Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Tarih Bilimi ve Ekonomi Disiplini

Yazan

Musa Sala

Giriş

Marksizmin temel ayıracının bilim olduğunu iddia edenler ve Marx’ın bilimsel tarih anlayışına önem atfedenler, Marx’ın belli başlı ilk eserlerinden beri ortaya konulan ekonomi kavramlarıyla uğraşmakla da yükümlüdürler. Marksizmde ekonominin tarihsel süreçte belirleme anlayışını koruma çabası içinde olanlar, Marksizmde ekonomik alanın ne olduğunu da belirleme uğraşı içinde olmalıdır.

Klasik ekonomi kuramı ile Marx’ın kuramı arasındaki ilişkilere ve kopuşlara yönelmeyen bir “teorik çaba”, “belirleme anlayışı”nın teorik savunusunu yapmakta güçlük çeker. Benzer şekilde, ilişkilere ve kopuşlara yönelmeyen “teorik bir çaba”, Tarih Biliminin yalnızca doğum sancılarını çeker, ancak tarih biliminin teorik savunusunu yapmakta zorlanır. L. Althusser şöyle der: “{bilimin} nesnesindeki her devrim (bir bilimin yeni görünümü) zorunlu olarak onun terminolojisinde bir devrime yol açar.”[1] Klasik ekonomi-politik kuramının eleştirisini yapan Marx, zorunlu olarak onun terminolojisini kullandı; Kapital’in sayfalarında dile getirilen terminolojide Engels’in ifadesiyle “yeni olan” bir şeyler vardı. Marx’ın, terminolojisinde yeni olan şey nedir? Marx’ın kuramsal devrimini nerede aramak gerek? Bu soruların cevabına dönük teorik bir uğraş Marksist Tarih Kuramı açısından bir gereklilik olarak önümüzde durmakta.

L. Althusser, Kapital’in nesnesine dair şu soruları sorar: “Kapital’den elde ettiğimiz nesnenin doğası, kesin konulursa nedir? Kapital’in nesnesi iktisat ise, konsepti bakımından bu nesneyi Klasik İktisat’ın nesnesinden ayırt eden, kesin olarak nedir? Kapital’in nesnesi Tarih ise, bu Tarih nedir? İktisat, Tarih içinde nasıl bir yere iyedir, vb.?”[2] Althusser, Kapital’in ekonomistler, tarihçiler ve nadiren felsefeciler tarafından okunduğunu belirtmekte. “Çok derin nedenlerden ötürü, Kapital’i felsefeciler gibi en iyi biçimde okuyup anlayabilenler, aslında çoğu kez, profesyonel-felsefeci olmayan siyasal militanlar ve önderler oldu. Lenin en olağanüstü örnektir.”[3] Althusser’e göre ekonomist ve tarihçiler, Kapital’e, nesnesinin ayrımsal niteliğine ilişkin önsel soruyu sorabilecek donanıma sahip değillerdi. Böylesi bir girişim felsefeciler ya da yeterli felsefi eğitime sahip olanlar tarafından gerçekleştirilebilirdi; çünkü kesin olarak felsefenin nesnesine denk düşmekteydi.[4] Althusser’in iddiasında haklı olup olmamasının ötesinde, bu durumun aynı zamanda bir felsefeci olarak kendi pratiğinde de gerçekleşmiş olmasının bir anlamı olsa gerek. Felsefecileri diğerlerinden ayıran şey Althusser’e göre yukarıdaki epistemolojik tez(ler)i soru olarak dile getirebilmelerindedir. Ancak bu epistemolojik tez yalnızca felsefecileri ilgilendirmemekte; çünkü, Kapital’in nesnesinin özgül ayrımının aydınlatılması, Kapital’in ekonomik ve tarihsel bağlamı içinde daha iyi anlaşılması yönündeki çaba, teorik-politik militanlara “araçlar” sağlayabilir.

Teori ve Politika, Althusser’in ortaya attığı epistemolojik tez(ler) ile “cephe savaşı”na tutuşmamıştır; teorik mücadelede “gerilla savaşı” pekala mümkündür. Bu, kriz döneminin taktiğidir; bu, “teorik-politik militanlar”ın o an’a kadar en iyi biçimde hazırlanmasına imkan tanır. Teori ve Politika’da, Kapital’in nesnesinin, kuram ve yönteminin epistemolojik başkalaşımıyla ve epistemolojik başkalaşımın “her türden” kategorik ayrım ve kavramıyla uğraşan yazılar, -bu yazılarda belki Kapital adındaki kitabın adı hiç anılmadı; buna gerek duyulmaksızın- epeyi bir yer tutar. Teori ve Politika, “Zaman ve Marksizm” başlığını taşıyan sayısında (Sayı 14, Bahar 1999), varlık ile düşünce, epistemoloji ile ontoloji, gerçek nesne ile bilgi nesnesi ayrımlarına gerçek zaman ile kavramsal zaman ayrımını ekler. Bu ayrım, Kapital’deki tarihsel-zaman konseptini ele alışta; Kapital’in söylem-nesne ilişkililiğinde materyalist tutamak noktasıdır.

M. Kayaoğlu, Marx’ta şimdi ile süreci ayıran bir kategorizasyonun belirgin olmadığını ve bu bağlamda Hegel'in, Marx’a karşı materyalist olduğunu belirtir.[5] Kayaoğlu, Marx’ın determinizme inandığı için erekselci ve özneci olan çatışkılı durumuna işaret eder ve bunun çözüme kavuşturulmasının hemen söz konusu edilemeyeceğini söyler. Çözüm neden hemen söz konusu edilemez? Buna neden olan bir “kısıt” mı var? Bu “kısıt”ı, “Tarih kuramının, tam anlamıyla varolmadığı”[6] yerde mi aramak lazım? “Tarih tam anlamıyla kuram olmaksızın, [...] kendi kuramsal nesnesinin bir tasarımı olmaksızın, iş yapabileceği yanılsaması içinde yaşamaktadır. Onun kuramı olarak edimleyen şey, bu kuramın yerini aldığı gibi gördüğü şey onun yöntembilimidir, [...] ve kuramsal nesnesi yerine de ideolojik-zamanın somut apaçıklığının ‘somutu’nu alır.”[7] Eğer, Althusser’in söyledikleri bir upuygunluk olarak değerlendirilirse Tarihin bir kuram olarak varolduğu güne kadar, onun yöntembiliminde materyalist tutamak noktaları oluşturarak, onun bilimsel kavramlarını kurgusal idealizme ve ampirisist idealizme karşı güçlü bir konuma taşımak gerek.

Epistemoloji ile ontoloji, gerçek nesne ile bilgi nesnesi, gerçek zaman ile kavramsal zaman arasındaki kategorik ayrımlar Kapital’de “açık” bir şekilde olmasına karşın, ondaki çelişkili durumun elverdiği ölçüde bu ayrımları ortadan kaldıran; Kapital’deki kuramsal kategoriler, kuramsal bütünlükler ile gerçek-gerçeklikle ilişkililik kuran ‘yanlış-yapılandırmalar’ ampirisist bir bilgi ideolojisiyle sakatlanmış durumdadır. Kategorik ayrımları, bu yanlış-yapılandırmaların Marksizme etkilerini açık bir şekilde gözlemleyebilmenin araçları olarak da değerlendirebiliriz.

Bilim epistemolojik düzlemde yer alır. Gerçekle ilgili düşünce ile gerçek arasında bir ilişki vardır; ama bu bir bilgi ilişkisidir. M. Kayaoğlu, öznelerin epistemolojik düzleme kafasını uzatamayacağını söyledikten sonra şöyle devam eder: “Bilim, bilim kalarak, hiçbir gerçek yer ve zamanda kendini gösteremez. Bu düzlemde [ontolojik düzlemde] özneler, şeyleri elbette bilemez, bilgi yerine geçen imgelerle hareket ederler.”[8] Eğer bir yanlış anlamanın konusu değilse, özne bilgi yerine geçen imgelerle hareket ederek düşünce ile varlık arasında gerçekte varolmayan ilişkiyi, ayrımlı bir ilişkiyi, ayrımsız, gerçek bir ilişki haline getirmekle karşı karşıya kalacaktır. M. Kayaoğlu’nun yerinde saptaması ekonomistin, tarihçinin ya da Marksistin, Marksist kuramı yanlış anlamasına neden olan düzlemi gösterir. Tarih kuramı ile ve ekonomi kuramı ile somut tarih arasında gerçekte varolmayan bir ilişki imgelerle hareket eden öznelerce gerçekte varolan bir ilişkiye indirgenebilir. Bu tür bir indirgeme aynı zamanda kuramlar arası gerçek bir ilişkinin kurulması anlamına gelecektir. Tarih kuramı ile ekonomi kuramı arasında böyle bir ilişkililik kurulmamak gerek.

Marx’ın ekonomi-politik kuramı, tarih kuramı içinde nasıl bir yere sahiptir? “Kapital’in de bir örneğini oluşturduğu politik ekonomi kuramı ile, bir bilim olarak tarih kuramı arasında saptanabilecek biricik ayrım politik ekonomi kuramının yalnızca toplumsal tümlüğün göreli olarak özerk bir bileşenini ele alması; oysa tarih kuramının ilke olarak kendi nesnesi yerine bizatihi bu karmaşık tümlüğü almasıdır. Bu ayrımın ötesinde, politik-ekonomi bilimi ile tarih bilimi arasında kuramsal açıdan hiçbir ayrım olamaz.”[9] Althusser, Marksist ekonomi-politik kuramı ile tarih kuramı arasında “ayrım” gözetmez. Marksist ekonomi-politik kuramı, tarih kuramının belirlenimli, özerk bir alanını oluşturur. Marksist ekonomi-politik kuramı, tarih kuramının organik bir bileşenidir.

Bu kadar uzun bir girişe neden gerek duyuldu?: Marx’ın kendi öncelleriyle, fizyokratlar, Smith ve Ricardo ile kopuşu belirgin bir yere oturtmak; Marx’ın klasik ekonomi-politikte gerçekleştirdiği devrimin anlaşılması; Marksist ekonomi-politik kuramının, kuramsal bir bilim ve ampirik bir bilim olarak varolmasının yarattığı “karışıklıkla” karşı karşıya kalmamak; bu yüzden bir nesneye ilişkin kavramları, bilgiyi gerçek-gerçeğe indirgememek; ekonomik-olanla, ekonomik-olmayan arasında bir gerçek ilişki kurmamak için...

Fizyokratlardan Marx’a ekonomi-politikte yaşanan devrim

Marx’ın ekonomi-politikte gerçekleştirdiği devrim, öncelleri tarafından zaten verilmiş olan nesneye sorulan soruların değiştirilmesi ile; yani sorunsalın yapısında gerçekleşen değişimle, nesne’de özsel bir ayrımın oluşmasında kendini gerçekleştirir. Fizyokratlardan Marx’a ekonomi-politikte yaşanan yeni paradigmaya geçiş bilimsel bir devrimdir.[10] Sonuçta, yeni bütünsellik, epistemolojinin yeni uğraş alanlarından birisi haline gelir. Yeni bütünsellik ile önceki bütünsellik arasındaki (bilimin nesnesinde ve kavramlarında yaşanan) kopuş eğer yaşanan devrimde “apaçık” değilse, yeni bütünselliğin nesnesini ve kavramlarını, öncekine indirgememek için, bu kopuşu ortaya atmak ve onu, bilgi nesnesinde bilimsel devrimin yapısına “upuygun” bir tarzla yapılandırmak bir zorunluluktur.

Marx, kendi öncelleriyle kopuşunu, Smith ve Ricardo’da olmayan sözcüğü (artı-değer kavramı), bunu gizleyen sözcüklerin ardına yeniden oturtarak gerçekleştirir; Marx, ekonomi-politik eleştirisinde tam olarak ne yaptığını düşünmüş değildir, kendi sorunsalında devrimi, (terimin kimyasal anlamında) “çökeltilmiş” olan organik bir kavramın yokluğuna, bir sözcüğün atlanmasına indirgemiştir.[11] Bu değerlendirmeleriyle Althusser, Marx’tan yana ve Marx’a karşı olmak* çabasındadır. Marksistlerin teorik-politik sorumluluğu: Marx’tan yana ve Marx’a karşı olmak; döne döne buna çaba harcamak.

Marx, Kapital’de kendini öncellerinden ayıran kopuşu ortaya atmaz. Kopuş, artı-değer kavramının “esrarında” gizlidir. Marx, ekonomi-politik üzerine son yazılarından birinde değer’in çözümlemesine ulaşırken izlediği yolu şöyle özetlemiştir:

“Benim yola çıktığım temel, ‘kavramlar’ değildir; dolayısıyla ‘değer kavramı’ da değildir... Benim yola çıktığım, emeğin ürününün çağdaş toplumda kendini ortaya koyduğu en basit toplumsal biçimdir ve bu da ‘meta’ biçiminde gerçekleşir. İşte, benim çözümlemeye koyulduğum budur; öncelikle emin olunması gereken de, bunun büründüğü biçimdir. Bu noktada bulduğum, meta’nın, bir yandan kendi doğal biçiminde ve kullanım değeri kapsamında değer’e sahip bir eşya olduğu, öte yandan ise aynı meta’nın, değişim değeri’nin taşıyıcısı olması ve bu açıdan kendi adına bir değişim değeri de oluşturmasıdır. Değişim değeri’nin daha ileri bir çözümlemesinde bunun yalnızca bir ‘görünüş biçimi’, meta’da içerilmiş bulunan değer’in kendini ortaya koyuşundan bağımsız bir tarz olduğunu keşfettim ve bu değer’in çözümlemesine bundan sonra koyuldum.”[12]

Kapitalist üretimin eleştirisine “meta”dan yola çıkarak başlayan Marx’ın, Kapital’de, kendi öncelleri tarafından verilmiş olan nesnede ve kavramlarda -kullanım-değeri, değişim-değeri, artı-değer ve onun biçimlerinde- gerçekleştirmiş olduğu devrim, salt onun izlediği yolda kullandığı yönteme indirgenirse, bu yöntem nedir?

Marx’ın Kapital’deki yöntemini, Lenin, Lukacs ve Ernest Mandel diyalektik bir araştırma yöntemi olarak nitelendirir.[13] Marx, Kapital’in Almanca ikinci baskısına sonsözde diyalektik yönteminin, Hegelci yöntemden yalnızca farklı olmadığını, onun tam karşıtı olduğunu söyler. Hegel’de a priori olan “İdea”, maddi dünyayı yaratır. Maddi dünya “idea”nın görünüşüdür. Hegelci diyalektik yöntem “idea”nın gerçek maddi dünyası ile sıradan maddi dünya arasında bir uzlaşma çabası içindedir. “İdea”nın gerçek maddi dünyası ‘öz’ ise sıradan maddi dünya onun ‘biçimi’dir. “Öz kendi gelişimi sürecinde kendinde potansiyel olarak zaten barınmakta olan biçim’e hayat verir. Biçim, zorunlu olarak öz’ün kendisinden doğar.”[14] Böylece Hegel’de biçim akılcılaştırılır. Biçim olan sıradan maddi dünya, gerçekliğini kendi gerçek koşullarından değil, öz olan “idea”nın gerçek maddi dünyasından alır. Biçim, öz’den türetilir. “Gerçeklik kendi içinde değil başka bir gerçeklik içinde düşünülür.”[15] Hegelci diyalektiğin bu durumu, yöntemin mistik yönüdür. Marx, Sonsöz’de Hegel’in elindeki diyalektik yöntemin mistisizmle bozulmasını, diyalektiğin baş aşağı durması şeklinde yorumlar: Mistik kabuk içerisindeki usa uygun özü bulmak istiyorsanız, onun yeniden ayakları üzerine oturtulması gerekir. Marx, Hegel’in öğrencisi olduğunu ve Kapital’in “değer teorisi” bölümünde yer yer hocasına özgü ifadeleri kullanarak, ona kur yaptığını itiraf eder. “Değer teorisi” bölümünde kullanılan Hegel’e özgü ifadeler ‘öz ve biçim’dir.

Marx, Kapital’de, ayakları üzerine oturtulan diyalektik bir yöntem mi kullanmıştır? Hegelci öz-biçim kategorilerinin, “değer teorileri” bölümünde basit bir yer değiştirmesi ile diyalektik yöntem ayakları üzerine mi oturtulmuştur? Yılmaz Sezer bu son soruya upuygun bir tarzda cevap verir: “Hegelci diyalektiğin öz-görünüş kategorilerinin tersyüz edilişi ile, Hegelci dilegetirici bütünlük kavramından kategorik olarak daha farklı bir bütünlük anlayışına ulaşılmış olmaz; tersine, Hegelci dilegetirici bütünlük bir başka biçimde yeniden kurulmuş olur.”[16] Y. Sezer yazısının ilerleyen sayfalarında Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz’den uzun bir alıntı* yaparak, Marx’ın tarihi kavrayışında ‘insansal tin’ olmadığını; Önsöz’de Hegelci öz-biçim kategorilerine yönelik bir eleştiri bulunmadığını belirtir. Ona göre, Önsöz’deki ifadeler şöyle yorumlanabilir: “Hegelci öz-biçim kategorileri, bir kez yer değiştiriyor; ‘Tine içkin madde’nin yerini, ‘maddeye içkin tin’ alıyor.”[17] Y. Sezer, Önsöz’deki ifadelerde Hegelci diyalektik yönteme eleştiri olmaması nedeniyle, böyle bir sonuca varırken –ki o daha çok Kautsky’yi suçlar– bu ifadeleri Hegelci tümlüğün “nesne”si haline getirir. Bu ifadelerde diyalektiğe apaçık bir eleştirinin bulunmaması, diyalektiğin Marx’ın elinde “ayakları üzerine oturtulması” olarak mı değerlendirilmeli? Y. Sezer, Marx’ın Hegel’le ilişkiye geçtiği yerde (bu yer kesinlikle Önsöz değildir) bir sorun değil, felsefe için bir çözüm buluyor: Maddeci felsefi yazın, geleneksel felsefi sorunsalın oluşturduğu çemberin içinde salınıp duruyor ve bu salınım da Hegelci diyalektiği yinelemek zorunda kalıyor.[18] Felsefe epistemolojik tezler ileri sürmenin ötesine geçiyor; bilimi ya da bilimsel yöntemi kendi nesnesi haline getirerek, bilime varoluşa ilişkin kendi temel sorusunu sorarak, kendi tümlüğünü yeniden kuruyor.

Marx, Önsöz’ü önceleyen Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma’sının Giriş’inde teorik çabasını anlatır. Bu anlatımla Önsöz’deki ifadeler arasında bir paralellik vardır: “1) [...] Önvarsayım, toplumun fiili emeğini bir araç olarak kullanıp kendi kendini yeniden-üretiyormuş gibi gözükür. Bu, kapitalizmin mantığının teoriye yansımasıdır. Oysa hareket noktamız olan önvarsayım zaten belli bir toplum, belli sınıfsal yapılar ve üretim ilişkileri içinde geçerli olan, o toplumdan doğan, o toplumun özgül yeniden-üretim sürecini varsayan bir önvarsayımdır. Yani gerçek temel, toplumun önvarsayımı üretmesidir, tersi değil. 2) Önvarsayımın toplumsal anlamı, gücü, mutlaklık ölçüsü, ‘rütbe ve etkinliği’ yeniden-üretim sürecinin özgül yapısı tarafından belirlenir.”[19] Önvarsayımlar -değişim-değeri, para, soyut emek vb.- kapitalist yeniden-üretim süreci varsayımına dayanır ve onun tarafından belirlenir. Marx’a göre üretim basit teknik bir süreç değil, verili toplumsal önvarsayımların, toplumsal ilişkilerin yeniden-üretimidir. Marx, Smith ve Ricardo’yu, kapitalist üretim tarzının yapısını, dolayısıyla bu tarzın yeniden-üretim sürecini, yok saymaları nedeniyle eleştirir. Marx, Giriş’te, temel olarak bilimin kendi nesnesinin kavramlarının yapısına bağlı olduğu tezini ileri sürer. Giriş’te bilimin yöntemi için ileri sürülen tez ve bu teze dayanılarak ilerleyen bilgi süreci, Marx’ın, önvarsayımların dayandırılması gereken yapıları –üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin çelişkili birliği ve üretim tarzı yapısı kavramlarının- keşifleriyle ilerler. “Başlangıçta”, ekonomi disiplininin özerk alanında iş gören bu yapılar, Önsöz’de tarih biliminin “karmaşık” tümlüğünde işlevlik kazanır.

Marx, Grundrisse’de, ekonomi politiğin yöntemine dair iki yol tarif eder ve bunlardan birisinin bilimsel yöntem olduğunu ileri sürer: “Somut, gerçek hareket noktası ve dolayısıyla gözlem ve tasavvurun da hareket noktası olduğu halde, düşüncede bir hareket noktası olarak değil bir toplama ve birleştirme süreci, bir sonuç olarak ortaya çıkacaktır. Birinci yol boyunca, tasavvurun bütünlüğü çözülüp soyut belirlemeler şekline dönüşmüştü; ikincisinde soyut belirlemeler somutun düşünce yoluyla yeniden-üretilmesine doğru giderler. Bu yoldan Hegel, gerçeği kendi kendinde toplayıp odaklaştıran, kendi derinliklerine dönen, kendi kendine, kendi devinimine kaynak olan Düşünce’nin ürünü olarak kavrama hayaline kapıldı- oysaki soyuttan somuta yükselme yöntemi düşünce için sadece somutu kendine mal etmenin , onu zihinde somut olarak yeniden-üretmenin yoludur.”[20] Marx, doğru olarak kabul ettiği ikinci yöntemi seçerek, Hegel felsefesini reddeder. Önsöz’deki, “İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır” şeklindeki ifadeler bilimin ontolojik koşulu olarak değerlendirilmelidir. Ekonomi disiplini açısından, bu ontolojik koşul şöyle değerlendirilebilir: Ekonomik olgular, kapitalist yeniden-üretim sürecinde farklı formlarda da olsa sürekli yeniden üretilmektedir. Bu ekonomik olgular yalnızca bir disiplin olarak iktisatın, ontolojik koşulları değil, insan bireylerinin “bilinçleri”nin de ontolojik koşullarıdır.

Geçişli nesnelerden geçişsiz nesnelere

Marx’ın yöntemi bilimseldir. Marx, kendi öncellerine olan borcunu kabul eder. Kendi öncellerine olan borcunu, ekonomi disiplininin yeni doğduğu yıllara kadar götürür. Çünkü, 17. Yüzyıl iktisatçıları gerçek ve somut olandan (ona göre yanlış bir yöntemle halk, ulus, devlet vb.) başlasalar da, birkaç soyut, genel ilişkiyi -işbölümü, para, değer, soyut emek vb.- keşfettiler. Bu süreç Smith ve Ricardo ile; onların “artı-değeri” “az-çok” tarif etmeleriyle tamamlandı. Marx’a, az-çok kesinleşen soyutlamalardan hareketle, bunların “somut” içinde nasıl yeniden-üretildiğini araştırmak kalıyordu. 17-18. Yüzyıl iktisatçılarının “keşfettiği” soyutlamalar, Marx’ın bilimsel bilgisini olanaklı kıldı. Bu soyutlamalar bilginin geçişli nesneleridir. “Bilginin geçişli nesneleri Aristoteliyen maddi nedenlerdir. Bunlar bilimin ham materyalleridir –günümüz bilimi tarafından bilginin unsurları içinde biçim verilen yapay nesneler. Bunlar, belirli bir bilimsel okul ya da çalışan için öncel olarak varolan yerleşik olgu ve teorileri, paradigma ve modelleri, yöntem ve soruşturma tekniklerini içerir.”[21] Roy Bhaskar’a göre, geçişli nesneler olmaksızın, yani bilimsel ya da ön-bilimsel önceller olmaksızın bir bilimi hayal edemeyiz; yani, bilginin üretimi, bilgi-benzeri öncellere bağımlıdır. Bu bilgi-benzeri önceller, Marx’a öncekiler tarafından sunulmuştur; O, bilgi-benzeri öncellerden hareketle bilimsel bilginin geçişsiz nesneleri bilgisini ve onun yöntemini keşfetmiştir. Bilimsel bilginin iki unsuru olan geçişli ve geçişsiz nesneler, sadece düşüncede vardır. Geçişli nesnelerin bilgisi (ekonomi disiplininin soyutlamalarında örnek vermek gerekirse; işbölümü, somut emek, ücret, kâr, faiz, rant, fiyat, meta vb.) aracılığıyla, geçişsiz nesnelerin bilgisi (üretim tarzı, üretim ilişkileri, üretim güçleri*) üretilir. Bu türde geçişsiz nesnelerin bilgisini bize verecek olan yönteme bir ad vermek gerekirse bu, aşkın realizm’dir.*

Bilimsel bilginin iki unsuru, geçişli nesneler ve geçişsiz nesneler, sadece düşüncede varsa, bunlardan ilkini birincinin önceli yapan nedir? Ya da farklı bir biçimde (aynı anlama gelmek üzere) şöyle sorulabilir: Marx’ın, Smith ve Ricardo’nun (onlara borçlu olmasına karşın) “artı-değeri”i hep kâr, rant ve faiz biçiminde çözümlemesini “acımasızca” eleştirmesinin nedeni nedir? Kapitalist toplumsal formasyonun başka herhangi bir şey’e ilişkin ürettiği bilgi ile kâr, rant, faiz’e ilişkin ürettiği bilgi arasında kategorik bir farkın olmaması, bu soruların kısa yanıtıdır. Her iki nesne epistemolojik alana dahil olsa da; diğer bir deyişle gerçek nesnelere ilişkin soyutlama yapılsa da, nesneye dair bilgi formunun doğa/toplumda üretilmesi, geçişli nesneleri ampirik, ideolojik “kavramlara” hapseder. Bilimsel bilginin ontolojik koşulu olan geçişli nesneler –yani kâr, rant ve faiz– kapitalist üretim tarzının yapısal (geçişsiz nesne) mekanizması içinde yeniden üretilse de, onlar gerçekte ampirik ve ideolojik algılanmaya mahkumdurlar. M. Kayaoğlu, insan bireyler için durumu şöyle açıklıyor: “Epistemolojik düzlemde, tarih-aşırılık vardır. Hiçbir özne kafasını bu düzleme uzatamaz. Biz insan bireyleri, bilimsel bilgiye erişemeyiz. Bizim zihnimiz ancak birtakım imgelerle yüklüdür ve bilimsel kavramların yerini imgeler doldurur. Ontolojik düzlemde her şey sınıfsaldır. Bilimin, ‘bilim kurumları’ ve ‘bilim insanları’yla ‘temsil edildiği’ bu düzlemde, bilimden, onun kendini belirli bir zaman ve mekanda göstermesinden söz edilemez. Bilim, bilim kalarak, hiçbir gerçek yer ve zamanda kendini gösteremez. Bu düzlemde özneler, şeyleri bilimsel olarak elbette bilemez, bilgi yerine geçen imgelerle hareket ederler.”[22]

Kapitalist toplumsal formasyon, ontolojik düzlemde, sınıfları (işçileri ve burjuvaları) ve onlara ait “sıradan” bilgiyi, diğer şeyler gibi sürekli yeniden-üretmektedir. Tarih bilimi epistemolojik düzlemde, işçi sınıfına ya da sınıfsallığa işaret etse de, ontolojide işçi sınıfı emeklerinin karşılığını (emek-gücünün karşılığını değil; eğer işçi yalnızca emek-gücünün karşılığını aldığını bilseydi bu, onun bilimi, en azından Kapital’deki bilimi bilebileceği anlamına gelirdi; ve böylece bilim kendini belirli bir yer ve zamanda kendini göstermiş olurdu), para-ücret olarak alan işçiler yığınından başka bir şey değildir. Bir işçinin imgesinde işçi ‘işçi’dir, burjuva, ‘burjuva’dır.

Burada ileri sürülen düşünce şudur: Ontolojik düzlemde kalınarak sömürü ilişkilerinden bahsedilemez, sömürü ilişkileri epistemolojik düzlemde bilinebilir. Ontolojik düzlemde işçi, burjuva ile ya da diğer işçilerle arasındaki düzey farklılaşmasının içinde bulur kendini. Bu farklılaşmaya ve işçinin bunu fark etmesine neden olan şey kendi geliri (ücretler) ile burjuvanın kazancı (kârı) ya da diğerlerinin geliri arasındaki nicel farklılaşmadır. İşçinin bu durumu fark etmesi, onun “bilinç”inde devrimler yaratmaz.

[Aşkın realizm], bilgi nesnelerini, olguyu üreten yapılar ve mekanizmalar olarak; ve bilgiyi, bilimin sosyal faaliyetinde üretilen şeyler olarak görür. Bu nesneler ne olgulardır (ampirisizm), ne de olgulara dayatılan insan inşalarıdır (idealizm), ancak onlara ulaşmamıza izin veren koşullar, deneyimimiz ve bilgimizden bağımsız şekilde iş gören ve devam eden gerçek yapılardır.”[23] Gerçek yapılar, bilgi nesnesi üzerinden bilinebilir. Gerçek yapılar, onlar hakkında yerinde olan ya da olmayan bilgimize göre değişmezler, bilgiden bağımsızdırlar. Marx’a göre, doğru bilimsel yöntem, somut’un, düşüncede soyut belirlemelerden hareketle yeniden-üretilmesidir. Gerçek yapıların (“gerçek”) olgularının bilgisi (daha önce bu bilginin de düşüncede olduğunun ileri sürüldüğü hatırlanmalı), bu yapılar tarafından üretilir. (“Gerçek”) olguların verili/somut durumu “gözlem”lenebilir. Buna izin veren yapılardır; ancak yapılar “gözlem”lenemez ve kendisi hakkındaki bilgiyi, “gerçek” bilgiyi vermez. Unsurlar ya da olgular arası (nedensel) ilişkilerin ve bu ilişkiye neden olan temel yapıların keşfi, düşüncede gerçekleşir. Keşif sürecine izin veren şey verili/somut unsurun –yani geçişli nesnelerin, ön-bilimsel öncellerin– bilgisinin gerçek yapılar tarafından üretilmesidir. Burada, geriye bir dönüş yaparak, Marx’ın ekonomi-politiğe ilişkin son yazılarından birinde, yola çıktığı temelin neden “meta” olduğunu anlamlandırmak yerinde olacak. Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği, “muazzam bir meta birikimi” olarak kendini gösterir[24]; üretim tarzı metanın bilgisini üretirken, onun üretiminde yer alan faktörlerin ve onun değişime iten şey’in bilgisini de üretir. Gerçek üretim faktörleri, emek, üretim araçları ve doğa olmakla birlikte, bunlara ilişkin bilgi üretim tarzı yapısı tarafından, ücret, kâr ve rant olarak yeniden-üretilir. Yapılar, olgular ya da bilimin geçişli nesneleri arasındaki ilişkinin görünür nesnesini değer olarak para değil, ama fiyat-para şeklinde üretir. Ama bu(nlar) gerçeğin bilgisi değildir.

“Meta”, üretim tarzı yapısının nihai sonucu olarak görünür. Bir üretim tarzı yapısının özgül meta üretimi, yapının kendini yeniden-ürettiği üretimdir. Kapitalist üretim tarzının özgül meta üretiminin geçişli nesneleri arasındaki nedensel ilişkiler ve bu ilişkilerin temeli olan mekanizmanın bilgi yapılandırılması bilimin geçişsiz nesnelerini ya da bilimi üretir. Bilimin üretilme sürecinde, bilim yapının görünür olgularını (bunlar soyut olgu ve teoriler, paradigma ve modeller vb. olsalar dahi) yeniden tanımlar. Ancak, bilimin bilgi nesnesinde tanımladığı, yapılar, nedensel ilişkiler, ve bunların sonucunda ortaya çıkan olguların, gerçek-gerçekle ilişkisi gerçek bir ilişki değildir.

Rant ve kardan artı-değere

Marx’ın “artı-değer”i kendi adıyla çağırmayı başarabilmesinin nedeni, artı-değerin gerçekleştiği yapıları keşfetmesidir. “Smith ve Ricardo artı değer ‘olgusu’nu rant ve kâr ‘olgusu’ içinde ‘üretmiş’ olsalar bile, ‘üretmiş’ oldukları şeyi anlamayarak, karanlıkta kalmayı sürdürdüler; zira onu ne kendi konsepti içinde düşünebiliyor, ne de bundan kuramsal sonuçlar çıkarabiliyorlardı.”[25] Klasik ekonomi-politikçiler, yapılar’ın görünebilir olgularının –ücret, kâr, rant, faiz vb.– “apaçık” ölçülebilir büyüklüğünün analiziyle meşgul oldular. Ricardo, kitabında, Smith’in çelişkilerini göstererek ilerlerken değerin tanımını şöyle yapar: “Bir metanın değerini ya da değiştirilebileceği herhangi başka metanın miktarını; o metayı üretmek için kullanılan emeğe ödenen karşılığın daha az ya da daha çok olması değil, o metayı üretmek için gerekli olan emeğin göreli miktarı belirler.”[26] Diğer taraftan o, üretilen metaların değerinin tamamını iki parçaya, sermayenin kârına ve emeğin ücretine ayırarak, emek tarafından hammaddelere eklenen değer miktarını ikiye ayırarak, değerin artı-değere bölünmesini çıkartıyor. (Bunlar kuşkusuz Ricardo’ya özgü ifadeler değil; Smith’in eserinde verilmiş ifadelerdir. Burada, daha çok Ricardo’nun isminin öne çıkması, onun klasik ekonomi-politik sorunsalının içinde yer alan “son” ekonomi-politikçi olmasıdır.) Ricardocu ekonomi-politik, bütün bu başarısına –değeri emek-zamanıyla belirleme, değeri ücretler ve kârlar olarak ikiye ayırmasına– karşın, Smithçi soruyu, “Emeğin değeri nedir?” sorusunu değiştirmeyerek, klasik ekonomi-politik sorunsalının içinde kaldı. Onlara göre “Emeğin değeri emeğin idamesi ve yeniden-üretimi için zorunlu geçim mallarının değerine eşittir.”

Klasik ekonomi-politikçiler çözümlemelerinde sermayeyi çıkış noktası olarak aldılar. Onlar, emek sürecinde, emeğin değerinin eşdeğer karşılığını ücret olarak aldığını varsayarlar. Kuşkusuz, metanın doğal fiyatı, o metayı elde etmek için ödenmiş ücretlerin toplamına eşit olsaydı, iki kat pahalıya alınan nesne, iki kat daha fazla emek-miktarına ya da emek-zamanına mal olmuş demek olurdu. Başka bir deyişle, metanın toplam değeri ücretlerin toplamına eşit olsaydı, oluşacak fiyatlar genel düzeyi, ücretlerin toplam değerini yansıtmış olacaktı. Ancak, klasik ekonomi-politikçiler bu fiyatın içine sermayenin kârı ile toprak rantını da sokmaları gerektiğinin farkındaydılar.

Emeğin eşdeğerini aldığı varsayımından yola çıkarak sermaye birikimini, üretim tarzının yapısı açısından açıklamak mümkün değildir. Bu nedenle, onlara göre sermaye birikimi kapitalistin kişisel tutumluluğunun ve tasarrufunun bir sonucudur ve fiyatın bir parçası demek olan kâr, emeğin yarattığı değer üzerinden önceden bir ayırıp almayı ifade eder. Bu ayırıp alma işleminde hiçbir haksızlık yoktur; emeğin ürettiği değerin fiyatından, işçilerin ücretleri çıkarıldıktan sonra, sermayesini bu işe yatıran kapitaliste de kazanç olarak bir miktar kalması gereklidir. Klasik ekonomi-politikçiler emeğin yarattığı değeri ikiye ayırarak, artı-değeri kâr ya da rant olarak algıladılar. Artı-değerin kâr olarak algılanması, bugün hala geçerliliğini korumaktadır ve ekonomi disiplinindeki hakim paradigmanın temel dayanak noktalarından biridir. Ekonomi disiplininin hakim paradigması (neoklasik iktisat) değer teorisini emek-değerden kurtararak, “marjinal fayda” varsayımına dayanıyor gözükse de klasik iktisatçılar tarafından ileri sürülen “doğal denge” anlayışını koruyarak, emeğin eşdeğerini aldığı varsayımını tüm analizlerinde gizil olarak kabul eder. Neoklasik iktisadın değerin “marjinal fayda” anlayışı, klasik iktisatçıların emek-değer teorilerinin gizli bir uzantısıdır. Klasik iktisatla neoklasik iktisat arasında bir kopuştan söz edilemez. Neoklasik iktisat, üretim tarzı yapısının ontolojik düzeyde ürettiği ekonomik olguların eş anlı ölçümüyle uğraşarak, tüm ekonomik olguları “gerçek” fiyata eşitler. “Arz-talep yasalarının” belirlediği denge fiyatında tüm ekonomik olgular eş-değerine ulaşır. Neoklasik iktisat, sermaye birikimini kapitalist bireyin tasarrufuyla ve kapitalist bireyin kârını ya da kazancını da sermayesini riske atmasıyla açıklar.

Marx, klasik ekonomi-politik eleştirisinde, onların kâr ve rant olarak algıladığı ya da “gördüğü” şeyi, onu gizleyen ekonomik olguların arkasına yerleştirerek, artı-değeri keşfeder. Marx’a göre “Emeğin değeri nedir?” yanlış bir sorudur: “Emeğin değeri ifadesinde, değer fikri yalnız tamamen silinip gitmekle kalmaz, üstelik tam tersine döner; toprağın değeri gibi sanal bir ifade haline gelir”[27] Smith ve Ricardo emeğin değerinin doğal ve piyasa fiyatları üzerinden gerçek değerine yükseldiğini düşünüyorlardı.* Ricardo, değeri ücretlere ve kârlara ayırarak artı-değere bölünmeyi çıkartsa da, emeğin değerini, bir eşdeğerini aldığını varsayarak, üretmiş olduğu şeyi anlayamamıştır. Ricardo, Smith gibi, sermaye birikiminin kaynağını tasarrufla açıklar: “Kapital birikimi, iki yolla sağlanır; ya artan gelirden tasarruf edilir; ya da, azalan tüketimle birikir.”[28] Smith ve Ricardo’nun varsayımlarına göre emek ya da emekçi değerinin eşdeğerini ücret karşılığında alır; bu durumda sermayenin üretimden elde edeceği kâr, onun önceden katlanmak zorunda kaldığı “zahmetlerin” karşılığı olarak adlandırılır. Ricardo, artı-değeri, kâr olarak algılamıştır; o, üretim tarzının görünebilir ve hesaplanabilir olgusu “göreli fiyatlar”ın niceliksel olarak belirlenmesiyle ilgilenerek, kâr oranı hesaplamalarında, metada cisimleşen emek-zaman miktarıyla, metaların göreli fiyatlarını uyumlu hale getirmeye çalışmıştır. Ricardo, kârları artı-değerle açıklayamadığı için ya da tersi, kârı, artı-değer olarak algıladığı için, sermayenin tek kâr oranının nereden geldiğini ve nasıl hesaplandığını açıklayamamış ve kâr oranını varsaymak zorunda kalmıştır.

Marx, klasik ekonomi-politikçilerin, emeğin değerinin eşdeğerini ücret karşılığında aldığını tanımlamalarına izin veren şeyin ne olduğunu “Ücretler” bölümünde inceler. “Kölenin bütün emeği, karşılığı ödenmemiş emek olarak görünür. Ücretli-emekte ise, tersine, artı-emek ya da karşılığı ödenmemiş emek bile, karşılığı ödenmiş emek gibi görünür. Birinde, kölenin kendisi için harcadığı emeği, mülkiyet ilişkisi gözlerden gizler, diğerinde, ücretli işçinin karşılığı ödenmeyen emeğini, para ilişkisi gözlerden gizler.”[29] İşçi ya da sıradan bir iktisatçı, para-meta-para ilişkisinde, paranın değer biçimiyle değil de paranın ölçülebilir biçimiyle, fiyatlarla karşı karşıya gelir. Klasik ekonomi-politikçiler, “emeğin değeri ve fiyatıyla” –emeğin fiyatı işçinin tam bir işgünü için aldığı “gerçek” fiyat olduğu için– sermayenin kârını ortadan kaldırdığını bile fark etmez. Klasik ekonomi-politik, şeyler arasındaki gerçek ilişkiye neredeyse değinir gibidir, ama bunu “bilinçli” olarak formülleştirmez.[30]

Smith ve Ricardo’nun çözümlemeleri ücretler, kâr, rant, faiz gibi, kapitalist üretim tarzının verili/somut ekonomik olguları üzerindeydi. Ekonomik olguların gözlemlenebilir düzeyi, üretim tarzı yapısının (sömürüye dayalı) nedensel ilişkilerini “gizler”. Bu “giz”, Smith ve Ricardo’nun, özellikle metanın değerini, metaya harcanan göreli emek miktarı ya da emek zamanı ile tanımlamış olmalarına karşın, değeri/artı-değeri, düşüncede soyutu (yeniden-üretim süreci gerçekleşmeden gerçekleşemeyen şeyi), geçişli nesnelerin apaçık ‘somut’u olarak düşünmesine neden olur. Smith ve Ricardo bunu “bilinç”siz olarak gerçekleştirir. Klasik ekonomi-politik(çiler)’in (“bilgi”) nesnesi; ekonomik olguların, üretim sürecinde olgusal meydana gelişidir. Bu tür bir nesne ile uğraşan klasik iktisat ve özellikle de neoklasik iktisat bu olgusal meydana gelişlerin düzenlenmesini amaçlayan yöntemler olarak değerlendirilebilir.

Engels, Kapitalin ikinci cildine yazdığı Önsöz’de Marx’ın artı-değer üzerine söylediklerinde yeni olan şeyin ayrıntılı bir özetini verir. “Artı-değerin ne olduğunu anlamak için, Marx’ın, değerin ne olduğunu ortaya çıkarması gerekiyordu. Her şeyden önce Ricardocu değer teorisini eleştirmesi gerekiyordu. [...] Emek-gücünü, değer-üretme özelliğini emeğin yerine koymak suretiyle, Ricardocu okulun yıkılmasına yol açan güçlüklerden birisini, sermaye ile emeğin karşılıklı değişimini, değerin emek tarafından belirlendiği yolundaki Ricardocu yasa ile uyumlu hale getirilmesi olanaksızlığını bir darbeyle çözümlemiş oldu.”[31] Marx, Ricardocu sorunsal üzerinde yaptığı değişikliği benzer bir sadelikle anlatır. Emeğin değeri, emek-gücünün değerinin yalnızca usa-uygun olmayan bir ifadesi olduğu için, emeğin değerinin daima ürettiği değerden daha küçük olması zorunluluğu kendiliğinden ortaya çıkar, çünkü kapitalist, daima emek-gücünü, kendi değerini yeniden üretmesi için gereğinden daha uzun süre çalıştırır.[32] Marx, Smith ve Ricardocu çözümlemelerin görünen, “apaçık”ta duran nesnesini, ancak onların bir türlü göremediği ya da görmek istemediği nesneyi (bizler için) görünür hale getirir. Bunu, emeğin değeri yerine, emek-gücünün değerini koyarak yapar. Marx, soruyu değiştirmekle artı-değeri tam olarak yeniden keşfeder. Marx’ın artı-değeri ya da Marksist artı-değer, sermaye tarafından hiçbir eşdeğer karşılığı verilmemiş değerler toplamının genel biçimini temsil eder. Böylece artı-değeri görünür hale getiren Marx, maddi üretim sürecinde değerin nasıl üretildiğini ve üretim sürecinin sömürü ilişkilerini de görünür hale getirir. Marx, sermaye üretim sürecinin tahlilini basitten karmaşığa doğru ilerleterek, üretim tarzı ve üretim ilişkilerinin gözlemlenebilir tüm olgularını, başta ücret, kâr ve rantı değere/artı-değere indirgeyerek, yeniden tanımlar.

Marx, kapitalist üretim tarzının ürettiği tüm gözlemlenebilir olguları, artı-değer kavramına indirgedi; eş deyişle artı-değerin gerçekleştiği mekanizmayı keşfetti. Marx, bu noktada klasik ekonomi-politikçilerin sorunsalından kategorik olarak farklı bir sorunsalla uğraşmak zorunda kaldı: değer/artı-değerin niceliksel büyüklüğü ve ölçülebilirliğiyle. Marx’a göre değer emeğin niceliğiyle ölçülür; emeğin niceliği ise emek-zamanla ölçülür ve bunun ölçütü de hafta, gün ve saat olarak ifade edilir. Marx, değer/artı-değer –artı-değer oranı, değişen ve değişmeyen sermaye, tek kâr oranı vb.– hesaplamalarında “kesin” bir dil kullanır. Althusser’in ifadesiyle, o, artı-değerin, kendine indirgenen tüm ekonomik olgular için, eş deyişle, onun “gelişmiş biçimleri” (kâr, rant ve faiz) için ölçümü kabul eder ve kullanır. Artı-değer ölçülebilir değilse, bunun nedeni onun kesinlikle ölçülebilir olan kendi biçimlerinin kavramı olmasıdır.[33]

Değer, toplam emek-zaman tarafından değil, ortalama üretim koşullarında toplumsal olarak gerekli emek-zamanla belirlenir. Değerin tek ölçeği zaman birimleridir. Marx’ın, “kesin” dilinde değer/artı-değer biçimlerinin niceliksel büyüklükleri, asıl olarak bir zaman birimine indirgenmiş gibi gözükür. Althusser'in tezi (tarih bilimi ile ekonomi-politik arasında kuramsal bir ayrım olmaması) yerinde ise burada tarih bilimi açısından da yeni bir sorunsalın içine girilir. Ekonomi-politik disiplini açısından sorunsalı şöyle tarif etmek mümkün: Değer/artı-değer, toplumsal olarak gerekli emek-zaman ile belirleniyorsa metanın fiyatı gerçekleşmeden, ampirik olarak değeri hesaplamak mümkün gözükmüyor. Marksist tarih biliminin tezleri açısından bu tür bir sorunsaldan söz edilebilir ve bunun yerinde bir tarifi, teorik-politik bütünlük açısından önaçıcı işlevlere sahip olabilir.

 

 

 



[1] L. Althusser, Kapital’i Okumak, Çev.: Celal A. Kanat, İstanbul 1995, Belge Yay., s. 203

[2] A.g.e., s. 105

[3] A.g.e., s. 107

[4] A.g.e., s. 108

[5] M. Kayaoğlu, “Geçmiş-Bugün-Gelecek Diyalektiğine Reddiye”, Teori ve Politika, Sayı: 14, Bahar ’99, s. 43

[6] L. Althusser, a.g.e., s.154

[7] A.g.e., s.153

[8] M. Kayaoğlu, a.g.e., s. 33

[9] L. Althusser, a.g.e., s. 153

[10] Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, Çev.: Nilüfer Kuyaş, İstanbul 1995, Alan Yayıncılık, s. 116

[11] L. Althusser, age, s. 129-130

* “Marx’tan yana ve Marx’a karşı olmak” ifadesini, Etienne Balibar, Marx’ın Felsefesi adlı eserinde kullanır. Bkz. E. Balibar, Marx’ın Felsefesi, Çev.: Ömer Laçiner, İstanbul 1996, Birikim Yay., s. 155

[12] Simon Mohun, “Değer”, Çev.: Metin Çulhaoğlu; Tom Bottomore (Der.)/ Mete Tunçay (Türkçe Der.), Marksist Düşünce Sözlüğü, İstanbul 1993, İletişim Yay., s. 116

[13] Daniel Little, “Marx’ın Kapital’inde Diyalektik ve Bilim”, Çev.: Nazlı Ertuğrul, Teori ve Politika, Sayı: 15, Yaz ’99, s. 33

[14] I. I. Rubin’den aktaran, S. Mohum, a.g.e., s. 117  

[15] K. Marx’tan aktaran, D. Little, a.g.e., s. 37

[16] Yılmaz Sezer, “Düşüncenin Maddeliği, Varlığın Tinsizliği”, Teori ve Politika, Sayı: 6, Bahar ’97, s. 44 (2. Dipnot)

* “Varlıkların toplumsal üretiminde insanlar, aralarında zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar, bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir siyasal ve hukuksal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi yaşamın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entellektüel yaşam sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana   kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.” (Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev.: Sevim Belli, Sol Yay., Üçüncü Baskı, Ankara 1976, s. 25-26)

[17] Y. Sezer, a.g.e., s. 51

[18] A.g.e., s. 52-53

[19] K. Marx, Grundrisse, Çev.: Sevan Nişanyan, Birikim Yay., İstanbul 1979, s. 137

[20] K. Marx, a.g.e., s. 169

[21] Roy Bhaskar, “Felsefe ve Bilimsel Realizm”, Çev.: Aysel Kara, Teori ve Politika, Sayı: 4, Güz ’96, s. 62

* “ ‘Üretim tarzı’, Marx tarafından tarihsel maddecilik çerçevesinde geliştirilen ve toplumların çözümlenmesinde kullanılabilecek temel kavramlardan biri. Ancak ‘üretim tarzı’, bütün kavramlar gibi, maddi dünyada karşılığına rastlanmayan soyut bir kavram. Bir üretim tarzı yine soyut iki kavramın ya da öğenin, üretim güçleri ile üretim ilişkilerinin belirli biçimlerde birleşmeleriyle ortaya çıkan bir bütün.” (Şevket Pamuk, Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi 1500-1914, Gerçek Yay., İstanbul 1997, s. 14-15)

* Aşkın Realizm, şu kriterleri karşılar: (1)’ (geçişli boyutta) bilginin üretiminin kendiliğinden olmama kriteri, diğer bir deyişle, bilginin üretiminin bilgiden ve bilgi aracığıyla olması ve, (2)’ (geçişsiz boyutta) yapısal ve temel realizm kriteri, diğer bir deyişle nedensel yapıların ve şeylerin bağımsız varlığı ve faaliyeti. (R. Bhaskar, a.g.e., s. 65

[22]M. Kayaoğlu, “Geçmiş-Bugün-Gelecek ..." a.g.e., s. 33

[23] R. Bhaskar, a.g.e., s. 66

[24] K. Marx, Kapital C. I, Çev.: Alaattin Bilgi, Sol Yay., Ankara 1997, s. 47

[25] L. Althusser, a.g.e., s. 248

[26] David Ricardo, Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri, Çev.: Tayfun Ertan, İstanbul 1997 Belge Yay., s. 27

[27] K. Marx, Kapital C. I, a.g.e., s. 510

* D. Ricardo, kitabının “Ücretler Üzerine” başlıklı bölümünde, emeğin değerinin piyasa koşullarında dengeye ulaşmasının ayrıntılı bir araştırmasını verir. (A.g.e., s. 85-97)

[28] D. Ricardo’dan aktaran, Gülten Kazgan, İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, İstanbul 1997, Remzi Kitabevi Yay., s. 82

[29] K. Marx, Kapital C. I, a.g.e., s. 513

[30] A.g.e., s. 515

[31] K. Marx, Kapital C. II, a.g.e., s. 25

[32] K. Marx, Kapital C. I, a.g.e., s. 512

[33] L. Althusser, a.g.e., s. 221

Okunma 29948 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.