logored

Geçiş halinde bir paradigma ve geçiş halinde bir model: Demokratik özerklik

Yazan

 

 

 

Marx’ın bir sözünden ilhamla söyleyebiliriz: Kürdistan Özgürlük Hareketinin hedefi, onun bugünkü devrimci dinamiğinin kendisidir. Hareket, idealini bugünkü varoluşunda içeriyor.

Hareket, kendi yolunu bir savaş tankı gibi kendi üzerinde taşıyor. Karşısına engel olarak çıkanları yolu yapıyor. Tayyip Erdoğan’ın her bir hamlesi Hareket için üzerinden aşılacak bir yol oluyor.

 

Taktiğin konusu olarak teori

Kürdistan Hareketi, Öcalan’ın 1999’dan itibaren oluşturduğu “yeni paradigma”nın yönetsel/politik uygulama modeli olarak, 2005’ten bu yana “demokratik özerklik” hedefini belirlemiş bulunuyor. Merkezî bir gücün yönettiği geniş bir bütün içinde, bir alt-birimin belli koşullar altında kendi kendini yönetme hakkı olarak özerkliğin, statik bir anlayış bakımından devrimci olmadığı açıktır. Fakat, hiçbir model “şişede durduğu gibi durmaz”! Model, taşıyıcılarına bir yön verir, ancak taşıyıcıların dinamiği modeli alıp götürebilir ve taşıyıcılara başka bir model bulmak düşer.

Abdullah Öcalan’ın temel bir özelliği teoriyi taktiğin konusu kılabilmesidir. Teori, dokunulmaz ve yüce yerinde tozlanmaya bırakılmıyor, her konjonktürde hareketin hizmetine koşuluyor. Lenin gibi başarılı kurucu politik önderlere özgü bu nitelik, doktrinerlerce yaygın olarak oportünizm olarak damgalanır. Kürdistan Hareketi, bu akışkanlığı bir tanımlayıcı öğe haline getirmiştir. Hareketin çapraşık, kesişen, aykırı, birçok bileşeni karmaşık bir bütünlük olarak beliriyor. Hareket, bu haliyle doktriner bakışlarca anlaşılması olanaksız bir tablo sunuyor.

Demokratik özerklik de, öteki neredeyse her konu gibi, Kürdistan Hareketinin ve Öcalan’ın akan tarih içinde özne olarak kalabilme konumunu yeniden-üretmeye dönük bir işlev edinmiş durumda. Demokratik özerklik, içinde bulunduğumuz konjonktürde eski şişedeki yeni şerbettir, ama bu cümleyi kurar kurmaz, değil alınan bedende, şişede bile durmayan bir şerbet olduğunu görüyoruz akan dinamik içinde. Baş döndürücü bir akış. Kürdistan Hareketini, politik, toplumsal, ideolojik, teorik, kültürel, askerî yönleriyle bu şekilde tanımlamaya çalışmak uygundur.

Demokratik özerklik, devrimci, söylemsel ve kurumsal yönleriyle değerlendirme konusu olmalıdır.

 

Devrimsel: Silahlı kent gençliği

Demokratik özerkliğin Kürdistan’ın müstahkem mevkilerinde yeni bir boyut olarak kendini gösterdiğini görüyoruz. Hareket, orta büyüklükteki kentsel yerleşim birimlerinde, birkaç ay süresince, geri dönülmez bir konsolidasyon gerçekleştirdi. Bunun başlıca unsuru, devrimci kent gençliğidir.

Kentlerin gençliği, tam da hareketin özelliğine uygun bir dinamikle, Murat Karayılan’ın değerlendirmesiyle, “Kendini Kandil’e de, (Kürt) toplum(un)a da, devlete de kabul ettirmiş yeni bir güç, Kürt gençliğinin yeni bir iradeleşmesi”dir. YDG-H’de somutlanan devrimci gençlik hareketi, elbette hiçbir öncülü olmadan birden bire ortaya çıkmış bir olgu değildi, ama bu konjonktürde aşama kaydetti.

Bu, devletin devletliğini Kürdistan’ın yeni bir alanında elinden alma hamlesidir. Devletin, kırlarda askeri olarak kontrol edilmiş ve gücünü fiili bir sözleşmeyle başka bir güçle paylaşmak zorunda kalmışken, şimdi bir de orta büyüklükte kentlerde askeri bakımdan kontrol edilmeyi ve geri çekilmeyi kabul etmesini, bunu uysalca sineye çekmesini beklemek nazlı mağduriyetçilere özgüdür ve devlet elbette hırsla saldıracaktır. Devrimciler ortaya çıkacak ve devlet saldıracaktır; devrimciler direnecek devlet yorulacaktır… Bu böyle devam edecek ve devlet, karşısındakinin yeni bir bela olduğunu yılgınlıkla anlayacaktır.

Devletin kahredici gücünün bu birimlerdeki devrimci gençlik inisiyatifini sökemediğini ve bu birimlerde köprübaşları oluşturulduğunu kabul edebiliriz. Kürdistan gençliğine kutlu olsun!

 

Söylemsel…

Demokratik özerklik, yanılmıyorsak ilk kez 2011 Temmuzunda DTK tarafından ilan edildi. Ama aynı gün, “devrimci” demeyi uygun gördüğümüz bir olayla hemen ilan edilmemişe döndü. Demokratik özerkliğin 2014’teki yerel seçimler ertesinde ilan edileceği bir kez daha duyuruldu. Son ilanların, Kürdistan’ın bazı yerlerinde basın açıklamalarıyla yapıldığını biliyoruz. Bu ilanlarda demokratik özerklik genişletilmiş beledî bir nitelikte algılanır gibiydi. Devletin rahatsız olsa da fiili müdahalede bulunmayacağı varsayılıyor, umuluyordu. Ancak karşı tarafın, yani merkezî devletin rızası koşullarında geçerli olabilecek bu umutların karşılığını bulması mümkün olamadı ve ilanlar, rüzgarın birazcık sert esmesiyle yer ile yeksan oluverdi.

Basın açıklamalarında kullanılan yükselticinin sesi, ‘keleş’ tarrakalarının, roketlerin sesiyle boğulup gitti.

 

Kurumsal…

Kürdistan Hareketinin bunu öngörüp görmediğini bilmiyoruz, ama özerklik ya da özyönetimin salt ilanla kalmayacağının ve kurumsal karşılığının oluşturulmasının operasyonel olarak amaçlandığı izlenimi doğurduğunu belirtmeliyiz.

Demokratik özerklik kurumsal anlamda başarılı olmadı; çünkü olamazdı. Bir devletin, kendi açısından bir patronaj niteliği görmeksizin iktidar gücünü bir başkasıyla paylaşması ancak çatışmalı bir süreç sonunda mümkün olabilirdi. Batı demokrasilerinin, o toplumların kendinden menkul yüce ilkelere pek vurgun olduklarından değil, uzun çatışmalar sonucu tarafların bir türlü yenişememe durumunun hukukîleştirilmesiyle ortaya çıktığını unutanların tipik yanılgısıdır bu.

Demokratik özerklik kurumsal düzeyde başarılı olamazdı; zira, bu girişimin, ilgili toplumun günlük yaşamını verili haliyle güvencelemesi önkoşul niteliğindeydi. Söz konusu birimlerdeki devrimci kurumsallığın devletin karşı-saldırısına dayanamayacağı belliydi. Devletin, bu kentlere saldırı tarzı, kurumsallığın önünü kesin bir şekilde almaya dönüktür. Devlet, her bir kentte, toplum kurucu bir misyonun vazgeçilmez yükümlülüğü olan günlük yaşamın idamesini olanaksızlaştırarak bilinçli bir işlem yürütüyor.

Devrimci Kürdistan gençliğinin inisiyatifinde özerklik ilan edilen ve devletin saldırısını çeken kentlerdeki halk çoğunluğunun, genelleşmiş bir devrimci veya karşı-devrimci kriz ortamı dışında günlük yaşam sorunlarına katlanmasını beklemek gerçeksizdir. Bu bakımdan, demokratik özerklik pratiklerindeki eksikliği toplum kuruculuk boyutuyla ele almak ve tanımlamak gerekiyor. Harekette, yapısal olarak bir eksik varsa budur.

Ama bereket versin, eksiklik ve başarısızlıklarını telafi etmek için Kürdistan Hareketinin, TC’nin kadim misyonunu üstlenmiş Tayyip Erdoğan gibi bir düşmanı var!

 

Müttefik olarak Tayyip Erdoğan!

Devlet, devrimci özerklik denemelerinin yapıldığı kentlere saldırı tarzıyla başarılı oldu mu? Kürdistan Hareketinin gidiş yolunun “kolaylaştrıcısı” olduğu misyonu Tayyip Erdoğan’a herhalde en büyük ceza olacaktır. Ama gerçek bundan başkası değildir.

Tayyip Erdoğan bugün Kürdistan Özgürlük Hareketinin elbette kendine rağmen ve bilinçsiz ilerletici aletidir. Onu tarih ana/baba, neredeyse Kürdistan Hareketinin yeni bir yoldaki başarısızlıklarını, eksiklerini sıfırlama, hatta tersine çevirme görevine atamış bulunuyor.

O ünlü anlatıda olduğu gibi: Hıristiyanlar arası mezhep savaşları döneminde bir kasabayı kuşatan güçler din otoritesine, kasabada düşmanlar dışında da epeyce ahali bulunduğunu, bunları ne yapacaklarını sormuş. Otoritenin cevabı, “Hepsini öldürün, Tanrı günahkârlarla günahsızları öbür dünyada ayırır” olmuş. Tayyip Erdoğan’ın silahlı güçleri, devrimci gençler tarafından ikna edilemeyen halk kesimlerini de başarıyla Kürdistan Hareketine dahil ediyor.

Her gün onlarca örneği kamuoyuna yansıyan bu görevin nasıl ifa edildiğine ilişkin bugünlerdeki simge, Hacı Lokman Birlik’in cesedine yapılandır.

Kürdistan halkı Tayyip Erdoğan’ın hizmetlerini unutmayacaktır!

 

‘Demokratik’ten ‘devrimci’ye özerklik

Demokratik özerklik yönelimini, adlandırılmasının bile her an değişmesinde göreceğimiz üzere, ancak bir geçiş anlayışı bağlamında tarihsel yerine oturtabiliriz.

Demokratik özerklik, Kürdistan Hareketinin rejimin bağrında çatlaklar yaratma ve yeni bir devrimci toplum inşa etme mücadelesinde çift-işlevli bir dinamiktir. Kürdistan Hareketi başarısını bu çifte işlevi korumayı bilen pozisyonda durarak sağlamaktadır.

Kürdistan devrimi, orta büyüklükteki çok sayıda kenti devrimci bir eğik düzleme yerleştirmiştir. Her başlangıç eksik-gedik ve kırıp-dökmeler barındırır. Kürdistan Hareketinin şimdiki gelişkin düzeyi bu türden çok başlangıcın ürünüdür.

Bugün, en güçlü olunan çok sayıda kent, adeta Rojava’nın ilk zamanlarındaki atmosfere girmiştir. Mücadelenin yeni evresinde, “özerklik” deneyimleri Türkiye tarafında “demokratik özerklik” olarak dile getirilebilir, ama Kürdistan’daki karşılığının “devrimci” özerklik olduğunu giderek daha net bir şekilde görüyoruz. Gidiş yolu budur.

Demokratik özerklik, “çözüm süreci” konjonktürünün dili olarak demokratik siyaset bakımından kurulamadı, fakat bu yönelim devrimci politikaya yeni bir itilim verdi ve yeni bir boyut kattı. Yeni boyutun, demokratik özerklik teriminin bir önceki konjonktürdeki içeriğinden farklı olarak, merkezî devletin varlığını tanıma bakımından fiilî sorgu konusu olacağı açıktır.

Demokratik özerklik “çözüm süreci” ortamında bir şekilde anlaşılabiliyorken, şimdi içinde bulunduğumuz konjonktürde bu anlaşılmanın korunmayacağı açıktır! Örgütlenmiş ve var olma kararındaki bir sosyo-politik öznenin kaçınamayacağı ve hiçbir model tarafından tayin edilemeyeceği zorunlulukları vardır.

Özyönetime yönelim pratiklerini sadece devletin saldırısı bazında ele almak, hareketin erken aşamalarına özgü bir reaksiyonculuk ve mağduriyet politikasıdır. Oysa Kürdistan Hareketinin toplum kuruculuğu olmasa da, devrim inşacılığı anlamında devletin şiddet tekelini reddetme, ya da bir anlamda devleti salt-şiddet haline indirgeme pratiği bakımından pozitif birikimi hayli fazladır.

Demokratik özerklik ya da merkezî yönetim, ne olursa olsun bir kudret meselesidir ve başka bir kudretle yenişmeyi zorunlu kılar. Küçük bir birimdeki kudretin, merkezî bir kudretle nasıl baş edeceği, meselenin teorisine de pratiğine de hâkim bir sorudur.

Merkezî yönetim, “demokratik özerklik” de olsa herhangi bir iktidar paylaşımını kabul etmiyorsa ne yapılacaktır? Savaşılacağı, bugün Kürdistan kentlerinde devrimci gençliğin yetersizce yaptığı gibi, ama illa bu yoldan giderek savaşılacağı gayet açık değil midir! Bu savaşın sonunda kazanılanın ne olduğu da, konjonktürün gereğine uyarlanmada Öcalan’dan sokaktaki militanına, dağdaki gerillasına, metropoldeki demokratik siyasetçisine kadar, yani tabiri caizse tepeden tırnağa başarılı örnekler sergilemiş Kürdistan Hareketinin kararlaşmasıyla belirlenecektir.

Bize bu aşamada, bir kez daha selamladığımız devrimci gençlerin gösterdiği gibi, mücadele için neye hazır olmak gerektiğine ilişkin Engels’in sözünü yinelemek düşecektir:

“Devrim, kuşkusuz, dünyanın en otoriter şeyidir; devrim, halkın bir bölümünün kendi iradesini, halkın öteki bölümlerine top, tüfek, süngüyle, otoriter araç olarak ne varsa hepsiyle, zorla kabul ettirdiği bir eylemdir ve zafer kazanan yan, boş yere savaşmış olmak istemiyorsa, iktidarını, silahlarının gericilere saldığı korku ile elde tutmalıdır.”

 

Talep üzerine 6 Ekim’de Özgür Gündem Gazetesi için kaleme alındı ama yayınlanmadı.

 

Okunma 9410 defa
Apertura de cuenta bet365.es