurarak, sosyalizmin, sınıf çatışmalarının sınıfsız bir topluma doğru evrilmesinde bir aşama olacağı tespitiyle bu ütopik tasarılar geçerliklerini tümden yitirmişlerdir.

Ancak ütopyacı sosyalizm günümüzde proletarya hareketinin yaşadığı tarihsel sorunlara karşı yeniden ortaya çıkma eğilimi göstermektedir: “Ütopyacı sosyalizm, burjuva egemenliğinin gücüne karşı bir savunma hattı olarak yükseltilmek isteniyor. Ütopyacı sosyalizm, proletarya hareketinin dünya tarihsel sorunları ve başarısızlıklarına, Marksizmin yenilgilerine karşı analizden kaçma ve düşe dalma eğilimi olarak beliriyor. Onlar, Kant’ın öğüdüne uyarak, 'inanca yer vermek için, bilgiyi yerinden ediyorlar'; gelişmelere akıl yetiremiyorlar ve buradan zaten aklın yetemeyeceğini düşünüyorlar ve inanca sarılıyorlar”[10] Yapılması gereken, ütopyacı yaklaşımları tamamıyla reddetmek ve Marksizmin, tarih bilimine dayanarak ortaya koyduğu ilkeleri savunmaya devam etmek olmalıdır.

 



[1] Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Çev.: Öner Ünalan, Sol Yay., Ankara 1993, s.61,

[2] M. Rosental ve P.Yudin, Materyalist Felsefe Sözlüğü, Çev.: Enver Aytekin ve Aziz Çalışlar, Sosyal Yay., Dördüncü Basım, İstanbul 1980, s.46

[3] K. Marx - F. Engels, Seçme Yazışmalar - 1, Çev.: Yurdakul Fincancı, Sol Yay., Ankara 1995, s.75

[4] K. Marx, Fransa'da Sınıf Savaşımaları, Sol Yay., Ankara 1976, s. 64.

[5] Lenin, Devlet ve İhtilal, Çev.: Süleyman Arslan, Bilim ve Sosyalizm Yay., Ankara 1989, s.45

[6] M. Ali Tütüncüler, "Proletarya Diktatörlüğü Üzerine", Teori ve Politika/9, Kış 98, s.116

[7] Etienne Balibar, Proletarya Diktatörlüğü Üzerine, Pencere Yayınları, Çev.: M. A. Akay, İstanbul 1990, s.131.

[8] Lenin, a.g.e., s.59

[9] M. Ali Tütüncüler, "Proletarya Diktatörlüğü Üzerine", Teori ve Politika/ 9, Kış 98, s.116

[10] Melik Kara, İ. Mert, S. Sahra, Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı, Ankara 1995, s.81

Okunma 30923 kez

Son ekleyen Devrim Kalkan

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.