Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Reform mu Restorasyon mu Tartışmaları Üzerine

Yazan

Erdoğan Ş. Sever

“Restorasyon nedir? Devlet iktidarının eski düzenin politik temsilcilerinin eline geçmesi. Böyle bir restorasyona karşı bir güvence olabilir mi? Hayır, olamaz.” (Lenin)[1]

 

Stefan Zweig, “çağları hakkında en az şeyi bilenler, her zaman o çağın insanlarıdır” diyordu. Olacak olan olur, “olma” durumunun insan zihnine yansıması belli bir süreyi gerektirir. Solcularımız, günde iki kere doğruyu gösteren saate endekslenmiş gibi, sürekli aynı şeyleri söyleyerek “doğru” söylemeyi garanti altına almışlardır. Heyhat, yaşamın yeşil ağacı bize, “söz”ün hiçbir zaman doğru söylemediğini gösterir. Saat günde iki kere doğruyu gösterir, o kadar; ama bu doğru gösterme “söze” yansıdığında artık o doğru olmuş bitmiş, doğru olmaktan çıkmıştır. “Söz”ün hükmü olsaydı herhalde Türkiye’de devrim çoktan olmuştu. “Söz” eylemdir, “ama, aklı başında adamlar arasında, bir insanın dediklerine göre değil, yaptıklarına göre, olduğunu iddia ettiği şeye değil; gerçekten ne olduğuna göre yargılanacağı açıktır.”[2]

Siyaset, olacak olanın kavranması sanatıdır. Olguları kavramak için kitaplara değil, yaşama bakmalısın. Onun meyvelerini yemek istiyorsan, yaşam ağacına uzanmalısın. Siyaset, zaman doğrusu üzerinde tek şeritli yol gibidir. Yola girdiğinde sonuna kadar gitmek zorundasın. Yoluna çıkacak olanlar ve yolun kendisi senin “kaderindir”. Fikrini değiştirip geriye dönemezsin, bir mucize olup dönsen bile kaldığın yerden, “kazandığın tecrübeni konuşturarak” tekrar başlayamazsın.

Olacak olan olur!

Siyasal duyarlılığın arttığı, Cumhuriyet tarihinin en yüksek katılımının sağlandığı 12 Haziran seçimlerinden sonra, Silivri’deki[3] yoldaşlarını kurtarmak, ya da daha çok oraya tıkılma ihtimali bulunan, boğazlarına dek suça batmış sağ/sol Kemalist asker, politikacı ve bürokratları kurtarmak için, kader ortağı MHP’yi de yedekleyerek TBMM yemin boykotu taktiği izleyen CHP’nin, bu siyasal girişiminin hiçbir sonuç doğurmaması, “her şeyin olduğu gibi kaldığı” Türkiye’de hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığının tek bir örnekle kanıtı gibiydi. Üstelik, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana, kendisine karşı gelişen en ciddi silahlı Kürt muhalefetinin legal temsilcisi BDP’nin, tamamen farklı/meşru siyasal saiklerle Öcalan’ı bile dinlemeyerek yemin boykotunu sürdürdüğü koşullarda.

“Laik cumhuriyet için gerekirse canımızı veririz”[4] diyen, generallerin cici çocuğu, eski Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’ndan Cumhurbaşkanlığı’na atanan Ahmet Necdet Sezer’in, Bülent Ecevit’e anayasa kitapçığını fırlatmasıyla tetiklenen siyasal kriz, Türkiye’yi bir baştan bir başa silkelemiş, küçük esnafın öncülüğünde patlayan tepki neredeyse bir ayaklanmaya dönüşmüştü. Aslında siyasal kriz, “naif, demokrat, halkçı, hukukçu, çağdaş, laik” Cumhurbaşkanı Sezer’in anayasa kitapçığını fırlatması ile başlamamıştı. Periyodik olarak sürekli tekrarlanan ve artık kronikleşen krizlerle boğuşan eğreti kapitalist ekonomide olanın siyasal alanda bir yansımasıydı. Bu durum aynı zamanda, daha 6 ay önce “yolsuzluk ve yoksullukla mücadele eden” bürokratlarıyla gazete manşetlerini süsleyen eskinin Karaoğlan’ı Ecevit’in, misyonunu tamamladığını da gösteriyordu. Kapıya dayanmış Irak savaşının lojistik alanı haline getirmek için, uluslararası güç odaklarının istemleri doğrultusunda Türkiye’nin üstleneceği role, şimdi bir kısmı Silivri’de yatan “anti-emperyalist”/Kemalist ordu merkezli bürokrasimiz tarafından, uygun düşmediğini düşündükleri Ecevit’in ipinin çekildiğinin bir işaretinden başka bir anlama gelmiyordu cereyan edenler. Zavallı bir duruma düşürülen Ecevit’in, Haberal’ın hastanesinde başlayan trajik öyküsü, bir “buruşturup atma” hadisesiydi. Bu gelişme, hem Türkiye’de siyasete yön veren faşist diktatörlüğün siyaset yapma biçim ve yöntemlerini açığa çıkarmak, hem de onlarla flört edenlerin sonlarının anlaşılması için bulunmaz veriler sunmaktaydı.

Peki, bunu Karaoğlan Ecevit’e (ve daha fazlasını Erbakan’a) yapabilenler, neden “Zenci” Recep Tayyip Erdoğan’a[5] yapamadılar? Çok basit, Kürt olmasına karşın Ecevit iktidara geliş itibariyle bile içsel bir unsurdu ve esas iktidar odaklarıyla herhangi bir doku uyuşmazlığı söz konusu bile değildi. Diktatörlük koşullarında, parlamento üyeleri ülkenin büyük çoğunluğunun oylarıyla seçilseler bile, azınlığın çoğunluk üzerindeki diktatörlüğünden başka bir şey olmayan burjuva demokrasisinin biçimsel formları bile hayat bulmuyor, “ters” düşenleri ezip geçiyordu. Dolayısıyla, faşist diktatörlüğün “demokrasi peçesi”nden başka bir şey olmayan parlamento denen tiyatro sahnesinin, yasama erki olmasını bir yana bırakın, herhangi bir yasayı, dizginleri elinde tutan diktatörlük kurumu TSK’nın olurunu almadan uygulaması ve hayata geçirmesi düşünülemezdi.

Sürtüşmelerin esası, bu göstermelik “parlamenter demokrasi”nin kitabına uydurulmasından kaynaklanıyordu. Burjuva siyasetinin icra mekanı olarak parlamentonun işlevi, emir-komuta zincirine bağlı olduğu için, Cumhuriyet tarihi boyunca hükümet olanlar ne iktidar oldular, ne de adına uygun muhalefet. Çünkü diktatörlüğün, parlamenter tiyatrosunda rol alanlar, ideolojik ve örgütsel olarak onun bizatihi çıktısı, biçilen rolleri oynayan figüranları durumundaydılar. Şimdi, akıllarda, muhtıra verenleri radikal biçimde hükümetle karşı karşıya getirmek için “görevden alsana, görevden alsana” diye çağrı yaptığı tekdüze sesten başka hiçbir siyasal “hatıra” bırakmayan Baykal’ın bir kaset komplosuyla CHP’nin başından uzaklaştırılıp sahneye çıkarılan Kılıçdaroğlu da, kendisini önceleyen eski eserler müzesine konacak siyasetçilerin son temsilcilerindendir. Demirel’in onu desteklemek için, seçim öncesi kampanyaya katılma eğilimi bu akrabalıklarından kaynaklanıyor. Eskiyi temsil eden iki gerici partinin ve liderinin aynı kulvarda yürümesi, işin doğası gereğidir. Yürümedilerse, bunun nedeni sadece daha fazla teşhir olmamak ve oyların yönünü değiştirmesinden kaynaklanan korkudandı. Alevi ve Kürt olduğu için,[6] CHP liderinde “solculuk” bulanlar sadece “sol”culuğun ne olduğunu bilmeyenlerdir.

Seçim çalışmaları sırasında Kılıçdaroğlu, bu devlet sayesinde kalabalık ailede yoksulluk koşullarında nasıl okuyabildiğini, SSK’ya genel müdür olabildiğini, sonra milletvekili olarak parlamentoya girebildiğini ve en son CHP Genel Başkanlığı gibi “yüce makama” gelebildiğini anlata anlata bitiremiyordu. “Zenci” Erdoğan ise, politikaları sayesinde geçmişte kalan düzenin, “derinden yaşadığı acılarını anladığını” söylediği Kürtlerle birlikte kendisini de nasıl mağdur ettiğini ve inançlı yoksul babası ile birlikte, baskı gördüğü Rize’den İstanbul yollarına düştüğünü anlatıyordu. AKP, hükümet iken bile, müesses nizama karşı muhalefetini kelimenin gerçek anlamıyla sürdürüyor, karşı tarafın hamlelerini karşılayacak taktikler geliştirebiliyorken, Kılıçdaroğlu, hepimizi varlığında kucaklaşmaya ve barışmaya çağırdığı “eski düzene” ağıtlar yakıyordu.

Genellikle, yıkmaya çalıştıkları devleti yücelten bir yaklaşım sahibi olan sol cenah gelişmeleri tersten okuyarak ve sınıfsal aidiyetini arka planda tutarak, daha kolay ve bir çırpıda devrimin hedefi haline getirdiği için AKP’yi devletin partisi olarak nitelendirmiştir. Alışılagelen ve bu zamana kadar olan şeyler, bir tür önyargı düzeyine yükselmiş, Marksizmi tepeüstü çevirerek okumayı alışkanlık haline getirmişlerdir. Sınıfların “zor aygıtı olarak devlet” gitmiş, yerine, “zor aygıtı devlet”in sınıfları, partileri, örgütleri, kurumları ve halkı haline dönüştürülmüştür.

Orduyla hiçbir sorunu olmayan tekelci burjuvazi, CHP ve onun arkasında “dirsek teması”nda hizaya geçenlere hatırlatmak gerek. Bu kesimlerin de Kürt sorununu çözmek istediklerini görmemek için kör olmak yetmez düpedüz “aptal” olmak gerekirdi. Sınıf mücadelesinin çelikten yasası, onların kaderini Kemalist orduyla iç içe geçmekle belirlemiştir.

“Sorun olanların” sorunu çözmeleri doğanın diyalektiğine aykırıdır. “Sorun olanlar” sorun olmaktan çıkarılırlar. Henüz AKP ortalıklarda yokken, Yeni Demokrasi Hareketi, bugün AKP’nin söylediklerinin fazlasını, hem de en sıkıntılı dönemlerde dile getiriyordu. Yüzü gerçek anlamda Batıya dönük, laik, çağdaş, modern Cem Boyner, kitlelere hiç de güven vermedi ve hiçbir iz bırakmadan “T box”ına geri döndü. Tabii, bugün AKP “devrim” yaparken bile, TÜSİAD’ın, yaralı bereli bir şekilde yere serilmişken bile müesses nizamın ordusunun bir parmak sallamasıyla, alelacele, hazırlattığı Anayasa önerinin kendilerinin görüşünü yansıtmadığını, görüşlerin tamamen hazırlayan akademisyen ekibe ait olduğunu açıklaması, sorunu çözmedeki yeteneklerinin sınırlarını anlamaya fazlasıyla yeter.

Devletin yönetim merkezi olarak TSK

“General” Engels, Amerikan Özel Harekat Birimleri’nden apartma Sahra Talimnamesi’ni harfi harfine uygulayarak “savaş” yeteneğini konuşturan, “kendi” halkına karşı savaşmaktan başka bir “numarası” olmayan günümüzün ufuksuz dar kafalı Kemalistleri’ni biliyormuş gibi, bizleri şöyle uyarıyordu: “(V)e bazı durumlarda komplocu yöntemler kullanmayan biri korkaktır, tıpkı başka durumlarda bu yöntemlere saplanıp kalan birinin avanak olması gibi.”[7]

2007 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçiminde, Recep Tayyip Erdoğan veya onun içinden çıktığı “Milli Görüş” ekibinden birinin Cumhurbaşkanı olmasını engellemek için, esas olarak ordu merkezli örgütlenmeyle başlayan ve son yılların en kitlesel gösterileri olma özelliği taşıyan, İstanbul, Ankara, İzmir, Manisa, Çanakkale gibi belli başlı yerlerde Cumhuriyeti’ne Sahip Çık mitingleri ile abartısız çok büyük kalabalıklar, AKP’yi geriletmeyi esas alan, ama onunla da sınırlı olmayan bir tutum ve özlemle orduyu göreve çağırıyordu. Sonradan açığa çıkacak olan planlardan da anlaşılacağı üzere bir askeri darbe teknik olarak hazırdı, ama özellikle uluslararası sermayenin desteğini bulamaması dolayısıyla[8] akamete uğramıştı. Bu, onlar açısından sonun başlangıcı oldu.

Aynı dönemde Genelkurmay Başkanı olan, Umut Kitabevini bombaladıktan sonra Kürt halkının suçüstü yakaladığı kontrgerilla (ya da sonraki adıyla Ergenekon) elemanlarına “iyi çocuklardır” diyerek sahip çıkan, suç delillerinin kendisine kadar uzandığını anlatan fezlekeyi yazan savcı Ferhat Sarıkaya’yı meslekten ihraç ettiren Yaşar Büyükanıt, Cumhurbaşkanlığı makamına oturacak şahsiyetin hangi nitelikleri haiz olacağını, herkesin ezberlediği şu tekerlemeyle ifade ediyordu: “Cumhuriyetin temel değerlerine, devletin üniter yapısına, laik demokratik devlete sözde değil özde bağlı bir cumhurbaşkanının seçileceğini umut ediyorum.” Yani, ancak ordunun temel yönetici erk olduğunu baştan kabul ederek boyun eğecek, temel siyasal yönerge olan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne[9] koşulsuz bağlı kalacak, hangi kökenden gelirse gelsin dizginleri bizim elimizde olan bir kukla Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturabilir demeye getiriyordu.

Üstelik, kapısına kilit vurulan Refah Partisi ve onun uzantılarının içinden çıkmış, eşleri türbanlı, Milli Görüş kökenli Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç gibi, şimdi devletin yönetim kademelerinin belirleyici kadroları, bu olmazların başta gelen örnekleriydi.

Heyhat, gel gör ki, devrimcilerin burun kıvırdıkları “seçim silahına” başvurarak, bu üçü Türkiye’nin siyasetine yön veren liderler pozisyonunu kazandılar. Etiler’den, Levent’ten, Beşiktaş’tan, Bakırköy’den, Şişli’den bilumum üst/orta sınıf burjuvaların ellerinde Türk bayraklarıyla sokaklara dökülmesi, siyasetin dümenindeki general ve amirallerin yolun sonuna doğru hareketini durdurmaya yetmedi. Sokaklara dökülen çağdaş, modern görünümlü bu bay ve bayanlar, “irtica”ya karşı, bayrağa, Atatürk’e, Ordu’ya ve CHP’ye yatkın bazı solcuları derinden etkiledi, ama siyasal karşıtlarının seçim taktiği bu kitlesel hareketi de boşa çıkardı.

Bu gelişmeler eşliğinde merkez medya[10], panik yaratmak için elinden geleni yapıyor, bu arada uluslararası ekenomik derecelendirme kuruluşları Türkiye’nin ekonomisinin görüntüsü ile her gün oynuyorlardı. Ya da, kademeli olarak basın aynı değerleri tekrar tekrar veriyordu. Özellikle Genelkurmay açıklamaları manşetten veriliyor, Refah Partisi’ne yaptıklarının aynısını, hiçbir özgün değişiklik yapma ihtiyacı duymadan bu sefer AKP’ye yapmaya çalışıyorlardı.

Çanakkale cephesinde kalmış “Çılgın Türkler”in askeri/siyasal atakları bunlarla sınırlı değildi. Ellerinin altında tuttukları eski, ama hiç eskimeyen silahlarını kınlarından çıkardılar. Trabzon’da Rahip Santoro’yu öldürdüler. Cinayeti işleyen 16 yaşındaki çocuğun annesi Rize’de AKP Kadın Kollarının aktif çalışanıydı. Danıştay’ı basan, cebinde Vakit gazetesinin muhabir kartı bulunan Alparslan Aslan “yaşasın şeriat” sloganıyla bir yargıcı öldürüyor, yargıcın cenazesi şeriatçı AKP’lileri protesto mitingine dönüştürülüyordu. Malatya’da yine çocuk denecek yaştaki gençler, büyük bir nefretle, misyonerlik yaptıklarını iddia ettikleri 3 Hıristiyan’ı onlarca bıçak darbesiyle vahşice öldürüyorlardı. “Tehlikenin farkında mısınız?” temel sloganıyla ve kapkara sayfalarla çıkan Cumhuriyet gazetesi ise rutin olarak “şeriatçılar” tarafından bombalanıyor, bu durumdan da en çok “genç subaylar” rahatsız oluyorlardı! Yine bir çocuk tarafından öldürülen Hrant Dink’in, muhafazakâr basının küçümsenmeyecek desteği eşliğinde, yüz bin insanın yürüdüğü “Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz Hrant’ız” sloganının haykırıldığı cenazesi, oyunun ters tepmesine yol açıyordu.

Psikolojik harp taktikleri uygulanıyor, Ordu AKP’ye karşı her cepheden savaşımını sürdürüyordu. Daha sonra Kemal’in ağzına doladığı “Recep Bey” söylemi, aslında yukarıda bir kısmını saydığımız suçların üstüne yıkılması ve Adnan Menderes’in yaşadığı sonun Tayyip Erdoğan’a da yaşatılmasını hedefleyen faaliyetlerdi. Yüce Divan söylemleriyle korkutulmaya çalışılan Erdoğan’ın seçim propagandalarında “yola çıkmadan kefenimizi giydik” demesinin arkasında yatan buydu.

El Kaide, muhtemelen AKP’nin hoşgörüsü sonucu yuvalandığı “Darül-harp” ilan ettikleri Türkiye’de “uyuyan hücreleri”ni uyandırıyor ve Sinagoglara[11], HSBC ve İngiliz Konsolosluğu’na “intihar saldırısı” düzenliyordu. Yaşar Büyükanıt’ın yüreğini ağzına getiren Ankara Ulus’taki bombalamayı da buraya eklemeyi ihmal etmeyelim.

1993 yılında Özal’ın ölümü (ya da öldürülmesi) sürecinin bir benzeriyle karşı karşıyaydık. O dönemi hatırlayalım. Gazeteci ve yazarlar Turan Dursun, Onat Kutlar, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu; askerler Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, Adana Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Temel Cingöz, Mardin Jandarma Alay Komutanı Rıdvan Özden, Tunceli Jandarma Alay Komutanı Albay Kazım Çillioğlu, emekli Korgeneral Hulusi Sayın, JİTEM’in kurucularından Jandarma Binbaşı Cem Ersever’in öldürülmesi; ve en önemlisi bir Ergenekon örgütlenmesi olan Sivas katliamının tertip edilmesi...

İstikrarsızlaştırma tüm hızıyla sürüyor, bütün bunlar merkez medyada hükümet karşıtı kampanya ile destekleniyordu. Nasıl ki, Susurluk’taki kazayla simgelenen durum, askeri bürokrasinin merkezinde durduğu bir pislikse ve kapısının altına süpürülüp Refah Partisi iktidardan alaşağı edilmişse, aynı taktiği şimdi AKP’ye karşı da uygulamaya kalkıyorlardı. Karşısındakilerin silahı yoktu, ama yanıldıkları nokta, hem muhataplarının ahmak olmamasıydı ve hem de TSK’da “rahatsız olmayan genç-yaşlı subaylar” da dahil devlet kademelerinde bulunanların birçoğunun cinayete kurban gidenler gibi düşünmeye başlamalarıydı.

Devlet siyaset değişikliği yapmak istiyor, elindeki yegane silahı kullanmaktan başka bir şey yapamayacak olan bu zavallılar, İkinci Dünya Savaşı’nın bittiğini öğrenemeyen ve savaşı sürdüren Japon askerleri gibi, tam istim kendi işlerini yapmaya uğraşıyorlardı.

Bütün bu saydıklarımın, “AKP’nin bir oyunu”[12], kitleleri Ergenekon “öcüsü” ile korkutmaya ve onları kendi siyasal çeperinde tutmaya yarayan “tiyatral bir gösteri”nin sahneleri olmadığı kesin. Başta, birkaç kez Başbakan Tayyip Erdoğan’a olmak üzere[13], yine AKP’nin önemli kadrolarından Bülent Arınç’a dönük suikast girişimleri ve yukarıda çok kısaca özetlediğim çok yönlü çarpışmalar, faşist diktatörlükten burjuva demokrasisine siyasal dönüşümlerin öncülüğünü yürüten liberal demokrat AKP’nin ciddi siyasal çatışma örnekleridir. Eğer gerekiyorsa, Adnan Menderes ve arkadaşlarını darağacına götüren siyasal ve hukuki dayanakların ortadan kaldırılmasını da kapsayan “reform”ların zorunluluğu bu çatışmalarda aranabilir.

Kemalistler’in Pirus zaferi

İktidardaysan rahatsındır. Yaratıcı olmaya gerek yoktur. İktidara alternatif sınıfların kolu kanadı kırılmıştır ve yeniden başkaldırmaları halinde, bütün imkanlar seferber edilerek kalkan “başlar ezilecektir”. Başı yakalanmış bölücü terör, askeri olarak yenilmiştir. İrtica’nın en küçük girişimleri; Mustafa Kemal’in ordusu ve Cumhuriyeti emanet ettiği gençlik sayesinde her zaman bertaraf edilecektir. Tehdit, muhtıra ve darbe sopası, Demokles’in kılıcı gibi toplumun tepesinde sallanmaktadır. Toplumu sindirir, bütün partilerini kapatır, derneklerini dağıtır, bölücü, yıkıcı, gerici kitapları yakar, daha önce fişlediğin herkesi işkencehanelerden geçirir, Türk bayraklı/kalpaklı gençlerin İstiklal Marşı eşliğinde tank gösterileriyle büyük bir kitle desteği sağlar, general eskilerinin salonları süsleyen çerçevelenmiş posterlerini indirir yenilerini asarsın.

Hiçbir zaman düzenlerini tehdit edecek seviyeye çıkmamasına karşın, gözaltılar, hapishaneler, katliamlar ve işkencelerle bastırdıkları devrimci ve komünistlerden çok, sosyalizmin yenilmesi ve sosyalist ülkelerin çökmesiyle Türk devletinin paranoya düzeyine çıkardığı iki temel korkusu öne çıkmıştı. Bunlardan biri “bölücülük”, diğeri de “irtica”ydı.[14] Devlet, yasal düzenlemelerini bu iki tehlikeye göre yapmış ve pozisyonunu bu temel düşmanlarına göre belirlemişti.

“Bölücülük”ten kasıt Kürt Ulusal Hareketi’nin ulusal demokratik talepleri, “irtica”dan kasıt da, muhafazakâr sermayenin siyasal sözcülerinin yönetime ortak ya da talip olmasıdır. İdeolojik gıdasını Mustafa Kemal’den, örgütsel temellerini İttihat ve Terakki’den alan, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda örgütsel düzeyini pekiştiren TSK merkezli siyasal odak; 1960, 1971, 1980 ve 1997 darbeleriyle, merkezkaç eğilimleri bertaraf etmiş, Türkiye’nin belirleyici siyasal merkezi pozisyonunu pekiştirmiş ve bunu günümüze kadar da sürdürmüştür.

Amerika Birleşik Devletleri, Vietnam’da sürdürdüğü savaşta hiçbir muharebeyi kaybetmemiş olmasına rağmen “savaşı kaybetmişti”. Türkiye de, tıpkı Amerika gibi, hiçbir cephede savaşı kaybetmemiş, hatta liderini yakalamış, gerillasına ciddi kayıplar verdirmiş ve onu sınırların dışına çıkarmış, ve daha sonra unutulmasına karşın iki kez de adını değiştirtmiş ve askeri/siyasi çarpışmaları kazanmış ama Kürt Hareketine karşı verdiği “savaşı kaybetmiştir”.

Öcalan yakalandıktan sonra, savaşın seyri olduğu gibi, Kürt Hareketinin talepleri de değişmiştir. Bağımsız Birleşik Demokratik Kürdistan stratejik hedefinden ve bunun için önkoşul olan devrimden vazgeçilmiş, uzun süredir (yaklaşık on üç yıl gibi çok uzun bir süre) reformlar için mücadele esas alınmış, ancak silahlı birim bunun garantisi olarak muhafaza edilmiştir. Bu arada, her iki taraf da yeni siyasal açılımlarla cephelerini tahkim ederek, lojistik arka planlarını güçlendirerek askeri hazırlıklarını sürdüregelmişlerdir.

Eğer, siyasal talepler “reformlar” düzeyinde ise, zaten TC’nin bunu sorun etmesi söz konusu değildir ve zaten esasen bu süreci işletmektedir. Dolayısıyla, devlet kademelerine, “reformlar”dan yana kadroların egemen olması, devrim tehlikesini bertaraf etmek içindir. Yoksa, devrimci güçlerin güç ve zaman kazanması, lojistik desteğini artırması, güçlerini tahkim etmesi, dünkü taleplerden bugün vazgeçerek yeniden bağımsızlık talebini öne sürmesi, reformları devrime tabi kılması gibi girişimler daha sert çatışmalara kapıyı aralayacak ve Öcalan’ın dikkat çektiği gibi, asıl kıyamet o zaman kopacaktır. Kıyamet koptuktan sonra kimin cennete gideceğini sadece Allah bilir!

Biraz önce dikkat çektiğim talep değişiklikleriyle birlikte, kendisi için de reformların önemini bilen, ama güdük, ama karşıdaki güçleri hesaba katan, siyasal ve ekonomik gelişmelerin geldiği aşamaya denk düşen, geri dönüş koşullarında çökmeyi engelleyen, çatışmalı/uzlaşmalı süreçle birlikte AKP, kabul etsin ya da etmesin, 12 Haziran 2011 seçimlerine kadar Kürt Ulusal Hareketi’nin (KUH) de facto dolaylı müttefiki durumundaydı. Bugün, vesayet sisteminin YAŞ kararlarıyla bir adım daha ileri taşınarak önemli oranda gerilemesi dolayısıyla, AKP Kürt Hareketi için müzakere ve mücadele edeceği siyasal güç olmayı sürdürmektedir.

Kemalizm, kalesi zaptedilerek iki temel siyasal düşmanı karşısında yenilmiş ya da daha doğrusu, önemli oranda geriye itilmiştir. Düşman olarak gördükleri bölücüler alternatif iktidar odağı olmuş; “irticacı”lar ise değişerek/değiştirerek devleti kuşatmışlar, 90 yıllık yönetici erk olarak kurumsal/ideolojik Kemalizmi marjinalleştirmişler ve belki de geri dönülmezcesine Kemalizmin önemli mevzilerini tümüyle ele geçirmişlerdir.

Siyasal güç odakları ve konjonktür

TSK’nın merkezindeki üst rütbeli generaller AKP’ye karşı mücadele ederken, bazı emekli subaylar seçimlerde AKP adayı oldular. Askeri kışlalarda “Parola: Adi, İşaret: Başbakan” uygulaması yapılırken, bazıları da bu parolaları “yandaş” medyaya sızdırdılar. Genelkurmay Başkanı, bir kısmı kullanılmış bir kısmı ise toprağa gönülmüş silahlara “boru”, AKP ve Fethullah Gülen’i bitirme eylem planlarına “kağıt parçası” diyor, seçimlerde üst rütbelilerin oy kullandıkları Çankaya’daki sandıklardan CHP’ye oy çıkarken, “emekçi” askerler Diyarbakır’da AKP’yi destekliyorlardı. Generaller, daha 15 dakika önce bitirdikleri gizli toplantının ardından bilgisayarı açar açmaz, internet sitelerinde manşet olduklarını görüyor, bunun üzerine boşboğazlıktan yakınıyor, birbirlerini “karı gibi dedikodu” yapmakla itham ediyorlardı. Ogün Samast cinayet işliyor, yerel polis şefi onu kahraman gibi karşılıyor, Türk bayrağı ve Atatürk posteri önünde birlikte poz veriyor, cinayet aydınlanır aydınlanmaz, bu muhteşem ikilinin fotoğrafları televizyonlarda kamuoyunun dikkatine sunuluyordu.

Bölünme toplumun tüm kesimlerinde ve yukarıdan aşağıya olurken, siyasal ifadelerini üç temel odakta buluyordu. Bunlardan ilki ve en dinamiği, yeniyi ve ileriyi temsil eden burjuva liberal AKP; siyasal muarızlarının arkasından sürüklenen ve onu kötü bir şekilde taklit etmeye çalışan faşist/statükocu ve eskiyi temsil eden gerici güç odakları olarak Ordu Partisi, MHP ve CHP; sonuncusu ise, ilerici/devrimci güç olarak KUH idi.

Sınıf çatışmalarının takip edileceği en belirgin yer kuşkusuz temsilci konumundaki siyasal öznelerdir. Devrimci-ilerici bir odak olarak KUH’yi, “değişimin dinamosu/Türkiye’nin yaşayan ruhu/belirleyici güç” olarak belirttikten sonra ifade edilmelidir ki, Kürt Hareketi, bırakın Türklerle birlikte yaşama durumunda söz konusu olacak pozitif ayrımcılığı, bağımsızlık da dahil ulusal/demokratik bütün taleplerinde haklıdır. Kürtler 90 yıldır süren ulusal zulüm altında ezilen olarak her zaman haklı, Türk devleti ise, gönüllü birliktelik olurunu alarak Anayasal eşitlik sağlamadıkça her zaman haksız taraf olmayı sürdürecektir. Ancak Kürt Hareketinin haklılığı, onun bütün taktiklerinde ve siyasal yönelimlerinde “her zaman doğru” olduğu anlamına gelmemektedir.

Türkiye devrimci hareketinin Kemalist/Aydınlanmacı ve ordu konusundaki yanılsamalı yaklaşımlarının, bir biçimde KUH’ye de sirayet ettiği izlenmektedir. Kendi cellatlarına karşı belli bir “hoşgörü” göstermesine karşın, Kürt Hareketinin esas düşman olarak AKP’yi göstermesi, eleştiriyi hak etmektedir. AKP’nin ne olduğunu anlamak için, onun, karşıtlarında ne tür duygular uyandırdığına bakmak, nesnel olmak açısından önemli veriler sunabilir. Örneğin, ulusalcı solun nasyonal sosyalist kesimini teşkil eden Türk Solu dergisi, bir yandan Atatürk, Deniz Gezmiş ve Che Guevara’yı yan yana afişe ederken, Kürtler’e yönelik düşmanca ve nasyonal sosyalist tutumunun aynısını Erdoğan’a da yöneltmekte, teorik olarak hedef yapıp sayfalarında onu öldürmektedir. İşçi Partisi, ondan geri kalmamakta, AKP’nin açılımını gazetesinde PKK-AKP işbirliği olarak nitelendirmektedir. “Samsunlu emekçi çaycı, toprak ağası Ahmet Türk”ün burnunu kırarken, Kayserili öğretmen emekçi de, AKP’li Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın burnunu kırıyordu. Böylece, müesses nizam tarafından düşman bellenen “bölücü”ler ve “irticacı”ların burun farkı, bu iki emekçinin yumruğu sayesinde ortadan kalkıyordu.

Liberaller, seçimlerden önce oylarını hangi partiye vereceklerini açıklarken neredeyse yarı yarıya BDP ve AKP arasında bölündüler. Türkiye’de olduğu gibi Kürtler de oylarının yarısını BDP’ye, yarısını da AKP’ye verdiler. Düşmanına nasıl davranacağını söylemek ahmaklıktır, fakat, eğer “barış” politikası yürütülecek ve bu da “eski” Türkiye’nin parlamentosunda olacaksa, muhatapların ve kiminle barışacağın aşağı yukarı belli olmuştur. Bütün tarafların birbirlerini çok iyi tanıdığı, ellerinde birikmiş kozlarının bulunduğu, taze güçlerle kendilerini tahkim ederek savaşa sürecekleri koşullarda, sadece atılması neredeyse mukadder adımları biraz öteleyecek yeni gelişen konjonktürün “coşturucu” etkisiyle oyuna gelerek “devrim” beklentisine girmek, ancak bizimkiler gibi olaylardan bihaber, hayatlarında hiç “savaşmamış” ve savaşın ne olduğunu bilmeyen romantik devrimcilerin yaşantısı olabilir.

Yüzde 50’lik seçim başarısından sonra, daha öncekilerden farklı olarak, hükümet hakkında olumlu yaklaşım sergileyen ve “Barış Konseyi”nin kurulduğunu açıklayan Öcalan, önceki açıklamalarının tümünde hükümeti hedefe koyan bir üslup kullanıyordu.

Önceki yıllarda Abdullah Öcalan, hükümet-devlet özdeşliğiyle, TSK’nın yedeğine düşecek politikalar önermekte ve şunları söylemekteydi:

“Askerin pozisyonu belki daha olumlu olabilir. Siyasal İslam’ın her zaman yaptığı ve arzuladığı gibi, AKP de orduyu düşürmek için bizimle orduyu karşı karşıya getirmek istiyor. AKP, orduyu zayıflatmak için bizimle orduyu karşı karşıya getirmek istiyor. Ordu bizimle ne kadar uğraşırsa, AKP İslamcı politikasını o kadar rahat uygulayacak. Biz demokratik bütünlükten yanayız.”[15]

“Daha önce de Kıvrıkoğlu’nun geniş bir değerlendirmesi üzerinde durmuştum... Kıvrıkoğlu çizgisinde demokratik kültür vardı. Özkök de öyle görünüyor. Türkiye’de sorunların çözümü için demokratik kurumlaşma önemlidir. Bence Genelkurmay da buna kapalı değil... Sanıyorum AKP basit kasaba politikacılığıyla bazı gelişmelerin önünü tıkıyor. Geçmişte MHP engel oldu, gelişmeleri tıkadı, aynı şeyi AKP yapıyor...”[16]

“Türkiye’de Erdoğan ile bu durum aşılmak isteniyor. Bu bir Yahudi imalatı ve projesidir. ... Ben Kemalizm’i şöyle tanımlıyorum: Emperyalizm koşullarında, emperyalizme karşı halkların bağımsızlaşması ve özgürleşmesidir, özgür birlik tutumudur. Aksini söylemek yanlış olur. ... Bizim yaklaşımımız, gerçek Türkiye yurtseverliğidir. ...Bize yapılan, korkunç ve kötü bir Atatürkçülük’tür. Bu milliyetçilik, Kemalizmin özünü teşkil etmemektedir ve etmez.[17]

Öcalan, çokça aktarılabilecek bu tür yaklaşımlarıyla, devrimcilere akıl hocalığı yapan, daha büyük düşündüğü için sonraları Kürt hareketine çöreklenen Kuva-i Milliye kalpaklı Yalçın Küçük’ün etkisi altında olduğunu gösteriyor. 28 Şubat’ta herkesi ordu ile bütünleşmeye çağıran ve Refah Partisi’nin kapatılması için dilekçeler veren Yalçın Küçük’ün sadece devrimci hareketimizi zehirlemekte kalmadığını, uğursuz görüşleriyle Kürt Hareketini de etkilediğini görüyoruz.

Bu kadar değil, daha fazlası var. Altan Tan, “DTP Iğdır milletvekili Pervin Buldan ile Van Milletvekili Özdal Üçer’in” şu sözlerini aktarıyor: “Bizim laiklik anlayışımızla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin laiklik anlayışı aynıdır. Türkiye için en büyük tehlike ‘Ilımlı İslam’projesidir. Kemalist Cumhuriyet, ılımlı İslam Cumhuriyeti’ne dönüştürülmek istenmektedir.”[18]

Bir değerlendirme de Aysel Tuğluk’tan: “Bir iddiayla devam ediyorum; birkaç kıyı şeridi il hariç, önümüzdeki birkaç yılda Anadolu’nun şehir ve kasabalarının çoğunda modern hayata dair birçok davranış ve eğlence kültürü kendisine yer bulmakta zorlanacaktır. Daha ileri gidip dehşet tellallığı yapmak istemiyorum... Siyasal İslam’ın MSP, RP’nin ardından şimdi de AKP ile ilişkisi vardır. ... Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti demokratik cumhuriyete dönüştürüleceğine siyasal İslam’a teslim edilmiştir...”[19]

İktidar olmak için “Kürt sorununu bile çözmeye yemin billah edecek” Kemalistler ve onun vurucu gücü TSK’nın, 80 yıldır yaptıklarını, Kürt halkı unutmak bir yana belleğinde zayıflatamaz bile. 30 yıldır süren savaşta binlerce genç evladını kurban veren, 17 bin faili meçhulle yitirdikleri yakınlarının yerine ayaklarının altına cennetler sunulsa razı olmayacak Kürtler, kendi cellatlarının kim olduğunu herhalde; darbelerle, idamlarla, işkencelerle öğrenen ve bu öğrendiklerini pasif de olsa oylarıyla AKP’ye destek sunarak kanıtlayan Türkler’den çok daha iyi biliyorlar.

AKP’ye burjuva siyasal yapısı ve sınıfsal temsiliyeti, tutucu yanı, devletin denenmiş önemli kadrolarını bağrında barındırması, demokrasiyi korkak ve ikiyüzlüce savunması, parlamentoda bulunan legal Kürt siyasetine mesafeli hatta yer yer düşmanca tutumlar takınması, bazen Kürtler’e ve esas olarak onun önderliğine hakaretler etmesi gibi birçok eleştiriler yöneltilebilir, ama bu partinin övülmesi gereken ve devletle doku uyuşmazlığı olan İslami yönüne eleştiri oklarının yöneltilmesi, sadece dostunu düşmanını karıştırmak değil, onları esas olarak gerici yapan şeyin ne olduğunu da anlamamak anlamına gelmektedir.

Meclis’teki Kürt temsilcilerin bu yaklaşımlarının, sadece söylenip geçilen şeyler olmadığı, Kürt partisinin parlamentoda bulunduğu sırada ve seçim süresince, CHP ve MHP ile flört ederek, hatta faşist karargahtan tezgahlanan bir CHP-MHP koalisyonunu dışardan desteklemek suretiyle bir restorasyon projesine meyletmesinin, AKP’nin Kürdistan’da rakip olması dolayısıyla uygulanan bir taktik olmadığını düşündürmektedir. Bu temel bazı olguların altını çizdikten sonra reform tartışmamıza geri dönebiliriz.

Ordu merkezli direnişten sonra, ikincil direniş merkezlerinden biri olan CHP ile ilgili bazı öngörülerde bulunmak gerekiyor. MHP, esas olarak AKP’nin akortsuz çıkan seslerini bastırmak için daha gürültülü bir şekilde kakafoni yaparak, kitlelerin o sese rıza göstermesi rolünün dışında herhangi bir siyasal rol üstlenemez. Lideri bir “kazaya” kurban giden BBP’nin aksine, MHP lideri Devlet Bahçeli, seçimden önce yeni bir kaset komplosundan AKP sayesinde kurtuldu. Onlara minnet borcunu bir yolla ödeyecek ve inlerinden çıkan bozkurtlar için, “provokatörlerdir, bizden değillerdir” demeye devam edecektir. Bozkurtlar, devlet silah kullanmalarını istemezse, “kuzu kuzu” inlerinde oturacaklardır. Irkçılıkla eşdeğer, komünizm ve Kürt düşmanlığı dışında, herhangi bir siyasal önermesi olmayan, elinde İngiliz sicimini sallamak dışında bir politik yaratıcılık sergileyemeyen faşist MHP’nin aksine, AKP’nin, Türk uçağı, Türk tankı, Türk Heron’u, Türk uydusu, Türk arabası, Türk silahı, Türk bilmem nelerini yapacağı büyük milliyetçi katkılar için, Kürtler’e vereceği burjuva demokratik ödünlerin kıymeti harbiyesi olamaz.

Esas taşıyıcı gücü olarak radikal devletlü Kemalizmin aktif silahlı siyasal bileşeni tasfiye edilmiştir. Kendisi de bir asker olan Mustafa Kemal’in, Nutuk’ta ifadesini bulan, Kemalistler’in bile okumaya değer bulmadıkları sıkıcı askeri yönergelerin dışında, günlük konuşmalarda ve askeri yönergeleri gibi “hadisleri” dışında, zaten Kemalizmin felsefi anlamda ideolojik “ayetleri” yoktur. Silahlı grubundan kalanlar, gönüllerinden ne geçiriyor olurlarsa olsunlar sivil iradenin emrinde olacaklardır. Yeni Anayasa’da değişmesi kesin olan, biçimsel Yüksek Sivil Şuralar’da yapılacak toplantılarda “irticacı”, “solcu” muvazzafların başına gelen onların başına gelmeyecek ve Atatürkçü/Kemalist oldukları için ordudan tasfiye edilmeyeceklerdir. Her ne kadar emekli olduklarında 600 bin lira gibi rekor tazminatlar almayacaklarsa da, adam gibi askerlik yaparlarsa yüce devletleri sayesinde aç da kalmayacaklardır.

Sağ, sol, radikal, silahsızlandırılmış halleriyle asker, akademisyen, hukukçu, velhasıl bütün Kemalistler güçbirliği yaparak CHP’de toplandılar, restorasyon umudu sürdükçe bir süre daha toplanmayı sürdürecekler. Türkiye’de düzenin temel restorasyon girişimleri 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 tarihlerinde simgelenmektedir. Restorasyon umudu besleyenlerin gözlerini hangi tarihsel geleneğe dikeceği gayet açıktır.

Devlet partisi olarak, devlet ne kadar değişirse, istese de istemese de CHP’nin kendisi de “değişecektir”. Sadece, eğer Demirel çok rahatsız ederse önümüzdeki seçime kadar, parlamentoda bir grup kurup sol göstermekten vazgeçip direkt “sağ”dan çalışacaklar.

Gelecekleri, asmadıkları için sevinecekleri ve iliklerine kadar nefret ettikleri Öcalan’a[20] bağlı. Silivri’dekiler[21] de, muhtemelen yelkenlerini indirmiş bir şekilde, enerjileri kalmışsa CHP’de siyaset yapmak zorunda kalacaklardır. Bu durumun kendisi bile sivilleşme, burjuva demokrasisine geçişin işaretleridir.

Tantalos’un laneti[22], CHP’nin yakasını bırakmayacak. Kemalizm denizinde yüzüyor, ama bir damlasından yararlanmaya kalkınca su ayaklarının altında çekiliyor, olgunlaşmış mevyelerinden yiyemiyor. Çünkü devrimci; ama her zaman muktedirlerden olduğu için karşı-devrimci. Laik; ama Sünni İslamı devletin bekası için kullanmak zorunda kalıyor ve laiklik karşıtları iktidar olmalarını engelliyor. Devletçi; ama özel sektör her yanını kapladığı ve devletçilikten anladıkları sadece bürokratik nemalanma olduğu için sürekli yoksulluk üretiyor. Halkçı; ama sadece orta sınıf “vatandaş”ların desteğini alabiliyor ve kendilerini “halka rağmen halk için” olarak konumlandırıyor. Cumhuriyetçi; ama sürekli oligarşik bir düzenin savunuculuğunu yapıyorlar. Milliyetçi; ama çok milliyetli Türkiye’de Türk milliyetçiliğinin dar alanından çıkamıyorlar.

Kemalizmin bitişinin temel bir başka göstergesi, en son devrimcilerin katillerinin yargılamalarına ve Ermeni konferansçılarının protestosuna Veli Küçük, Doğu Perinçek ve Kemal Kerinçsiz’den başka kimsenin katılmamasıydı. Politikasızlıklarının göstergesi ise, CHP’nin başına da Kemal Kılıçdaroğlu’nun getirilmesidir. Dersim katliamında “mağaralarda fare gibi zehirledik”leri,[23] uçaklarla bombaladıkları ve süngülerle kılıçtan geçirdiklerinin torununu CHP’nin başına getirmek zorunda kalmaları onların trajedileridir. Bu durum sadece politik psikolojinin konusu değil, aynı zamanda Stockholm Sendromu’nun akademik araştırmalarına katkı niteliğindedir.

Peki, gerçekten de CHP’yi sosyal demokrat/emek cepheli tabanına oturtacak, Kürt ve Alevi oylarını alacak, Kürt sorununu çözecek ve Türkiye’yi “muassır medeniyetler” seviyesine çıkaracak bir lider midir? Asla değil! Demokratlığın “Aşil topuğu” Kürt sorununa yaklaşımı nedir? MHP ile aynıdır. AKP’yi taklit etmeye çalışan, onun kaldırdığı toz dumanda yolunu bulmak için izlerini arayan, sabah söylediğini akşam yalanlamak zorunda kalan silik bir siyasal figürden başka bir şey değildir/olamaz.

Muhalefetten hükümete, hükümetten iktidara

Marksistler, devletin egemenlik araçlarından olan Kemalizm “dini”[24] ile, muhalefetin egemen olmak için motif olarak kullandığı Muhammed”in “ideolojisi”ne ilişkin, peşinen ilericilik ya da gericilik sıfatlaması yapamaz. Burada, sorulması gereken can alıcı soru şudur: İktidarda olan, egemen olan ideoloji hangisidir? İslam’ın Sünni yorumuna dayalı ve Milli Eğitim’den daha çok bütçe ayrılan Diyanet İşleri Başkanlığı ile yürütülen devletlü İslam, nasıl ki TC’yi Müslüman bir devlet yapmıyorsa, aynı şekilde bazı sapmalar da AKP’yi Kemalist yapmaya yetmez.[25]

İslam, Türkiye topraklarında hiçbir zaman “devrimci” kimlik kazanamadı. Türkiye devrimci hareketine özenen, onu taklit etmeye çalışan, ismi ve mücadele biçimleri dahil İBDA-C/İKK deneyimi, sadece bir araştırma konusudur. “Eski” Devletin, PKK’ye karşı çıkardığı kontr-Hizbullah (ya da Kürtler’in adlandırmasıyla Hizb-ul Kontra) ise devletten kopamadı, bağımsızlaşamadı. Şimdi kitlesi “kontr” tarafı gitmiş haliyle AKP’nin oy deposudur. Siyasal İslam her zaman muhafazakardı, şimdi muhafazakar liberal oldu, o haliyle de iktidar...[26] Devrimsiz bir iktidar, ister soldan, ister İslamdan, isterseniz de Kürt’ten olsun, “Mekke’deki putları” yıkamaz.

Devrim, yığınların düzenden duygusal kopuş yaşadıkları, bir avuç silahlı “azgın azınlığın” güce tapan silahsız milyonları da peşinden sürükleyerek yaptığı bir yıkma eylemidir. Ve bazen, inanılmaz “iyi” şeyleri de yıkar, ezer geçer. Bu durumda bile, eskiyi yıkarken önemli oranda, kurulacak yeni düzenin organlarının da belirmiş olması gerekiyor. Yoksa, yıkıcı güç olarak milyonların, önderi peşinden giden koyunlar gibi, kendilerini uçurumdan aşağıya atmayacaklarını, devrimler tarihini az-çok okuyan herkes bilir. Devrim’in bile eski düzenin bazı hastalıklarını devralarak uzun süre onlarla da “ölümüne” mücadele edeceğini, ancak devrimciliği yeni öğrenmiş amatörler bilemeyebilir.

Geniş yığınların mutabakatını gerektiren, uzun süreye yayılan reformlara öncülük eden özneler ise, hangi kökenden gelinirse gelsin, hangi ideolojik saiklerden yola çıkılırsa çıkılsın, pragmatist, oportünist, bazen kendini yalanlayan, savrulmalar yaşayan, uzlaşmalar yapan, çoğu zaman geri adımlar atan, bütün bunları ideolojik hegemonya kurduğu “koalisyonunu” hesaba katmadan yapamayan ve her kesimi dikkate alan bir içerikte olmak zorundadır. Bazı durumlarda reform süreçleri, en az devrimler kadar “sancılıdır”.

Kitleleri seferber etmenin en temel harekete geçirici unsurlardan biridir ekonomik önerme ve beklentiler. Yoksulluğun, yoksul kalma olasılığının “yıkıcı” etkileri, “yöneticilerin eskisi gibi yönetememe” durumuna düşmelerine yol açar. Tekelci sermayenin bir kesimini de yedekleyerek, daha çok MÜSİAD’da örgütlenen, yaşam tarzı itibariyle muhafazakar Anadolu sermayesinin ekonomik ve siyasal desteğini arkalayan AKP, hükümet ettiği dönemde Türkiye’nin 70 yılda kat ettiğine denk bir ekonomik sıçramayı neredeyse 9 yıla sığdırmayı başardı.

Ekonomik başarıların ve “çılgın projeler”in, “siyasal çılgınlık”larla örtüşmemesiyle daha çok liberal aydınlar ilgilidir, bunlar geniş yığınları çok fazla ilgilendirmez. Ekonomik hedeflerin çılgınca, ama siyasal hedeflerin güdük ve sınırlı olması, liberal demokratların en tutarlılarından olan, Başbakanın balkon konuşmasında cevap vererek kendisini ciddiye aldığını gösterdiği Ahmet Altan gibilerini rahatsız edip oy vermemesine sebep olabilir, ama milyonlarca insan için bunun pek bir önemi yoktur. Milyonların, hükümetin “Kürt açılımına” sesini çıkarmamaları tümüyle ekonomik beklentilerden dolayıdır.

Kemalist tedrisattan geçen, ve bizatihi onların atamasıyla oluşturulmuş bürokratik ağın bütün dikkatli gözlerine karşın, AKP’nin yolsuzluk yaptığına dair hiçbir ciddi kanıtlı dosya Kemal Kılıçdaroğlu’nun koltuk altına nasip olmadı. Generallerin internet andıçları ile önemli başarılar kazanmış, herhangi bir yağlı boya tablodaki evin Emine Erdoğan’ın olduğuna dair propagandanın, e-maillere yağan yalanların belli düzeylerde etkisi olduğu tartışmasız, fakat bütün bunlar hiçbir siyasal sonuç doğurmadı. İlhan Selçuk’un, Cumhuriyet mitingleri sırasında kitle hareketiyle birlikte “bir de ekonomik kriz patlarsa onların işi biter” yaklaşımı neredeyse AKP’yi ekonomik olarak başarılı olmak zorunda bırakmıştır.

Ya çözüm ya da çözülme

İyimserler açısından, ya reform ya da devrim diye de okunabilir. Sistemin eski kadroları, sadece sistemlerini değil, bireysel olarak kendileri ve kendi çocuklarının “cennetlerini” kaybettiler. Ama savaşı tümüyle kaybettikleri söylenemez. ÖSYM sınav skandalının bile, neredeyse hükümetin düşmesine yol açıyor olması, karşı-reformcu güçlerin bütün silahlarını tüketmediklerinin bir kanıtı sayılabilir. Henüz “sorunların anası” Kürt sorunu, “Anayasal güvenceye” kavuşmadığı için her an her şey olabilir. Mümkün olanın değil, olacakların peşinde olduğumuz için, tartışmamızı sürdürelim.

Tayyip Erdoğan’ın 12 Eylül referandum çalışmalarında, daha önce Kürtlere hakaret edercesine “bebek katili”, “bölücübaşı”, “terörist” ya da en iyi tanımlamayla “İmrali canisi” diye karalanmaya çalışılan PKK lideri Abdullah Öcalan’la görüşüyor olduğunu söylemesi, başarılarını artırıyor ve bu bir oy patlamasına yol açıyorsa, demek ki, “kamuoyu” baskısı denen şey, bir avuç generalin ve onların soytarı basın takipçilerinin gürültülü iddialarından başka bir şey değildir. Kamuoyu denen nesne, oyların yüzde 28’lere düştüğü söylenen “Habur kazası”ndan sonra, devletin merkezinin değişmeye başlamasıyla, gücüne bağlı olarak hükümetin politikalarına bağlanarak büyük oranda değişmiştir. Haklı ile haksızın güç ile belirlendiği bu dünyada, bundan daha doğal bir şey olamaz. Kürtlerle “başarılı” savaş sürdürmesi koşullarında, kitle desteği azalmayacak, “başarısızlık” ise, AKP’nin sonunu hazırlayacaktır. Bu, onlar açısından, “gurur”un sürüklediği bir macera, ölümle sonuçlanabilecek Rus ruletidir.

AKP, “Habur kazası”na benzeyen bir kazayı, Ankara-İstanbul arasında, henüz alt yapısını yapmadan başlattığı, eski treni hızlandırarak ve adını Hızlandırılmış Tren diye değiştirerek koyduğu seferle demiryollarında da yapmış, bu ekonomi-politik kaza onlarca kişinin ölmesine yol açmıştı. Yasal/Anayasal değişiklikleri yapmadan, alt yapısını hazırlamadan gerillayı kıyafetleriyle “teslim” alırsan, bunun siyasal sonuçlarına da hazır olman gerekirdi.[27]

Aynı dönemlerde, Show tv’de başlayan, “Bu Kalp Seni Unutur mu?” dizisi, bir devrimcinin şahsında 12 Eylül’ü anlatmaya çalışıyor, her bölümün içeriği neredeyse siyasal gelişmelere göre değişiyor, silahlı eylemler başladığında da diziye son veriliyordu. Fakat, bu dizi, Müslüman liberallerin eğilimini yansıtması açısından çarpıcıdır. “Batı tipi” bir demokrasi özlemi çektikleri anlaşılan, ellerinde fazla yerel modelleri olmayan bu kesimin akıl hocaları erken davranmış, dizi, “Diyarbakır zindanlarında ölenlerin anısına” ithaf edilmişti. Kürt hareketi şiddetini yükselttikçe “alaturka” demokrasiye gerisin geriye dönülüyor, ya bölüm erteleniyor ya da dizi tümden yayından kaldırılıyordu.[28]

Şimdilik AKP, Kürt sorununun çözümünde iki adım ileri bir adım geri taktiği ile idare ediyor. Zaten reform da böyle bir şeydir. Çatışmalar, sürtüşmeler, ileri veya geri gitmeler, gerilimler, karamsarlık veya iyimserlik beklentileri, karşılıklı yıpratma, zaman kazanma, az verme veya çok alma istemleri, kaybetmeme veya daha büyük kazanma gibi çelişkilerle el ele yürür. Bizim burada savunduğumuz, başat olanın, niyetlerden bağımsız olarak hayatın akışının ne yönde olduğuna dairdir.

Abdullah Öcalan, gerek yakalanmadan önce, gerek yakalandıktan sonra olsun taleplerini, devrim gerektiren Bağımsız Kürdistan’dan, reformlarla elde edilebilecek Demokratik Cumhuriyet’e çekmiştir. Hatta aşağıda Öcalan’dan aktaracağım pasaj, Erdoğan tarafından dillendirilen bir nevi birlik ve kardeşlik projesi olarak bile okunabilir:

“PKK’nin askeri sorun olmaktan çıkması, Kürt sorununun siyasi çözümünün yolunu açacak ve beraberinde siyasi sorun olmaktan çıkması anlamına da gelecektir. Devletin bütünlüğünü birliğini zorlamaktan, ona güç verme sürecine girilecektir. Devletle demokratik bütünleşme yolu açıldıkça devlete karşıt konum aşılacaktır.

“Türkiye burada büyük tehlikelerden korunma kadar, tersine yani güç kaynağına dönüştürme şansına sahip olacaktır. İçte ve dışta PKK'nin askeri savaş olanakları çözümle birlikte Türkiye'nin hizmetine girecektir... Kürtlerin Demokratik Cumhuriyet’le bütünleşmesi geliştikçe bu askeri anlamda da karşı tehditten stratejik bir güç kaynağına dönüşecektir. Çözüm bu büyük fırsatı sunuyor. Geleceğe en büyük stratejik yatırım oluyor.”[29]

Ne olacak?

Reform; egemenlik ilişkilerinin değişmesinin, ezilen/sömürülen yığınların ezen/sömürücü sınıfları iktidardan alaşağı etmesinin, eski devlet mekanizmasının parçalanmasının önüne geçmek için, kendini dayatan kesimlere bazı ödünler vermektir. Reform, bir anlamda devrimin savuşturulmasıdır. Bir başka ifadeyle, reform, karşı-devrim güçlerinin küçük ödünlerle kendini yeniden tahkim etmesi/güç kazanmasıdır. Devrimci bir durumda, devrimin karşısında reform karşı-devrime hizmet eden, gerici bir taleptir. Ve fakat, faşist diktatörlüğün tasfiyesi ve burjuva demokrasisine geçişte reformlar hiç tartışmasız, ileriye doğru atılmış adımlardır ve ilericidir. Faşist diktatörlüğün 30 yıldır yürüttüğü savaşta yöntem ezerek çözmekti! Karşı-devrimci bir güç olarak AKP’nin egemen olduğu devletin, Öcalan’la müzakareye yanaşmaması ve PKK’nin ateşkesi bozması ile birlikte devreye koyacağı plan “çözerek” ezmek olacaktır.

Olan bir şeyin adını değiştirerek o şeyi de değiştirebileceğini düşünmek, olan şeyi olduğu gibi anlamak yerine, ona ideolojik kılıf giydirmek, kelimenin gerçek anlamıyla idealizmdir. Dürüstlüklerinden asla şüphe edemeyeceğimiz devrimciler, çoğu zaman olguları anlamak yerine olgulara anlamlar yüklemektedirler. Böylece, ilkesel pozisyonlar korunurken, olgular/nesneler kabul edilebilir noktaya çekilmiş olur!

Eğer böyle olmuş olsaydı, hayat ne kadar da güzel olur, insanlar yaşadıkları gibi düşünmez, düşündükleri gibi yaşarlardı. Agâh Akyazıcı’nın Teori ve Politika’nın 50. sayısında yayımlanan yazısı, tamamen dikkat çektiğim çerçevede yazılmış gibi görünüyor. İlgili yazıda bulunan restorasyon sözcüklerinin yerine reform sözcüğü geçirildiğinde yazının içeriğinde hiçbir değişiklik olmayacağı görülecektir. Yazar, tamamen soyut, reform ile restorasyonun ayrımlarını gözetmeden, sadece iki tür politik değişiklik olabileceğini öngören bir yaklaşım sergiliyor: ya devrim ya restorasyon. Bu da devrimcilerin reformların pozitif bir anlam taşımasına psikolojik karşı koyuşlarından kaynaklanıyor.

Demek ki, ret, inkar, asimilasyon politikasını bitirmek Kürt sorununu çözmeye yetmiyor. Birkaç sene öncesinde yargılama konusu olan hususlar, şimdi devlet düzeyinde bizzat Başbakan tarafından dile getiriliyorsa, devlet yetkililerinin “çözme” konusundaki kararlılıkta geri dönülmez bir noktada olduklarını görmeliyiz.

Meclis tatildeyken AKP kurmayları hızlı bir şekilde Anayasa hazırlığına başladılarsa, bu demektir ki, Kürtleri yeni Anayasaya ikna ederek sorunu çözmek istiyor, bu konuda iradelerini sonuna kadar kullanıyorlar. CHP ve MHP’nin “ikna”sı için yürütülecek her çaba, BDP’nin kesin olarak reddedilmesi anlamına gelecektir. Hükümetin yapacağı tek şey, çok kullanılan şekliyle “sözde değil özde Kürtlerin” temsilcisi BDP’nin benimseyebileceği bir Anayasa taslağı hazırlamak ve referanduma sunmaktır. KUH’nin parlamenter alandaki temsilcisinin Anayasa’yı kabul etmemesi durumunda, yeni Anayasa referandumla kabul edilse bile, Türkler’in Anayasası olmayı sürdürecektir. Bu durumda da sorunlar daha da kronikleşerek ya da biçim değiştirerek sürecektir. Anayasa, kelimenin gerçek anlamıyla bir kesimin diğer kesime topla tüfekle kendi siyasal taleplerini dayatmasıysa, yeni Anayasanın kaderini, AKP’nin her sunduğu şeyi kabul etmeye şimdiden hazır kamuoyu değil, tanka topa karşı kabul etmeyen “kamudışı”nın tutumu belirleyecektir.

Kemal Burkay’ın Türkiye’ye dönmesi, acaba sadece Başbakan’ın istemi ve garantisiyle mi olmuştur? Federasyonu savunan ve liberal de olsa sosyalist bir Kürt’ün sürgünden, elini kolunu sallaya sallaya gelmesi ve havaalanında Vali Yardımcısı tarafından çiçekle ve Kürtçe hoş geldin denerek karşılanması, onun sadece “iyi Kürt” olmasından ve AKP’ye “yarar” sağlayacağı beklentisinden mi kaynaklanmaktadır? Öcalan’ın son açıklamalarının birinde dile getirdiği ve devletle yapılan protokolle kurulması öngörülen Barış Konseyi’nin temel unsurlarından birinin Kemal Burkay olacağı düşünülmelidir.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, faşist diktatörlükten burjuva demokrasisine geçiş sürecinde ağır aksak ilerliyor. Ufku demokratik devrimle sınırlı Türkiye devrimci hareketi, dönemin ruhuna uygun siyasal bir yönelime giremedi, hem eski devrimci iddialarından önemli oranda geri düştü, hem de ciddi örgütsel daralmalar yaşadı.

1 Mayıs’ın resmi tatil olarak yasalaşması ve Taksim Meydanının kutlamalara serbest bırakılmasıyla, devrimci örgütler önemli bir mücadele aracından yoksun kalmış gibi oldular.[30] Taksim’de 1 Mayıs, devrimci örgütlerin devlet güçleriyle randevulaşarak mücadele etmesi açısından önemli bir örnekti. Bilincinde olsun ya da olmasınlar, devrimci kadroların ağırlıklı bölümüne göre, faşizm koşulları devrimci mücadele yürütmek için daha elverişlidir. Dolayısıyla burjuva demokrasisindense, faşizmi yeğlemek devrimin çıkarınadır! Reformlar için mücadele perspektifinden yoksun oldukları gibi, devrimciler, devrimciliklerine halel getireceğini düşündükleri “reformlar” için mücadeleyi reformistlere bırakmışlardır.

Diktatörlükten demokrasiye geçiş sürecinin siyasal yürütücüleri kimlerse tarih onları yazacaktır. Ekonomik ve tarihsel bir dayatmanın eseri olan bu süreç, Türkiye’nin yaşayan ruhu olan ve değişen talepleriyle “radikal geri çekilmecilik” dönemindeki “bölücüler” ile “liberal çekilmecilikle” iktidarı kuşatan “irticacılar”ı, kader birliğine çağırmaktadır.

Bugün, Türkiye, herkesin her şeyi rahatlıkla konuşabildiği, tarihinin “en demokratik” dönemini yaşamaktadır. Büyük bir ihtimalle “2012 Anayasası” bu fili durumu “yasa katına” çıkaran bir mutabakat metni olacak, böylece bir dönemin sonu yeni bir dönemin de başlangıcı olarak kabul edilecektir.

Başlıkta sorulan “Reform mu restorasyon mu” sorusunu yanıtlamaya çalıştık. Gözetilen amaç, kendi dışındaki güçlere çağrı işlevi görebileceği umuduyla, “Ne reform, ne restorasyon; yaşasın devrim!” diyenleri objektif koşulların rasyonel analizine yöneltme konusunda katkı sunmaktı. Objektif koşullar bize, “devrim”i reel bir tercih olarak vermiyor. O halde, tercihi, “reform ya da restorasyon” arasında yapmak, makul ve gerçekleşebilir nitelik taşımaktadır.

 



[1] Lenin, Seçme Eserler, C. 3, İnter Yayınları, İstanbul 1994, 1. Baskı, s.222

[2] F. Engels, Almanya’da Devrim ve Karşı Devrim, Sol Yayınları, Ankara 1992, 2.baskı, s.108.

[3] Yassıada, Diyarbakır, Mamak, Metris, Ulucanlar, İmralı isimleri, dönemin simgeleri ve “büyük” olayların kavramlaştırmasıyla oluşmuştu. Silivri de öyle oldu.

[4] Ahmet Necdet Sezer, Hürriyet, 23 Aralık 2003.

[5] Ertuğrul Özkök’un aktardığına göre, bir konuşmasında Öcalan’a “Sayın”, başka bir konuşmasında Gürcü kökenli Türk olduğunu söylediği için suç duyurusunda bulunulan Erdoğan, New York Times’a verdiği mülakatta şunları söylüyordu: “Bu ülkede Beyaz Türkler ve Zenci Türkler ayrımı var. Kardeşiniz zenci Türklere mensuptur.” Hürriyet Gazetesi, 14 Mayıs 2002.

[6] Olmadığına dair Soner Yalçın’a verdiği kucak dolusu “belge”ye bakmayın; emin olun, o zaten “kendisi” bile değildir!

[7] F. Engels, Almanya’da Devrim ve Karşı Devrim, a.g.e., s. 132.

[8] İsrail’e yakın Hudson Enstitüsü’ne bağlı Avrasya Politikası Merkezi Müdürü ve Türkiye Uzmanı olan Zeyno Baran, o dönemde New York Times’de bir yazı yazarak, “Türkiye’de ordunun darbe yapma ihtimali yüzde 50’dir” dedi. Bu, sonraki gelişmelerden anlaşılacağı gibi, bir tehdit değil, bir ihbardı. Dolayısıyla, reformlarda uluslararası sermayenin, başta AB olmak üzere ABD’nin de hükümete açık destek sunduklarını, reformların uluslararası bağlantılarını yazımızın konusu dışında tutarak bir not olarak belirtmemiz gerekiyor.

[9] Bir tv programında AKP yöneticilerinden biri hükümet olunca MGSB’ni görmediklerini, Ankara’da Sauna Çetesi’ne yapılan operasyonda polisin eline geçen bu belgeden ancak o zaman haberdar olduklarını söylüyordu. Kendisini 12 Eylül faşist Anayasası’na göre bile savunamayan AKP’nin TSK’nın anayasası MGSB’ne göre dizayn olduklarını söyleyebilir miyiz?

[10] Taraf’ı dışta tutarak şu hatırlatmayı yapalım. Savaş sürdükçe, her koşulda desteğini esirgemeyen iktidar yanlısı basın, eski merkez medyanın rolünü üstleniyor. Hükümetin “andıç” yapmasına gerek kalmadan Sabah gazetesi hızla ve en küçük sapma göstermeden “kale gibi yedekte duran” Hürriyet’in yerini alıyor.

[11] “Bir dostum geçen Perşembe ‘Seninle çok önemli bir şey konuşmak istiyorum’ diye telefon etti. Yazılmamak kaydıyla. (ama yazıyor!- E.S.) ‘Yahudi cemaati iki aydır tedirgin’ dedi ve iki cinayetten bahsetti. Biz bunu araştırırken terör saldırısı meydana geldi.” (Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 15 Kasım 2003) Hrant öldürüldüğünde, mutlaka Ermeni cemaatinden de tedirgin olup arayanlar olmuştur. Çünkü cinayeti en iyi bilebilecek şahıs, Özkök’ün kendisidir. Rum cemaatinden dost edinecek numunelik bile kimseyi bırakmadıkları için, herhalde tedirgin olan kimse de yoktur. Azınlıklardan insanlar tedirgin olunca, gidip neden Anıtkabir’e mum yakıp dilekte bulunmuyorlar ya da neden dostlarını aramıyorlar da, Özkök’ü arıyorlar anlayabilmiş değilim!

[12] Böyle yapma yeteneğine sahip olsaydı, AKP’yi “devrimci” parti yapardı!

[13] Erdoğan’ın yakın arkadaşı ve doktoru AKP milletvekili Turan Çömez’in yurt dışına kaçması, sadece “Ergenekon bağlantısı ve AKP’de siyasal kriz yaratmak” olarak açıklanamaz.

[14] Liberalizm, Cumhuriyet ve “Tek Parti” dönemlerinin dört temel “düşman”ından biridir. (öbürleri komünizm, irtica ve Kürtçülük/Ayrılıkçılık). (Murat Belge, “Mustafa Kemal ve Kemalizm”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Kemalizm, Cilt 2, İletişim Yayınları, İstanbul 2004, 4. baskı, s. 34)

[15] Özgür Gündem, 6 Ağustos 2003.

[16] Özgür Politika, 4 Eylül 2003.

[17] Yeniden Özgür Gündem, 1 Ekim 2003.

[18] Aktaran Altan Tan, Kürt Sorunu: Ya Tam Kardeşlik, Ya Hep Birlikte Kölelik, Timaş Yayınları, İstanbul 2011, 6. Baskı, s. 583.

[19] Aktaran Altan Tan, a.g.e., s. 583-84.

[20] Yeni Anayasa ile birlikte genel af ilan edilirse Öcalan’la birlikte, halk düşmanı katillerin de salıverilmesi gündeme gelecektir. Fakat muvazzaf subayların yasal imkanlardan yararlanarak TSK’ya geri dönme ihtimali, AKP için önemli bir tehlike arzetmektedir.

[21] Politikayı kan davası sanan, solcuları da kapsayan bazı zavallılar, tümüyle simgesel olan ve hiçbir zaman öcünü alamayacakları 12 Eylül yargılamalarını öne çıkardılar ve yüksek rütbeliler de dahil 100’ün üzerinde muvazzaf subayın bulunduğu Silivri’de yatanlara da gözyaşı dökmeyi ihmal etmediler.

[22] Yunan mitolojisinde, oğlunu tanrılara yemek olarak sunan ve bunun için cezalandırılan tanrı. Boğazına kadar suda ama bir damla içmeye kalksa su ayaklarının altından çekiliyor, üstünde meyve dalları var ama yemeye kalkarsa kendisinden uzaklaşıyor.

[23] Dersimliler beni bağışlasın, ifade katliamı yapanlara aittir.

[24] Tek parti döneminin son yıllarında, bazı Kemalistlerin “Atatürk Atatürk ulu önder Atatürk” diye besmele çekiyor olduğunu öğreniyoruz. “Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünde, altmışlara kadar, ‘din’ maddesinde bu kelimenin ‘mecaz’ kullanımına örnek olarak ‘Atatürkçülük Türk’ün dinidir” diye bir cümle yer almaktaydı”. (Murat Belge, a.g.e., s. 37)

[25] Danışmanlarının hazırladıkları balkon konuşmasından farklı olarak “doğal sohbet” havasındaki konuşmasında Erdoğan’ın, 12 Haziran seçimlerinde katıldığı bir televizyon programında, hangi geleneği temsil ettiklerini anlatırken, Osmanlı’nın önde gelen liderlerinin yanı sıra, Adnan Menderes ve Özal’ı sayarken Mustafa Kemal’i anmaması çarpıcıdır. Kendilerini Menderes’in davasının sürdürücüleri olarak görmektedirler. Kurumsal Kemalizm tartışmasına şöyle bir anlamlı soru ek olarak sorulabilir: Mustafa Kemal’in kendisi, bizatihi Osmanlı Paşası değil miydi?

[26] RP, daha yerel, daha otantik ve İslamcı’dır. Fakat, bu haliyle belli bir siyasal etkiye rağmen hiçbir zaman iktidar olamadı. Refah, o haliyle ancak bir koalisyon kurabilirdi, bunun sonucunu biliyoruz. AKP ise, İslami liberal kimliğiyle dışarıdan birileriyle koalisyon kurmak yerine, ideo/politik ödünlerle koalisyonu partisinde gerçekleştirmiştir. Hangisi yeğlenir? Bunu Kemalistler’e sormak gerekiyor!

[27] Kürtlerin politize olma seviyesinin ölçüsü anlamında Habur çarpıcıdır: “Teslim olurken bile zafer kazanıyorlar!”

[28] Ayhan Çarkın’ı, NTV’de canlı yayına çıkaran Cüneyt Özdemir, “Bunları söyleyemezsiniz, programı 18 yaşından küçük çocuklar da izliyor” diyerek, faşist diktatörlüğün Kürtlere “bok yedirme” suçlarının itirafı karşısında “sansür” uygulayıp ekran kapatırken, bunların TRT’de rahat rahat tartışılabiliyor olması, bu kurumun generallerin Ertürk Yöndem’li psikolojik harp merkezlerinden karşılaştırılmayacak noktalara evrildiğini, hükümetin demokrat gazetecilerden bile ileride olduğunu söylememiz gerekiyor. Altan Tan’ın babasına da, “Allah Allah diye savaşan” askerlerin “bok yedirerek oruç açtırdıklarını”, sonra Diyarbakır zindanlarında işkencede katlettiklerini bu atmosferde televizyonlardan öğreniyorduk.

[29] A. Öcalan, Esasa İlişkin Savunma’dan aktaran Garbis Altınoğlu, “28 Şubat’ın Aynasında Yalçın Küçük”, http://kutuphane.halkcephesi.net/Yazarlarold/Garbis/index.htm

[30] Devrimci örgütlerin ve sendikaların yürüttükleri küçümsenemez mücadeleyle “Taksim geri alınmıştır”. Bu doğru. Buna karşın, simgeler üzerinden yürütülen taktik mücadeleleri stratejik hedeflere bağlayamayan devrimci hareketin çabalarının meyvesi olan Taksim “bizim”, siyasal kazanımı ise AKP’nin olmuştur.

Okunma 19001 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.