logored

İstanbul’un ‘Fethi’ ve Bir Kez Daha Kaypakkaya ile Kıvılcımlı

Yazan

İstanbul’un ‘Fethi’ ve Bir Kez Daha Kaypakkaya ile Kıvılcımlı

Doğan Kaya

“İstanbul’un fethi, yalnız Türklerin değil, bütün dünyanın kutlayabileceği, kutlamakta haklı, –hatta bir dereceye kadar, insan olarak- vazifeli sayılabileceği büyük Tarihsel Devrimlerden biridir.”

Hikmet Kıvılcımlı

“’M. Kemal, halkımızın ilerici tarihinin bir parçasıdır’ diyorlar. Halkımızın tarihi, zaten tümden ilericidir. Bütün dünya halklarının tarihi ilericidir. Ama M. Kemal, halkımızın tarihinin bir parçası değil, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının ve onlarla birleşen orta burjuvazinin sağ kanadının, yani gerici sınıfların tarihinin bir parçasıdır. Mesela bir Fatih Sultan Mehmet ne kadar halkımızın tarihinin bir parçasıysa(!), M. Kemal de o ölçüde halkımızın tarihinin bir parçasıdır(!).

“Komünistler, tarihin devrimci mücadelede silah haline getirilmesini çok iyi bilirler. Ama, ‘miras’ diye gerici şeylere sarılmak, halk kitlelerinin aldatılmasında gericilerle ağız birliği etmek, onlara suç ortaklığı etmek olur.(...) Bazı silahlar vardır ki, onu elinde tutanlar yenilmez bir güce sahip olurlar. Mesela, Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi böyle bir silahtır. Kitlelerin devrimci tecrübeleri böyle bir silahtır. Bazı silahlar da vardır ki, onu elinde tutanlar, kendilerini yaralarlar: Yani silah geri teper ve kendisini elinde tutanları vurur. İşte Kemalizm böyle bir silahtır!”

İbrahim Kaypakkaya

Bir gün, Kıvılcımlı kökeninden gelen bir örgütün üst düzey sorumlusu; Dersimli olan, adını da TKP/ML Hareketi’nin bir şehidinden almış, o güne kadar Kıvılcımlı geleneğinin kıyısından köşesinden geçmemiş olmakla birlikte İbrahim Kaypakkaya’ya büyük bir sempati besleyen, Kaypakkaya’nın eserinden de haberdar olan, canı epey sıkkın bir militanına moral vermeye çalışıyordur. İkna temelli bu moral verme çabası esnasında sorumlu, sözü, kendi geleneği gereği hiç de yabancılık hissetmediği bir konuya, Fatih Sultan Mehmed’e getirir.

Öyle ki, Fatih Sultan Mehmed çok genç yaşta devletin başına geçmiştir. Her şeyden önce iyi eğitimli ve ‘bilgi’lidir. Askeri manada komutanlık yetenekleri de gelişkindir. Üstün meziyetleri ve ‘bilgi’si sayesinde; İstanbul kuşatması esnasında yaşanan bütün olumsuzlukları ve zorlukları aşmayı bilmiş, ordusunu dağılmaktan kurtarmıştır. Devreye soktuğu taktik manevralar sayesinde İstanbul’u çevreleyen surlarda delik açmış, surları zapteden Fatih Sultan Mehmed ‘tarihsel devrimci’ rolünü oynayarak ‘ortaçağ’ karanlığına son vermiştir. Bu sayede Osmanlı, bir devlet aşamasından imparatorluk aşamasına yükselmiştir.

Kıvılcımlı geleneğinden gelen sorumlu kişi, bu örneği, o an yaşanan bir krizin aşılması için vermiş olabilir. Bu bağlamda geleneği açısından bir yöntem problemi yoktur. İdeolojik anlamda ‘net’tir. Bir iç tutarlılığa sahiptir. Bunu kabul edelim.

Fakat bu anekdotta başka bir şey vurgulanmalı. Dersimli olup, Kıvılcımlı geleneğinin yanından bile geçmemiş olan bu militan, Kaypakkaya’ya sempatisi ve onun eserine vakıf oluşu hesaba katıldığında, Fatih Sultan Mehmed ile ilgili bir övgüyü benimsemeyecektir.

Burada iki ihtimal ortaya çıkar: Ya ilgili sorumlu, bu militanı örgütün içinde tutmak istememiştir, ya da Dersimli olan, Kaypakkaya’ya sempati duyan, eserine de vakıf olan bu militana Fatih Sultan Mehmed’i övmesi, Türkiye Devrimci Hareketi’nin dayandığı kadro dinamiğinden, onun sosyolojisinden ve psikolojisinden pek az şey anlamaktadır.

İlk ihtimalin üzerini çizelim ve ikinci ihtimalin doğruluğunu hesaba katıp asıl konumuza, bu bakış açısının altında yatan ideolojik nedenlerin sorgulanmasına yönelelim. Bunun için bir kez daha Kaypakkaya’nın eserine, o esere yöneltilen eleştirilere göz atalım ve küçük bir Kaypakkaya-Kıvılcımlı karşılaştırması yapalım.

Kaypakkaya’nın ayrıksı düzlemi

Belirtmemiz gerekir ki, konumuz ne tek başına Kıvılcımlı, ne tek başına Fatih Sultan Mehmed’in ‘tarihsel’ devrimci olup olmaması, ne de bahsi geçen sorumlunun algı dünyasıdır.

Mesele, merkezinde Aydınlanmacı-modernist anlayış olan dairesel bir düzlem tahayyül edildiğinde Türkiye devrimci hareketinde geniş bir yelpazedeki kişilerin, olguların, eserlerin bu merkeze yakınlıkları ve uzaklıklarıdır. Kıvılcımlı’nın eseri bu dairesel düzlemde belki merkezden en uzak noktadadır.

Kaypakkaya’nın eseri ise bu düzlemin dışında, başka bir düzlemdedir, adeta yeni bir dil icat eder. Bu nedenle, bahsedilen dairesel düzlemin merkezinden yakınlık-uzaklık ilişkisinin dışındaki Kaypakkaya, ideolojik tartışmalar söz konusu olduğunda düşman cenahça hiç de hazzedilmese ve bizim cenahtan kimi çevrelerce görmezden gelinse de; asli konumuz olmalıdır.

Eleştirel ya da savunucu ‘dar Kaypakkaya’ algısı

Gözlemlendiği kadarıyla Kaypakkaya geleneğinin dışında olan çevreler, Kaypakkaya’yı, Türkiye’nin sosyo-ekonomik tahlili ve bu tahlile bağlı olarak geliştirmeye çalıştığı gerilla savaşı stratejisinin yanlışlığı üzerinden eleştirmekte ve reddiyeye yönelmektedir. Bu arada, Kaypakkaya’nın genç yaşta bir devrimci olarak ideolojik algı dünyasının ve ufkunun geniş olması, işkencedeki direnişinin hakkı özenle teslim edilmektedir. Yani eleştirilerin ana yönü, programatik hattın yanlışlığı üzerinden gerçekleşmektedir.

Kaypakkaya geleneğinin temsilcileri ise, Kaypakkaya’ya yönelik eleştirileri, benzer bir minvalde, karşıt söylemler geliştirerek ve programatik açıdan bir savunma hattı oluşturarak karşılamaya çalışmaktadır. Ayrıca, geleneğin içinde yaşanan kimi ayrışmalar ve buna bağlı yeni konum belirleme çalışmaları; Kaypakkaya üzerine dönen tartışmalarda programatik başlığın ‘temel madde’ olmasını beraberinde getirmektedir.

Kaypakkaya geleneğine dahil olan özneler açısından Kaypakkaya’nın eserinin programatik yönünün ve içeriğinin tartışılmasında bir meşruluk olduğu söylenebilir. Bu durumun, bir geleneğe bağlı özne olmanın gereği olduğu düşünülebilir. Ama sorun, bu tartışmaların asıl yüzeyi kapsaması ve bu tartışmalar sonucunda Kaypakkaya’nın asli niteliğinin gözden kaçtığının fark edilememesidir.

Bu bağlamda başka bir gerçeklik devreye girmektedir. Türkiye sol hareketinin ağırlıklı kısmı, gelinen aşama itibariyle, Kaypakkaya’nın iki önermesi olan Kemalizm ve Kürt sorununda üç aşağı beş yukarı benzer fikirleri savunur bir pozisyona gelmişlerdir. Dolayısıyla bugün hemen herkes Kemalizm karşıtıdır, hemen herkes Kürt ulusal sorununu tanımaktadır ve benzeri fikirleri savunmaktadırlar.

Evet, Kaypakkaya, bu konularda ‘ilk’tir. Onun işkencedeki tutumuna ek olarak ve bu kayıtlar düşülerek (ya da paranteze alınarak) yapılan eleştirilere, Kaypakkaya geleneği tarafından programatik tarzda genel bir savunu getirilmesi, onun ortaya koyduğu ideolojik-politik eserin sadece bir savunu aracı olarak kullanılması anlamını taşıyor. Bunun, Metin Kayaoğlu’nun deyimiyle, “Türkiye’nin eli, yüreği ve bilinci silahlı” ilk komünist önderinin asli niteliğinin geri çekilmesi anlamına geldiği söylenebilir. Bu bağlamda silah sadece bir savunma aracı olarak da düşünülmemelidir.

Dolayısıyla Kaypakkaya, az önce belirttiğimiz üzere, salt programatik sosyo ekonomik tahlilleri üzerinden savunusu yapılacak, bu bağlamda savunma silahı olarak kullanılabilecek devrimci önderlerden herhangi biri değil; Marksizmin Türkiye’de özgülleşmesini sağlayan, pratik-politik devrimcilik aracılığıyla, toplamda ilk bütünlüklü eserin ortaya çıkmasını sağlayan ilk komünist önder ve politik Marksisttir.

Kaypakkaya’nın bütünlüklü eserinin ilk etapta düşman ideolojiye karşı, ikinci etapta da Türkiye’de sol hareketlerin Marksizmle yanlış ilişkilenmesinin ortaya çıkarttığı ideolojik sorunlara karşı bir silah gibi kullanılması gerekliliğinin asıl nedeni burada yatmaktadır. Ve elbette ki, düşman cenahın ideologlarının onu gerçek bir düşman gibi görmesinin ve sol cenahın da onu görmezden gelmesinin, dipnotlara indirip paranteze almasının asıl sebebi de…

‘Tam düşman’

Peki, Kaypakkaya’yı bu kadar önemli ve biricik kılan bu nitelikler nereden kaynaklanmaktadır? Çok net bir biçimde, onun Aydınlanmacılığın ve kavramlarının dışında yer almasından…

Burjuva ideolojisinin ve Aydınlanma paradigmasının tarih anlayışı yazılı tarihle başlar. ‘Tarih’ denildiğinde bunun anlaşılması istenir ve beklenir. Marksizmin özelliği ise, bunu aşmanın yol ve yöntemlerini göstermesidir.

Benzer biçimde bizim sol cenah da, kendi tarihini ve genel tarih anlayışını (ve mirasını) ağırlıklı olarak Fransız burjuva devriminden türeyen Jakoben ve liberal anlayışlardan ‘sol’cu Jakoben olanına dayandırmış, tarih yazımında da öyle bir anlayışı kendisine temel almıştır. Bu anlayışa göre hazine buradadır!

Fakat Kaypakkaya, kendisini, yazılı eserinde içkin ve açık bir biçimde böyle bir anlayışın dışında konumlandırır. Kaypakkaya çok net bir biçimde Aydınlanmacı-modernist paradigmanın dışındadır.

Merkeze düşmanın ideolojisi konulduğunda ve buna göre genel bir siyasi konumlanma dairesel düzlemi çizildiğinde, Kaypakkaya bu düzlemin herhangi bir noktasına temas etmediği gibi, düşman ideolojisinin de kendisiyle hiçbir biçimde bağ kuramayacağı farklı bir düzlemde, ideolojik politik bir şekilde kendisini konumlandırır. Kaypakkaya’nın ‘ilk’ olmasını sağlayan nedenlerden biri de budur. Biz bunu, devlet ideologlarının ona duyduğu kin ve nefrette de görüyoruz. O, Marksist niteliğiyle çok net bir devlet düşmanıdır.

Kaypakkaya kendisine politik Marksist bir konum inşa etmiştir. Ulusal soruna ve Kemalizme ilişkin tutumunun doğal bir sonucu olarak (ya da bunun paralelinde) ezilenlerin tarih yazımına ulaşmıştır. Tarih yazımını güncele taşımış ve politikleştirmiştir.

O, o güne kadar anlaşılmış sol-sosyalist dünyanın dışında, başka bir dünyanın komünistidir. Bir silah gibi vurgulanmasının başka bir nedeni de burada yatmaktadır. Ama bu belirleme yetmez: Bütün ideolojik-politik konumlanmasıyla, ona karşı eleştiri yönelten, öteki dünyanın solcularının eleştirilerinin kalkış noktaları olan Aydınlanmacı-modernist paradigmanın temellerini otomatik olarak anlamsızlaştırır ve gereksizleştirir.

O, bilim ve politika ayrımını yapar, anı ve süreci birbirinden ayırır. Onun, oldukça tutarlı bir biçimde ezilenlerin hareketleriyle bağlantısını sağlayan güçlü bağ, buradan ileri gelir. Tarih biliminin farkındadır. Politikayı bilimin emrine sunmaz. Yani TC’nin kuruluşunu Osmanlı’nın varlığından tarihsel manada ileri görse bile, TC devleti kurulduktan sonra (ve hatta Kurtuluş Savaşının ilk döneminden sonra) devreye sokulan Kemalist uygulamalara karşı tutumu ikirciksizdir. Tarih bilimsel hakikatler, onun politik tutumlarını sınırlandırmaz.

İşte bu nedenlerle, konu Şeyh Sait olduğunda İbrahim Kaypakkaya, zamane TKP’si ve Kemalizmden yana değil, bir ezilen devrimcisi olduğundan dolayı Şeyh Sait’in yanındadır. Ulusal soruna dair yaptığı tasnifler ve buradaki titizlik, onun politikaya dair algılarının ne kadar kuvvetli olduğunu gösterir.

Şeyh Sait konusunda ön perdede bu hareketin ulusal niteliği vardır. Bu tutumu alırken Şeyh Sait’in ideolojik niteliği, Kaypakkaya açısından ikinci plandadır. O, Şeyh Sait’in ideolojik niteliğinin ezilen ulus milliyetçiliği mi, yoksa bununla karışık bir İslamcılık mı olduğuna bakmaz. Onun için önemli olan, hareket halinde olan ezilen kesitlerinin ideolojisinin ne olduğu değil, egemen devlete karşı pratik-politik manada ne tutum aldığıdır. Mesela, bu yüzden Osmanlı devleti döneminde, o sınırlar içinde yer alan ve Balkanlar’da gelişen ulusal karakterli hareketlerin de yanındadır. Bu durum tek başına Kaypakkaya’nın ulusal hareketlere dair tespitlerinin ne kadar isabetli olduğunun değil, aynı zamanda konjonktüre dair yaptığı tespitlerde devlete dair olan düşmanlığının da önemli bir göstergesidir. O, hiç sekmez bir biçimde devlet düşmanıdır!

Politika olarak tarih

Kaypakkaya’nın eseri tartışıldığında üzerinde durulan bir başka husus da kopuştur. Kaypakkaya’da, diğer iki devrimci önderin aksine (Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan), pratik-politik kopuşa eşlik eden ideolojik bir kopuş söz konusudur.

Fakat bu kopuşa, tarih yazımı başlığıyla beraber eşlik eden başka bir durum vardır. O da, “tarih-bilimsel olanın ve olmuş olanın haklılığının” “tarih yazımsal ve politik olanın” haklılığına teşmili ve bunun üzerinden empoze edilen bilginin reddedilmesidir.[1] Düşmanın ve onun ideolojik çerçevesinin politik reddi ve bunun üzerine o güne kadar empoze edilmiş bilginin reddedilmesi, bilinci de, yüreği de, ‘eli’ de silahlı hale getirir. Aynı zamanda bu, bugün açısından tipik bir devrimci refleks olarak nitelendirilebilir. Ancak, Kaypakkaya’nın politik varlığının içine doğduğu sol evrenin Aydınlanmacı-modernist tarzının ortaya çıkarttığı ‘olan’ ile ilişki kurma tarzının reddedilmesi, tipik bir devrimci tutum değil, ona politik-Marksist bir hüviyet kazandıran bir öğe olarak öne çıkar. Çünkü parti programı ve ona hayat veren politik örgüt, yıkmak için ‘olan’ ile bir ilişki yürütmelidir. Bu ilişki biçimi, Kaypakkaya’nın eserine ve varlığına ideolojik-politik bir kimlik kazandırır. Onun anlayışında yıkıcılık kuruculukla birlikte vardır. Onu sıradışı yapan şey de, bu varlığın bilincinde olmasıdır: Düşmanla ideolojide ilişkisiz, politikada savaşmak için ilişkili.

Reddediş, geleceğe de uzanmak kaydıyla geçmişin, köklerin izinin sürüleceği bir yolculuğun başlangıcıdır. Bilim - politika ayrımı burada bir kez daha kapımızı çalar. Tarihsel ilerleme, politika alanındayken bir kez daha reddedilir. Mutlak bir an ve süreç ayrımı yapılır. Bu bağlamda ezilenlerin tarihinin izi sürüldüğünde Mustafa Kemal’e karşı Karayılanların ve Çerkez Ethemlerin tarafında konumlanmak, yine Kemalizm ve zamanın TKP’sine karşı Şeyh Sait’in ve öteki Kürt isyancılarının yanında yer almak; Fatih Sultan Mehmed’e övgüler düzmek yerine, Osmanlı’daki ezilen ayaklanmalarıyla bağ kurmak, özdeş olmak, sıradan bir tarafgirlik çabası değildir. Kaypakkaya bir yol açmıştır.

Kendi eserinde bahsettiği, ezilen hareketlerinin ve ayaklanmalarının isimlerini bulup çıkartmak, bunları çoğaltmak, gelecek kuşakların öylesine bir tercihi değil, Kaypakkaya’nın başlattığı bu kopuşun zorunlu bir devamı olmak durumundadır. Buradan hareketle, o sadece Karayılan ve Çerkez Ethem’in yanında değil, aynı zamanda bu topraklarda mücadele eden Ermeni halkı ve devrimcilerinin, Patrona Halil’in, Kabakçı Mustafa’nın, Celalilerin, Şeyh Bedrettinlerin, Baba İshakların ve daha nicelerinin yanındadır. Eserinde bunların adının anılıp anılmamasının hiçbir önemi yoktur. Bu tarzın kendisi, Kaypakkaya’nın gerçekleştirdiği kopuşun tarih yazımı ayağının mecburi istikametidir.

İşte düşman cenahtan Avni Özgürel ve Attila İlhan’ın; sol-sosyalist cenahtan da, geçmiş zaman itibarıyla kimi ezilen ayaklanmalarını utangaçça sahiplenen kimilerini de sahiplenmekte tereddüt gösteren Kıvılcımlı ile günümüzdeki tarihçi takımının ortak epistemolojik temellerinin Kaypakkaya tarafından dinamitlenmesi böyle bir anlam taşır. O, bir kez daha ifade etmemiz gerekir ki, çok net biçimde ‘ezilenlerin Marksisti’dir.

Kaypakkaya’nın dünyası başka bir dünyadır. O, öyle bir dünyadadır ki; orada, sağcı-solcu, Türk-Kürt, tekdüze bir ilericilik-gericilik (“Tek ilerici olan halkımızın tarihidir!”) tasnif biçimleri ve tasavvur tarzları yoktur. Kitleleri tasnif etmesinde, Kaypakkaya’nın eserinin ortaya çıkardığı tek mantıki sonuç ezen-ezilen ayrımıdır.

Karşıt değil ilişkisiz

Kaypakkaya’nın Kemalizme karşı ezber bozuculuğu veridir. Kendisini Aydınlanmacı-modernist tarzın dışına çıkartan en önemli yönlerden biri buradan başlar. Bu yön düşmana karşı onun ideolojik manada korunaklı bir yurt edinmesini beraberinde getirir. Kaypakkaya, Kemalizme, daha iyi Aydınlanmacı ve modernist olamadığı için değil, Aydınlanma ve modernizm türevi bu pratiğin kötü bir uygulayıcısı olduğu için de değil, devletin resmi ideolojisi olduğu için ‘karşı’dır.

Ve hatta, bir şeye karşıt olmak da, bir tür ilişki biçimidir. İdeolojik anlamda Kaypakkaya bunun da dışındadır. İlintisiz ve ilişkisizdir. Bahsedilen dairesel düzlemin herhangi bir noktasına temas etmez ve kendisini, düşman ideolojisinin hiçbir biçimde ulaşamadığı/ulaşamayacağı bir noktada konumlandırır.

Onun eserindeki tespitlerin ‘aşırı sol’ ve ‘sekter’ olarak nitelendirilmesi, onun gerçekten de aşırı solcu ve sekter olmasından değil; Marksist niteliğinin görülmemesinden, ya da görülmek istenmemesinden; böyle bir eleştiriyi yöneltenlerin de, liberalizm ya da Jakobenizmden türeyen bir sol anlayış tarzından konuştuklarının farkında olmamasından ve derinlerde olan ‘liberal’ ortaklıklardan kaynaklanıyor. Konu sadece Kaypakkaya değil de, bir üst başlık olarak Aydınlanmacılık ve modernizm olduğunda, Avni Özgürel’i, Attila İlhan’ı; Kıvılcımlı’nın Tarih Tezinde yer alan kimi ilerlemeci yönleri, ezilenlerin hareketlerindeki değerlendirmelerinde var olan ikircikliliği ve ‘politika’ya dair tutumlarının neredeyse tamamını (Eyüp Mitingindeki pozisyonu, başka bir bağlamda ele alınabileceği için hariç!), tek bir potada buluşturan, bu ortaklık oluyor.

Dairesel düzlem içinde en aykırı özgülleşme

Türkiye’de Marksizmin teorik manada özgülleşmesine dair Kıvılcımlı’nın eserleri önemli bir yere sahiptir. Yol serisi bu bağlamda anılır. Tarih Devrim Sosyalizm, Aydınlanmacı-modernist paradigmaya karşıt yönleri barındırdığı gibi, bu paradigmaya bulaşık yönleri de içinde barındırır. Ancak Kıvılcımlı bütün meşakkatli yaşamına ve teorik özgülleşme çabalarına karşın, bu çabaları devrimci politikaya açamamıştır. Fakat, politikaya dair kimi ‘şey’ler söylemiştir, ağırlıklı kısmı ‘devrimci’ değildir.

Kıvılcımlı’nın Tarih Devrim Sosyalizm eserinde bir tür barbarlık vurgusuna rastlarız. Bu barbarlık kendi içinde tasnif edilir. Bu tasnif esnasında Kıvılcımlı, barbarlar arasında kendisine yakın hissettiği ‘bilinci’ olan, kurucu yönler barındıran, tarihi ilerletmeye muktedir olan barbarları sahiplenir. Geriye kalanları ya görmezden gelir, ya da bazılarını utangaçça sahiplenir.

Bunun bir sonucu olarak, Osmanlı Tarihinin Maddesi’nde Şeyh Bedreddin’i görür, onun bilincinin hakkını verir. Ama burada bilimsellik devreye girer. Üretim araçlarının gelişkinliği sorunu, Şeyh Bedreddin pratiğini umutsuz vakıa olarak nitelendirmeye yeter. Ya da ‘bilinçsiz’, salt ‘yıkıcı’ Celaliler görmezden gelinir. Kıvılcımlı bunları sahiplenmek için pek çaba sarf etmez. Kıvılcımlı bu toplara girmez.

Tarih ilerlemek zorundadır. Bu ilerlemede kimin katkısı varsa, o sahiplenilmelidir. Bu övgünün önemli bir uğrağı Fatih Sultan Mehmed’dir. O, ortaçağı kapatmış, yeni bir çağı açmış, gayet bilinçli ve ufku açık tarihsel bir devrimcidir. Vurucu güçlerin bilinci, ileriliği ve kuruculuğu, Tarih Devrim Sosyalizm’in mantıki bir sonucu ve defosu olarak öne çıkar.

Bu defo, özellikle Cumhuriyet dönemi ve sonrasını değerlendirme konusunda açıkça kendisini gösterir. Cumhuriyet’in kuruluşundan bir süre sonra ikinci Kuvva-i Milliyecilik gündeme gelir. Devrim gündemde değildir, kapitalizm demokratik yollardan gelişmelidir. Bu gelişmeyi sağlayan da desteklenmelidir. Bu bağlamda 1937’de Bayar’a karşı İnönü; 1950’lerde İnönü’ye karşı Menderes; 1960’larda Menderes’e karşı cuntanın darbesi desteklenir. 1971’deki darbeye karşı 71 kopuşunu gerçekleştirenler ise, en hafif deyimle ‘tehlikeli saf çocuklardır’.

Kıvılcımlı da Ortaçağ’dan bahseder. O da bunun karanlığına vurgu yapar. Ortaçağ terimi, burjuva-modernist tarih anlayışının en bilindik terimleri arasındadır. Bu dönem, Batı Roma’nın çöktüğü 476’dan başlar, 1453’de İstanbul’un fethi ile sonlanır. Ortaçağ karanlığının perdesini indiren de Fatih Sultan Mehmed’dir. O, sırf bu yüzden övgüye değerdir.

Fakat burada da küçük bir sorun vardır. ‘Ortaçağ karanlığı’ diye nitelenen dönem, ezilenlerin hareketli olduğu, isyan ettiği, devlet yıkıp devlet kurduğu bir dönemdir. Kıvılcımlı’nın ezilen hareketlerini değerlendirme konusundaki ikircikliğinin buradan kaynaklandığı söylenebilir.

Ama Kıvılcımlı, 1929-33 yıllarında kaleme aldığı “Yol” çalışmasında, Kemalizm ve Kürt meselelerinde, Komintern’in etkisiyle pozitif bir tutum almıştır. Komintern’in etkisi ve ortaya çıkarttığı teorik eserin bir sonucu olarak Kemalizm konusunda konjonktürel tutumlar almış, genel itibariyle Kürt meselesinde de istikrarlı pozisyonunu (söylemsel olarak) korumuştur.

Tarih Devrim Sosyalizm’de ise, “tarihin her yerinde komünizm var” ve “bütün medeniyetler tarihi boyunca ilkel de olsa komünizm, insanlığın gözeneklerinde yaşamış ve en son bilimsel sosyalizm için katalizör, ana maya rolünü oynamıştır” şeklindeki belirlemeleri Aydınlanmacı-modernist bir anlayışın dışında yer almaktadır. Ayrıca İslam mevzusu üzerine yazdığı ‘Allah, Peygamber, Kitap” çalışması, laik bir anlayışın dışında olma özelliğini taşır.

Kaypakkaya ile Kıvılcımlı’nın eserleri, merkeze Aydınlanmacılık-modernizm paradigması konularak kıyaslandığında, Kıvılcımlı bu düzlem içinde en aykırı noktadadır. Kaypakkaya ise pratik-politik devrimcilik kıstası paranteze alındığında dahi, bu düzlemin tamamen dışında herhangi bir noktasıyla temas dahi etmeyecek farklı bir düzlemdedir.

‘Tarihsel devrim’ belirlemesi sonucu Kıvılcımlı, Fatih Sultan Mehmed sempatisine ulaşırken ve bu durum onu kişinin bilinçli eylemine götürürken; Kaypakkaya’da ezilenlerin bilinçlerinin ne olduğundan bağımsız olarak egemenlere karşı yürüttüğü mücadeleler tereddütsüz sahiplenilir. Kaypakkaya’nın Marksist anlayışının bütünlüğü burada ortaya çıkar. Kıvılcımlı burada ‘derin’ bir tereddüt gösterir.

Kaypakkaya’yı görmezden gelmek Marksizmi görmezden gelmektir

Sonuç olarak Kaypakkaya, eseriyle ve eserinin politik sonuçlarıyla bu ülkede biricik olmayı sürdürmektedir. İşte düşman ideologların ondan gerçek bir düşman gibi bahsetmeleri, ya da hiç bahsetmemeleri bundan kaynaklanmaktadır. Attila İlhan’ın onu M. Ali Ağca ve Abdullah Çatlı ile birlikte anması böyle bir düşmanlık göstergesidir.

Ama hepsi bu kadar mı? Sadece düşman cenahı değil, bir kısım sol-sosyalist yapı da Kaypakkaya’nın ideolojik-politik konumunu ve ayırt ediciliğini görmezden geliyor, gelemiyorsa da dipnotlara indiriyor veya paranteze alıyor. Büyük bir rahatlık ve özgüvenle vurguluyoruz:

“İbrahim Kaypakkaya’yı ve onun eserini görmezden gelmek, paranteze almak, dipnotlara indirmek; bu ülkede Marksizmi görmezden gelmek, paranteze almak ve dipnotlara indirmek anlamına gelir!”



[1] Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı, s. 18’den esinle.

Okunma 4522 defa
Apertura de cuenta bet365.es