Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Salı, 12 Mart 2019 08:38

Halkevleri Nedir?

Yazan

 

 

Devekuşunun ne kuş ne deve olduğu kadar, hem kuş hem deve olduğu da söylenir halk arasında.

Halkevleri’ni anlamak için en açıklayıcı deyişin bu olduğu söylenebilir.

 

Devletin Halkevleri

Geçenlerde, Halkevleri Eş Genel Başkanı imzasıyla bir yazı yayınlandı sendika.org’da.[1]

Eş genel başkan, Halkevleri’nin Şubat 1932’deki kuruluşunun yıldönümünü kutluyordu. Halkevleri, kurulduğu yıllar boyunca “Ümmetten yurttaşlığa geçiş mücadelesinin, halkın kendi kaderini eline alma mücadelesinin bir adı”ymış. Yanlışlık yok; 1930’lardan söz ediliyor! Bu misyonla, “kuruluşundan hemen sonra kısa sürede çok önemli görevler başarmış”. “Her dönem halkın ortak çıkarlarını savunan, toplumsal mücadelelerin ihtiyaçlarına göre konum alan bağımsız bir halk örgütü” ve “bağımsızlık, eşitlik, özgürlük, barış, laiklik ve kadın özgürlüğü mücadelesinin öncü bir kuvveti olmuş”. Ama sonunda gericiler bu “ilerici” kuruma tahammül edememiş ve kapatmışlar, 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle.

Eş genel başkan, “çoğu zaman hasımlar”ının, “bazen de dostlar”ının, “Eski Halkevleri’yle bugünün Halkevleri’nin ilgisi yok” demekte ortaklaştığından şikayet ediyor. Tarihsel sürecin değişen eksenine vurgu yapıyor ve “Halkevleri[nin] tarih içerisinde her dönem kendine yol aç[tığını], elbette değişerek dönüşerek ama bu toprakların ilerici toplumsal, siyasal, kültürel değerlerinin oluşmasında etkili ol[duğunu], bu değerleri benimseyen özelliklerini de kaybetmeyerek bugünlere gel[diğini]” yazıyor. Eş başkan, dar görüşlü bir Halkevleri savunusu yapmamak konusunda da gayet duyarlı: “Bizce, bir mirası sahiplenmek ona körü körüne bağlanmayı değil, tarihine eleştirel bakmayı, o mirasın ilerici yönlerini geliştirerek bugüne ve geleceğe taşımayı gerektirir.” Çok açık yazıyor Halkevleri eş başkanı: 1920’ler ve ‘30’lar, hatta ortalarına kadar ‘40’lar, devrimin yıllarıydı; 1950’ler karşı-devrimin…

Cumhuriyet’in bir kurumunda, onun misyonu doğrultusunda mücadele etmek; üstelik bunu savunabilmek, hem de göğsünü gururla gererek savunabilmek! Bu açıksözlülük sadece kutlanır.

Bunların neredeyse yüz yıllık sol-Kemalist sözler olduğunu herkes gayet iyi bilir. Eş başkan, o mirasın elbette bazı kusurları ve yanlışları olduğunu da ima ediyor ve bunlara takılmamak, Kemalizmin ilerici yönlerini öne çıkarmak, onları geliştirmek ve günün gereklerine uyarlamak gerektiğini yazıyor. Ne de olsa, hiçbir devrim bütünüyle mükemmel olamaz, bazı eksik ve kusurlardan kaçınamaz! (Ekim Devrimini, Halkevleri başkanının Kemalist devrimi savunduğu tokluk ve inançla savunamayan sosyalistlerin kulağına kar suyu kaçsın!)

Burada bir tarih anlayışı var ve bu anlayışta tarihin sosyalizme bağlanabileceğini öngörmek maharet gerektirmiyor. Kemalizmden sosyalizme giden “Kral yolu”ndan söz edenler hiç de az olmadı solcular içinde. Ama Türkiye sol ve sosyalist hareketinin bir tarihinin olduğunu kabul etmek isterseniz, bu görüşlerin geride kalan 50 yıl boyunca en az iki kez harmanlanıp yerine oturduğunu hatırlatmak durumundasınız. Bunların ilki, İbrahim Kaypakkaya’nın 1972’de yazılan ama kamuoyuna ‘74’te sunulan skandal niteliğindeki görüşleriydi. Ancak kabul etmek zorundayız; bu örnekte “kanunu bilmemek mazeret sayılabilir”. Çünkü Kaypakkaya’nın görüşleri öznel ya da nesnel nedenlerle güçlü ve güvenli bir savunuya konu edilemedi. Ama Kürdistan Kurtuluş Hareketinin ortaya çıkışı ve güçlü bir devrimci hareket olarak Türkiye gündemini belirlediği bir atmosferde Türkiye tarihine ilişkin sosyalist çizginin nereye bağlanabileceği, nerelerden geçebileceği ve bugün nereye gelebileceği konusunda bir muhasebe yaşanması beklenirdi. (Bu iki devrimci öğeye, 1980’lerin ortalarından itibaren gelişen liberalizmin nüfuz edici negatif öğreticiliği de eklenmelidir.) Buna tarih diyoruz. Yani bir dönem olanın sonraki dönemde olmaması ya da dönüşmesi; gelişmeyi, kopmaları ve reddiyeyi içeren bir süreç. Halkevleri’nin bu konuda bir tarihe sahip olmadığı anlaşılıyor. 1960’ların sonu ile 70’lerin başında devrimci gençlik hareketinin ortalaması neyi savunuyorsa bugün Halkevleri onu savunuyor.

Burada, hile yaparak, Mahir Çayan’ın Kemalizme ilişkin sözleri hatırlatılmasın; zira, 50 yıl sonra hâlâ bu noktada mısınız hakikaten, diye karşılık verirler. Bir de, Çayan’ın, içinde bulunduğu ortamdan bir ateş topu gibi fırlayan devrimci pratiği var ve sizin bu konuda, –o büyük devrimcinin izinde olmayı hâlâ biraz olsun önemsiyorsanız‒ ‘enseyi karartmak’tan başka yapacak hiçbir şeyiniz yok. Mahir Çayan, Kemalizme ilişkin görüşleri sayesinde değil, bilakis bu görüşlere karşın bir devrimcilik yürütmüştür.

Halkevleri’ni “halkın evleri” saymak ancak hassaten Kemalistlere ve –çocuksu ve saf solcular değilseniz‒ biraz da sol Kemalistlere yaraşır. Halkevleri, “altı ok”un “halkçılık” ilkesini yaşama geçirmek için Kemalist Cumhuriyetin ideo-kültürel bir egemenlik aygıtı olmak üzere kuruldu. Halkevleri’ndeki halk işte bu halktır. Her yönetim kendi taşıyıcılarını yetiştirme hakkına sonuna kadar sahiptir ve Cumhuriyet rejimi, Halkevleri’nde kendi halkını eğitir ve örgütlerken, eğitemediği ya da eğitilmeyeceğini kabul ettiği geniş kitlelere yapması gerekeni yapıyor ve azgınca saldırıyordu. Bu sırada, işlemlerini alkışladığı Cumhuriyetin sillesini yiyordu kendini ‘komünist’ olarak adlandıranlar.

“Halkevleri halkın kendi kaderini eline alma mücadelesinin adı”ymış! Yarım yüzyıl öncesinin,1960’ların gençliğinin ‘sıfırdan başlayan’ ‘masumiyeti’ yok bu satırlarda; bu satırlarda, “Mısır’daki sağır sultan”ın duyduğu tartışmaları bilen bir kafanın, tuşlara parmaklarını bilerek vurması var. Burada Tayyip Erdoğan dehşeti dışında mazur görülecek hiçbir şey yok. Ama o zaman da, ‘Devrim gibi lafları etmek ne oluyor?’ diye sorarlar. Bu, Cumhuriyete eleştirel yaklaşım değildir; bu, bayağı cinsinden Cumhuriyetçiliktir. Bu, genel bir cumhuriyetçilik de değildir; somut ve tarihsel bütün çağrışımları ve belirimleriyle Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürk dönemini savunmaktır; “Cumhuriyetçi solculuk”tur.[2]

Halktan bir laik kimsenin, ‘yaşam tarzı’ kaygısı yaşayan bir kentlinin, bir Alevinin Tayyip Erdoğan devletinin pekişmesi karşısında, bugün somut olarak ona bir şey yapmayan Kemalizme sığınmasında, Kemalizmi idealize etmesinde masumiyet vardır. Ama “kendi kaderini eline alma” iddiasındaki birinin bilinçli bir iradeye sahip olduğu varsayılmak zorundadır ‒ve böylece, bu kimsenin masumiyetinden değil gafletinden ya da suçundan söz edilebilir. Halkevciler halktan birileri midir, yoksa tarihini bilen ve kendi gününe hakim olan iddia sahiplerinden mi? Mesele, üçüncü kimselerden gizli bir karara varmak değil, ilan edilen karardır ve kimlik ancak böyle oluşur.

Devrimi savunuyorsunuz ve devrimciliğin her şeyden önce devlete karşı fiili / fiziksel bir mücadele olduğunu bilmemeniz olanaksızken, devletin bir kurumunu idealleştiriyorsunuz! Bu işte bir tuhaflık olmaması mümkün mü? Bu, Halkevleri adındaki dernekte çalışma olanağı bulmakla mazur gösterilecek bir husus olmaktan başka bir şeydir; mesele, Halkevleri adlı derneği kuran devleti sahiplenmeye, onunla özdeşleşmeye varmıştır. Bu, 1930’larda Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı devrim mücadelesi verilemez demektir. Devrimi bizatihi bu devletin temsil ettiğini ilan etmek ve savunmaktır. Devletliden devletli beğenen bir devrimcilik anlayışıdır; hangisini seçerseniz! Tayyip Erdoğan’ın devletine karşı Atatürk’ün devletini savunmaktır. Bu anlayıştan devrimcilik çıksaydı has Kemalistlerin devrimci olması gerekirdi. Onların Kemalizmin devrimci misyonunu taşıyamayacağı, bu onurlu misyonu artık bugünkü Halkevcilerin taşıyabileceğine ilişkin bayat mı bayat fikrin peşinden gitmektir bu anlayış.

Burada devrimcilik diye savunulan, egemenlerden birinin dünya görüşünü ve tarihini benimseyerek ötekine karşı mücadele etmekten başka bir şey değildir. Devrimci olduğu varsayılan egemenin vurucu gücü olmaktır. Daha geçen yıllarda, Tayyip Erdoğan’ın burjuva devrimi yaptığını savunan ahmak liberallerin modeli de tamamen aynıydı.

*

Halkevcilerin, açık bir gerçeği hangi gerekçeyle örttüğü tayin edici bir semptomdur. 1970’lerin ve bugünün Halkevleri’nin bir devlet kuruluşu olmadığı besbelliyken, ve devrimci iddialı birinin bu ayrımı vurgulaması beklenmeliyken neden tersi bir yola başvuruluyor?

Türkiye Cumhuriyeti devletinin çeşitli “korporatist” girişimler yaptığı bilinir. Örneğin, TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği) da Demokrat Parti iktidarı döneminde 1954’de devletin inisiyatifiyle kurulmuş ama 1960’ların dinamikleriyle devletin dışına çıkmış ve sol hareketin nüfuz alanına girmiştir. TMMOB, onyıllar boyu devletin egemen olmaya çalıştığı ama birtakım adımlarına karşın bunu başaramadığı, içinde çalışmanın hiçbir sakıncası olmamak yanında bilakis gerektiği bir kuruluştur. Ama bunun önkoşulu, Halkevcilerin Halkevleri için yaptığına benzer şekilde, “gerici” DP iktidarını savunmak olmamalıdır.

Halkevleri başkanı, birtakım dostlarının ve hasımlarının son derece yerinde uyarısına, 1930’ların Halkevleri ile bugünkü Halkevleri’nin apaçık ayrı kuruluşlar olduğu gerçeğine neden direniyor? Halkevleri’nin 1960’lardan beri iyi-kötü açık bir sol geçmişi varken, Halkevcilerin bu geçmişle yetinmeyip Kemalist devletin Halkevleri’ne uzanmalarının önemli bir gerekçesi ve anlamı olmalıdır. Bunun çok karmaşık bir yanıt gerektirmediği söylenebilir. Halkevciler adıyla anılmakla yetinebilen bir politik kesim, kendine ideolojik, tarihsel ve politik dayanak olarak görmektedir Kemalizmi.

Halkevciler, bir anlamda gerçekten halkın olan Halkevleri’ne razı olmuyor, devletin Halkevleri’ne yaslanmak istiyorlar. Haklılar; Kemalizm, kurumsal ve ideolojik bakımdan şu ya da bu şekilde sosyalizmden çok daha güçlü ve köklü bir dayanaktır bu ülkede. “Sırtını devlete dayamak” diye bir deyiş bile vardır! Devlet? Varsın bugünün devleti değil geçmişin devleti olsun!

 

Kemalizme sığınım

Kemalizme ve Kemalist tarihe kendinden menkul görünen bir düşmanlığın tek anlamı, pespaye liberalizme ya da onun fikrî olarak ancak yedeğindeki İslamcılığa kapılanmaktır. Marksistlerin Kemalizme ilişkin konumunu belirleyen, onun her şeyden önce düşmanlaştırmak zorunda oldukları devletin kurucusu ve kurumlaşması, ve yakın zamanlara kadar resmi ideolojisi olmasıdır. Marksizmin bu ülkenin gerçeğinde bağımsız, kendi kafasını kendi omzunda taşıyan bir akım olarak var olmasının ön koşulu, ‒başta egemenlerinki olmak üzere‒ dışındaki her türlü ideo-politik yapıdan ayrışması, daha yerinde ifadeyle taşıyıcılarının tarihsel olarak kopmasıdır. (Ezilenlerin saflarında yuvalanmış ve devrimsel nitelikler taşıyan ideolojik, kültürel akıntılarla yeniden ilişkilenmek, mantıksal olarak bu ilk işlemden sonra gelmelidir.) İşte bu uğrakta Kemalizmin özgüllüğü gündeme gelmektedir, çünkü tarihsel devrimcilik bağlamında Kemalizmle kendini nasıl ilişkilendireceği ya da ayıracağı Marksizmin doğuş konusu olmuştur. Bu sorun, yaklaşık yarım yüz yıl önce saptanmış ve Kemalizmden kopmanın ve onu düşmanlaştırmanın Marksizmin ön koşulu olduğu saptanmıştır. Halkevcilerin bu tür tartışmalarla ilgilenmediği elbette biliniyor. Fakat, sol hareketin geneli içindeki yerlerini ayarlama konusunda duyarlı olan Halkevciler, 1980’lerin sonlarından 90’ların sonlarına yani Türkiye gündemine “dinsel gericilik”in özel bir giriş yaptığı yıllara kadar liberalizmle barışık bir Kemalizmden soğuma süreci izlediler. “28 Şubat süreci”yle birlikte ülke eksenine bağlı olarak sol hareketin ana bir öbeğinin Kemalizme dönüş yaptığına tanık olundu. Bu eğilim giderek güçleniyor.

Mesela, Korkut Boratav’ın geçenlerde bir gazete söyleşisindeki sözleri bu bakımdan ‘flaş’ önemdeydi. Boratav, Kemalizmi açıkça miras kategorisine sokuyordu: “Mustafa Kemal niye sosyalizmi kurmadı diye bir soru sorulamaz ki. Toplumun özelliği, yapısı sosyalizmi gündeme getirmeye müsait değil.”[3] Sosyalizm mümkün olsaydı, Mustafa Kemal onu da kurardı diyor Boratav.

Sürdürüyor sözlerini Boratav: “Mustafa Kemal’in dünya görüşü Fransız devriminin Jakoben kanadına yakındır; sosyalist değildi. Ortaçağ düzenine karşı mücadeleyi ödünsüz üstlenebilecek lider de oydu.

“Cumhuriyet devrimlerinin eksikleri yok mu? Bir toprak reformu ile toplumun bünyesinde gericiliğin kaynaklarını oluşturan toprak ağasının, büyük çiftçinin etkileri niçin tasfiye edilemedi? Parti teşkilatı niçin her yerde son tahlilde toprak ağalarının, taşra mütegallibelerinin kontrolü altına girdi?

“Atatürk bu eksikliğin farkındaydı. Her fırsatta ısrarla çiftçiyi topraklandırmak lazım dedi. Bu doğrultuda bir atılım Atatürk’ün ölümünden sonra Köy Enstitüleri ve Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile yapılmaya çalışıldı.”

Tayyip Erdoğan iktidarının yükselişi ve konsolidasyonu, sosyalist solun yaygın kesimlerini gerisin geriye ‒geldikleri yere‒ itiyor. Bugün Kemalizmin devlete egemen olmadığı, Kemalistlerin baş düşman olmadığı, hatta halktan Kemalistlerle çoğu durumda yan yana yürünebileceği doğrudur ve egemenlerin Kemalizm dışında kalan kanadının azgınca saldırdığı günün gerçeğidir. Ama bunların hiçbiri Kemalizmi yaldızlamaya, onu ‘esas olarak olumlama’ya gerekçe olamaz. Elbette bir devrim davasını savunuyorsanız.

Bunlar, gerçekte, Tayyip Erdoğan iktidarının bazı solcu ve sosyalistleri ne kadar dehşete düşürdüğünün göstergesidir. Yaşadıkları ürküntüyle, Türkiye egemenlerinin birinden kaçarken ötekinin kollarına atıyorlar kendilerini.

Kemalizmi eleştirinin ancak liberaller tarafından yapılabileceği, onların yerinin de Tayyip Erdoğan’ın –eğer iteklemezse‒ kanatlarının altı olduğu lanet bir tevatürden ibarettir. Ancak bunun nesnel bir karşılığı olduğu kabul edilmelidir. Ülkenin entellektüel ikliminin kalitesini gösterircesine, teorik olan ve olmayanı bizatihi teorik niteliği gayet zayıf olan odakların tayin etmesini, –kendini Marksist kabul edenler dahil– neredeyse herkesin kabul ettiği bir ortam içindeyiz. Ya Kemalist modernleşmecilik ya gelenekçi/liberal modernleşmecilik! Buna karşılık, Kemalizmi düşmanlaştıran bir Marksizm de –argümanının sağlamlığına karşın− bu ülkede her zaman çok zayıf oldu. İslamcıların, onları liberalizmden ayıracak bir fikri özgünlüklerinden söz edilemez. İslamcılar ham ve kaba bir gövdeden ibarettir. Kemalizmi reddin tek tarzının liberal (ya da İslamcı) olduğu ancak sol-Kemalistlere özgü bir görüştür.

Tarihi temsil eden devletin şu ya da bu parçasına tutunmadan görüş ve politika oluşturulamayacağını düşünenlerin, devletten kopmayı hayal bile edemeyenlerin kuruntusudur bu. Bu görüşü izleyenler, tarihi devletten ayrı ele alamayan bir teorik kabulle hareket ediyor. Tarihin politik bir izlemenin konusu yapılacağı, bunun da en uygun karşılığının devlet olduğu doğrudur; ancak devrimci görüş açısı, karşıdaki devleti hedef almayı ve kendisi devlet olmayı esas almaktır. Türkiye solunun yaygın kesimleri, baştan beri genel olarak düşman-devletten kopamayan bir tarih ve politika anlayışına sahipti ve bu anlayış günümüzde tazelenmiştir.

Sol ve sosyalist hareketin genişleyen kesimlerinin Kemalizmi bir kez daha tümden sahiplenmesine karşılık, Kemalist tarihin sol taraftan ya da sosyalizm bakımından değerlendirilmesinde, bu kadar kaba olmayan bir yaklaşım vardır ve buna göre 1930’larla ‘20’ler özenle ayrılır. Atatürk’ün ikinci onyılına, birçok bakımdan “devrimlerin tıkandığı”, tutuculaşmanın, hatta Almanya ve İtalya etkisiyle “faşizan yönelimler”in öne çıktığı bir dönem olarak mesafelenir çoğu sol-Kemalist. Fakat Halkevcilerin, bu ince ayrımlarla uğraşacak durumda olmadığını görüyoruz.

Meselenin, ikinci onyılda kurulan Halkevleri’yle bir ilgisi yok elbette; o zamanın Halkevleri’yle bu zamanın Halkevleri’ni güçlü bir şekilde ayırmaya bir tek söz yeter. Ama Halkevciler bunu bile isteye tercih etmiyorlar; onlar Halkevleri gibi hayırlı bir vesileyle Cumhuriyetçiliklerini inşa ve ihya ediyorlar. Bu vesileyle kendilerini Kemalizmin tarihine ayrılmaz bir şekilde bırakıyorlar; Kemalizmde kendilerine bir kök, bir tarih, bir devlet ve politika buluyorlar.

Konunun artık kritik bir aşamaya geldiğinin kanıtı, sosyalist bilge sayılan Korkut Boratav ile pratik kafalı Halkevcilerin aynı duyarlığa, aynı önceliğe, aynı tarih anlayışına sahip olması, aynı ideolojik vadide yürüyor olmasıdır.

Bir Kemaliste kimsenin Kemalizmi savunduğu için eleştiri yöneltmeye hakkı olamaz. Günümüzün liberalizmiyle kafası karışmayan ‘mert’ bir Kemalist, Kemalizmi savunmayı gayet iyi bilir. Ama eğer sosyalistlik iddiasındaysanız, yarım yüzyılın devrimcilik tarihinden sonra, 100 yıllık Cumhuriyetin kurumlarından biri olmakla övünmekte bir tuhaflık olduğu kesindir. Bu durumda, ‘rijit’ bir örnekle, Doğu Perinçek’in Vatan Partisiyle –öyle hileye başvurup pratik farkınızla göz boyamacılığa kaçmadan‒ ideolojik farkınızı teorik olarak koymak durumundasınız. Tam da Halkevleri’nin kurulduğu yıllarda Cumhuriyet’in ezdiği ‘komünistler’in, işkence tezgahlarına çektiği tütün işçilerinin, jandarma dayağıyla terbiye ettiği yoksul köylülerin ve elbette kanı akıtılan Kürtlerin ne yanına düştüğünüzü tutarlı bir şekilde açıklamak zorundasınız. Bir sosyaliste bunları sıralamak elbette tamamen gereksizdir, fakat karşımızda bir tuhaflık var ve tuhaf durum tuhaf davranışa yol açıyor. Burada solculuk edebiyatı yapılmıyor; açık, çıplak, sert ama sevimsiz gerçek gözünüzün önüne dikiliyor sadece. Basit ve naif tarihsel ilerleme-gerileme, ilerici-gerici öyküsü mahalledeki plebyen ‘Kemalizan’ ile ‘sosyalizan’ arasında bir temas kurmaya olanak verebilir belki, ama bir şeyi önce kendinize tutarlı olarak açıklamak zorundasınız ve karşınızdakiler bunu sizden isteme hakkına sahip. Yoksa nesnel ideo-politik işlem, Perinçek’le korkutup Halkevleri’ne razı etmek olarak işleyecektir.

Kemalizme ve sağa stratejik açılım

Geri çekilmenin stratejik bir hesap boyutu da olduğunu görmezden gelmemeliyiz. Toplumun Kemalizmle haşır neşir geniş kesimleriyle bağlantı kurmak, onları kazanmak! Fakat burada yine bir benzerliğe dikkat çekmek zorunlu oluyor. Halkevleri kendi sağına açılırken, başkasının kendi sağına açılması neden anlamsız ya da yanlış olsun. Biliniyor; CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da üç-beş yıldır “sağa açılım” politikası izliyor. Gerekçe aynı: Kendi verili gücü yetmiyor! 

Halkevciler, CHP’ye “sağa açılım”ı yasaklamak istiyor; CHP sola açılmalı; Halkevleri “sağ”a değil ama kendi sağında yer alan solcu CHP’ye açılmalı. Böylece müthiş tarihsel ittifak kurulacak ve başarının yokuşu rahvan gidişle kat edilecek.

Halkevcilere göre CHP’nin sağa açılarak kazanacağı bir şey olamaz. Ama şunu görmemek hiç zor değil; CHP’nin cihannümasından “sağa açılmak” zorunlu görünüyor. Halkevleri’nin bulunduğu yer yetmiyor CHP’ye –kaldı ki zaten Halkevcilerin seçimlerde bu partiye oy verdiği de ilan edilmemiş ama herkese açık sırlardandır.

Kılıçdaroğlu’nun yaptığının hiç de rasyonel olmadığını yineleyip durur Halkevciler ama kendilerinin Kemalizmle karışarak ne elde edebileceklerini bir türlü anlatmazlar. Halkevciler için “CHP’nin sorunu yeterince solcu olmaması”yken[4], sosyalist bir konumdan Halkevleri’nin sorunu yeterince sosyalist olmamasıdır. Hakikaten CHP solcu bir parti midir? Kemalist devleti devrimin devleti olarak gören birine bu soru saçmadır elbette.

CHP, kazanabileceği seçmen varsa “sağ”a açılsın. Ama bunun ön koşulu, bizatihi kendi varlığının devletten kurtulmasıdır. Olabilir mi böyle bir şey? Halkevleri, kazanabileceği politik alan varsa Kemalizm ve CHP’ye açılsın. Ama bunun ön koşulu, bizatihi kendi varlığını CHP’den[5], kendi zihnini Kemalizmden kurtarmasıdır. Peki, var mı böyle bir olasılık?

Akıllı ezilen ya da devekuşu

Halkevleri, kuş olmanın uygun olduğunu kabul ettiği yerlerde kanatlarını çırpan ve kuş sesleri çıkaran, deve olmasının işe yarayacağını düşündüğü koşullarda boynunu eğrileştiren ve sırtını kamburlaştıran ‘akıllı’ bir devekuşu gibi.

Bu durumun, öznesine müthiş bir avantaj sağladığı inkâr edilemez. Her duruma uyabilen, esnek, yasaları istismar edebilen, ama aynı zamanda düzen-dışına da selam çakan… Devletin fiili saldırılarını çekmemeye büyük özen gösteren, devlete egemen “İslamcı faşizm” dışındaki herkesle ilişkili olmaya dikkat eden, CHP’yi de Kürtleri de ilişki sahasında tutmayı beceren, bu durumdan maksimum yarar sağlamaya çalışan bir ‘özne’den söz ediyoruz. Ne olduğunu bir türlü ifade etmeyen, muhataplarıyla arasındaki, söze dökülmeyen, adeta bir ‘gizli sözleşme’ye yaslanan bir hareketten söz ediyoruz.

Ezilenlerin tipik “gizli senaryolar”ını[6] izliyor Halkevleri; devlet karşısında açık vermiyor ama yanındakilere caka satmayı da hiç boşlamıyor. Ezilenin açık mücadelede yenileceğini bilmesinden kaynaklanan bir “strateji”ymiş bu! Kendi aralarında sansürsüz konuşurlarmış efendiye karşı, ama efendinin ya da adamlarının olduğu yerde dil ve davranışlarını değiştirirlermiş. Bu, kölelere ve ezilenlere özgü dolaysız politik nitelik taşımayan ‘alt-politik’ hareket tarzıdır; ezilenin ezilence direniş tarzı. Bunda bir ‘akıl’ olduğundan kuşku duyulamaz, ama bu ancak egemenin gücünü ‘teslim eden’ değil, bu güce, onu şu koşullarda yıkamayacağı için bir gerçekçilik tutumuyla kendine mümkün bir alan yaratmaya çalışarak ‘teslim olan’ ezilenin aklıdır. Bu tür davranış, ezilenlerin tarih boyunca asıl tarzı olmuştur ve mesela, Marksizm, bu bakımdan öteki ezilen eğilimlerinden kategorik olarak ayrılır. Oysa mücadele gibi politik nitelik de düşmandan gizlenemez. Düşmandan gizlenecek olan somut kimi örgütler, organlardır; kimliğini ve mücadelesini düşmandan gizlediğini sanan, aslında gizlenecek bir şeyi olmadığından emin olmalıdır. Öznenin niteliğinin gizliliği, öznenin var olduğuna ilişkin hakiki kuşkunun gerekçesidir.

Kendini ilan etmemek, ‒benzetmek gibi olmasın!‒ solculardan çok İslamcılara yakıştırılan bir tarzdır.[7] İslamcıların, şu ya da bu gerekçeyle, ilan etmeksizin başka türlü hareket ettiği bilinir ve bu, uygun olan ya da olmayan şekillerde “takiye” diye anılır. Sosyalist kültürde buna benzetilebilecek ya da bunu çağrıştırabilecek bir yol, Troçkistlerin tarihinde görülen “entrizm” ile ‒aralarında TKP’nin de olduğu‒ bazı ‘komünist’ partilerin bir dönem uyguladığı “desantralizasyon”dur. Bu örneklerin tarihimizde hiçbir olumlu iz ve miras bırakmadığını biliyoruz. Gizliliğini bile gizleyen TKP, gerçekte yoktu o yıllar boyunca.

Tam da burada bir çağrışımdan kendinizi alamazsınız. 12 Eylül 1980 darbesi rejiminin mahkemeleridir ortam. 1970’lerin ikinci yarısının anlı şanlı örgütü Devrimci Yol’un liderleri iddianameyi çürütmeye çalışmaktadırlar (mealen): “Bizim örgüt olduğumuzu söylüyorlar, hayır, örgüt değiliz. Bizim Anayasayı yıkmak için çalıştığımızı söylüyor iddianame; hayır, biz bunu yapmadık, istesek de yapamazdık.” Bu sözlerden rahatsız olan militanlara da şöyle açıkladıkları anlatılır: Bizim, amaçlarımıza uygun bir örgüt olamadığımız yalan mı? Devrim yapacak aşamaya gelemediğimiz doğru değil mi?

Gerçekten doğruydu bunlar. Dev-Yol liderleri bir gerçeği teslim ederek, bir kısmı dolu bardağın boş tarafını göstererek kendilerini kurtarmaya çalışıyorlardı. Bu tutumda da bir ‘akıl’ vardı, ama bu akıl hiçbir işe yaramamıştı. 12 Eylül mahkemelerinde yiğitçe politik savunma yapan örgütlerin militanlarıyla “başını kuma gömen”[8] Dev-Yol liderleri kabaca aynı sürelerde yattılar hapishanede ve çok uzun yargılamalar sonucu aynı hükümleri aldılar. Tarihe aktarılan farklı oldu sadece: Bir taraftakiler hâlâ devrimcilik yapmaya çalışıyor, ötekiler devrimci pratiğe tövbe ettiler. Bir tarafı saygıyla, ötekileri utançla anıyoruz.

Devrimci Yolculuk artık tarihe mi havale oldu? Ortalardaki birtakım oluşumlara bakılırsa sorunun yanıtının belirsiz olduğu söylenebilir. Ama eğer bugün bir Devrimci Yolculuk varsa, herhalde onun en başta Halkevcilikte yaşadığı kabul edilmelidir. ÖDP, Dev-Yol’daki ‘dinamiği’ ancak ‘statik’ olarak temsil ediyor. Halkevleri’nin, Dev-Yolculuğu aynı cazip olumsuzluklarıyla taşıdığı saptanabilir. Bu arada, zaman zaman çeşitli duyumlara konu olan “Halkın Devrimci Yolu” diye bir şeyin var olmadığından emin olabiliriz.[9]

*

Lenin’in yaptığı ‘kaba’ ayrımı unutmamalıyız: Felsefede iki ana akım olarak idealizm ile materyalizm vardır ve bunların arası bataklıktır. Bataklık da sonuçta ‒materyalizmin değil‒idealizmin galebe çaldığı bir yerdir.

Demokratlıkla devrimcilik, Kemalizmle sosyalizm, eski tabirle DKÖ (demokratik kitle örgütü) ile politik örgüt arasında geçiş formları ancak geçici sürelerle meşru görülebilir. Kaldı ki, devrimcilikten söz ediyorsak, bu ikililer arasında tedrici geçiş sağlayan halkalar yoktur; devrimcilik her zaman bir kopma eylemiyle ortaya çıkar. Geçiş momentini ‘geçiş süreci’ ya da ‘sürekli geçiş’, ‘sürekli arada’ (iki arada bir derede) yapacak bir üst-irade yoktur tarihte. ‘Devrimci gibi demokrat’, ‘sosyalist gibi Kemalist’, ‘politik örgüt gibi DKÖ’ olamayacak bir formdur; aldanma ve aldatmadır. Temel matematikte 2 ile 2’nin toplamının 4 olup olmadığına ilişkin bir serbestlik yoktur. Sosyalizm arayanlar için sosyalizmin, Kemalizm arayanlar için Kemalizmin ‒hatta eksene göre dozu ayarlanacak liberalizmin de‒ bulunabileceği; riski pek az olan eylemler için gepgeniş bir alanın sunulduğu ama aynı zamanda devrimciliğin azametinin de cömertçe kullanıldığı; bir dernek olmaktan epeyce fazla bir şeymiş gibi bir izlenimin bile isteye bırakılabileceği bir serbestlik olmamalıdır gerçek yaşamda.

Burada, ‘araf’ta olmanın olası bütün avantajları, olanakları, dinamiklerine ilişkin bir karşı-yaklaşım ortaya konabilir. Maharet, niteliksel ‘varlık’ı arafta bırakmak değil, bağımsız bir nitelik olarak ‘varoluş’u arafta bırakmak, gerçeğin olanaklarını değerlendirmektir. Politik hareketin –devrimci olsun ya da olmasın her türünden– tarzını değerlendirmeyi ancak önce bir kez verili halden koparak devrimci olmak meşru kılar. Özne yani varlık, nesnel gerçekteki eylemini ancak özneliğini iddia ederek meşrulaştırabilir. Bu niteliği bir kez yaratamayanın politik tasarrufunun değerleneceği bir odak yoktur. Varlığın varoluş süreci, ancak bağımsız Marksist bir varlık olduktan sonra tarihsel ideoloji ve teorilerle alaşımlanmayı meşru kılar. Marksizme ilişkin teorik geri-dönüşsüz, eşanlamda ‘gidimli’ bir zorunlu yol yaratılmadan beliren her varoluş süreci temas ettiği ideolojilerin sorunsalına dahil olmaktan kurtulamaz. Politika ile teorinin buluşma odağı sağlanmaksızın yürütülecek bir örgütsel çalışma, bir önceki sayfası unutularak okunan bir kitaba benzeyecektir. Halkevleri’nde, politik, teorik ve örgütsel bakımdan böyle bir bağımsız nitelik saptamanın olanağı yoktur. O, neredeyse her şeyiyle varoluş alanındadır.

Halkevleri, devekuşu pozisyonunda olmayı seçiyor. İdeo-politik olarak ne olduğu belirsizdir; ya da elbette hem o hem budur, ve ne o ne budur. Politik-örgütsel olarak ne olduğu belirsizdir; ya da elbette hem o hem budur, ve ne odur ne de bu.

Bunun soyut olarak bir özneye tanıdığı olanakları bir kez daha vurgulamak zorunlu. Fakat, adlı adınca bir öznenin muhataplarına ve kuşkusuz bizatihi kendine dahi bu kadar belirsiz ve kaygan olduğu koşullarda dışarıya dönük değiştirme işlemini hangi kerterize dayanarak gerçekleştireceği gerçek bir sorudur. Bir “Arşimet noktası” olmayan, kendini tarihin salınımına bırakmış bir ‘varoluş’a özne demek ne ölçüde mümkündür?

Fakat bazen akıllıca ve kuvvetle kuş sesleri çıkarıyor. Halkevleri eş genel başkanı, açılan davalardan aklandıklarını, haklarında “terör yuvası” iftirası atanların mahkemeler tarafından cezalandırıldığını yazıyor. Devlet tarafından cezalandırılmamaktan övünmek sol kültürün yeni bir öğesi değil. Eski onyıllarda da, yargılama sonucu aldıkları beraat hükmünü övünçle “aklandık” diyerek anlatan sosyalistler vardı. Çağdaş Hukukçular Derneği bir yana, ücra kasabalardaki kanarya sevenler derneklerinin bile kararnamelerle kapatıldığı bir ülkede faaliyet yürüttüğünü gözden kaçırmamalıyız söz konusu derneğin. Devlet tarafından cezalandırılacak bir faaliyeti olmamanın övünç vesilesi olduğu tuhaf bir solculuk bu! Solculuk, devletin yasalarını çiğnemek midir çiğnememek mi? Bir, üç, beş değil, on ve yirmi yıl boyu, ‒meşrebinize göre hangi terimi seçerseniz‒ ‘devrimci’ ya da ‘sosyalist’ politika yapacaksınız ve devlet size saldırmak için bir gerekçe bulamayacak! Yasadışı hiçbir unsur bulunamamasının nedeni, devletin başarısızlığı mıdır, sosyalistin akıllı stratejisi mi?

Bu kadar sözün çok ağır kaçtığı da söylenebilir. Nihayetinde bir dernekten söz ediyoruz. Ne yazmasını, ne yapmasını bekleyebiliriz bir derneğin yöneticilerinin? Haklıdır bu itiraz!

Muhalefetin Halkevleri Derneği

Devekuşu elbette bir kuştur. Evet, biraz tuhaf bir kuştur; halk sağduyusunu zorlar, ama kuş olduğuna ilişkin bilimciler bakımından hiçbir kuşku yoktur. Belki bu kuş kendini başka bir şey sanıyordur, ya da yaşam alanlarında bulunan bazı insan toplulukları onun hâlâ kuştan başka bir şey olduğunu kabul ediyordur.

Halkevleri de elbette sadece Halkevleri’dir. Evet, biraz tuhaf bir dernektir. Şudur-budur, ama dernektir. Dernekler Yasasını tanımadığına, kendine başka bir hukuk ihdas ettiğine ilişkin “bağımsız Türk yargısı”nın herhangi bir kararı yoktur. Belki Halkevciler ve kimileri onu dernekten fazla ya da başka bir şey sanıyordur, ne gam!

Ne olursa olsun, Halkevleri’ne haksızlık etmemeli. Büyük iddiaları her bakımdan çaplarına bakmadan sakız gibi çiğneyenlerin ortamında Halkevleri’nin mütevazı varlığına ne denebilir. Halkevciler, hiçbir büyük iddia ileri sürmüyor, hiçbir büyük hedef koymuyor, sınırlarını aşacak hiçbir zorluğa göğüs germiyor, hiçbir esaslı sınamaya girmiyorlar. Yordamlarını kendi bildikleri gibi arıyorlar ve bugün, Halkevleri’ni pratik olarak gereksizleştirecek ‘doğru’, ‘uygun’, ‘hakiki’ devrimci seçeneğin yokluğundan Halkevciler sorumlu değildir. Tam tersine, Halkevleri’nin bu ne idiği belirsiz varlığıyla arzı endam etmesinin sorumlusu devrim iddiasını hakkı ve layıkıyla politikleştiremeyenlerdir. Bir uyuşmazlıklar, bir aykırılıklar ortamında yaşadığımızı unutmamalıyız. Devrime bu kadar uzak sürülmüş bir uzun ömür hayra yorulası değildir ve bugün, yarım ya da çeyrek yüzyıllarını kutlayan örgütler vardır. Ardında üç-beş tasfiye ve sonra çaresiz bir umudun verdiği enerjiyle yeniden-kuruluş bırakan çok sayıda örnekten gayrı. Bu ülkenin pek zayıflamış solu, devrimle ilgisi olmadığı ya da kalmadığı halde kendini devrimin partisi sayanlarla, ideolojik olarak daha önemlisi, artık ilgisi kalmadığı halde kendini Marksist sananlarla doludur.

Böyle bir ortamda Halkevleri elbette Halkevleri’dir.

12 Mart 2019

 

[1] Dilşat Aktaş, “Halkevleri 87 yaşında: Onurlu mirasımızla geleceğe yürüyoruz”. http://sendika63.org/2019/02/halkevleri-87-yasinda-onurlu-mirasimizla-gelecege-yuruyoruz-dilsat-aktas-530783/

[2] Süleyman Yılmaz Bulduruç, “Cumhuriyetçi Sol”u ideolojik ve tarihsel bağlantılarıyla birlikte güçlü bir şekilde değerlendirdi. “Bir Deli Gömleği: ‘Cumhuriyetçi Sol’”, Teori ve Politika 74, ss. 179-92

[3] Enver Aysever, “Korkut Boratav: Bugünkü İslamcı bir faşizm” (Söyleşi), Cumhuriyet, 8 Ocak 2019.

[4] S. Y. Bulduruç, “cumhuriyetçi sol”un bir özelliğini bu sözlerle anlatır.

[5] Sadece bir örnek: sendika.org’da yayınlanan bir yazı, DSP’ye CHP adına öfke ve husumetle doluydu: http://sendika63.org/2019/02/dspnin-25-yil-onceki-secim-basarisi-shpye-kaybettirip-erdogan-ve-gokceke-yol-acmisti-530981/

[6] Bu tarz mücadeleyi idealleştirerek anlatıyor şu eser. J. C. Scott, Tahakküm ve Direniş Sanatları: Gizli Senaryolar, Çev. Alev Türker, Ayrıntı Yay., İstanbul 1995.

[7] Bu arada, Fethullahçı hareketin devlette büyük bir beceriyle gizlice örgütlendiği tam bir safsatadır. Bu hareketin örgütlenme tarzındaki yegane illegalite, devletin göz yummasıdır!

[8] Devekuşunun tehlike karşısında başını kuma gömdüğü doğru değilmiş. Ama “bir tehlike, bir olay karşısında yararlı olmayacağı apaçık ortada olan kaçamak bir yola sapmak; başkalarını aldattığını sanarak kendisini aldatmak” anlamlarıyla bu deyiş hâlâ kullanılıyor.

[9] https://sendika63.org/2019/02/ulas-bardakcinin-olumunun-47-yilinda-duvar-yazilari-ulasa-sozumuz-devrim-olacak-531293/

Okunma 3976 kez