Devrim Görüşüyle Devlet Sahasının Ezilenleri

Yazan

 

Devrim zamansallığının ve devlet zamansallığının bu denli ayrışmış olarak aynı siyasi coğrafya içinde yaşanması mümkün mü? Bu iki zamansallık arasında artık kategorik olarak niteleyebileceğimiz farkın, kuşkusuz politikanın yersel özgüllükleri ve yapısal farklılıklarıyla birlikte ele alınması gerekiyor. Geçmiş devrim deneyimleri bu tarz bir eşitsizliğin sürdürülebilmesinin özel koşullara bağlı olduğuna işaret eder. Politik süreç kesintisiz sürüyor. Ya devrim galebe çalacak ya devlet! Son gelişmelerle birlikte devrimin sonuç olarak değil ama yersel niteliğinin de etkileriyle geriye çevrilmez kazanımlar sağlayarak galebe çaldığını izliyoruz.

Kürdistan tarafında, bölgesel alaşımlarıyla birlikte, Türkiye tarafından bambaşka bir politik oluş yaşanıyor. Türkiye Devleti’nin egemenlik sahasını koruma amacıyla kuşattığı Kürt kentlerinde uyguladığı çıplak şiddetten dolayı değil, tam da devletin bu şiddet olarak varlığının karşısına şiddetle karşı koyabilen net ve esaslı bir politik varlığın bulunmasından dolayı… Türkiye tarafında devletin herhangi bir ciddi karşı duruşla karşı karşıya kalmamasından dolayı değil, aynı zamanda ezilenlerin önemli bir kesiminin devlete aktif katılımının sağlanmış olmasından ve muhalefet olarak açığa çıkan ezilen kesimlerin de pasif katılım anlamına gelecek politika altı konumlarının yanı sıra yenilgi atmosferine girip arada kalmalarından dolayı…

Türkiyelileşme ya da Kürdistanileşme, hangi alt politik okuma dolayımıyla yapılırsa yapılsın, demokratikleşme ya da devrimcileşme kodlarına bağlanırsa bağlansın, bu iki belirgin politika sahasının ayrı yapısal varlıkları birbirlerine tahvil edilemiyor. Bu durum kesin sınırları çekilmiş bir yalıtılmışlık ya da herhangi bir etkileşime kapalılık olarak yaşanmıyor; aksine, yoğun bir etkiyi iki alanda ve özellikle Türkiye tarafında izleyebiliyoruz. Ne var ki, konu ezilenlerin devrimci politikasına gelince Kürdistan Hareketi’nin hacmi ve politik kapasitesi kendi karşılığını da bağdaşığını da Türkiye tarafında bulamıyor. Türkiye tarafı, devlet alanının dışına çıkabilen liberal demokrat tutumları politik ölçek katına çıkarmaya yatkın bir sınırda kalıyor. Hukuki arayışlar politik konumların yerini almış durumda.

Yeni Türkiye’nin kurucu babası olmaya hevesli Tayyip Erdoğan Kürdistan seferiyle Türkiye tarafını ardı sıra dizmeyi politik bir kazanım olarak yaşıyor. Bölgeselleşmenin tersten esen rüzgarlarıyla en geri noktaya çekilen sınırlar eğer becerilebilirse yeniden tahkim edilecek. Kurumsal Kemalizm’in devlet refleksi ve deneyimi, bölgesel koşullar ile birlikte ele alındığında ağırlığını ortaya koyarak yeni duruma uyum sağlamakta zorlanmadı. İdeolojik Kemalizm ise yer yer liberal etkilere maruz kalsa da ana damarıyla sipere koştu. Bu damarın temsili artık Bahçeli MHP’sinde ve Vatan Partisi’nde. CHP’nin liberal etkilere açık yanı ona aynı zamanda geleneksel rolünü oynama şansını tekrar kazandırıyor.

“Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi”nin “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirisi vesilesiyle Barolar Birliği’nin Tayyip Erdoğan karşıtı (!) başkanı Metin Feyzioğlu’nun “Devlet yıkılırsa hepimiz altında kalırız” açıklaması eski ve yeni rejim güçlerinin mutabakat metninin imzası olarak alınmaya değer.

Bu yolda galip olanın mağlup olup olmayacağı geleceğin konusu olmakla birlikte şimdilerde Türkiye tarafında Tayyip Erdoğan devletin hakimi olarak kazanmış durumda. Bu kazanma durumu ‘bütün’ Türkiye için değil ‘parça’ Türkiye için geçerli. Liberal ve rasyonel devletçiler bu durumu hatırlatıp Kürdistan’ın kaybedildiğini haklı olarak öne sürecektir. Ne var ki zaten kaybedilmiş olan yeniden kaybedilemez! Yine aynı cenahın “devletin yönetilemediği, hukukun çiğnendiği” saptamaları da hiç kuşkusuz uygunluk taşıyor. Solun yaygın kesimlerinin bu duruma hayıflanmasına kategorik bir uzaklıkta durulmalı; bu yönetememe durumunu ezilenler lehine devrimci sonuçlarla buluşturamamak ise kahredici.

Tarihin ironisi ve devletin mekaniği derinden işliyor. Tayyip Erdoğan, Türkiye tarafında kazanarak çeperde ve çevrede yaşanan yenilgileri bir noktaya kadar tolere edebilir; baş vermektense kuyruk bırakılabilir zımni kabulü bir yere kadar karşılık bulabilir. Devlet katında Tayyip Erdoğan çevresine, ilk sendelemelerinde yenilgilerin faturasının kesileceği net. Yenilenmiş bir ezenler çatışması kapıda; iç hesaplaşma mayalanıyor ama şimdi Türkiye tarafında ezilenler üzerinde tahakkümün sağlandığı koşullarda ezenlerin hareket alanlarının genişliği ile karşı karşıyayız. Muhtemel iç çatışma, bu koşulları gözeterek yeniden düzenlemede güçlü etkiler doğuracak.

Bu arzu ve tahayyüllerimizi politikanın yalın güç dağılımlarının yerine geçirmeyeceksek Türkiye tarafının ezilenlerinin mevcut koşullarıyla yüzleşmek durumundayız.

Geziciler nerede?

Gezi ayaklanmasının yaratıcısı olan uygar asiler Türkiye tarafına dönük politik işlemlerde ‘Gezi Kitlesi’ olarak çağrılsa da böyle bir homojen öznellik bulunmuyor. Gezi ayaklanması, kendi konjonktüründe muazzamdı. Cumhuriyet tarihinin ezilenlerinin Gezi ayaklanmasıyla karşılaştırılabilecek yaygınlıkta ya da yoğunlukta başka bir hareketlenmesi yok, ancak bir ayaklanma her zaman yoğunlaşmış bir kitle hareketi olarak yaşanır. Ayaklanma konjonktürünün birleştirdiği kitle ortak deneyimler yaşasa da bu birlik ezel ebed korunamaz. Kendiliğinden hareket kendi başına politik sonuçlar oluşturabilir ve oluşturmuştur da. Ne var ki bir özne dolayımı olmadan politik konjonktürler birbirine rahatça teyellenemez. Gezi ayaklanması, devrimci bir öznellik tarafından karşılanmadan, kimi sürdürme girişimlerine rağmen, tarihin konusu haline gelmiştir.

Uygar asiler ayaklanma konjonktüründe Kürdistani nitelikle de tüm diğer politik başlıklarla olduğu gibi esasta liberter bir iletişim kurdular. Liberter iletişim çözüm süreci dönemine de rast gelse devletin kesin kuşatması altında olan konu açısından önemli sayılabilecek bir politik temas noktasıydı. Türkiyelileşmenin Kürdistan Hareketi açısından yürüneceği saha da bu vesileyle genel bir tanımlamadan özel alana doğru netleşmiş oldu. Art arda gelen seçim dönemlerinde bu temasın gözetildiği ve realize edildiği görüldü. 7 Haziran seçimlerinde zirve yakalandı. 1 Kasım seçimlerinin bu işlem için elverişsiz ortamında da temasın devam ettiği görüldü.

Uygar asi ezilenler kitlesinin liberterliği doğrudan politikanın liberalizmi sonucunu vermez, ama uygulamada kitlenin liberterliği ile politikanın liberalizmi örtüştü. Gezi ayaklanmasından sonra gelen seçim dönemlerinde beklentiler bu alana akıtılarak politik içerik adeta soğuruldu. Türkiye tarafı için 7 Haziran, AKP’nin sınırlanmasından dolayı zafer havasında yaşandı. Kaçınılmaz olarak 1 Kasım da yenilgi halini derinleştirdi. Şu halde Türkiye tarafı uygar ezilenlerinde, yenilgi havasının hakim olduğu uzatılmış konjonktür içindeyiz. Türkiye solunun ve muhalefetinin oluşumlarının ana kitlesi olan bu ezilenler sosyalliğinin elbette politika alanına doğrudan etkileri olacaktır. Yenilgi durumunun birisi aktüel olarak yaşanan, diğeri virtüel olarak alınabilecek iki etkisini politika alanında saptayabiliriz.

Aktüel biçim tipik bir geriye çekilmecilik, güncel politikaya ilgisizlik, sözsel radikalizme rağmen pratik harekette pasiflik olarak yaşanıyor. Yenilgicilik rejime aktif katılımı sağlamıyor, kültürel bir ret ile birlikte pasif katılımı anbean yeniden üretiyor. Tayyip Erdoğan devletinin, Kürdistan seferiyle katlanılabilir muhalefet marjını gittikçe daralttığı ortamda, asgari düzeyde muhalefet biçimleri, pasif protestoculuk gerçek bir politik etki üretse de her çekilen sınırda bir adım daha geriden başlamak durumunda kalınıyor. Muhalefet daha çok hukuki sınırlara çekilen, simgesel olarak irade beyanına denk düşen tutum bildirimleri olarak beliriyor. Tüm bu pratiklerin toplamı, esas olarak ezilenler politikası kategorisine dahil edilemeyecek denli seyrek bir dokuya sahip; eğer politik bir öznellik kazanıyorsa bunu Kürdistan tarafının net varlığı ile bir bağ kurabilmesi dolayımıyla kazanıyor.

Gezi ayaklanmasının liberter yönünün liberal edinilmesi de politik aşınmanın kitlesel alandaki yenilgi atmosferiyle buluşmasını kolaylaştırdı. Bu ortamda zımnen kabul edilen, ezenler arasındaki ‘rekabetin’ (agonizmanın) ‘husumete’ (antagonizmaya) çevrilmesi arayışına dönük geleneksel sol politikanın bir varyantını oluşturma ve uygar asilerin doğal eğilimlerine göre bu çatışmada kitle temeli olmalarıdır.

Virtüel biçim ise yenilgi koşullarının ağırlığının ezilenlerin arasında yaratacağı tepkimeye bağlı. Şu halde zayıf bir olasılık olsa da alttan alta mayalanan bir eğilim olarak göz önünde bulundurulmalıdır. Bir ayaklanmanın sönümlenmesi ve ayaklanma kitlesinin yenilgi atmosferine girmesi, ayaklanma konjonktürünün radikal sürdürülme eğilimine bağlı olarak kimi öznel oluşumlarda karşılığını pratik-politik çıkışlar olarak gösterir. Düzenin sürgit sarsılmayacağına yönelik zımni kabulün umutsuz son çırpınışı, ‘élan vital’ (yaşam atılımı) arayışıdır, herhangi bir politik seçenek tanımaz. Politika aşırı bir tepkimedir, çünkü kendisini gerçekliğin olanaklarından yoksun bırakır. ‘Siyasal gerçekçiliğin’ uyumluluk olarak yaşadığı sinizmi gerçekliksizlik olarak yaşar. Olağan olmayan ama muhtemel devrimci refleksi barındıracak olan bir biçim ‘dekadans devrimcilik’ olarak adlandırılabilir. Uygar asilerin, bugün için dokunulmaz alanlarının sınırlandırılmasıyla ve rejimin tüm çatlakları doldurma gayretiyle daha açık bir ihtimal haline gelmiştir. Kürdistani politikanın bu olasılığı öne çekme etkisi ancak Tayyip Erdoğan devletinin Türkiye tarafını kuşatmasının yoğunluğu ve bunu dokunulmaz alanlara kadar genişletmesiyle nesnel bir etki olarak belirlenebilir. Devrimci seçenek vuku bulduğunda kaçınılmaz ittifakını yine Kürdistan tarafında bulacaktır.

Barbar ezilenler nerede?

Ezilenlerin barbar kesimleri geçmişte ve bugün, devlet sipere asker sürecekse hep en önde oldular. Bunda şaşılacak bir şey yok! Bu ezilenler kesimi devletlü sahadaki çatışmanın içeriğinden bağımsız olarak hep ‘mehmetçik’ idi. Laik ordunun ‘peygamber ocağı’ olması da, şimdi Esedullah Timleri de aynı devlet önceliğine dayanır. Bir iç savaş devleti olarak örgütlenmiş Türkiye Devleti siperlerini hep dolu tutmayı başarmıştır.

Tayyip Erdoğan devletinin bu konuda elinin rahat olduğu sanılabilir. Türkiye tarafında oluşturduğu hakimiyet bu sanıyı güçlendiriyor. Ancak politikanın her zaman açığa çıkardığı beklenmedik sonuçları ve etkileri vardır.

Barbar ezilenlerin enerjilerini derleyerek ve onların üzerinde net bir hegemonya kurarak yelkenlerini şişiren Tayyip Erdoğan, tüm süreç içinde barbar ezilenlere nesnel bir modernleşme etkisinde bulundu. Devlet kapısında hangi derecede olursa olsun kırıntıları toplamak bir tür bireyciliği de geliştirdi. Artık ikbal ve istikbalini devletin açtığı alanda arayan bu ezilenler yığını daha önce devlet alanının yanaşmasıyken şimdi kendi yaşam koşulları değişmese de imgesini iktidar olarak görüyor. Bu beklendiği gibi ‘devlet savunmasında sipere koşmak’ olarak vuku bulmadı, aksine siperden kaçış eğilimini güçlendirdi. Tosuncuklar her zamanki gibi ancak cepleri doldurulursa sahada görülüyorlar. Kürdistan seferinde ortaya çıkan açık bu yüzden önceki dönemin ‘deneyimli savaş gücüyle’ kapatılmaya çalışılıyor şimdilerde.

Tayyip Erdoğan imgesi ve bedeniyle devleti temsil ediyor. Şu halde elde avuçta olan bu. Kuşkusuz dejenere olmuş bir devlet ile karşı karşıyayız ama bu dejenerasyona ahlayıp vahlamanın da devrimci karşılığı yok. Bir çıkar birliği ve bu çıkar birliğinin zorunlu bağlarla tutturduğu kesim olmanın yanında, sürekli teyakkuz durumunun sağlanması ve sürdürülebilir istikrarsızlık, yönetim modeli olarak kabul edilmiş durumda. Bu durum net, öngörülebilir ve istikrar kazanmış ideolojik rezerve gereksinim duymuyor, hatta bunların görece bağlayıcılığından kasıtlı olarak uzak duruyor. Tayyip Erdoğan şahsında oluşturulan jestler toplamı anında düzenleniyor ve işlemden geçirilerek dolaşıma sokuluyor. Kritik dönemlerde bu tarzın kullanışlı olduğu kanıtlandı. Barbar ezilenler jestlere karşılık verdiği sürece bu denklemin korunacağı öngörülebilir.

Ezilenlerin devrimciliği açısından, hangi koşullarda olursa olsun ezilenlerin barbar kesimlerine dışarıdan jestler aracılığıyla ulaşmanın kestirme yolu, imkanı yok! Her halükarda bu kesimler ile temas kurulduğunda daha güçlü ezen jestleri yığınıyla karşı karşıya kalınacaktır. Ezenler politikasının rekabetçi ortamı içinde İslam’a gönderme yapılan jestlerin kullanılmasında bir yarış gözleniyor. Bu tarzla bulaşık olmaktan kasıtlı olarak kaçınmak ama İslam’ın ezilenler damarıyla alaşım kurmak zorunlu.

İslam’ın ezilenler kesimindeki karşılığı ‘İslamcılık’ ideolojisi formuyla da karşılanamaz. İslamcılık kültürel mayalanmasını tamamlamaya evrilip politik karşılıklar üretmeye başladığı koşullarda önce ezildi sonra da imha edildi. İslamcılık, ezilenlerin politikası olarak herhangi bir karşılık üretemedi. Tayyip Erdoğan devletinin çevresinde kümelenerek onun patronajında politik intiharını tamamladı. Ondan geriye kalan dini sembollere vurgu yaparak devlet dinine sığınma oldu ki, bu, ezen siyasetinin ana hattındaki yerine uygunluk taşır.

Barbar ezilenler, otoritesini koruduğu müddetçe devletin çeperine kayıtsız şartsız yapışık kalacaklar. Bu nedenle de devlete operasyonlarında avantaj sağlamaktadırlar. Tayyip Erdoğan devleti, Türkiye tarafında bu kesimin doğal dili olarak şiddet aracını da kullanarak güçlü bir hegemonya oluşturmuş durumda. Burada yaşanacak kırılmaların devrimci imkanlarla karşılanamadığı koşullarda devletli sahadaki çatışmalarda ayırt edici avantajlar sağlayacağı şimdiden öngörülebilir. Bir ‘iç savaş’ koşulunda devletli kanadın sahaya süreceği kara kalabalık da bu kesim içinden çıkacaktır.

Okunma 4523 defa