Türkiye Bir Devrim Ülkesi mi? Huzursuz ‘asi’ ile kullaşmış ‘barbar’ arasında…

Yazan

Türkiye Bir Devrim Ülkesi mi?

Huzursuz ‘asi’ ile kullaşmış ‘barbar’ arasında…



Mücadele hiçbir koşulda bitmeyecek. Ama 24 Haziran ya da devamındaki seçimlerde Tayyip Erdoğan rejiminin yenilgisi ya da yenilmeye başlamasının bir zafer olacağı açıktır.

Buna karşılık, ezilenlerin devrimci kurtuluş davasını izleyenlerin, azıcık payları olsa da, zafer naraları atmalarını gerektirecek bir şey olmayacaktır. Çünkü bir yandan bu zaferde açık ara en büyük pay ezilenler bakımından Kürdistan Özgürlük Hareketine ait, ve öte yandan, bu zaferin devrimin sürecine bir başlangıç olacağı gerçeksiz bir iyimserlik olacaktır. Asıl, zaferin meyvelerini yemek üzere egemenlerin kadim öteki kanadı bütün donanımıyla hazır ve nazır olacaktır.

Devrimci kurtuluş davası güdenlerin başkasının bileğiyle kazanılmış zaferlerin şerefine kadeh kaldırması haramdır.

*

Türkiye, inatçı bir devrimciliğin varlığı bakımından dünyanın önde gelen ülkeleri arasında sayılabilir. Ama bu devrimcilik, birkaç yıl dışında hiçbir zaman iktidarı sarsıcı düzeye ulaşamadı ve hep, küçük devrimci örgütlerin ülke ölçeği bakımından önemsiz sayıdaki militanlarının direşken mücadelesi olarak sürdü. 1971’den beri –neredeyse- kesintisiz akan bir tarihten söz ediyoruz. Devrimcilik, her zaman, ama menziline hiçbir zaman yaklaşamayan bir varlık olarak var. Bu durum, devrim aleyhine yapısal birtakım etmenlerin var olduğunu düşündürtüyor.

Aşağıdaki satırlarda, Türkiye’nin, özellikle Kürdistan kendine özgü bir tarihin konusu olarak ayrıldıktan sonra, devrim bakımından ilan edildiği kadar uygun bir yer olmadığı, ya da aykırı bazı temel unsurlar barındırdığına ilişkin bir tartışma yapılacak. Bununla da kalınmayacak; Türkiye’nin –batısının–, bir mim koymak gerekirse, Gezi Ayaklanmasından beri, devrimsizlik bakımından özel bir tarihsel döneme girdiği savunulacak.

Türkiye’de sol harekete yatkın ezilenleri ve özellikle genç kuşakları bir ‘özgürlükçülük’ hayaleti sarmalamış bulunuyor. Gezi Ayaklanması günlerinde bir tutkal olan özgürlükçülük, ‘normal günlerde’ ezilenlerin dağınıklığını modelleştiren bir çözücü işlevi görüyor.

Ancak şu önerme dönemin sabitidir: Türkiye’de devlet iktidarına yönelen her tepki, hangi sınıftan, hangi saikle ve hangi politik tarzdan geliyorsa gelsin nesnel olarak iyidir, ve asgari koşullar sağlanınca, işi yokuşa sürmeden desteklenmelidir.



Şiddet ve kitlesellik

Hiçbir devrimci mücadele, bir süreci göz önüne alıyorsak, yeter ölçekte şiddetsiz, kitlesiz ve elbette örgütsüz olamaz. İki örnek dışında, Türkiye bu üç öğe bakımından hem süreç hem de anlarda her zaman yetersiz oldu.

Türkiye, şiddetin, genellikle varsayılana aykırı olarak, yüksek düzeyde seyrettiği bir ülke değil. Bunu, cumhuriyet tarihi boyunca gözleyebiliriz. Aynı şekilde, kitle hareketleri de genellikle yaygın ve yüksek denebilecek bir seyirde olmadı.

Öncelikle, iki kanada ayrılmış egemenler arasındaki mücadele neredeyse kansız yürümüştür cumhuriyet dönemi boyunca. Cumhuriyetin ilk yıllarıyla, 1960’taki darbede akıtılan kan pek azdır. Cumhuriyetin ilk yıllarında ve Kurtuluş Savaşı içinde egemenlerin öteki kanadına yönelik kanlı kampanyalar yapıldığı, müptezel İslami çevrelerin uydurmasıdır. Ancak İslamcı sünepe cenk hikayeciliğinin menkıbevi zihni için yeterlidir birkaç idam. Egemenler, mücadelelerini devletin âli menfaatlerini sürekli gözeterek sürdürmüştür. Ya da “İslamcı muhafazakâr” denilen egemen kanat hiçbir şey için canını vermeye yanaşmayacak bir tıynete sahip olduğundan şiddetli bir mücadele olmamıştır. Egemen kanatlardan birinden biri, ötekiyle, ne alt sınıf ve kesimlerle bağlaşma kurarak şiddetli bir kavgaya girişmiştir, ne de başka dış güçlere dayanarak… Birçok başka ülkenin tarihinde çokça görülen bu türden örnekleri Türkiye tarihinde göremeyiz. Türkiye, biricikliğiyle değil, kendine benzerlerle bir öbek oluşturacaktır bu tabloyla. Egemenler arasında şu sıralarda süren mücadele de demokratik olmasa da gayet kansız bir şekilde sürmektedir.

Ezilen halk yığınlarına bu tarihte, özne konumuna yerleşecek bir eylemsellik düşmemiştir. Halk yığınları, egemen kanatlardan birine ya da ötekine dayanak ve malzeme olmuştur. Yığınlar, düzenden rahatsızlıklarını egemenlerin ardına takılarak ifade etmiş ve giderek onlarla yaygın patronaj ilişkisi kurmaya yönelmişlerdir. Ama bu haliyle bile halk yığınları arasında derin bir yarılma ortaya çıkmış ve bu yarık şu ana kadar aşılamamıştır. Bu tarihsel gerçek ortamında, bütün tarihi boyunca Türkiye sol hareketi, ikiye bölünmüş halk yığınlarının yalnızca bir kesiminin içinde olmuş, oradan çıkmış ve oraya yönelmiştir.

Türkiye tarihinin, ezilen sınıfların –kuvvetli– muhalefet ya da –şiddetli– isyan hareketleri yönünden hiç de zengin olmadığını vurgulamak zorunlu. Bu konuda devrimci karşılıklar arayan Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya’nın kitle hareketinin tarihsel ve güncel durgunluğunu saptadığını görürüz –üstelik bu devrimciler, içinde bulundukları koşulların devrimci mücadele için son derece elverişli olduğunu savunur. Devletle dolaysızca ve belli bir süre karşı karşıya gelen işçi hareketi yoktur bu onyıllar boyunca. Öğrenci gençliğin hareketliliği dışında köylülük ya da küçük burjuvazinin önemli bir hareketi de görülmemiştir. İşçilerin 15-16 Haziran 1970’teki hareketinin açık ara önde gelen örnek olduğu bir tarih, beklenti eşiğini pek düşük tutan bir tarihtir. Münhasıran işçi sınıfına ait olmak bakımından anılan örneklerin tümü, dünya-tarihsel bakımdan dikkate değer olmaktan uzak hareketlerdir.

Bu özelliklere karşın, 1974-80 aralığının Türkiye tarihi bakımından, öncesi ve sonrasıyla, biricik olma özelliği taşıdığı belirtilmelidir. Bu yıllarda, yaygın bir kitle hareketliliği oldu, şiddet günlük yaşamın bir olgusu haline dönüştü. Bu dönemi iç savaş olarak niteleyenler de oldu. Geniş bir kitle hareketliliğinin olduğu bu yılları devrimci hareket değerlendirememiştir. Devletin saldırıları sonucu daralan kitleselliğe karşın, elde edilmiş mevziler, 12 Eylül 1980 askeri darbesine direnilmemesiyle çarçur edildi. Türkiye devrimci hareketinin önüne çıkan tek olanaklı yıllar, devrimcilerin iktidara yürümek olmasa da, sınırları zorlayan kararlı bir hamleye cüret edememesi sonucu harcanmış oldu.

Türkiye’de doğrudan devrimci örgütlerin inisiyatifi bakımından önemli olan bir başka tarih dilimi, 1987’de başlayarak 1992’de biten Devrimci Sol dönemidir. Devrimci Sol, bu yıllarda, devrimci hareketin 12 Eylül öncesi cüret edemediği bir devrimci kampanyaya girişmiş, devleti ve kitleleri etkilemiş, ama bu “düello”dan yenik çıkmıştır. 1995’teki Gazi Mahallesi katliamı ardından gelişen hareketliliğin yanılsama havası, devletin kısa sürede kontrol altına almasıyla sönmüştür.

Yıpratıcı bir saldırıyla girilen 2000’ler, devrimci hareketlerin faaliyetlerini sürdürdüğü ama ölçek bakımından giderek zayıfladığı yıllar olarak kaydedildi. Küçülmeye, birçok örgütün dağılması da eklendi bu yıllarda.

Baştan beri, Türkiye’de devrimci hareketin temel bir karakteristiği, devletle karşılaşma ölçeği bakımından küçük ve önemsiz örgütlerin varlığıdır. Devrimci örgütler, ancak toplam varlıklarıyla yarı-kendiliğinden bir güç sayılabilecekleri 74-80 dahil hiçbir dönemde, önemli bir örgütsel güce erişemediler. Buna karşın dağlarda şu ya da bu sayıda ve şu ya da bu bölgede, kentlerde şu ya da bu sayıda ama her zaman silahlı birimler bulundurabildiler.



Yanlışlayarak ayrışan Kürdistan

Bu yaklaşımı yanlışlayan bir öğe elbette Kürdistan’dır. Şiddet ve kitlesellik bakımından, Kürdistan, cumhuriyetin ilk onyılında önemli hareketlere sahne oldu. Kürt ulusunun cumhuriyetin yeni tarz hakimiyet atağına itirazı, kanlı şekilde bastırıldı. Dersim’de cereyan eden olayların ise esasen devletin bir sosyaliteye saldırısı olduğunu biliyoruz. Kürdistan, ayrı bir özgüllük olduğunu hep hissettirdi, ama özellikle 1984’ten itibaren başkalık politik bir nitelik de kazandı ve PKK’nin öncülüğünde yürütülen ulusal kurtuluş /özgürlük hareketi, şiddeti ve kitleselliğiyle sürüyor. Şu anda, Türkiye sınırlarını da aşarak, Kürdistan’da, dünyanın en büyük devrimci hareketi mücadele yürütüyor.



Barbarlıktan asiliğe toplumsal evrim

Yetersiz ama direşkenlikle süren devrimciliğe, giderek azalarak da olsa hep yataklık eden bir sosyo-ideolojik ortam, geride bıraktığımız onyıla kadar varlığını koruyabildi. Ama, özellikle 2013’teki Gezi Ayaklanmasıyla birlikte, Türkiye’de devrimci hareketin içinden geldiği geniş yığınların, devrime yakın olmamaktan da fazla, devrim ihtiyacını geride bırakan, aşan bir görünüme büründüğünü görüyoruz. Katılmasa da devrimciliğin koşullarına otantik olarak elverişlilik gösteren halk yığınlarında artık, devrimciliğin dışarlıklı ve belki daha önemlisi eskiye ait bir nitelik olarak algılandığı görülmeye başladı.

Devrimci hareket, 1960 ve ‘70’lerden başlayarak hep aynı toplum kesimine dayandı. Ağırlıklı olarak köyden kente göçenlerin oluşturduğu bu toplum kesiminin ilk kuşağı kente entegre olma sancısını, sonraki kuşağı kentte yer tutma çabasını, ardından en son kuşağı, kentli olarak yabancı olanı dışlama ve tepki tarzını deneyimledi.

1960’lar ve ‘70’ler ilk dönemdi ve kente göçen toplum kesimi yersiz yurtsuzluk içinde hareketliydi. Bu dönem, ‘gecekondulaşma’ olarak anılabilir.

1980 ve ‘90’larda, aynı kimselerin kendileri ya da çocuklarının kentte yer tutma, kimlik edinme mücadelesi yaşandı. Esas olarak kamu emekçileri hareketiydi bunu karakterize eden.

2000’lerle birlikte, aynı toplum kesiminin yeni kuşaklarının hareketine tanık olduk. Artık bu kesim, “kent sosyolojisi” bakımından “kentli yurttaş”ın standardını gösteriyordu. Rol değişimi yaşanmıştı ve kentli olarak, kent yaşamına yabancı ya da aykırıya tepki göstermeye yöneliyorlardı. (Bu seyri, bir Dersimli veya Çorumlu sülalenin dede-nineden torunlara, üç kuşağında izlemek mümkündür.)

Böyle bir ortamda, 2013’te Türkiye tarihinin tek genel halk ayaklanması patladı. Gezi Ayaklanması, Türkiye sol ve devrimci hareketinin içinde yuvalandığı toplum kesimlerinde ortaya çıktı. Buna karşın, sol ve devrimci hareket bu ayaklanmayı şaşkınlık, iyicillik, tedirginlik ve coşkuyla karşıladı. İşte, hareketsizliğinden şikâyet edilen yığınlar alabildiğine hareket halindeydi! Daha ne isteyecekti devrimciler!

Ancak aradan geçen yıllar yeterince gösterdi; Gezi Ayaklanması sol ve devrimci harekete yeni bir nefes olmadı. Ne saflar yeni kuşağın akınına uğradı, ne mücadele yöntemleri zenginleşti. Burada belki, 15-16 Haziran 1970’teki büyük işçi ayaklanmasıyla ilgili dersler akla getirilmelidir. Devrimci gençlik örgütleri, bu hareketin ardından, işçi sınıfının önemini teslim etti, ama politik örgütsüz bir hareketin yenilgiye mahkûm olduğunu, kentlerin devletin kolayca kontrol kurduğu alanlar olduğunu değerlendirdi. Nitekim, ardından gelişen ‘71 devrimciliği’ne hiçbir önemli ve anlamlı katkısı olmadı 15-16 Haziran’ın. Sonraki yıllarda da, metropol ve kentlerdeki işçiler esas olarak reformcu sosyalizm akımlarının ardında saf tuttu.

Gezi’nin farkı, hiçbir örgütlenmenin ardına çekilmeye tenezzül etmemesi oldu. Gezi Ayaklanmasının Türkiye’de yeni türden bir toplumsal profilin itirazının eseri olduğunu ve bunların ideolojisinin de yeni olduğunu saptamıştı Teori ve Politika.1 Bu muhalefet tarzı ve failleri, politik, toplumsal ve ideolojik bakımdan yeniydi ve Türkiye’de devrimci mücadele için yeni bir sorunsal teşkil etmekteydi. Geziciler “asi”ydi ve ideolojileri “özgürlükçülük”tü (libertaryenizm).

Geride kalan yıllar boyunca Türkiye’de devrimci hareketin dayandığı iç barbarlar yok oldu. Bugün onların çocukları asiler olarak hareket halinde. Eski barbar kuşaklar da, yaygın olarak, asiymişçesine davranıyor ve yaşıyor! (Bu kuşaklarda görülen iğretiliğin nedeni, ıskaladıkları asiliği yakalamaya dönük dramatik çabadır.)

Ekonomik temeli olan bu sosyolojik dönüşüm, ezilenlerin ideolojik dönüşümüyle birlikte seyretmiştir. Asi ezilenler, geçmişin bütüncül ve homojen (modernist!) ideolojik yöneliminden uzaklaşmış ve yatay heterojen bir ideoloji üretir hale gelmiştir.



Necmi Erdoğan’a göre “baş çelişki” ve “suni denge”

Burada, Türkiye’de toplumun temel dinamiğini belirleyen bir baş çelişki olduğunu ileri süren Necmi Erdoğan’ın anlatımı devreye girmelidir:

Türkiye toplumunun temel dinamiğini belirleyen bir baş çelişki var ki, o da tek adama iradesini teslim etme veya etmiş görünme ile kendini bağımsız ve özgür bir özne olarak kurma ve kolektif aidiyetlere karşı, inançsızlık arasındaki çelişki.”2

Necmi Erdoğan, baş çelişkiye bağlı ikinci bir çelişkiden söz ediyor:

Bu bakımdan, toplumsal ve siyasal muhalefetin yaşadığı ve sözünü ettiğim baş çelişkiyle de ilişkisi kurulabilecek bir çelişkiden daha söz etmemiz gerekiyor. Buradaki çelişki ise, AKP rejiminden popüler memnuniyetsizlik ile başka bir hayatın olanaklılığına inançsızlık, diktatörlükten veya savaş tehlikesinden ürkme ile bunları bertaraf etmenin gerektirdiği siyasallık veya militanlık biçimlerine karşı mesafeli duruş, tepki hissedilen toplumsal sorunların kolektif karakterini görme ile siyasal pratikten kaçınma arasında. Günümüzün ‘suni dengesi’ de diyebiliriz buna.

Türkiye toplumunun bugünkü görünümünün en dramatik yanı, iki kutuptan birinin iradesini tek adama teslim etmeye hazır görünmesi ile diğerini oluşturan kitlenin azımsanamayacak bir kısmının ‘hükümran bireyler’ olarak kimseye tabi olmayı istememesi ve –bırakın iradesinden tek adam için feragat etmeyi– bir örgütlenmeyle özdeşleşmekten ve onun için seferber olmaktan kaçınmasında yatıyor. Başka deyişle, bir kişinin ağzına bakanlarla Haziran’ın gençliğinde olduğu gibi kimseden talimat almadan kendi hayatının yazarı olmak, kendi sözünü söylemek ve kendi sloganını geliştirmek isteyenler arasında çarpıcı bir karşıtlık var. Türkiye’nin geleceğini bu çelişkinin hangi yönde çözüleceği belirleyecek.”

Kürt Hareketinin kitlesini özenle ayıran Necmi Erdoğan’ın bu sağlam görüşleri, devrim bakımından vahim bir tabloyla karşı karşıya olunduğunu gösteriyor.

Necmi Erdoğan, her şeye karşın iyimser bir söz etme gereği de duyuyor ve “modern Türkiye’de oluşan demokratik bilinç ve mücadele birikiminin yarattığı güçlü gelenek kolayca alt edilemeyecektir” diyerek sözlerini bitiriyor. Bu öngörünün, ezilenlerin devrimci kurtuluş davası bakımından değil, ezeni ve ezileniyle Tayyip rejimiyle mücadele halindeki “ikinci ulus” bakımından karşılığı olduğunu sanıyoruz.



Özgürlükçülük ideolojisi

Türkiye’de bir özgürlükçülük hayaleti dolaşıyor! Tayyip Erdoğan rejimine karşı çıkan toplum kesimleri adeta özgürlükçülük soluyor. Özgürlükçülük, toplumun önemli bir kesimini saran ve belli bir tarzda düşünmelerine, belli bir tarzda davranmalarına yol açan bir gaz bulutu gibi.

Özgürlükçü ideolojik yönelimin Türkiye’de 1980’lerde ortaya çıktığı söylenebilir. O yıllardan beri genel olarak liberalizm ya da sivil toplumculuk gibi bir şekil içinde hareket ediyor ve devrimci hareketle bu bakımdan ilişkileniyordu. Ama özgürlükçülüğün, 2000’lerin ilk onyılının sonlarına kadar muhalefet hareketine egemen olduğunu ya da muhalefet hareketini bir “esir” gibi sarmaladığını söyleyemeyiz. Nihayet, özgürlükçülüğün muhalefet hareketine damgasını vurduğu moment Gezi Ayaklanması oldu.

Gezi Ayaklanmasının kendiliğinden ideolojisi özgürlükçülüktü. Hiyerarşi, örgüt, aidiyet, adanmışlık bu topluluğun ideolojik olarak karşı olduğu bir şeydi.

İşte bugün, hareket etmese de duyarlı olan, Tayyip Erdoğan Türkiyesine ve toplumuna karşı duran, devrimcilerin ve her kesimin bir şeyler beklediği topluluğun karakteristiğinin bu şekilde ifade edileceği görüşündeyiz.

Özgürlükçü ideolojinin bir sosyo-ekonomik temelden beslendiği veya ancak bu temelde yeşerebileceği açıktır. AKP’nin iktidar olduğu yıllar boyunca Türkiye ekonomisinin belli ölçüde geliştiği ve coğrafi olarak Batı ya da kıyı bölgeleriyle büyük kentlerde Avrupa standartlarına yakın bir yaşam süren geniş bir topluluğun oluştuğu göz önüne alınmalıdır. Bu yıllarda geniş anlamda ‘orta sınıflar’ görece genişledi ve belli bir yaşam standardına ulaşan bu toplumsal kesimler, özgürlükçü ideolojinin yaşayabileceği verimli bir alan oldu. Öte yandan, özgürlükçülüğün şiddet düzeyi görece yüksek bir toplumda da yeşeremeyeceği açıktır. Libertaryen ideoloji, ancak uygun ılıman iklimlerde kapsayıcı ve sonuç alıcı olabilir. Karşı tarafın sert saldırılarına göğüs gerecek bir “öz”ü yoktur libertaryenizmin.

Gezi Ayaklanması, Türkiye’de sol hareketin devrimci hareketle birlikte dayandığı toplumsal kesimin profilini vermeye yetecek bir örnektir. Sol hareketin Gezi Ayaklanmasını modelleştiren örnekleri yanında, öyle bir hareketin tekrar ortaya çıkması için politik tarz ve form oluşturanların varlığını kaydediyoruz.

Gezi Ayaklanmasına dayanma politikasının devrimcilik bakımından paradoksal olduğunu ileri süreceğiz. Çünkü bu ayaklanma, devletin şiddet aygıtlarının ancak gayet sınırlı bir uygulaması koşullarında ve ‘düşmanlar’ değil, ancak ‘hasımlar’ arası bir çekişme dünyasının topluluğunca ortaya çıkmıştı. Gezi Ayaklanmasına, kentlerin varoşlarındaki devrimci eğilimli kesimler de katılmıştı elbette, ama harekete niteliğini verenler bu kesimler değildi.

Gezi Ayaklanması günlerinde polise gitarıyla karşı duran gencin fotoğrafı çok güzeldi! Ama bir asinin şenlikli, çocuksu oyunuydu tek başına alındığında. 68 eylemlerinde Kızıl Dany’yi polise şımarıkça gülümserken gösteren fotoğraf da aynı türdendi. Kızıl Dany’nin yoludur asilerin normal kral yolu. 68’in kendi başına özel bir değeri yoktu; 71’i olmayan bir 68’den düzeni tehdit eden hiçbir şey çıkmadı.

Gezi Ayaklanmasını karakterize eden asiliğin devrimci olmadığını ve olmasının çok zor olduğunu o muazzam günlerin sıcağında bile ifade ettik. Gezi, asilerin arızi hareketi değil genel ayaklanmaydı. Asilik ancak eyleminin dönüştürücülüğüyle olumlu bir tarihsel rol oynayabilirdi. Asiliğin idealizasyonu ya da asi tarzın modelleştirilmesi, dolayısıyla özgürlükçülüğün bayraklaştırılması, kendini devrimciliğe kategorik olarak kapatmak olacaktı.3

Örgütsüz olmayı ideoloji ve yaşam biçimi olarak benimseyen, adanmışlığı biat kültürü olarak iliklerinden hor gören, birey varlığını indirgenemez bir değer olarak kabul eden, fedakârlığı eski dünyanın bir değeri olarak reddeden, şiddeti ancak karşı tarafın kötü bir özelliği olarak tanıyan, vatan ve din için ölmek kadar devrim için ölmeyi de yalancı bir kutsallığın peşindeki pre-modern topluluklara özgü bir duyu sayan, merkezileşmeyi özgürlüğüne tasallut olarak değerlendiren bir toplumdan devrimciliğin nasıl çıkacağı büyük ve ağır bir sorudur.

Libertaryenizm, Gezi gibi momentlerde birleştiren bir tutkal, ama normal zamanlarda safların sıkılaşmasını engelleyen bir çözücü, seyreltici olarak işlevlidir.





Asilerin kadın hareketi

Özgürlükçü ideolojik yönelimlerden başlıcasının kadın hareketine ait olduğunu vurgulamak zorunludur. Türkiye’deki kadın hareketi, yaygınlaştığı ve güçlendiği oranda vurgulu ve dominant bir ideolojik, kültürel norm dayatıyor. Feminist teorilerin niteliğinden bağımsız olarak, hareketin toplumsal ve politik dışavurumunun söz konusu eğik düzlemin ivmesi en yüksek öğesi olduğunu söyleyebiliriz. Normunu, Batı uygarlığının ta içinde bulan, ama kesinlikle onu köklü bir eleştiriye tabi tutamayan bir hareket var yanı başımızda.

Kadın hareketi, Türkiye’de şu yıllarda devrimci hareketin en zayıf ve dirençsiz olduğu konuyu oluşturmaktadır. Sol hareketin, kadın hareketinin söylemine karşı sessizliği manidardır. Bunda, yaygın kabulün etkisine, içten içe biriken bir tepkinin de eşlik ettiğini gözlemliyoruz. Ezilenlerin –kadınlar kadar çok da olsa!– bir kesimine pozitif ayrımcılık, ezilenlerin ‘pan-teori ve politika’sı olan Marksizmin ayrıcalığını geriye çekmek anlamına gelmemelidir.



Muhteşem manzara. Bundan daha güzeli olabilir mi?”

Ertuğrul Özkök

Bu hafta Hürriyet Pazar’da en ilgimi çeken yazılardan biri, Ali Tufan Koç’un modern dergi yayıncılığının efsane ismi Tina Brown’la yaptığı mülakattı.

Vanity Fair dergisinin eski editörü Brown, her yıl “Dünyada Kadınlar” başlıklı bir panel düzenliyor. Ali Tufan Koç, ona bu yıl 8 Mart günü Beyoğlu’nda yapılan kadın yürüyüşünün 11 Mart günü Hürriyet Pazar’ın kapağında yayınlanan fotoğrafını göstermiş.

Tina Brown’ın tepkisi şu olmuş:

Muhteşem bir manzara bu. Bundan daha güzeli olabilir mi? Bu görseli bana da gönderir misin? Konferansta açılış videosunda göstermek isterim.”

Bu yıl 8 Mart günü, kadın hareketi konusunda bir milat oldu.

Gerçek yeni Türkiye’nin tarihini moderni ile, muhafazakârı ile Türk kadını yazacak...4



Asilerin özgür dünyası

Özgürlükçülüğün, zengin Batı dünyasının geniş hegemonik şemsiyesi altında kendine korunaklı bir yer bulduğu görülür. Bu ideolojik eğilimin kurgularından biri gayet sıradan ama yabana atılmayacak kadar güçlüdür. Tayyip Erdoğan diktatörlüğü, özgürlükçülerin güçlü nefretini “Kuzey Kore”, Çin, İran ve Rusya diktatörlükleriyle paralelliği üzerinden alıyor. “Diktatörlükler ve totaliterlikler” karşısında, gönül rahatlığıyla Batı uygarlığının demokratik ve evrensel değerlerinin eleştirel bir izleyicisidir özgürlükçü hat.

Özgürlükçü ideolojinin taşıyıcılarıyla devrimci hareketin nesnel –ve çoğu zaman öznel- olarak bağlaşık olduğu ortada. Bu kesimlerin tümüyle, Tayyip rejimine karşı mücadele ortaklığı içindeyiz. Ama hiç kimse sokakta, okulda, metroda, hapishanede, duruşma salonunda sadece eylemli fiziksel varlıkla görünmüyor. Her fiziksel varlık, ideolojisiyle birlikte gösteriyor kendini. Yanı başımızda Tayyip diktatörlüğüne “Kuzey Kore”deki diktatörle birlikte lanet okuyanlar olacak, devletin şiddetini devrimcinin şiddetini de katarak kınayanlar olacak, özgürlük sloganını Batılı katillerle birlikte haykıranlar olacak…5

Mücadelenin uzun süreci, pek az anda, sadece “alevler”e odaklanmayı gerektirir.6 Çoğu zaman devlete karşı mücadeleye yanı başımızdakilerle kendimizi ayrıştıracağımız ideolojik mücadele eşlik eder. Mücadele konusu ideolojilerin çoğu, ezilenlerin edindiği ezen ideolojileridir, fakat ezilenlerin bir çocuk saflığında olmadığını, kültürlerine ve iliklerine sinmiş birtakım düşman öğeleri taşıdıklarını gözden kaçırmamalıyız.



Devrim ‘ileri’ye mi aittir?

Bu olgulara karşın, bazı yazarların, Gezi Ayaklanmacılarının yeni tür devrimin özne tipini verdiğini, yeni devrimlerin kapitalist üretim güçlerinin en ileri insan öğelerince yapılacağını iddia ettiğini görüyoruz. Gezi Ayaklanması ve sonraki tarih onlara göre, devrimlerin “üretken, eğitimli, kültürlü bir nitelikli toplum kesimi” tarafından yapılacağını göstermektedir. Bu yolda ilerlenmelidir!

Buna karşılık, geçmiş devrim ve devrimci mücadele deneyimlerinin bize verdiği ‘ampirik devrim teorisi’ni izlediğimizde başka bir tablo çizmek durumunda kalırız.

Devrimlerin, toplumların en ileri kesimleri değil, en geri olmasa da görece geri kesimleri tarafından yapıldığını biliyoruz. Tarihte, en ileri üretken güçlerin, devlette bir önemli temsilini bulan geri üretim ilişkileriyle çatışmasının devrimle sonuçlandığı hiçbir örnek yok.

Eğer devrim sürecini, kapitalistleşmenin ‘fay hatları’nda, ayrı üretim tarzlarının ya da aynı üretim tarzının farklı formlarının karşılaşma ve dolayısıyla kırıklı geçiş yerlerindeki gerilim ve çarpışmalarda arayacaksak, sol hareketin dayandığı toplumsal kesimlerin esasen bu hatlardan uzaklaştığı, ya da en azından uzaklaşma eğiliminde belli bir mesafe kat etmiş olduğu söylenmek zorundadır. Söz konusu hatların üzerinde yer alan toplumsal kesimler, alt ya da üst sınıf ve tabakalar olsun, fark etmez, sert hareket tarzlarına sahip olur.

Nitekim, bir başka anlatımla, Türkiye’de muhalefet hareketinin ana yönü, 2000’li yıllara kadar ‘kente doğru’ydu. Ama 2010 dolaylarından sonra, hareketin yönünün değiştiğini görüyoruz. Artık muhalefet hareketi, kent ve özellikle metropol merkezlerine yerleşerek, karşısına çıkan güçlere karşı bir savunma yürütüyor. Yeni dönemin muhalefet hareketi, ‘kentten doğru’ bir ivmeye sahip. Yeni döneme gelinceye kadar, çevreden merkeze doğru bir hareket vardı. Ama artık merkezde ortaya çıkan bir tepki görüyoruz. Sol hareketin dayandığı toplumsal kesimlerin bu uç ya da ileri yerde konumlanmış olduğu söylenebilir.

Hiçbir başarılı devrim ya da önemli devrimci hareket, toplumsal yapının merkezinde konumlanmış ve diğerlerine göre daha yerleşik toplum kesimlerinden ortaya çıkmadı. Hiçbir ülkenin kendi Kadıköy’ü, Beşiktaş’ı, Çankaya’sı, Alsancak’ından başlayıp varoşları zapteden devrimci mücadele deneyimi yok. Paris Komünü gibi Fransa’nın merkezinde yaşanan politik boşluktan çıkan bir hareket, Marx’ın ifadesiyle, bir yandan “burjuva toplumun barbarları”nca omuzlandı, öte yandan öteki barbar toplulukları, köylüleri katmadan başarısızlığa mahkûm görüldü.

Asiliğe kapılıp gitmek

Cazibesi yüksek asiliğin politikleşmeyecek toplumsal hareketlerine katılmaya direnilmelidir. Asinin Tayyip devletine yönelen, ama egemenlerin öteki kanadına ya da baskın Batı ideolojisine kuvvetli katılımla dengelenecek bir hareketine katılmanın ilk sonucu, kendimizi bir çekim merkezi konumundan uzaklaştırmak olacaktır. Asinin, karşı tarafı elbette rahatsız edecek günlük huzursuzluğunu paylaşmamızın herhangi bir yararı olmayacaktır. İlgimiz, asinin devlete bağlı karşı taraftaki ezilene çoğunlukla kültüralist yöneliminde değil, bizzat devlete yönelmesi anında devreye girmelidir. (“Kürtaj dede” örneği!) Yaşam tarzı solculuğu öteki yaşam tarzıyla çekişirken günlük yaşamın labirentlerinde kaybolup gitmeye mahkûmdur. Riyakâr, yobaz, bezirgân, ahlakbaz ve dinbaz yaşam biçiminin basit taşıyıcıları, hakir görmek dışında, neden saldırı nesnemiz olsun!

Bizim, ne Batılı modern yaşama ne de geleneksel yaşam tarzına, ne Batı tarzı yaşamdaki yozluğa, ne de geleneksel yaşam biçimindeki yobazlığa önsel bir saygımız olabilir. Biri sentetik görünümlü bencil gaddarlığın, öteki organik görünümlü çıkarcı (anasını satan) bezirgânlığın dünyasına aittir. Geniş halk yığınlarının pırıl pırıl özellikleri vardır ama bunlar ağır eşitsiz toplumsal koşulların görünen düzeylerinde doğası gereği barınamaz. Günlük yaşam, devrimci eleştiri ve yıkıcılığın konuları arasındadır ve bu, belirli bir yükseliş gösteren her devrimci hareketin başlıca uğraş alanlarından biridir. Halk yığınlarının yaşamlarının kovuklarında sürebilen kültür ve yaşam biçimi öğeleridir bizim izleyeceğimiz.



Zorlukla yaşayabilen ve eklemlenmiş devrimcilik

Türkiye’nin bir devrim ülkesi olmadığını tok bir şekilde ortaya koymaktan kaçınmamak zorunludur. Epeyce küçülmüş örgütlerin devrimci faaliyeti zorlukla sürdürülebilmektedir. Daralmış ve seyrelmiş yapılar olarak varlığını sürdürebilen devrimci örgütlerin seyrinin görünür gelecekte de böyle olacağını söylemek, sinizmi gerçekçilik olarak sunmak değil, kanırtılacak gerçekliğin yalın ifadesidir.

Devrimcilik iki ayrımda somutlanıyor günümüzde. Bir yanda çok ağır koşullarda bağımsız varlıkta ısrar ederek zorlukla sürdürülebilen bir devrimci inisiyatif, öte yanda, Türkiye’nin batısında yürütülemeyen devrimci faaliyeti, başka bir bölgede ikameyle sürdüren inisiyatifler var.

DHKP-C, herhangi bir lojistik alan tanımadan ve Kürdistan Hareketinin olanaklarını değerlendirmeden büyük bir ısrarla bir devrimcilik yürütmeye çalışıyor. Dayandığı sosyal kaynağın, yoksul Türk Aleviler olduğunu söyleyebiliriz. Bu kesimin dramatik şekilde daraldığını görmek için sayısal verileri aktarmak gerekmiyor. P-C’nin son yirmi yılını izlemek yeter.

Devrimciliğin öteki akımını Rojava’da silahlı birimler oluşturan örgütler olarak belirleyebiliriz. Kürdistan Hareketinin yarattığı olanakları veri kabul eden ve anlaşıldığı kadarıyla yaygın olarak asi gençlerden devşirilen militanlarla hareket eden bu örgütlerin, aradan geçen üç-beş yıldan sonra mücadeleyi Türkiye’nin batısına taşıyamadıkları açık. Bu konudaki kimi girişimlerin devlet tarafından bastırıldığını görüyoruz.

P-C’nin özgül bir devrimcilik yürütme çabasının kategorik olarak başarısız olduğu bu yıllar boyunca, devrimciliği sürdürmek isteyen öteki örgütler, ancak Kürdistan Hareketine eklemlenerek bu niteliklerini koruyabilmektedir. Kürdistan Hareketinin açtığı alanlar, yarattığı boşlukların verdiği olanakla varlık teşkil edebilen devrimci hareketler, bu hareketin devrimci etkisinin olmadığı yerlerde varlık kazanamıyor.



İlerisindeki ve gerisindeki yığınlar ortamında devrimcilik

İleridekinin devrimci olma vakti geçti, geridekinin devrimci olma vakti gelmedi. Türkiye’de devrim, ileri toplumun geride bıraktığı, bir anlamda aştığı bir konumu ifade etmektedir. Bu kitlenin devrimcileşmesi olanaksız görünüyor. Geniş öteki kalabalık da devletliyle kurduğu patronaj ilişkisi sonucu ancak karşı-devrimcileşebilecek bir potansiyele sahip. Barbarlığını halen koruyan bu toplum kesimleri olanca fiziksel ve bilişsel varlığını devletin sofrasından atılan kırıntılara odaklamış bulunuyor.

Devlete kul olmuş bu barbar kesimlerin ilericileşebileceği beklentisinin hiçbir karşılığı bulunmuyor. Bunların, özel bir kriz dönemine kadar varlıklarını devletin inayetine bir yük hayvanı gibi bağladığı gayet açıktır. Bu kesimin şiarı şudur: “Gâvurun ekmeğini yiyen gâvurun kılıncını çalar!”

15 Temmuz 2016 gecesindeki darbe girişiminden başlayarak, galip devletlinin zaferine elbette iane karşılığı ortak olmak için sokaklara akanlarda devrimci bir kitlevi potansiyel bulan birtakım akılsız sosyalist zevatın, içtenlikle cüretkâr olup aralarında aşağıdan sosyalizmlerinin propagandası yapmaya kalksalardı, akıbetleri, bu güruhun tükürüğünde boğulmak olacaktı. (Fakat asilerin konforlu dünyasından çıkmama akıllılığını olsun gösterdiler!)

Varlığını sağlam maddi ve manevi zincirlerle devletliye egemen kanadın sevk ve idaresine demirlemiş yaklaşık yüzde 50’lik bir kalabalığı iletişim konusu bile etmez ve içlerinde bulunduğumuz yığınları da devrimci yaklaşıma yapısal olarak kapalı ilan ederken, Türkiye’de devrimci politikayı ülkesel ölçekte tatil mi etmek gerekiyor?

Türkiye sosyo-politik ikliminde özel bir kırılma olmadıkça, kitlesel devrimcileşme beklememeliyiz. Devrimin olanağına ilişkin yapısal bir yanıt aranacaksa, muhtemelen, öteki tarafta yer alan ezilenlerin kendilerini değil de yeni kuşaklarını beklemek gerekecektir. Bu yürüyüşün yolunun tarihsel birtakım krizlerle kesilmesi de yapısala dahildir. Devletin şu ya da bu nedenle içine yuvarlanacağı ve kudretini boşlamak durumunda kalacağı herhangi bir zamandır bu yol kazası.

Bütün bu anlatımın sonunda, Türkiye’de devrimcilik boş ve karşılığı olmayan bir pratik tarz mıdır? Asiler devrimcileşemez, kullaşmış barbarlarla ilişkilenilemezse ne yapılmalıdır? Devrimci hareket, uzunca bir süre, reformcu ya da liberter bir kitle politikası tarzı mı tutturmak durumundadır?

Asi gençler başta olmak üzere geniş yığınların hareketi kendi “doğa”sında sürecek ve devrimcilerin buna belirgin bir etkisi olamayacaktır. Fakat, 1971’den beri süren pratik devrimcilik için, geniş yığınlar, rezervlerinin küçük miktarlarını ayırmayı sürdürecektir. Yeni olan, içinde bulunduğumuz koşullarda devrimci örgütün, devrimci düşüncenin ve devrimci pratiğin kendini bu yığınların gerçeğinden daha zor koparacağı, onlara daha zor yöneleceğidir. Yığınların genel duyusuyla uyuşma vaktine daha çok var. Bugün bize gereken, asi yığınların eğiliminin aksine, sıkılığı daha iyi örülmüş örgütlenme, devrimciliği daha tam teşkil edilmiş düşünce ve teknik aklı daha iyi devreye sokan pratiktir.

Tarih bu önermeyi yanlışlayacaksa, ve Türkiye’de bir devrimci yükseliş yaşanacaksa, Rusya’da Şubat 1917’de başlayan devrimden bir ay önce İsviçre’de verdiği konferansta, kendi kuşağının devrimi göremeyeceğini söyleyen Lenin’i hatırlatırız!











Okuma önerileri

Bu çalışmadaki tartışmanın geliştirilmesi için, Teori ve Politika’da yer alan birkaç yazının da okunması önerilir:

Melik Kara, “Post-Devrimcilik Dönemi”, Sayı 46.

Melik Kara, “Uygar ‘İlerici Modernistler’i Terk ve Barbar ‘Anadolu Gericileri’ne Akın”, Sayı 54.

Metin Kayaoğlu, “Başörtüsü Sorunu: Patronaja Hayır, Özgürlük Mücadelesine Evet”, Sayı 54.

Melik Kara, “Asiler Ayaklanmasının Anı ve Süreci”, Sayı 62.





1 “Gezi Ayaklanması özel sayısı”, Teori ve Politika, Sayı 62, Bahar 2013.

2 “Gençlik kendi hayatının yazarı olmak istiyor”, Yaşar Aydın’ın haberi, Birgün, 28.04.2017.

(https://www.birgun.net/haber-detay/genclik-kendi-hayatinin-yazari-olmak-istiyor-157299.html)

3 Bu bakımdan Haziran Hareketi, Gezi’nin niteliğini anlayamayan bir ölü doğumdu. Haziran Hareketi, Gezi’nin asilerine klasik reformcu bir hat üzerinden modelleşmeyi önerdi; tabii karşılık bulamadı.

4 Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 18 Nisan 2018.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ertugrul-ozkok/cik-milletin-onune-mertce-ozur-dile-40808481

5 Kendini “politik sürgün” olarak tanıtan “cici kız” Ece Temelkuran’ın Hillary Cilnton’la performansının görüldüğü şu videonun sadece başlangıcını izlemek yeter.

http://t24.com.tr/haber/ece-temelkuran-hillary-clintonin-yonettigi-panelde-konustu-kadinlar-rejimi-ve-tirnaklarini-ilk-hissedenler,605714

6 Jose Marti: “Şimdi fırınların vakti ve sadece alevleri görmek gerek.”

Okunma 3774 kez