Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Kaos: Haddini bilmek

Yazan

Erhan Baltacı

Teorinin sonsuz evreni

Düşünce, asli işlevlerinden biri olduğu bedene yönelirken kendine gereğinden fazla önem atfediyor. Böylece düşünce, sonuçlarından bağımsız olarak kendini yanlışlayan konumlara itiliyor. Bu sürecin ‘doğal’ sonucu, düşüncenin kendisinin geçersiz, tali, arızi, aksesuar olması; bizzat kendi eliyle, tarih-dışına itilmesidir. Bundan gocunmayan düşünme pratikleri var ve onlar sonuçlarıyla intiharı işaretliyor. Düşünce, daha fazla pürüzsüzlüğü, genişliği dayatıyor; daralmaya, sıkıntıya gelemiyor. Projeler, stratejiler ancak belli bir rahatlamayı gösterdiğinde anlam kazanıyor. Düşünme, bedenin elini kolunu bağlıyor. Bedensel sıkışma, adına stres ya da başka bir şey denilsin, kendisini akıtacak kanal bulamıyor, aramıyor, zorlamıyor ya da bunları yapanları engelliyor.

Düşünce, kendi kaynağını kurutan bir pratiğe sahip. Düşünme sadece okumayla oluşan, gelişen bir şey de değil. (İnce ince düşünmenin esprisini çözümlemek de saçma zaten!) Düşünmenin içinde düşünerek düşünceye dair konuşmak baştan marjlar koyuyor. Onların içinde kendi yolunu bulabilecek bir epistemolojininse, bu nedenle, ifadesi zor.

            Dil ile düşünmenin ilişkisi üzerine çalışmalar yapılmış. Düşünme konuşmanın gölgesinde gelişmiş. Dil kendisini oradan geliştirmiş. Dil bireysel kurguya ne kadar yatkınlaşırsa, düşünme o kadar ben-merkezciliğe takılı kalmış, ben-merkezcilik düşünsel bağlamda ne kadar baskın olmuşsa dil o kadar öznelleşmiş. Dilin gelişim kanalları düşünmenin nesnel yasalarınca belirlenmiş olduğundan, düşünme içte gerçeklendiği sürece, dil kendisini kendinde geliştirmiş. Dil teorileri, ileride her şeyi dile indirgeyen epistemolojiler oluşmuş. (Dilin düşünmeyle bir bütün olarak insani oluşumun yapısına ve ruhuna kattığı arızalardan arınmak zor görünüyor.)

            Bilinen şeyin kutsallığı onun içte yüklendiği gizemden kaynaklanıyor. İçte geçen her şey belli bir gizemi baştan kendine yüklüyor. Onu satıyor. Zamansal kaygılar düşünmeyi başat bir konuma taşıyor. İşi gücü bu oluyor insanın. İş kutsallaşırsa ve düşünmek iş haline gelirse teori ve bilgi mistikleşiyor. Sonuçta, bilgi ya da teoriden pratiğe bir yol uzuyor. Aslında böylesi bir yol yok!.. Dolayımlar, burada ortam buluyor. Dolayım ağırlıktır, yoğunluktur. Bir şeye ulaşmak için geçilen köprü ya da geçit olarak görülüyor. Yani tali, önemsiz... Dolayımların önemli olduğu ideolojik mücadelede de kestirmeden gidiliyor ve ara yollarda kaybolunuluyor.

            Aslında bir yere gidildiği hatta hareket edildiği de yok!.. Atalet!.. Böyle bir yanılsama var. Teorik yüklenme, karşılığını hep tanrıyı arayarak ve bulmayı umarak, arıyor. Gezgin, seyyah, derviş, Tayfun Talipoğlu ya da Coşkun Aral oluyor. Türkiye ya da dünya avucumuzda ama n’oluyor? Oraları görmek, kendilerinden başka kime yarıyor?.. Aranan ama bir türlü bulunamayan şey, kendi gizemli yükleridir. Herkes belki de bir misyonla yüklü olarak dünyaya geldiğini düşünmektedir. Meslekler kutsaldır, gitgide yaşanan her şey, bir şeye göre, kutsallaşır. Abartılır. “Tüm evren bir enerjidir” türünden bir önerme sonuçta her şeyi bir başlıkta, bir merkezde toparlamıştır. Her şeyi kafasında çözmüştür. Her şey enerji’ye göre düzenlenebilir ya da inkar edilebilir. Bu, her şeyin, ön bir veri olarak, eşit olduğunu da gösterir. Her şey enerji olmakla, aynı öze sahip olmakla eşitlenmiştir ve onları toptan sevmeyi ya da sevmemeyi getirebilir. Uzak-doğu felsefelerinde verili olan budur. İnsani gözükenin içinde hayvani ve inorganik olan da vardır. Bu felsefeyi benimseyenler kendilerini otla, böcekle, taşla, yıldızla bir tutarlar. Şizoid bir kimliktir. Her şeyi toptan bir başlık altında toplamanın gerekçesi, yaşamı hafifletmektir.

            Belli bir sabit değerin (“enerji” gibi) etrafında kurulan bütünlük her şeyi kendisine boğar. Her şeyin bir biçimde eşitlenmesini getirir. Bu ise kişinin bütün tasavvuru içinde alan bulabilmesini sağlar. Kişi kendisini böylece rasyonelleştirir ve meşrulaştırır. Liberal düşüncenin kazancı buradadır. Ekonomik planda her şey “birey” merkezli tanımlanabilir. “Özgürlük” bunun felsefi kılıfı olur. Toplumsal ilişkiler bütününde merkeze “sermaye”nin ya da “emek”in konulmasının pratikte pek bir farkı yoktur. Sol liberaller emek merkezli düşünme ve pratikleriyle pürüzlerden kurtulurlar. Felsefi bir tasallutu Marksizm’in bütünlüğüne kadar uzatırlar. Bilim bütünü ayrıştırdığı, parçaladığı; felsefe mistik bir bütünlüğü getirdiği için politik süreçlerde daha fazla felsefi vurgular yer alır. “Birey olamadık!” çığlıkları alttan alta bütünsel, mistik bir tahakkümü çağırmıştır. Birey olmak için çırpınanlar aslında birey olmayı baştan yanlışlamışlardır. “Parti” kültürü zayıf olan Türkiye solcusu, her türden örgütsel yapıyı bireyin özgürlüğünü yanlışlayacağını düşündüğünden reddetmiş olan bir kanala sahiptir. Toplumsal-tarihsel sürecin yasaları “birey”i sıkıştırdığında ise (parti olmayan) parti kurulmuştur. Bunu nesnellik karşısında bireysel anlamda güçlü olabilmek adına yapmışlardır. Sonuç hep “güçlü ve büyük Türkiye” yalanına kadar gider... Faşizmle liberalizm arasında geçirgen bir zar vardır.

* * *

Her şey daha fazla düşünsel-bilişsel süreçlerce tarif edilmektedir. Bu ise siyaseti kıstırmakta, teorik-bilimsel gelişimi engellemektedir. Sonuçta, elbette belli ideolojik yükler vardır, ama bunlar bir süre sonra savaşılan unsurların oyuncağı olabilirler, olurlar. Düşünsel-bilişsel süreçler olacaktır, ancak onlar daha fazla nesnel dinamiklere açık hale getirilmelidir ki ortak, kolektif imgelerin gerçeğe müdahil olması sağlanabilsin... Tarih bunları tanır.

            İçte yaşananın kendi esprisi “dış”a dayatılmaktadır. Ruhsal süreçler dış, nesnel-maddi süreçleri tanımlamak için kullanılmaktadır. Ruhsal olan, kendi gerçek tasarımını, haritasını belirleyici kılar. İçsel süreçler belirgin bir “oyalanma”nın, “entellektüel kaşınma” konusudur. Her şey bu işlemler için malzeme yapılabilir. Bütünleştirmek, ilişkilendirmek daha fazla zorlama bir pratiktir. Kaybolmamak, dağılmamak için kaos etkisizleştirilir. Verili durum kaosu besleyeceği için görmezlikten gelinir. “Burjuva”, “absürd”, “gereksiz”, “sanal” gibi ifadelerle verili her türlü uyarım iptal edilir. İçte gelişen (örneğin sosyalizm) kurgu(su), geçmişten geleceğe bütünsel bir ruhun sonucu olarak görülmeye başlar. Her şey bu şekilde kafada ehlileştirilir. Psikoloji ve felsefe kaosu sakinleştiren işlemlerdir. (Duygusal Zeka, Sofi’nin Dünyası gibi kitapların çok satmasının nedeni buradadır.)

            Kişinin ya da tek tek “özne”lerin kendi meşruluklarını bulduğu koordinatların silikleşmesi ya da içinde bulundukları spektrumun daralması, her şeyi daha fazla “mikro” süreçlere ya da alanlara yöneltmektedir. Buradan örgütçükler ve kısa-erimli politikalar çıkar. “Ordu” ya da “komünist parti” türü gereklilikler silinir. Bire bir özdeşleşmeden kurtulamayanlar verili zamanı ve mekanı kendi ölçüsünde birimleştirirler. Kendi küçükse örgüt de küçük, hedef de küçük... örgüt ve tarih bu süreçte tuzbuz olur. Kafadaki topaklaşmalar ancak kişiyi (bireyi) ya da kişiye özdeş örgütü verir. Tarihsel periyodizasyon kişinin yaşamına eş ölçülerle gerçekleşir. Ölçeğin daralması, hareket alanını da daraltır. Bir-iki kurtarılmış mahalle, sendika, komite ya da birimler...

            Verili durumdan siyaset üretmenin adı, reformizmdir. Tortu halinde beyne abanan geçmiş, tarih diye bilimsel-teorik düzeyde ayrışmadığından, her türlü an’a dair pratikte başatlaşır. Geçmişten bakmak, onun sürekliliğini devam ettirmek buradan kaynaklanır. Dün-bugün-gelecek süreci parçalanır, an’lar toplamına indirgenir. An politika için belirleyicidir, ancak an’a dönük felsefi-sezgisel-doğaç yönelimler gerçekte, apolitizmi işaretler. Anda önemlileşme kişiyi kendi olmaya zorlar ya da kendisiyle barışık olmaya çağırır. Kendinin tarihsel ve toplumsal koordinat düzlemi vardır. Yatay ve dikey boyutlarda kendi tarif edilir. Kendi bu yönüyle psişik bir tarife oturtulur. Ancak toplumsal-tarihsel düzlemde tanımlanmak için başka bir bütünleyiciye; Marksizme gerek vardır. Bütünlüğün, sürekiliğin, geleceğe dönük umudun, Aydınlanma’da topaklaşan niteliği yüzyılımızın savaşlarında dağılmıştır. (II. Dünya Savaşı sonrası birçok insanın nevrotikleştiği gözlenmiştir. Savaş ortak bir uğraş alanı sunabilmiş, herkes savaş sonrası kendisiyle başbaşa kalmış, kaygı toplumları parçalamıştır. ‘68 bunun bir patlamasıdır.) Psikanalizle ilişkilendirilmesi teoride ve pratikte Marksizmi sakatlamıştır. Tarih biliminde olmayan bir kavram “birey” ekonomik, politik, toplumsal maddi süreçleri anlamakta kullanılmıştır. Birey eksenli algılama verili nesnel maddi süreçlerin anlaşılmasını önlemiştir. Verili durumun bu şekilde görmezlikten gelinmesi ise apolitizm üretir.

Dün - bugün - yarın

Yaşamın fiziğinde aksamalar olunca ona ait tekil olgular kendilerini bütüne dayatmaya başlıyor. Bütün adına konuşur ve olur duruma geliyor. Her fiil kendine ait tüm parçaları fetişleştiriyor ve kendi olmaktan çıkıyor. Ardından; ya abartılı bir bilimsellikle fiziğe gereğinden fazla vurgu yapılıyor, ya da absürd, avangard işler teorileştiriliyor. Yaşam kendi diyalektiğini belli bir tanım aralığına sıkıştırmak durumunda. Yaşamın ufkuyla ilgili bir sorun bu. Önü açık olmayan bir insan verili durumuna sağlıksız yaklaşacaktır. Onu abartabilir de, yerin dibine geçirebilir de...

            Verili durumun zamansal izdüşümü an’dır.

           Fiziğin krizi yaşamın krizi ile ilgilidir. Belli bir bütünsellikte kotarılmak zorunluluğu Newton’u var kılar. Tarihte bir gölgesi olabilir. Elma tek başına anlam taşımaz. Olayı ona indirgemek sorumsuzluktur... Newton fiziği, dağılmamak isteyen, korkak, pozitivist, sığınmacı bir yaşamın izdüşümüdür. Newton, geçmişin ipoteğinde, Aristo’yla gerekçelendirerek, fiziğini şekillendirmiştir. Kağnının ille de biri tarafından itilerek harekete geçirildiğini gören Aristo, hareketi bir başlangıçla tanımlamıştır. Bu onun düşünce dizgesine uygundur. Doğurduğu için, hayatın başı ve ilk itkisi olmasına bağlı olarak, kadını iktidara yerleştiren insanlığın düşünsel plandaki izdüşümü. Aristo’da bir ilerlemenin içindeki geri vitesin teorisi vardır. Gelişime direnen direnç noktaları metafiziğe gönderilmiştir. “Durdurun dünyayı inecek var!” çığlığının ilk örnekleri...

            Kapitalizm kaosun iç çığlığını yükseltmiştir ama bu kendisini doğallıkta tanımlayabilmiştir. Pazara inen ilişkilerin kendisini karşılayacak yaşam kültürüne gereksinimi vardır ve bu dinsel buyrukların incelmesini, esnekleşmesini getirmiştir: Protestanlık... Dağılan yaşam kendini merkezi olarak belirsiz bir noktada örgütlemek zorundadır. Yayılma kendi ritmini yaşama sunmuş, yaşam fiziğine bunu yedirmiştir. Anarşizan çıkışlar buna uyamayanların yakarışlarıdır. “Kaosu arzuluyorum” diyenler gerçekte daha farklı bir uyumlulaşmayı yaşamışlar; kendi kafalarında tasarladıkları şizoid gerçeğe gerçek-gerçekte karşılıklar aramışlardır. Kapitalizmin gerçek kimliğini anlamak Marx’a düşmüştür.

            Yaşamın fiziği hep bir donmayı ve dinginliği verir. Verili dışsal hareketliliğin durması, kafadaki tasarıya uygun müdahalelerin gerçekleştirilmesi... Oysaki hem o tasarılar hem de müdahaleler gerçeklik içermemektedir. Uzaktır. Yaşamın fiziği kendini düşünsel planda iptal etmeye meyillidir. Gerçekte bire bir karşılıklar bulunamazsa sonuç intihardır. Yasalar bunu emretmektedir ve bazen uzaydan, bir kuyruklu yıldızdan gelen ses bunu rasyonel ve meşru kılmaya yeter. Beyin kendine hep oyun oynar. Kendini kendine gizler. Yaşamın fiziği bu yüzden garip, mistik eğilimlere yönelir: budizm, taoculuk vs... Yaşamın oluşsal, kendinden esprisi kalmayınca, her parça kendini kral ilan eder ve yola devam etmek ister. Kendini ispat için dışsal karşılıklar aramaya zorlar. Kaos buradadır. Dönüp tekrar yalnızlaştığında kaos ağır gelmeye başlar ve onu düzlemek için her türlü baskı yöntemini uygular. Çeşitlilik, zenginlik, bolluk, rekabet gibi kavramlarla meşrulaştırılan kaos bu sefer arızidir. Çünkü aşırılık bilince çıkmıştır. Dışsal gelişime havale ettiği yaşamsallığını kontrol altına almak istemektedir. Metalardaki çokluk ağırlık yapmaktadır, göze batmaktadır. “Çok insan var” demeye varır iş... Nesneleşen şeyler yaşamı eksiltmektedir. Çünkü o nesnel yığın olduğu gibi özneldir. Tüm maddeleri kendinden çıkartan bilinç, kendi devinimini, onları azad etmekte bulmuştur.

            Her şeyin manipüle edilebileceği yalanı küçüklükten, oyunlarda öğretilir. Herkes bir çizgi arkasında eşit ve yanyanadır. Her şey herkese açıktır. Sınıfsal farklar yoktur. Sınıfsal eziklik bu farkları yeniden silikleştirmek için, kavga eder. (Bunun politik karşılıkları da vardır.) Yaşamsal düzlemde her şeyin herkese eşit sunulduğu yalanı birçok devrimcide mevcuttur. İlkel komünal yaşam sonrasında bu kaybedilmiştir; onlar da, o ilahi hakkı, adaleti geri getirmekle yükümlü mesihlerdir. Kaotikleşen bilincin toparlanması için uygulanan bir yoldur bu. Her şeyi çekip çeviren, halleden yansımalar olmalıdır (örgüt, lider kültü vs.). Bazıları, boylarından büyük misyonlar yükler kendilerine. Kaosu bitirecek son altın kılıç ondadır; Gordion düğümü... Daha fazla şey öğrenmeye çalışmak da burada şekillenir. Okumak, araştırmak, bilim ve felsefe... Felsefenin doğal olarak, belirgin bir ağırlığı vardır. Her şeyi belli kavram çiftlerine indirgeyen, her şeyi onların etrafında tavaf ettiren kişi için felsefe büyük bir hazinedir. Ancak bir kez girildikten sonra kolay kolay çıkılmayan dehlizdir felsefe. Kendini kendinde hissettirene kadar çok emek harcamak gerekir. Orada Aristo, Sokrates ya da diğer onlarca filozoftan biri olmak ağır bir iştir. Birçok felsefeci kolayını bulur, birine yamanır. Artık hep onun dilinden konuşacaktır. Felsefedeki kaosu halledenlerden biri de Marx’tır. O felsefe karşıtıdır. Hem de içindedir. Felsefenin gerçekleştirilerek ortadan kaldırılabileceğine inanır. Bu yüzyılda, işin sadece bir yönüne abanan yüzlerce (Marksist) düşünür vardır. “Politika felsefenin gerçekleştirilmesidir” diyen Gramsci, “proletarya, felsefenin tecellisidir” diyen Lukacs... Hep, kaosa haddini bilmeden yaklaşmanın sonuçları...

            Kaosun kucaklanması... Bugün hep veridir. Konuşan herkeste bugünün ağırlığı hep hissedilir. Yapanlarda da... Bugün, dünden alıntılar yaparak anlaşılır. ‘Ölü geçmiş’in canlı uzantısı olmak birçok kişiye doğru gelir ama bu kolaydır... Babalar (erkek) çocuklarını kendi gelecekleri olarak tasarlarlar. Onlar babaların gelecek imgesidir. Yarına uzatılmış yaşamdır. Bu zamansaldır. Mekansal olarak; evlerini gittikleri yerlere arabalarıyla taşıyan, uzatan insanlar, ev imgelerini her yere taşırlar. Bunların ortak işaretleri bile vardır. Cansız geçmişin devamı olmak politik düzlemde gericilik olarak görülür. Bir köke bağlanmak ve onun sürekliliğinin içinde olmak, ideolojik olarak da anlamlıdır. Ancak geçmişten getirilenlerin bugüne ipotek koyması yanlıştır. Bir yerde Çulhaoğlu; “Marksistlerin gözü geçmiştedir hep” diyordu... Walter Benjamin, Tarih Felsefesinde bugüne daha açık gözlerle yaklaşmak gerektiğini söylüyor. Hatta haşhaş çiğnemekten ya da afyon kullanmaktan söz ediyor. Sonuçta da gayet mistik, materyalizmin düşünsel planda düştüğü idealist dehlizlere giriyor ve kaybediyor; intihar ediyor. Robespierre’den bir alıntı yapıyor; onun Sezar’ın alıntısı olduğunu söylüyor. Aydınlanma da Helenistik estetiğin dışavurumu olarak görülür çoğu zaman. Ayrıca Marx da buna geçiştirmeli bir yanıt veriyor; “Neden o zamanın eserleri bizi hala etkileyebiliyor?” sorusunu aralıklı bırakıyor.

            Tarihe ait olguların basitleştirilip yan yana dizilmesi ve topluca idam edilmesi var. Geçmişin ölü toprağında gezinen gezginlerin kendilerini bugünde kaybetmemeleri için hiçbir neden yok. Politik düzlemde; geçmişten ya da gelecekten referanslarla taktik geliştirilemez. Politika bıçak sırtındadır. Bir tarafında dine, felsefeye, etiğe, estetiğe kadar derinleşen bir uçurum, bir tarafında, pozitivist körlük, bilimci aranışlar, kitlenmeler, matematiksel indirgemecilik... Verili çoğulluğa tahakkümcü yaklaşıp, her şeyi düzlemenin adı post-Marksizm olmuştur. Politik alanda çarpışanların hadlerini bilmeleri gerekir. Geçmişten referanslar arandığında kapısı çalınanlar hep bugünü kurtarmaya yarayacak şeylerdir. Yan yana dizilen olgular tarihsel bağlantılarını yitirir ve bağımsız bir karakter edinirler. Bu, diyalektiğin körleşmesi ya da silinmesini getirir. Bilgi küpü olanlar, bilginin tarihsel referanslarına abanırlar. Onun güncellikte taranması ise boşa çabadır. Çünkü bu çaba bilginin mistik değerini siler. Dokunduğunda aşkının biteceğini sanan alıklar gibi platonik takılınır. Tarihsellik, pratikte işlenmediği sürece boşa kürek çekilir. Bu, tarihin hakkını vererek olur... Dünün, bugünle ve gelecekle bir hesabı yoktur.            

            Ölü geçmişin canlı uzantısı olmak kolaydır, çünkü; geçmiş veridir ve bu, şimdide bir ayrıcalık sunar. Şimdinin çeşitliliğini ya da kaosunu düzler. Bu da pürüzsüzlük ve sakinliktir. Düşsel-düşünsel planda yaşanan ilahi huzur kendisine alan açar. Ama bu bile baştan terlemeyi gerektirir. Emek zamana yayılır. Zamanla halledilecek bir yığın iş bulunmuş olur. Beckett’in Godot’yu Beklerken’de dediği gibi, sihirbazlıktır bu. Taylorist bir tutumla iş açılır başa. Bu oyalanmaktır, yaşarmış gibi yapmaktır...

            Ölü geçmişin üzerinde gezinen göz kördür.

 

 

Okunma 13040 kez

Son ekleyen Erhan Baltacı

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.