Uygarlık Bahsinden Çıkış

Yazan

Ya da “Yaldızlı zincirler”ini kendi eliyle yapmanın gururu...

Şu IŞİD nelere kadirmiş! Koca bir sol ve sosyalist dünyanın kendini hangi evrenin bileşeni gördüğünü açık etti. IŞİD sayesinde anlaşıldı; sol ve sosyalistlerin savunduğu, meğer kapitalist uygarlığın ideal değerleriymiş!

Ömer Laçiner, Teori ve Politika’nın IŞİD dolayısıyla genel olarak sol hareketin tutumu üzerine yaptığı uyarıları eleştirdi.[i] Ona göre, Teori ve Politika’nın yaklaşımı sol ve sosyalizmin dışında bir yerde ve bu yaklaşımla tartışmak zaman kaybından başka bir şey değil.

Laçiner, “sosyal demokratlardan başlayıp daha sola doğru Marksizm ile şu veya bu biçimde ilişkili tüm akım ve hareketlerin”, “uygarlığı asıl savunan ve sahiplenen biziz” yaklaşımını paylaştığını ve dolayısıyla buna karşı çıkan Teori ve Politika’nın bu geniş yelpazenin dışına düştüğünü belirtiyor.

Laçiner’e göre, bütün uygarlık tarihini ve özellikle kapitalist uygarlığı elbette eleştirileriyle birlikte savunmayan kimse solcu, sosyalist ve tabiî Marksist olamaz. Çünkü uygarlık, bir yandan insan toplumlarında şiddetin azalması, öte yandan bilme, anlama, estetik ve ahlak gibi salt insana özgü etkinliklerin gelişmesi ve kapitalizmde belirleyici olmaya başlaması eğilimidir.

Bu durumda, ideo-politik motto ortaya çıkmış oluyor: Şiddetin azalması ve insanîliğin belirleyici olma süreci olarak uygarlığı asıl savunan sosyalistlerdir.

Biz, bu yaklaşımın kategorik bir şekilde karşısında yer alıyoruz. Şiddetin zorunlu olduğunu savunuyoruz. Ahlak ve estetiğin toplumlarda belirleyici olamayacağını ileri sürüyoruz Uygarlığın, uzlaşmaz sınıflı toplum formasyonlarının başka bir adı olduğu görüşünü izliyor ve üretim tarzlarının toplumsal, politik, kültürel, estetik, ahlakî çıktılarını reddediyoruz. Üstelik, tüm bunların Marksizmin ta kendisi olduğu görüşündeyiz.

***

Laçiner’in en az bir hususta yanıldığı çok net. Sandığının aksine, “sol-sosyalist düşünce ortamı”nda uygarlığa ilişkin olumsuz anlamda yaygın bir şüphe yok. Bu düşünce ortamı, aynen dediği gibi, “uygarlığı asıl savunan biziz”, diyor. Fakat, sol ve sosyalist alanın özellikle devrimci kesimlerinin, bilfiil savaştıkları uygarlığa ilişkin –düşünsel değil- sezgisel şüpheler taşıdığı gözardı edilemez. Düşünsel olarak sol ve sosyalist kesimler, uygarlık değerleri ve normlarıyla kavgalı değil, onun en ileri, en tutarlı savunucusu olmakta yarışıyor. Bu anlamda, Teori ve Politika’nın mantıkî uzanımını, uç noktasını ifade ettiği, ne yazık, bir sol ve sosyalist ortam bulunmuyor. Teori ve Politika, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da yalnız. Ve Birikim, bu konuda olduğu gibi birçok konuda da sol-sosyalist düşünce ortamının uzağında, aykırısında, marjında değil, ana akıntısında yer alıyor.

***

Laçiner, “asıl savunan ve sahiplenen biz olmalıyız” dediği uygarlığı, mutlaka içermesi gereken “iki ana boyut”la tanıyabileceğimizi söylüyor. 1. “Şiddetin sınırlanması ve azalması eğiliminin varlığı ve sürekliliği”; 2. “Bilme, anlama, güzellik yaratma ve ahlakîlik çabası” gibi “salt insana özgü etkinlik ve duyarlılıkların önemsenme trendi”.

Uygarlığı anlatırken Laçiner’in düz anlamda bir ilerlemeci, “üretici güçlerci” olduğunu görüyoruz. Kapitalist uygarlığa kadarki tarihte, üretim tarzlarının eşitsizlikler sorununu çözemeyecek bir durumda olduğunu yani üretim güçlerinin yetersiz gelişmesini anlatıyor. Ama ona göre, bu yetersizlik bir uygarlık eğiliminin saptanmasına ve dolayısıyla “kazanımlar”ın savunulmasına engel değil. (İnsan, “cumhuriyetin kazanımları”ndan bahseden bir başka ekolün mensubu solcuyu okuduğunu sanıyor, ama hayır; bu, o solcuların düşmanı Birikim’in kalemi! Zaten önemli bir mesele de bu; solcuların birbirine öznel olarak düşman kesimleri genel olarak aynı teorik, felsefi, ideolojik sayıltıları izliyor.)

Burada, Laçiner’in bizi dışına çıkardığı Marksizmin içinden tartışmaya geçebiliriz. Marksizmin kurucu eserlerinden birinde –Engels tarafından–, köle edilmeyip öldürülendense kölenin; köledense toprak kölesinin ve giderek ücret kölesinin durumunun daha iyi olduğu, savunulması gerektiği söylenir. Kölelik olmasaydı Antik Yunan uygarlığının olamayacağı vurgulanır. Sorun, üretim güçlerinin gelişim düzeyinden kaynaklanacaktır!

Söz konusu geriliğin sınırını, Laçiner de, “modern çağlara gelinceye kadar” çiziyor. O, modern öncesi çağların uygarlığının, “gayet katı bir sınıfsal hiyerarşi ve ağır bir sömürü mekanizmasını koruyarak” da kazanımlar boyutuyla savunulması gerektiğini ileri sürüyor.

Buna, tarihin iyimser evrimci yaklaşımı diyebiliriz. Bizim taraflardaki ideo-politik karşılığı evrimci sosyalizm oluyor. Evrimci yaklaşım, serfe karşı ücret kölesini, benzer şekilde az ücrete karşı çok ücreti, çok çalışma saatine karşı az çalışma saatini, .. savunur. Bundan bir uygarlık savunusu çıkar: İşçi, katkıda bulunduğu uygarlıktan daha fazla pay talep eder. Hakkıdır da… Köle, katkıda bulunduğu uygarlıktan verimsiz işgücünün daha verimli hale dönüştürülmesini, toprağa bağlanmasını, üretim araçlarına sahip olmayı ister; hakkıdır da…

Ama “üretim güçlerci” ve ilerlemeci sosyaliste göre bundan kölenin iktidar hakkı çıkmaz. Çünkü üretim güçleri henüz kölenin iktidar olması için yeterince gelişmemiştir. İşçinin de iktidar hakkı çıkmaz; çünkü yirminci yüzyıl örnekleriyle görüldü, üretim güçlerinin çok fazla gelişmediği kapitalizmi yıkmak ve yerine sosyalizm kurmak mümkün olamamaktadır. Bundan işçiye ne çıkar? Örneğin, “emeğin Avrupası” şiarı çıkar! Batı uygarlığında emekçinin de katkısı vardır; uygarlık emekçiden de sorulur! Bu, tatlı bir emek-sermaye uzlaşması masalıdır.

Üstelik, Laçiner bile, “modern çağlara gelinceye kadar, gerek uygarlığın yapıcı unsurları diyebileceğimiz insanların gerekse de ‘uygarlığın nimetleri’ denebilecek şeylerden yararlananların, toplumun sınırlı, üst, egemen kesimi olduğu elbette doğrudur” diyerek açık bir gerçeği teslim ediyor. Laçiner, bizden, başkalarının yararlanacağı/yararlandığı nimetleri savunmamızı bekliyor. Olur ya; bize de bir şeyler düşer belki! Bunda mantıksal bir sorun olduğu gayet açık değil mi?

İlerlemeci sosyalistlere göre, modern yani kapitalist çağlarda bu durum dönüşmeye başlamıştır. Artık bir yandan üretim güçleri çok hızlı bir şekilde gelişmektedir, buna bağlı olarak öte yandan uygarlığın nimetlerinden toplumun üst, sınırlı, egemen kesimleri yanında alt ve geniş kesimleri de yararlanmaya başlamıştır. Evrimci sosyalizm anlayışına göre, işçi sınıfının misyonu zaten, bu gelişmeye basit bir fiskeyle itilim kazandırmaktır. Artık incecik eşitsizlik kabuğu kolayca kırılacak ve tüm toplum uygarlığın nimetlerinden doyasıya yararlanacaktır. Kapitalist üretim tarzında mesele kabuğa kalmıştır ve kabuk çok incelmiştir; çünkü Laçiner’in ifadesiyle, kapitalist üretim tarzı, “salt insanî” niteliklerin yani “bilme, anlama, estetik ve ahlak”ın “giderek belirleyici öğe haline gelişlerini izlediğimiz bir süreçtir. Bu olgu, kapitalizmde “ilk kez açıkça kendini gösterir” olmuştur.

Düşünün; estetik ve ahlakın belirleyici olduğunu söylemek ve tarihsel materyalist olmak!

Kapitalizmin eşsiz niteliği Laçiner’de “günümüze kadarki uygarlıkların birer zümre/sınıf uygarlıkları olmaktan ileri gidemeyişleri”ni daha açık hale getirmiştir. Laçiner, basit bir ilerlemeci yaklaşımla, “birbirini izleyen üretim tarzlarının her birinin bir öncekine göre bir gelişim olduğunu”, aynı zamanda “bir öncekine göre iç çelişkilerin daha barizleşmesi”nin de gerçekleştiğini ve kapitalist üretim tarzının bu bakımdan bir devrim mahiyetinde olduğunu ve iç çelişkilerin de en keskin seyrettiği ama “insanlık durumu”nun salt insanî olanın belirleyici olduğu aşamaya geçmenin koşullarının da ortaya çıktığı bir üretim tarzı olduğunu söylüyor.

Bu güzel masalı ya da rüyayı sonlandıracağımız için bizden hoşlanmıyorlar.

***

Biz bu evrimci tarih anlayışının devrimci bir dönüşüme uğrayacağı görüşünde değiliz.

Şimdi biz, bu görüşün Marksist olmadığını ve bu konuda Engels’in ve tabiî Marx’ın yanıldığını söylersek kendimizi nereye koymuş oluruz? Ya da Laçiner, bizi nereye koyar? Muhtemelen, “sosyal demokratlardan başlayıp daha sola doğru Marksizm ile şu veya bu biçimde ilişkili tüm akım ve hareketler”in dışına atacaktır. Evet; biz bu konuda, ama münhasıran bu ve bağlı konularda, anılan geniş yelpazenin dışındayız. Bile isteye…

Marksist, köleye karşı serfi, serfe karşı ücret kölesini savunmaz. Marksist, bunların nesnel bir zorunlulukla ortaya çıkacağını ve buna dönük bir politik savunuya hem gerek olmadığını hem de zaten bu sürecin herhangi bir öznenin isteğine bağlı olmaksızın ortaya çıktığını savunur. Olayın kendisini değil, sürecin zorunluluğunu savunur. Nesnel zorunluluk, Marksistin her durumda politik ve ideolojik olarak onay ve destek vereceği bir husus değildir. Marksist, konjonktüre göre, politikasını nesnel zorunluluğun oluşturduğu dalgaya bindirir veya akıntıya karşı durur.

Marksizm, genel geçer Marksistlerin, uygarlık Marksistlerinin savunduğu gibi, hep yükselen dalgaya binen açıkgöz sörfçülerden değildir.

***

Uygarlığın kazanımları meselesi, ekonomik karşılığını sermaye karşısında işçi ile kapitalistin ortaklığında bulur. Sol-sosyalist kesimler için, en elverişli öznel koşulun uygarlığın gelişmesi olduğunu söylemenin ekonomik/sınıfsal düzlemdeki karşılığı, Marx’ın sözleriyle şudur: “Ücretli emek için en elverişli koşul, üretken sermayenin mümkün olduğu kadar hızlı büyümesidir demek, yalnızca şu anlama gelir: İşçi sınıfı ne denli çabuk çoğalır ve kendisine düşman olan gücü, kendisine ait olmayıp kendisine egemen olan zenginliği ne denli çabuk genişletirse, burjuvazinin kendisini kuyruğuna takıp peşinden sürüklemesine yarayan yaldızlı zincirleri kendi eliyle yapmaktan hoşnut olarak, burjuva zenginliğini artırmak, sermayenin gücünü genişletmek üzere yeniden çalışmaya koyulacağı koşullar da o denli elverişli olacaktır.”

“Ücretli işçi, ücretli işçi oldukça, yazgısı sermayeye bağlıdır. İşçi ile kapitalist arasındaki o kadar övülen çıkar ortaklığı işte budur.”

Biz, kapitalist uygarlığı kabul ettikçe, bu uygarlık içinde ve onun çizdiği sınırlar içinde mücadele ettikçe, o uygarlık içindeki rolümüzü gönüllü olarak kabul ediyoruz demektir. Bu rolü oynamanın karşılığı olarak, zenginlikten daha çok kırıntı istemişiz, ne gam! Bu rolün kabul edildiğinin ilanı mıdır Marksizmin devrimci bildirgesi!

Marksizm, karşılaşılabilecek en şiddet dolu olgulardan birinin devrim olduğunu ileri sürer. Devrimi savunmayan bir ‘şey’e de Marksizm denemez.[ii]

***

Şiddetin insan toplumlarında giderek azaldığı sonucuna nasıl varılıyor? Ayrıca, şiddetin bizatihi kendisinin “gayri-insanî” olduğu nereden çıkarılıyor?

Kontrol altına alınmış, inceltilmiş, sofistike şiddetle kaba-saba şiddet karıştırılıyor olmasın! Burada son zamanlarda solcu âlemde çok yaygın “sembolik şiddet” terimini kast ediyor değiliz. Düz anlamda fiziksel şiddetten söz ediyoruz.

Laçiner’in de içinde olduğu anlaşılan ve Osmanlı padişahı ‘Fatih’ Mehmet’in “evlat katli” ilkesini insanlık-dışı bulan solcular âleminde bu meseleleri tartışmanın ne kadar zor, belki de olanaksız olduğunun ayırdındayız.

Özellikle başarılı uygarlıklarda şiddetin azaldığı doğrudur. Klasik örnek olarak Roma İmparatorluğunun parlak devirleri verilir. Akdeniz bir sükûnet coğrafyası olmuştur ve “Roma barışı” kurulmuştur! Bir barış ortamı “barbar” Cengiz Hanın ünlü yasalarını uygulamaya koyduğu Asya’da da kurulmuştur. Fakat bunun kendi başına daha iyiyi temsil ettiği nereden çıkarılır?

Yapısal bir yaklaşım bakımından tarihteki her barış durumu ezilenler –ya da en geniş haliyle dezavantajlılar- aleyhinedir.

Sınıflı toplumsal formasyonlarda barış ya da şiddetsizlik veya daha doğrusu düzensiz şiddetin bir düzene bağlanması denilen şey, tanımlayıcılık bakımından, ezilenlerin ezenlerce başarılı bir şekilde kontrol altına alınmasından başka bir şey değildir.

Uygar toplumda, egemenler, egemenlik altındakilere açık bir mesaj verir: Kuralları koydum. Bu kurallar çerçevesinde itiraz edebilir, hoşnutsuzluğunu ifade edebilirsin. Ama sınırları çiğnersen sopa hazır duruyor.

Bu, şeytanlaştırılmasıyla öteki uygar ülkelerin melekleştirildiği Hitler Almanya’sında ne kadar geçerliyse, demokrasi beşiği İngiltere’de, İskandinav ülkelerinde ve İsviçre’de de o kadar geçerlidir. Üstelik bu, bir şikâyet sözü değildir. Ezenlere, tehdit altındaki egemenliklerini şiddetle savunmak analarının ak sütü kadar helaldir.

Bize, bu uygarlık dairesinde hareket etmemiz salık verilir bu yüzden. Anlı-şanlı kürsülerin “siyaset teorisyenleri”, politikanın şiddet bulaştırılmadan yapılan şey olduğu fikrini bu yüzden inşa ederler. Biz bu mantığı tam tersine çevirirken bir cinlik yapmıyoruz; gayet açık bir rasyonaliteyle, ezilenler için politika yapmanın ön koşulunun şiddet olduğunu savunuyoruz.

Sınıfçı terimlerle ifade edersek, işçinin işçi olarak daha iyi koşullar için mücadele etmesi politika değildir; çünkü bu tarz, işçinin işçi olmaklığını sorgulamamakta, veri olarak almaktadır. Oysa, işçi ancak işçi olmaktan çıkmak için hareket ettiğinde politika yapıyor olacaktır.

Ama bu yaklaşım, evrimci ve üretici güçlercileri dehşete düşürüyor. Toplumun bu zamana kadarki varlığı veri kabul edilmeli ve mücadele, bu zeminden yükselmelidir onlara göre. Zeminden kasıt maddi üretim güçleri denilen ise hiçbir sorun yok; yani nasıl örneğimiz IŞİD, bütün “vahşet”ine rağmen, kılıç-kalkanla savaşmıyorsa öyle! Kast edilen bir bütün olarak uygarlıksa, açık bir seçenekle karşı karşıyayız demektir. Ya halihazırdaki konumu veri kabul edecek ve sınıf uygarlığına tabi olacağız, ya da bu tabiiyeti reddedecek ve kendi uygarlığımızı kurmaya girişeceğiz. Tabiiyeti reddetmenin ilk temel göstergesi, üretim ilişkilerinin geniş anlamda bir belirtisi olan “silah”ın, bir üretim aracının, bizim elimize geçmesidir.

Oysa, Laçiner türü bakışın “uygarlığı”, ezilene bu türden oyun bozuculukları yasaklıyor.

Toplum sözleşmesini çiğnemek, “herkesin birbiriyle sınırsız ve acımasız bir savaşına yol açacak ve böylece toplum da dağılacaktır” onlara göre!

Eşitsizlikler ortamında herkese aynı şekilde uygulanacak kurallar konacak. Bu kurallara uyulduğu sürece şiddete başvurulmayacaktır. Bize bu salık veriliyor!

Böyle bir ortamda şiddetin azalma ihtimalinin olduğu reddedilemez. Ama bunun ezilene, egemenlik altında olana, eşitsiz olana ne yararı olacaktır? Şiddet yoksa ezilme ve sömürülmenin de olmayacağı veya sabredilirse şiddetin bir vadede ortadan kalkacağı sanılıyorsa, ağır yanılgıyı sav sahibinin yüzüne çarpmaya gerek var mıdır?

Şu doğru: Şiddet kullandığımızda, sadece giderek artacak keyfi ve düzensiz şiddetle karşılaşmayız, uygarlığın nimetlerinden de mahrum kalırız! Laçiner’in görüşünün, ezilenleri çifte kıskaca aldığı gayet açık değil mi?

Bu görüşe göre, sakince beklemenin insanî maliyeti daha düşüktür. Olabilir; ama bunun Marksist olmayacağı da besbellidir. Öte yandan, tarihsel gerçeklere de en küçük dayanıklılığı yoktur bu görüşün. Birtakım solcular her zaman bekleyebiliyor, ama bu kadar sabırlı olmayan başka birtakım solcular ya da ezilenlerden kimseler hep oluyor ve şiddet her zaman devrede oluyor. (Kürtlere bakın ve onları unutmayın bu sözleri ederken. Mesela, Kürtlere şu sözleri etmeye var mısınız? Sakin olun, TC zamanla hiç olmazsa dil hakkınızı verebilir. Ayrıca uzun zaman bekleseniz, zaten asimile olacaksınız. Böylece şu geçici ve tarihsel Kürt sorunu da kalmayacak ortada! Asilimasyonun ne zararı var, bütün insanlar aynı dili konuşsa, ayrımlar ortadan kalksa ne çıkar!)

Ezilenin ezilme koşullarının giderek iyileşmesi değil de, ezilenlerin kurtuluşu diye bir davayı izleyeceksek, öykünün bir yerinde ezilenin duvardaki tüfeği eline almak zorunda olduğunu bileceğiz. Bu eylemin, karşı-şiddeti doğuracağı gayet açık. Marksizmin bu yaklaşımın uzağında ve hatta karşısında olduğunu ikna edici bir gerekçeyle açıkladığını mı sanıyor Laçiner?

***

IŞİD’in “insanlık-dışı”, “barbarca” ve “vahşi” uygulamalarına ilişkin “insanî” olmayan tutumumuz rahatsız ediyor Laçiner’i…

Laçiner, bizim zihniyetimizdekilerle “insanî bir konuyu” konuşmanın ne gereği ne de imkanı olduğunu söylüyor. Haklı görünüyor; ordulara karşı vicdanıyla çıkacağını sanan solcular dünyasında olduğumuzu bize bir kez daha hatırlattı Laçiner. Böyle bir dünyanın kalabalığında insanî konuları tepe tepe konuşsunlar; bize de gerçekler, nesnel zorunluluklar, yapısal süreçler, insanı ve insanlık-dışını inşa eden ideolojik yapılar kalsın konuşmak için.

Kafalar, tarihin başlangıcından beri hep kesildi ve bugün IŞİD’in kılıçla kafa kesmesinin “vahşet” katsayısı, binlerce kilometre ötedeki klimalı salondan bir İHA’nın “ölüm” füzelerini ateşleme tuşuna basan steril parmağın yaptığının “vahşet” katsayısı yanında çocuk oyunu kalır.

Bu meseleleri, Marksizmden müştereken öğrendiğimiz gibi, üretim tarzlarını anlatır gibi anlatmalıyız oysa. Bu türden konulara değer yargılarıyla yaklaşmak Marksizm-öncesine aittir.

***

Bizim görüşümüzün birtakım zayıflıkları olabilir, ama uygarlığı ilerletme misyonu üzerinden gelişen görüşün devrimcilik bakımından kategorik sorunu vardır. Bu görüş devrimci olamaz. Bu görüş, tamı tamına evrimci sosyalizme aittir ve devrimcilikle evrimcilik arasındaki farkı, “sosyal demokrasiden Marksizme uzanan yay” türünden anlayamayız.

Tehlike barbarlık değil, barbarlığımızı yitirişimizdir. İzlenilecek şu tarihsel görüşlerdir. Uygarlığın huzur ve sükûnetinin bedeli, ezilenlerin kurtuluş asabiyetinin yitmesidir. Ezenler, ellerinde şiddet araçlarıyla, bizden şiddetin anlamsızlığı ve kötülüğüne inanmamızı bekliyor. İnandığımız anda uygarlığın kollarındayız demektir. Çünkü, Marx’ın sözleriyle “tarih, kurtuluşun pratik unsurunu, uygar toplumun bağrındaki ‘barbarlar’da bulacaktır”.

***

Marx, hak, hukuk, insanlık ve vicdan gibi terimleri yaşamının çeşitli dönemlerinde kullanmıştır. Fakat, onun çağdaşları ve sonrakiler arasında ayırt edici kesin bir özelliği, haktan, hukuktan, insanlık ve vicdandan bahsedilmesinden tiksinti duymasıdır. “Eşitlik, özgürlük, kardeşlik” tanrıçasının inananları, böyle bir Marksizmden o zaman da uzak duruyordu, şimdi de uzak duruyor.

Marksizm, insanlık ailesinin, kurallar dairesinde aile fertleriyle çekişen, rekabet eden bir üyesi olmayı reddetmiştir. Ama bu her seferinde, Marksizmin içinden ya da dışından, insanlık ailesinin biraz yaramaz ama akıllı üyesi olmaya hevesli üyeleri tarafından olmaza çevrilmiştir.

Marksizm, toplumlar tarihini bir insanlaşma tarihi olarak değil, bir çatışma tarihi olarak, düşmanını yok etme tarihi olarak değerlendirir. Bu anlayışta, Marksizme, karşı tarafın bazı teorisyenleri insanî sosyalistlerden daha yakındır.

***

Şiddetin bitebileceği veya kategorik olarak azalabileceği gibi bir düşünüşün anlamı nedir? Bu, açıkça, pax-Romana savunuculuğudur. Dünyaya tek başına egemen olan bir gücün, kendine karşı çıkanlar olmaksızın şiddet uygulaması neden gereksin? Bu, basit bir soyutlamadır ve tarihsel olarak mümkün değildir. Ama bir an böyle bir şey olabileceğini kabul edelim. Söz gelimi, ABD, dünyaya egemen olsun; bütün direnişleri başarıyla bastırdığı bir şiddet döneminden sonra kendi barışını kursun!

Bizim buna razı mı olmamız gerekir?

Şiddet bitmedi ve bitmeyecek. Bu, evet, ezilenler için bir olanaktır: Demek, egemen tam-egemen değil ve egemenlikte boşluklar var! Çok iyi; o halde, şiddeti ezilenler için kullanılabilir ve sürdürülebilir kılmaya!

Şiddetin artık bittiği, ezilenlerin şiddet yoluyla başkaldıramayacağı ve başarılı olamayacağı tarih boyunca hep savunuldu.

Ezenlerle ezilenlerin şiddet araçları arasındaki korkunç uçurum anlatılıyor ve “artık” şiddet yoluyla mücadelenin başarı şansı olmadığına hükmediliyor. Bu, tarihsiz ve talihsiz bir büyük anlatıdır ve her seferinde küçük ezilenler tarafından inatçı bir şekilde çürütülmektedir.

Peki nasıl? Bunu bilemeyiz ve bilinemezlik sayesinde ezilenler her seferinde öngörülmez pratik yöntemlerle bir kez daha ve çoğu kez yenilmek üzere, başkaldıracak! Bunun sonucunda Laçinerler bir kez daha usanmadan, bakın dememiş miydik diyecek; bizim gibiler de, bu kez olmadı ama bir dahakine, diyecek! Bu tarihsiz mücadele bitimsizce sürecek…

Ezilenler şiddet yoluyla politikadan uzaklaşmaz, bilakis politika yapacak bir konuma gelir.

Şiddet böyle görülürse, Laçiner’in şiddetin azaldığı uygarlık esprisinin geçersiz olduğu anlaşılacaktır. Evet, biz bu uygarlık anlayışına karşı çıkıyoruz. Şiddet, Marksizmin klasik ve güçlü görüşünde ileri sürüldüğü gibi, insan toplumlarının gündeminde çok daha uzun bir süre varlığını koruyacaktır.

 



[i] “Uygarlık Bahsine Giriş”, Birikim, Sayı: 324, Nisan 2016.

[ii] Batı uygarlığını bu denli savunan Laçiner’e cevap sadece Marksizmin devrimci örneklerinden gelmiyor. Laçiner’in yazısının bittiği sayfanın karşısında, kendi dergisinde, şunu okuyoruz: “Mahatma Gandi’nin Batı medeniyeti hakkındaki kanaatini soranlara, ‘İyi bir fikir olabilirdi’, cevabını verdiği nakledilir. (Ve bu sözün yaygın bir yorumu ile devam edilir:) “Genellikle, sinik bir nükte olarak yorumlanır bu söz: Batı medeniyeti diye bir şeyin aslında olmadığını, çünkü onu temellendirmek için ileri sürülen değerlerin bizzat riyakâr, hileli, kağıt üzerinde kalan laflar olduğunu ifade ediyordur.”

Okunma 7369 defa
Apertura de cuenta bet365.es