Politikada göçmen zaafı

Yazan

Ali Avcı

Avusturya’da yapılan son seçimlerde yüzde 27’lik bir oy potansiyeli yakalayan Jörg Haider’in önderliğindeki faşist Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) hükümete gelme olasılığının ortaya çıkışıyla birlikte, Avrupa genelinde uzun süredir somut bir olgu olan ‘ırkçılığın yükselişi’ popüler bir ilginin konusu oldu. Şu aralar tüm Avrupa ve Türk basınında faşizmin yeniden dirilişi, Avrupa Parlamentosu’nun aldığı tavır, İsrail’in Haider’in Yahudi katliamını onaylayan yaklaşımı nedeniyle uygulamayı düşündüğü vize yasağı, Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı Gözlem Merkezi’nin açıklamaları yer alıyor.

Haider’in Nazi toplama kamplarını kuranların değil oraya düşenlerin suçlu olduğunu, üçüncü dünya ülkelerinden gelip Avusturya’ya doluşan yabancıların kovulması gerektiğini açıkça dile getirmesine karşı, insan hakları temelinde, geçmişte yaşananların da yarattığı korku ve tepkiye dayanan demokratik bir karşı duruş sergileniyor. Haider’in iktidar ortaklığının onaylanma sürecinde söz düzeyinde kimi geri adımlar atması da bu karşı duruşun şiddetini azaltmıyor.

İsrail’in bir taraftan Lübnan’ı bombalayıp diğer taraftan Haider’i kınaması, Avrupalılar’ın demokratik seçme ve seçilme hakkından bahsederken, diğer taraftan seçimlerde yüksek bir oy potansiyeline ulaşan fasist partinin iktidara gelmesine karşı “anti-demokratik” tavır alışları ve hatta kendi faşist bir iktidar ortağının bulunduğu Türkiye’nin cumhurbaşkanının Avrupa’nın bir parçası olunduğu savını dile getirip Avusturya’yı kınayarak ‘insani’ değerlere sahip çıkması gibi daha da çoğaltılabilecek örneklerle ortaya koyulabilecek çelişkilere parmak basan nahif yaklaşımların hiçbir kıymeti yoktur. Bu tarz çelişkileri önemli bir zayıf nokta yakalamışçasına tekrarlayıp duran ‘İdeolojinin doğası gereği çelişkileri içinde barındırabildiği ve politikanın konjonktüre bağlı olduğu’ gerçeğini göremeyen “samimi” eleştiriler ise hümanist “doğa”ya sahip Avrupa’nın iç yüzünü sürekli yüzümüze vuran örnekler olarak karşımıza çıkıyor.

Bu yazıda, bu tarz bir olayı Marksist bir açıdan ele almanın olmazsa olmaz şartı diye düşünülen çoğunlukla ideolojik anlamlar içeren önermeler temel alınmayacaktır. Yani; “Avrupa’da faşizmin dirilişine karşı uyanık olunmalı, Üçüncü Enternasyonal’in düştüğü hata tekrarlanmamalıdır. Ezilenlerin yanında yer almak olmazsa olmaz koşuldur. Dolayısıyla Üçüncü Dünya’dan gidip Avrupa’ya yerleşenleri koşulsuz savunmak gereklidir” gibi kalıplar kullanılmayacak ve bu önermelerin politik kavrayıştan uzak tekrarının apolitiklik olduğu gösterilmeye çalışılacaktır.

Halihazırda yaşanan olayların hem Avrupa solu, hem Türkiye açısından, hem de genel olarak Marksizmin gelişim seyri açısından ifade ettiği politik anlama işaret edilecektir. Temel olarak yabancı düşmanlığına dayanan ve başta Avusturya olmak üzere Belçika, Fransa ve Danimarka’da faşist partilerin yükselmesine yol açan koşulların Marksistler açısından ne ifade ettiği tartışılacaktır.

Şaşalı bir şekilde dünyaya gelen post–Marksizmin bugün çuvallamaya yüz tutmuş politikalarının içeriğinden bahsedilerek hem Avrupalı hem de Türkiyeli Marksistler açışından mülteci ve göçmen sorunu üzerinde durulacaktır. Türkiye solunun Kürt sorununa yaklaşımına dair kimi ipuçları içerdiği için Türkiye solunun Kürt meselesine yaklaşımına Avusturya örneğinden hareketle değinilecektir. Ayrıca, hem ‘enternasyonalist’ Troçkistlerde hem de işçici hareketlerde görülen ve Avrupa’nın iliklerine kadar işleyen post-Marksizmin politik yaklaşımlarıyla aynı mantığı taşıyan ideolojik yaklaşımın üzerinde durulacaktır.

Göçmenci Avrupa solu

Avrupa’daki komünist partilerin işçi sınıfına dayanan uzun mücadele tarihinin üzerinden gelişen ve siyaset sahnesine oldukça şaşalı bir şekilde giren post-Marksizmin, uzun yıllar ‘aydınların afyonu’ olan Marksizmin yerini almasında komünist partilerin payı büyüktü. Marks/Engels’ten bu yana işçi sınıfını temel alan Avrupalı komünist partiler, -hala çeşitli Avrupa ülkelerinde sendikaları ellerinde tutuyorlar- sınıfa dayanmayan dinamikleri hep tali güçler olarak algıladı. Politik düzeyde sınıfçı tavır alan 'komünistler', Avrupa’da sınıf dışında ortaya çıkan güçlü dinamiklere, ideolojileri gereği, kör kaldı. Tüm Avrupa’yı etkisine alan 68 öğrenci hareketinde bile komünist partiler, ‘okullu küçük burjuvalar’la aralarına hep bir mesafe koydu.

Aynı dönemde, sadece işçi sınıfını değil, bütün ezilen kitleleri kapsamak gerektiğini, kapitalizmin yıkılışında işçi sınıfının belirleyici rolünü reddetmekten yola çıkıp altyapı - üstyapı, bilim - felsefe gibi düzeyler arasındaki ayrımları da kaldırmaya doğru yol alan post-Marksistler savundu. Marksizmi, Marx’ın adını anarak temelden yıkmayı hedefleyen post-Marksistler, Laclau-Mouffe’un manifesto niteliğindeki Hegemonya ve Sosyalist Strateji isimli kitabının teorik ve politik önermelerini temel aldı. Kitabın son bölümündeki politik önermeler post-Marksizmin politik yaklaşımını özetlemesi açısından ibret vericidir.

Ancak, politik düzeyde, herhangi bir ‘özne’nin söylediklerinin ve eylediklerinin ‘doğru’ bir temele dayanıp dayanmadığı sorgulanmaz. Avrupa konjonktüründe dönemin taleplerine denk bir tavır geliştiren post-Marksistler, Marksizmin elinden birçok silahı aldı. Ama, öyle görünüyor ki, bu silahlar şimdi de post-Marksistlere dönmüş durumda. Demokrasi’yi bayrak yapan post-Marksistler, politik düzeyde ideolojik davranmanın bedelini, yıllar önce Marksistlerin ödediği gibi, ödemeye başladı. Politika, ‘özne’nin niteliğine bakmaksızın ideolojik tavrı anında mahkum ediyor.

Hatırlanacağı gibi, Susurluk’ta yaşanan kazayla birlikte yükselen kitle tepki, bir süre sonra ‘Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık’ eylemine dönüşmüştü. O dönemde iki farklı ama aynı mantığa dayanan tavra tanık olunmuştu. Bazı devrimci siyasetler, söz konusu eylemin devrimci olmadığını belirtip eyleme katılmamayı savunmuşlar ve kitlelerin nabzını tutmayı beceremeyip politikanın doğasını anlamaktan uzak olduklarını göstermişlerdi. Reformist yapılar ise kendi suretlerini gördükleri eyleme dört elle sarılmış, kendileri gibi davranmışlardı. Her iki tavır da politik düzeyde ideolojik davranmanın örneği olarak tarihe geçti. Her iki tavır da, ‘belirli bir an’daki belirli bir dinamiği göz önüne alarak politik bir tavır alma’nın söz konusu olmadığı yaklaşımlardı.

Avrupalı post-Marksistlerin yaklaşımlarında da ikinci, yani reformist yapıların yaklaşımı görülmektedir. Belirli bir dönemde, Avrupa’da oluşan işçi sınıfının dışındaki dinamikleri göremeyen komünist partilerin yapamadığını gerçekleştirerek Marksizmin politika alanına Marksizm dışından bir yerden önemli ve devşirilmesi gereken bir kaynak sunan post-Marksizm, Avrupa’ya Üçüncü Dünya ülkelerinden gelenlerin yarattığı rahatsızlığa, ‘demokratik ve hümanist’ doğasına uygun bir cevap verince kendi sınırlarını da ortaya koymuş oldu. Post-Marksistler, demokrasi ve hümanizmi politika gereği değil ‘doğa’ları gereği savunmaktadır.

Bugün çoğu, isminin başına ‘Demokratik’ eklemiş ya da ismini tamamen değiştirmiş olan adı ‘komünist’ kendi sosyal-demokrat/post-Marksist partilerin Haider’le simgeleşen faşizmin yükselişi döneminde oy kaybetmesinin de nesnel nedenleri var. Avrupa solu, yıllardır hep bir ağızdan göçmenlerin haklarını savunup insani değerlere vurgu yaparken belki çok ‘soylu’ydu ama her geçen gün Avrupalı kitlelerden uzaklaştı, bir o kadar da Üçüncü Dünya göçmenlerine yaklaştı. Göçmen bürosuna dönen Avrupa solunun hala elinde önemli oranda sendikal güç bulunduğu dikkate alınırsa politik ‘gaflet’ rahatlıkla anlaşılabilir.

Fakir ülkelerden Avrupa’ya akın edip, Avrupa ülkelerinde taşeron işçi görevini üstlenen, düşük fiyata çalışan ve büyük oranda sendikasız kitlelere karşı, Avrupalı işçilerin duyduğu doğal nefreti, işçileri politik olarak kendi saflarında tutmak, hatta yeni işçiler kazanmak için kullanmayı, insan haklarına saygısızlık olacağı için, aklından dahi geçirmeyen Avrupa solu, meydanı faşist partilere daha baştan terk etmiş oldu. Faşist partiler ise ırkçı ideolojilerini kitlelerin rahatsızlığıyla buluşturmayı başararak oy patlaması yaptı.

Bu dönemde post-Marksizmin ‘soylu’ aforizmaları işçileri, hatta bu ‘geri’ insanlara ‘kültürlü varoluşları’ gereği karşı çıkan ortalama Avrupalı’yı hiç etkilemedi. Bu aforizmaların etkilediği kişiler sadece göçmenler oldu. O göçmenler ise, haklarını savunduğu için Avrupa ülkelerindeki seçimlerde komünist partilere oy veren, ama kendi ülkelerindeki komünistleri vatan haini olarak niteleyip katledilmeleri için alkış tutanlardı. Yani, birçok sendikayı elinde bulunduran Avrupa Solu, kendi hedef kitlesinin taleplerine yanıt vermek yerine, ‘taşeron işçileri’ savunmayı seçti. İşçi sınıfı ise kendi sesine sahip çıkmayanları terk etmekte duraksamadı bile. Haider’in partisi topladığı oyların hemen hemen yarısını işçilerden aldı.

Bu açıklamalardan sonra şuna dikkat çekmeli. Burada Avrupa 'komünistleri'nin politik yaklaşımları, sadece ‘politik hamleler ideolojik yaklaşımlara kurban edilmemelidir’ sözünün ‘doğru’luğunu göstermek açısından çarpıcı bir örnek olduğu için ele alındı. Yoksa, Avrupalı sosyal-demokratlarla komünistlerin ne işi olabilir! Kuşkusuz, Avrupa’da halihazırda yaşanan ‘süreç’e denk düşen önemli bir devrimci yapı olsaydı onun üzerinden konuşulurdu ve yine çekince duymaksızın, bu yapının göçmenlere karşı, Avrupa halkını savunmasının gerektiği belirtilirdi. Tarih, Avrupa’da Üçüncü Dünyalı göçmenleri yadsıyıcı, -ülkeler düzeyinde düşünüldüğünde- ezilenler safında kalanların karşısında yer almayı gerektiren bir dönem yaratmışsa, ona uygun politikalar üretmek devrimcilerin boynunun borcudur. Kolombiyalı devrimcilerin, ülkedeki köylülerin büyük bir bölümü uyuşturucu üretilen bitki yetiştirerek geçimini sağladığı için, uyuşturucuyla yaşamayı bilmek zorunda olduğu gibi...

Avrupa’daki Türkler ve Türkiye solu

Politik arenada at koşturan devrimci ‘özne’lerin çıkarları birbiriyle uyuşmayabilir, hatta zıt olabilir. Bu durum özellikle ayrı ülkelerdeki devrimci ‘özne’ler söz konusu olduğunda daha sık görülen bir durumdur. Tüm devrimcilerin kardeşlik duyguları içinde olması gerektiğini düşünen ‘iyi niyetli’ devrimciler dışında politikayla tanışık olan her devrimci, devrimci yapılar arasında yaşanan bu tarz çelişki, hatta çatışmaları bilir, çoğunlukla da yaşar. Türk soluyla Kürt solunun içinde yaşadığımız konjonktürde politik çıkarlarının birbirine denk düşmemesi bu durumun tipik bir örneğidir. Ama, iyi niyetlilerin yanı sıra enternasyonalizm ve işçi sınıfı adına aynı hatayı yaparak ciddi politik yanılgılara düşen Marksist yapılar da azımsanamayacak kadar çoktur.

Devrimci özneler için öncelikli olan kendi devrimci çıkarları olmak durumundadır ve bu çıkarlar genellikle sınırları dahilinde bulundukları topraklardadır. Enternasyonalizm adına kendi ülkesindeki devrimci çıkarlarını göz ardı edenler, hatta böyle çıkar gözetmenin enternasyonalist dayanışmayla bağdaşmadığını öne sürenler, ideolojiyi politikaya karıştırmaktadır. Bolşevikler, Menşeviklerden ‘daha’ politiktir, çünkü Avrupa’ya geçmek zorunda kalan mülteci Bolşevik komünistler Menşeviklere oranla ‘daha’ Rus’tur. Menşevikler ise ‘daha’ Avrupalı’dır.

Günümüzde de Troçkist akımların çoğundaki enternasyonalizm vurgusuna dayanan ülke realitesinden kopukluk, belirli bir milliyete ait olmayı haram görmelerinden gelmektedir. Troçkizm dışındaki işçici yaklaşımların sınıfı temel alarak, bir başka ülkede bulunan devrimcilerin ve göçmen kitlelerin o ülkenin işçi sınıfıyla birlikte mücadele etmesinin gerektiğini öne sürmeleri de benzer bir yanılgının ürünüdür.

Haider aracılığıyla dile getirilen Avrupa solunun göçmenci tavır takınmasının eleştirisi, Avrupa’daki Türkler’e ilişkin Türkiye solunun bakışının ne olması gerektiği sorusunu cevaplamaya gelince zıddına dönüşmektedir. Avrupalı için, hiçbir zaman kendi halkından olmayacak göçmenlerin varlığı –bu anlamda– anlamsızken, Türkiye solu için Avrupa’ya giden insanlar ve siyasi mültecilerin Avrupalı olmaması, Avrupa işçi sınıfının içinde erimeleriyle sonuçlanacak bir şekilde, beraber mücadele etmemesi gerekmektedir. Avrupa’daki Türkler, Türkiye’ye yaptıkları lojistik destekle önemlidir ve politik çıkarlar gereği öyle kalmalıdırlar. Bu nedenle, Muzaffer Nisan’ın kaleme aldığı Devrimci Hareketin Yurtdışı Gerçeği isimli değinme yazısı ciddi bir yanılgı içindedir. Nisan, Türkiye’den giden göçmen kitlenin artık Türkiye topraklarında işçi olmadığını, dolayısıyla onları örgütleme çabasının devrimcilerin teorilerine ters olduğu gibi tutarsızlık da içerdiğini öne sürüyor.[1] Bir devrimci örgütün ‘teori’siyle politik uygulamalarının uygunluk içinde olmasının gerekliliğini şart koşan Nisan için, aslında işçi sınıfı hareketi dışında ortaya çıkan bir hareketliliğin içinde yer almak da tutarsızlık olsa gerek. Zaten Nisan bunu, yazısı boyunca birçok kez kanıtlıyor, hatta dine inanmayan Marksistlerin tutarlı olmak için ‘şehit’ kelimesini de kullanmaktan vazgeçmelerinin gerektiğini öne sürüyor. İnsanın aklına ister istemez bol mürekkep yalamış, halkın yaygın olarak dediği gibi, gerçek hayatı kitaplardaki gibi sanan bir birey geliyor. Böyle bir anlayışla politik olarak adım atabilmek mümkün bile değildir, çünkü politikanın çiğnendiği takdirde cehenneme götüren Kur’an’ı vardır.

Birçok Troçkist hareket de, üzerine enternasyonalizm ideolojisinin de eklendiği tipik doktriner işçicilik ile, her zaman benimsediği ayetleri politik ‘özne’nin üzerine çıkararak göz göre göre mülteci konumuna düşen kadrolarını ve kitlelerini bulundukları ülkenin sınıfının kollarına bırakmaktadır.

Bununla beraber, enternasyonalizm eleştirisinden yanlış ve yine ilkesel olan bir başka sonuca varılmamalıdır. Enternasyonalizm, Marksizm için önemlidir ama gerçekle barışık olmayı bilmek kaydıyla. Dünyadaki komünist partiler, öncelikli olarak bulundukları ülkenin gerçeğinde komünist niteliklerini edinmişlerdir. Ama, bazı dönemlerde, enternasyonal dayanışma, bizzat politik bir unsur haline gelebilmektedir. Bunun en çıplak örneği İspanya İç Savaşı’dır. İspanya’da içinde bulunulan an’ın koşulları dünyanın dört bir yanındaki ama özellikle Avrupa’daki devrimci yapıların savaşmak için bu ülkeye tugaylar göndermesini politik bir hamle haline getirdi. O dönemde bu hamle anlamlıydı. Ancak benzer bir savaşı Yunan halkı verirken durum tamamen farklı oldu. Mihri Belli gibi birkaç devrimcinin savaşa katılmalarının devrimci yiğitlik dışında ciddi bir politik anlamı da olmadı.

Enternasyonalizm adına, Üçüncü Enternasyonal’e bağlılık gereği SSCB’lileşen ve kendi ülke dinamiklerini geri plana atan politik hareketler için de birçok Troçkist akıma yöneltilen eleştiri yapılabilir. Türkiye’de başta TKP bu eleştirinin bir numaralı muhatabıdır.

‘Özne’lerin çıkarlarının uyuşmamasına da örnek teşkil eden ve enternasyonalizm kelimesinin tek başına ne kadar yetersiz kaldığını ortaya koyan birçok örnekten bahsetmek mümkündür. İspanya İç Savaşı sırasında SSCB ile İspanyalı devrimcilerin çıkarlarının çatışması, Yunan İç Savaşı sırasında Stalin’le yaşanan çelişki gibi birçok örnek verilebilir. 

Böyle dönemlerde enternasyonalist olmak, İspanya’da savaşanların SSCB’yi var etmek isteyen Stalin’in yanında yer alarak İspanya İç Savaşı’nı durdurup cuntayla yapılan anlaşmaya destek vermesi midir, yoksa Stalin’in SSCB’nin zor durumda kalmasını göze alarak İspanya İç Savaşı’na koşulsuz destek sunması mıdır? An’a ilişkin konuşurken, iki ‘özne’nin bulunduğu ortamda, bu soruya tek bir yanıt vermek mümkün gözükmüyor.

Türkiye’deki Kürtler

Avrupa’da faşizmin yükselişi sürecinde Avrupa solunun yaşadıkları, Türkiye’de uzun yıllardan bu yana yaşanan Kürt sorunu ve Türkiye solunun tutumuyla benzerlikler göstermektedir.

Bilindiği gibi, Kürt Hareketi, Türkiye’ye göç eden Kürtler’in Türkiye devrimci hareketleri tarafından mücadele saflarına katılmasına karşı olmak bir yana, bizzat uzun yıllardır Türkiye solu içinde bulunan ve mücadele eden Kürtler’in de ulusal mücadeleye katılmaları gerektiğini savundu. Bu, Kürt hareketinin göç eden Kürtler ve siyasi mültecilerin, öyle kalmaya devam etmeleri yönündeki ciddi bir politik tavrıydı. Türk üniversitelerinde okuyan Kürt Hareketinin öğrencileri, sürekli Türkiye’yi değil, kendi ülkelerini düşündüler, hatta bu bilinç Kürtler’in üniversitelerdeki mücadeleye, kendi ülkelerinin mücadelesi olmadığı düşüncesiyle uzak durmalarını da getirdi. Benzer bir durum daha çaplı ve önemli olmak üzere hapishanelerde de yaşandı.

Türkiye Devrimci Hareketi için bu anlaşılabilir bir durum olmalıdır ama kendi politikalarını yönlendiren bir ‘doğru’ asla olmamalıdır. Ulusal kurtuluş mücadelesine destek olmanın gereği olarak algılanıp Türkiye’deki Kürtlerin örgütlenmemesine karar vermek tam bir gaflet olurdu.

Ancak, Türkiye solunda da Avrupalı göçmencilerin düştüğü hatayla uyuşan bir tavır gelişmiştir. Bazı devrimci yapılar, ulusal hareketle dayanışmayı Türkiye topraklarında yaşayan kitleleri göz ardı etme anlamına gelen bir tâbiyet, ulusal hareketin içinde kaybolma sonucunu doğuran –çünkü karşılarında güçlü bir özne vardı– bir güç birliği olarak anladı ve uygulamaya geçti. Ama bu noktada, yaptığı bütün güç birliği anlaşmalarında sınırı korumayı bilen ve sınır aşılmaya kalkışıldığında anlaşmayı hemen bozan DHKP-C olumlu bir örnek olarak gösterilmelidir.

Türkiye solunun politik gücünün sınırlılığı ve bu sınırlılığın belirli dönemlerde gerekli kıldığı ideolojik tavır alma zorunluluğu dikkate alınmak kaydıyla belirtmeli: Türk Haider’lerin seçimlerde yüksek oy potansiyeli yakalamasında Türkiye solunun bir bölümünün Türkiye’ye özgü ‘göçmencilik’inin rolü oldu. Ulusal kurtuluş mücadelesinin işçi sınıfına dayanması gerektiği, Türkiye devriminin Türk ve Kürt devrimlerinin sadece ortak mücadelenin eseri olabileceği gibi bir dizi tezi öne sürerek varolan gerçekliği inkar politikası yürüten devrimci hareketlerin doktriner tutumu da, gerçekliğe ideolojiyi tercih eden diğer aktördü.

 



[1] Muzaffer Nisan, “Devrimci Hareketin Yurtdışı Gerçeği”, Teori ve Politika, Sayı: 9, s.129.

Okunma 14226 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.