“Marksist Politikanın Teorik Öncülleri” Hakkında Bir Eleştiri Denemesi

Yazan

Jale Karakaş

Teori ve Politika’nın birinci sayısında yer alan “Marksist Politikanın Teorik Öncülleri” adlı yazının, bazı kavramsal-teorik sorunlar taşıdığını ve çok kaba hatlarıyla da olsa, belli başlı kavramlar etrafında odaklanan bu sorunları dile getirmenin zorunlu olduğunu düşünüyorum.

Yazı teorik olarak bir “Marksist bütünlük” kurma çabası içinde. Bunun ilk adımı olarak iki düzey (boyut) belirleniyor: Epistemolojik düzey teoriyi, ontolojik düzey pratiği temsil ediyor. Bir sonraki yazıda (“Devrimci-Maddeci Felsefe ‹çin Başlangıç Noktaları”, Y.Sezer) bu düzey belirleme şöyle ifade ediliyor: “..., felsefede epistemolojik düzeyde felsefe içi çelişki yoktur.., felsefi tezlerin doğruluğu ya da yanlışlığı ontolojik düzeyde kanıtlanamaz.”[1] Bu belirleme hem kavramsal hem teorik açıdan sorunlarla karşı karşıya. Ontoloji, teori-içi bir araştırma alanını kapsar. Burada yapıldığı biçimiyle, “pratik”in kavram karşılığı olarak “ontoloji” kullanılırsa, teori-içi bir araştırma alanını kapsayan ontoloji hangi kavramla karşılanacak? Bu teorik yaklaşımın, kullanılan kavramlardan yola çıkarak, teori-içi bir araştırma alanı anlamında ontolojik sorunlara kapalı olduğu ya da bu anlamda ontolojik sorunları olmadığı söylenebilir mi? Bu sorunlar, teorik sorunun doğal sonucudur. Teorik sorun ise, epistemoloji kavramının teorinin, ontoloji kavramının pratiğin karşılığı olarak kullanılması sonucu, “pratik”in varsayılan, hareketsiz, felsefi bir kategoriye dönüştürülmesi ve buna bağlı olarak “pratik” ile “düşünce” arasındaki “diyalektik süreç”in belirsizleşmesidir. Diyalektik sürecin belirsizleşmesiyle de, tarihsellik teoriden ırak bir yere sürgüne gönderilmiş olur. Pratik ile düşünce arasındaki diyalektik süreç, zorunlu olarak “tarihsellik” kavramını içerir. Ama, pratik (ya da maddi yaşam) bir kez ontolojik düzey kavramıyla felsefi bir kategoriye dönüştürüldükten sonra, süreç ve tarihsellik kavramlarına da ihtiyaç kalmaz (ya da, bu ihtiyaçtan kurtulmanın yolu böyle bir mantığı sonuna kadar götürmektir). Kendi içinde tutarlı bir mantık... Bu mantık, “felsefede epistemolojik düzeyde felsefe içi çelişki yoktur” savının da temelidir. Epistemoloji ve ontoloji, teorik düzey (felsefe) için sözkonusudur. Maddi yaşamın (pratiğin), felsefedeki biçimleriyle ne epistemolojiye ne ontolojiye ihtiyacı vardır. Teori ile pratiği ilişkilendirme çabası, pratiğin teoriye dahil edilmesiyle (ya da tersiyle) aşılamaz. Böyle bir dahil etme işleminde, teori lehine pratik aleyhine bir “teorik sıçrama”dan (ya da tersinden) sözedilebilir.

Yazının daha en başında bu teorik sıçramanın dayanakları, örtük bir şekilde de olsa, kendini gösterir. Tarihsellik kavramı, “psikolojik bağ” kavramının da yardımıyla, maddi yaşamın alanı içine bırakılır, yani teori dışı tutulur. Böylece tarihselliğinden arındırılan pratik’in felsefi bir kategoriye dönüştürülme yolu açılmış olur. Yazının ilerleyen kısmında kullanılan “gerçek nesne”, “gerçek gerçek”, “süreç” ve “an” kavramlarında da benzeri biçimde hem kavramsal hem teorik sorunlar var. “Gerçek nesne, sözcüğün tam karşılığında ‘belirli bir an’dır.”[2] “An, gerçek gerçektir.” [3] Bu cümlelerden anlaşılan, “gerçek nesne”, “gerçek gerçek” ve “an” kavramları eşanlamlıdır. “Bilim için süreç vardır ve süreçte ‘içinde bulunulan an’ın kategorik bir yeri ve anlamı yoktur.”[4] Bu cümle tersinden, yani politika özne yapılırsa, şöyle okunur: “Politika için an vardır ve an’da ‘içinde bulunulan süreç’in kategorik bir yeri ve anlamı yoktur.” Bu okuma yazının iddialarını yineler ve yukarıda sözedilen teorik sıçrama bir kez daha ortaya çıkar.” ‹çinde bulunulan sürecin” kategorik bir yer ve anlam ifade etmediği politika da, kaçınılmaz olarak varsayılan, hareketsiz, teori-içi bir kategori olur. Politikanın teori-içi bir kategoriye dönüştürülmesinden önce yapılan bir işlem daha var: Zamanın “yapısal” çözümlenişi...

“An, gerçek gerçektir. Dün ve yarın ise, hafızada ve tahayyülde olma dışında bugün, şu an varolmayan*; bilim için gerçek olabilecek nesneler/gerçeklerdir.” [5] “C. Baudelaire’in şu sözleri gerçek nesneyi cüretkâr bir yalınlıkla koyuyor: ‘Zamanın tek gerçekliği vardır: Anın gerçekliği. Başka bir deyişle zaman, an’a sıkıştırılmış ve iki hiçlik arasında askıya alınmış gerçekliktir.*’ ” [6] Yazıdan yaptığım bu alıntılara, bir başka alıntı da ben ekliyorum: “Zaman içinde bulunan yaratıklar ‘hiç’tirler; çünkü zamanın kendisi ‘varlık’ ile ‘yokluk’un bir karışımıdır*: Zaman, pek bir boyutu olmayan ‘şimdi’ ile, artık varolmayan ‘geçmiş’ ve daha varolmamış olan ‘gelecek’ arasında bulunan, dolayısıyla da ancak hatırlama (geçmiş) ve bekleme (geleceği) biçiminde varolabilen bir şeydir.” [7] Yazıdan yaptığım alıntılarla ne kadar da benzeşiyor değil mi? M. Gökberk’in Felsefe Tarihi’nden yaptığım bu alıntı, Augustinus’un zaman görüşünü özetler. Augustinus bu görüşüyle, zaman dışı (öncesiz-sonrasız) olan Tanrı’nın ulaşılacak tek “hakikat” olduğunu iddia eder. Yani Tanrı’nın tarihselliği yoktur. Tanrı, “kendi başına ve kendi kendisi için” tarih’i yaratmıştır. Politikanın tarih dışı ele alınışı karşısında, Augustinus’un çabası çocuk oyuncağı gibi kalır. Augustinus bir yapısalcı değildi elbet. Ama yapısalcılığın idealist öğeler taşıdığı kesin. Ele aldığımız teorik yaklaşımın zaman’ı çözümleyiş yöntemini daha iyi kavramak içinse, “yapısalcılığın temel yönelimleri”ne şöyle bir bakmak yeterli olacak: “1. — ele alınan nesnenin ‘kendi başına ve kendi kendisi için’ incelenmesi; 2. — nesnenin kendi öğeleri arasındaki bağıntılardan oluşan bir ‘dizge’ olarak ele alınması; (Sözkonusu “nesne” zaman olunca, burada olduğu gibi, nesnenin “kendi öğeleri” de “an”lar oluyor.) 3. — ..., nesnenin artsüremlilik içinde değil, eşsüremlilik içinde ele alınması; (Bu maddeye göre yapılacak bir işlem kalmıyor. Zaman bir “dizge” olarak ele alınınca, sadece eşsüremsel boyut yani an’lar elde kalıyor, tarihsellik ya da artsüremsel boyut uçup gidiyor(!) ) 4. — bunun sonucu olarak, köken, gelişim, etkileşim vb. gibi artsüremsel sorunlara ancak nesnenin elden geldiğince eksiksiz bir çözümlemesi yapıldıktan sonra ve bunların da eşsüremsel olgular gibi dizgesel olarak ele alınmalarını sağlayacak yöntemler geliştirildiği ölçüde yer verilmesi;...” [8]

Bu sonuncu maddeden de anlaşıldığı gibi, yapısalcılık çözümleyemediği tarihsellik sorununu yönteminin dışında tutma eğilimi taşır. Yapısalcılıkla ortak noktalar taşıyan bu teorik yaklaşımda da, tarihsellik teori-içi bir kategoriye dönüştürülememekte, bunun yerine zaman “kesintili bir yapı” (an’lar) olarak ele alınarak, “tarihsellik” ve “süreç” kavramlarından kurtulmaya çalışılmaktadır. Böyle kategorik bir politika’ya kim itiraz edebilir(!) Politika yapacak olan’ın (militan, partizan, politikacı, v.s.), “gerçek gerçek” ya da “an” karşısındaki konumu da net değildir. Politika yapacak olan’ın “içinde bulunduğu bir süreç” sözkonusu mudur, değil midir? Aslında, sürecin içinde yeralmayan bir kategori ile nasıl, neye göre, ne için politika yapılacağı ve daha da önemlisi politika yapılıp yapılamayacağı sorularının hepsi yanıtsızdır. Tam da bu noktada söylenmesi gerekeni yazarın ağzından dinleyelim: “Dolaysız anlamıyla bilimsel ve teorik bilgi, politikada ‘dolaysız’ bir zarar unsurudur. Böylece, politikada, bilimadamı ya da filozofun, hiç bir ayrıcalıklı konumu yoktur — ‘bilgi’ ve ‘teori’ yüküyle ‘gölge etmek’ten, politik nesneyi karartmaktan başka..’”[9] Bu söylenenlere sonuna kadar katılmamak mümkün değil.

“Marksist bütünlük” adına yola çıkan bu yaklaşımın temel sorunu, “bütün” kavramına atfedilen anlamda yatmakta. “Marx’ın teorisinin, Marksist teorinin herhangi bir bağdan muaf olarak kendi başına bir önemi ve değeri vardır. Bu, onun bilim olma temelinde yatmaktadır. Marx’ın teorisinin bilim yönü, onu hem çağdaş, (burjuva) teorik disiplinlerden hem de işçi ve ezilenler hareketinin diğer teorilerinden radikal bir şekilde ayırmaktadır. Buna bağlı olarak Marksist teori, hiçbir başka teorik yapının erişemediği (bilim-felsefe-politikadan oluşan) bir bütünlüğe sahiptir.*” [10]Marksizm ve eksiksiz bir “yapı”, ne de tamamlanmış bitmiş bir “teorik bütünlük”tür. Bir Marksistin gözeteceği bir tek “bütünlük” olabilir. Diyalektik ve tarihsel süreç... Bu noktada sözü E.P. Thompson’a bırakmanın daha açıklayıcı olacağını düşünüyorum. “Tarihi araştırmaya uygun kategoriler, tarihsel kategorilerdir. Tarihsel materyalizm, böyle kategorileri geliştirmedeki inatçı tutarlılığıyla (ne yazık ki bazen doktriner olan bir inatçılık) ve bunları kavramsal bir bütünlük içinde anlatmasıyla diğer yorumlayıcı sistemlerden ayırt edilir. Bu bütünlük, bitmiş bir teorik ‘doğru’ (ya da Teori) değildir; ne de yapmacık bir ‘model’dir; birçok noktada suskunluğu ve bulaşıklıklarıyla eğreti ve yaklaşık bir bilgi olsa da, gelişmekte olan bir bilgidir. Bu bilginin gelişmesi hem teoride hem pratikte gerçekleşir: Bir diyalogdan doğar*: Ve onun ispat söylemi tarihsel mantığın koşulları içinde yürütülür.”[11]

SONSÖZ: “Bütün varolanlar, kara ve denizde yaşayanların tümü, soyutlama yoluyla bir mantıksal kategoriye indirgenebiliyorsa — eğer tüm gerçek dünya böylece bir soyutlamalar dünyası içinde boğulabiliyorsa — kimsenin buna şaşmasına gerek kalır mı?”[12] Kalmaz sanırım...  

 


[1] Teori ve Politika, 1, Kış 96, s. 34.

[2] M. Kayaoğlu, “Marksist Politikanın...”, Teori ve Politika, 1, s. 12.

[3] a.g.y., s. 13.

[4] a.g.y., s. 13.

* Altını ben çizdim

[5] a.g.y., s. 13.

[6] a.g.y. s. 12.

[7] Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, 5. Basım, s. 154.

[8] Tahsin Yücel, Yapısalcılık, Ada Yayınları, s. 10

[9] M. Kayaoğlu, a.g.y. s. 30.

[10] a.g.y., s. 7.

[11] E.P.Thompson, Teorinin Sefaleti, Çev.: A. Fethi Yıldırım, Alan Yayıncılık, İstanbul 1994, s. 108.

[12] Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, Çev.: Ahmet Kardam, Sol Yayınları, Üçüncü baskı, Ankara 1979 s. 114.

 

Okunma 13911 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.