Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Bir Sınıf Anlayışı 'Belirleme'li

Yazan

Ali Osman Alayoğlu

Sınıf mücadelelerinin tarihin itici gücü olduğunu insanlığa Marx öğretti: “Benim yeni olarak yaptığım şey: Sınıfların varlığının üretimin gelişimindeki belli tarihsel aşamalarla ilişkili olduğunu, 2) sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağını, 3) bu diktatörlüğün yalnızca bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma bir geçiş olduğunu göstermekten ibarettir.”[1]

Sınıfların varlığının üretimin gelişimindeki belli tarihsel aşamalarla ilişkili olduğunu ortaya koyarak, altyapının sınıflar üzerindeki belirleyiciliğine dikkat çeken Marx, sınıf savaşının zorunlu sonucunun sınıfsız topluma geçişte bir aşama olan proletarya diktatörlüğü olduğunu söyler. Marx’tan sonra bu sözler çok tartışıldı. Tartışmalar, hem tarih bilimi içi sınıf kavramı hem de bu sözlerin politikadaki yeri veya anlamı üzerinde yoğunlaştı. Politik açıdan zorunlu olarak gelecek bir sosyalizm için savaşmanın pratik anlamsızlığına dikkat çeken tarihselciler, zorunluluğu reddederek, desteğini Marx ve Engels’ten de alabilecek ‘insanın tarihi yaptığı ama bunu belirli koşullar altında gerçekleştirdiği’ anlayışına dayandılar. Çifte ontolojik yaklaşımla yani, bilimle politika arasında ilişki kuran bir teorik sistem üzerinden hareket ettiler. Marksistler arasında yaygın olan bu yaklaşım açısından, sınıfın bilim içinde ve politik düzeyde ayrı anlamaların konusu olması mümkün değildir.

Bu yazıda, sınıfın politikadaki yeri üzerinde durulmayacaktır. Dolayısıyla çifte ontolojist yaklaşımın bilimle politikayı birbirine karıştırmasından doğan politik problemlere sadece, sınıfın teorik tanımı üzerinden bahsedilmesi zorunlu olduğu durumlarda değinilecektir. Yazıda, politik düzeyin olumsal dünyasında, yani an’da sınıfı aramanın sınıfçılık olduğu kabul edilmektedir.

       Ancak, bilimle politikayı birbirine karıştırmanın, aralarında kategorik ayrım yapmamanın yarattığı teorik problemler özellikle tartışılacaktır. Birçok tarihselci yazar politika ile bilim arasında ayrım yapmadığı, bu ayrımı dikkate alan yazarlar da çoğu kez bir çeşit problemli ilişkilendirme içine girdiği için tartışma sürekli olmak durumundadır.

Poulantzas üzerinden, sınıfın toplumsal formasyon içindeki yerinin tartışılacağı yazıda, altyapının üstyapıyı ‘her kertede’ belirlediği anlayışından hareketle Poulantzas’ın yapılar alanı ile toplumsal ilişkiler alanı arasında yaptığı işlevli ayrım -tehlikelerine rağmen– benimsenerek açıklanacak, sınıf tanımlamalarının bu bağlamda yapılmasının uygunluğu savunulacaktır. Aynı zamanda, Poulantzas’ın kendi yaptığı ayrımı takip etmede yaşadığı problemler ortaya koyulmaya çalışılacaktır.

Marx’ın “Sınıfların varlığının üretimin gelişimindeki belli tarihsel aşamalarla ilişkili...” olduğunu söylemesinin, üstyapının belirlenmesi tarzında ekonomi tarafından sınıfın belirlenmesi anlamına gelmediği, bu sözden hareketle Marx’ın sınıfı koyduğu yerin doğrudan ekonomi, politika ve ideoloji düzeyleri içinde bulunduğu sonucuna varılamayacağı öne sürülecektir. Dolayısıyla, Poulantzas tarafından tanımlanan ‘toplumsal ilişkiler’ alanının, Marx’tan yola çıkılarak benimsenmeye uygun olduğu belirtilecektir. Marx’ın Kapital’de ‘sınıf’a neredeyse hiç değinmemesinin, bu suskunluğun, teorik bir anlamı olduğu iddia edilecektir.

Yazıda, sınıf tanımlamalarında, altyapı ile üstyapı arasındaki ilişki (ekonomik – politik ve ideolojik düzeylerin ilişkisi) üzerine yapılan saptamaların belirleyici olduğu dikkate alınarak, çeşitli sebeplerle ve bağlamlarda bunun belirleme ilişkisi dışına çıkmasının sınıf tanımlamalarını tarihselci, göreli bir duruma getirdiği, hatta sınıfın reddine vardığı belirtilecektir. Thompson ve Lukacs’ın sınıf anlayışları bu temelde hem örnek gösterilecek hem de eleştirilecektir.

‘Ekonomi - dışı zor’ kategorisi, belirleme ilişkisinin reddi için çok önemli bir araç haline geldiği, Marksist düşünürlerin tarihselci olsun olmasın büyük bir çoğunluğu tarafından benimsendiği için özel olarak incelenecektir. Ekonominin belirleyenliği yaklaşımında tutarlı olmak için ‘ekonomi - dışı zor’ olarak ifade edilen ve kapitalizm öncesi toplumsal formasyonların işleyişine atfedilen, kaynağını Marx’tan aldığı söylenebilecek tanımlamanın kategorik olarak reddedilmesi gerektiği savunulacaktır. Ancak, Marx’ın, eserlerinin kimi yerlerinde geçen ‘zor’ tanımlamalarından hareketle, ‘zor’u ekonomi-dışı tanımlayan bir kişi olarak nitelendirilmesinin kolay olmadığı da gösterilmeye çalışılacaktır.

Marksizmin sınıf ve belirleme ilişkisi alanındaki tutarsızlıklarını saptama ve teorik yanıtlar üretmede esaslı bir düşünür olan Laclau’nun karşı tezleri de bu bağlamda ele alınarak tartışılacaktır. Belirleme ilişkisini tutarlı bir şekilde reddedenlerin Laclau’yla buluşmak zorunda olduğu iddia edilerek, bizzat Laclau’nun anlayışının da sınıfı altyapıda gören indirgemecilikten mustarip olduğuna dikkat çekilecektir. Poulantzas’ın yapılar – toplumsal ilişkiler ayrımının Laclau’nun birçok teorik tezini bertaraf ettiği iddia edilecektir.

Marksizmin turnusol kağıdı

Marx’ın mimarı olduğu toplumsal formasyonların biliminde ‘belirleme’, teorik – sistemin varoluşunun zorunlu koşulu, Marksist olabilmenin vazgeçilmez şartıdır ve turnusol kağıdı işlevi görmektedir. Tünay’ın siyaset – ekonomi ilişkilerini inceleyen makalesinde bu durum net bir biçimde ortaya konulmaktadır. Bilimsel düşünce tarihinde ekonomik güçlerin mi yoksa toplumsal güçlerin mi belirlediği konusunun büyük tartışmalara yol açtığını belirten Tünay, söz konusu tarihin bu tartışmada alınan konuma göre liberal – Marksist şeklinde tasniflenebileceğini söyler. Liberal düşünce okulunda bir bütünsellik görmenin çok zor olduğunu belirten Tünay, tek ortak noktanın ekonominin belirleyenliğinin reddedilmesi olarak saptanabileceğini iddia eder: Liberal “...düşünce biçimi aslında bir tek temel noktada birleşmektedir. O da düşünür ya da okuluna göre, ekonomi dışı faktörlerin hem çağların hem de tek tek toplumların değişimi ve yeniden üretiminde belirleyici olduğu görüşüdür. Dolayısı ile toplum ve toplumsal yaşamı açıklamakta çok sayıda görüşü içermekle birlikte tarihsel evrimi içerisinde ekonomi dışı belirleyicilik liberal düşünce söyleminde en önemli metodolojik ve kavramsal düzeyi oluşturmaktadır.”[2]

Tünay, Marksist düşünce söyleminde de tam bir bütünsellik olduğunun düşünülmemesi gerektiğini, Marksizm içinde de birçok uzlaşmaz kamp bulunduğunu belirterek şöyle der: “...farklı yorumlamalar olsa bile toplumsal yapıların işleyişinde, yeniden üretilmelerinde ve toplumsal değişme süreçlerinde ekonomik altyapının kesin olarak belirleyici rolü oynaması bütün bu (Marksist) görüş merkezlerini birleştiren tek nokta olmuştur.”[3]

Tünay’ın açıkça ortaya koyduğu ayrım, Marksistlerin elinden hiçbir zaman bırakmamaları gereken bir dedektördür ve teorik değil tarihsel olarak düşünürlere bakıldığında da yararı görülmektedir. Belirleme ilişkisini Laclau gibi açıkça reddedenler Marksizmin dışına düşmektedir –bu önemli bir tarihsel gerçektir. Lukacs, Gramsci gibi Marksistlerde ise ‘son kerte’, ‘sadece kapitalizme özgü belirleme’ vb. biçimlerde de olsa, yine de belirleme ilişkisi bir şekilde korunmuştur. Söz konusu Marksistlerin belirleme ilişkisini koruması onları Marksizmin dışına çıkmaktan kurtarmış ama bazı ardılları için yol açılmıştır. Althusser ve ardılları için de “son kerte”, “üstbelirleme”ye dayanan, belirleme ilişkisini göz ardı ettikleri yönlü benzer eleştiriler yapılabilir ve yapılmalıdır. Althusser’in ardılları için de açılan bir yoldan bahsedilmelidir. Nitekim, özellikle Althusser’i inceleyen Tünay, onun belirleme ilişkisini yok ettiğini ve Marksizm dışına çıktığını iddia etmektedir. Tünay’ın eleştirileri birçok noktada haklı olmasına rağmen, dayanağını Lukacs’tan alması, çifte ontolojist bir söylem tutturması nedeniyle yetersiz ve çelişkili kalmaktadır.[4] Tünay, yazısının bağlamı gereği ekonominin belirleyenliğinden sapmaları öne çıkarmakta, tehlikelere dikkat çekmektedir, dolayısıyla Althusser ve ardıllarını diğerlerinden ayıran noktaları görmemekte, hatta çok ileriye giderek Althusser ardılı diye Laclau ve Hindess’i tereddütsüz kabul etmektedir. Unutmamak gerekir ki Althusser ve ardıllarını diğerlerinden ayıran önemli teorik unsurlar mevcuttur ve bu göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir. Althusser’i takip ederek post-Marksizme vardığı belirtilenler aynı yere Lukacs aracılığıyla da büyük bir kolaylıkla çıkabilirdi.

Belirleme ilişkisini tereddütsüz savunma girişimleri, tersten indirgemecilik diye adlandırılan bir sonuca da varmıştır. Zaten, belirleme ilişkisi retleri, indirgemeci örneklerin karşısında durmak, indirgemecilikten kurtulmak, bir nakarat gibi belirleme ilişkisini tekrarlayıp daha öteye geçememenin önüne geçmek için yapıldı. Ekonominin hakimiyeti üstyapısal unsurları incelemenin önünü tıkayan, çifte ontolojist, ekonomist, diyalektiğin olumsuz bir kullanışına tekabül eden anlamaları öne çıkardı. Marksist teorinin bütünlüğünü koruyarak bu anlamaların karşısında duran ve özgün teorik açılımlar yapan en önemli Marksistlerden biri ise kuşkusuz Althusser’dir. Althusser’in yanı sıra ardılları Balibar ve Poulantzas sayesinde toplumsal formasyonların açıklanması, tarih bilimi içindeki ideoloji ve politika disiplini dahilinde çalışmalar vb. konularda Marksizm parlak bir gelişme yaşadı. Onlar tarafından ortaya koyulan teorik sistem’in tutarlılığı, arkalarından gelen Marksistler için de önemli bir tutamak noktası oldu.

Althusseryanlar’ın riskleri göze alarak yaptığı değerli çalışmalar, elbette, yol açıcılık misyonlarını, post-Marksizmin doğuşuna kaynaklık edecek vargılar ve cepheden reddettikleri tarihselci anlayışın kendine yeniden yer bulabileceği bazı temel öğeler içeren sonuçlar üreterek ‘olumsuz’ bir şekilde de gerçekleştirmiştir. Burada, Marksistler açısından esas ve zorunlu olan, yaratılan teorik ‘değer’lerin amansız takipçisi olmayı asli görev bilmek, büyük oranda çözülmesi güç teorik zorluklardan kaynaklanan çelişkilerden hareketle ‘değer’leri post-Marksizm veya yapısalcılık gibi sonuçları olduğu iddiasıyla kolaycı reddedişe kalkışmamaktır. Althusser ve ardıllarını böyle mahkum etmeye çalışanlar objektif ‘art niyet’ taşımaktadır. Benzer bir eleştiri (Althusser cephesinde de yaşanmıştır), Gramsci’nin üstyapı teorisine ‘tarihselci’ diyerek onu tamamen reddedenlere de yöneltilebilir.

Parantez içine alma

Althusser ve ardılları, teorik – pratikleriyle ve teorileriyle tarih biliminin disiplinleri içinde yapılan çalışmalarda, disiplin dışı kalan düzey ve unsurları parantez içine almanın ehemmiyetini ortaya koydular. Marx’ın Kapital’inin ‘ekonomi bilimi’ çalışması olduğu, ya da sadece ekonomiye yönelerek diğer düzeyleri ve onların etkilerini göz ardı ettiği yönlü yaklaşım ve eleştirilerin bu bağlamdaki anlamsızlığını sergilediler. Kapital’in tarih bilimi içi ekonomi disiplinine özgü bir çalışma olduğunu gösterdiler ve bunu dikkate almadan yapılan eleştirilerin ciddi hatalar barındırdığının altını çizdiler. Bizzat Althusser, Kapital’i Okumak’ta Gramsci’nin, üstyapı üzerine incelemelerini altyapının belirleme’sini göz ardı ettiği ya da reddettiği için eleştirenlerin, ‘parantez içine alma’yı görmezden geldiğini, Gramsci’nin inanılmaz dehası ve bilimsel bulgularını göremediklerini dile getirdi.

Althusser ve ardılları, her teorik ürünün incelenmesi sırasında dikkat edilmesi gereken hayati bir hususu ortaya koyarak, nitelikli teorik saptamalara ‘haksızlık’ yapılmamasının sağlanabilmesi açısından önemli bir yöntemsel - teorik miras bıraktılar. Buna rağmen, kendi ürünleri dikkat çektikleri durumun mağduru olmaktan kurtulamadı.

Wood, Poulantzas’ı siyasal düzeyi incelerken siyaseti başat gördüğü için eleştirdi.[5] Wood haklıdır, Poulantzas sürekli siyaset disiplininin kendisine yaşam olanağı bulabileceği bir ortamın nasıl yaratabileceği üzerinde durur ve bir düzeyi incelerken o düzeyi gerçekten de başat görür. Mesela Poulantzas, devlet üzerine yaptığı bir saptamada şöyle demektedir: “Devlet, bizzat Devlet’in yapısı içinde bulunan sınıf çelişkilerinin sonucu olarak ele alınmalıdır.”[6] Egemen sınıfın aracı olarak devlet demenin yetmeyeceğini bilen Poulantzas, sınıf çelişkisinin devlet üzerine bir çalışma söz konusuysa devlet içinde sınıf çelişkisi olarak alınmasını uygun görür, böylece teoriye ‘yaşam olanağı’ sağlar.[7]

Parantez içine alma, disiplinler içi teorik üretim yapabilmek ve eleştirilerde teorik olabilmek için önemlidir. Bu yazı bağlamında ise, sınıf tanımlamalarında yapılan hataları gösterme açısından özel bir önem taşımaktadır.

Bu arada belirtmeli: elbette, Althusser ve ardılları, sadece, bu ayrıma dikkat çekerek indirgemeciliğin önüne geçmeye çalışmadılar. Bu sadece bir unsurdur –ama önemlidir. ‘Son kerte’, ‘üstbelirleme’, ‘üretim tarzı’ vb. kavramsallaştırmalar, toplumsal formasyonlar teorisinde, belirleyen’de yani altyapıda kalmamak, üstyapının varoluşunu da görmek ve indirgemeci olmayan bir tanımlama yapmak için kullanılan temel araçlardır. Fakat, bu araçlar, çoğu kez altyapı ile üstyapı arasındaki ayrımı yok edici, an’da yapılan politikayı teori içi tanımlama girişimi ve belirleme ilişkisinden vazgeçme gibi öldürücü yan etkiler yaratmıştır.[8]

Üretim tarzında belirlemenin yok oluşu

Sınıf tanımlamalarının . ‘Son kerte’, ‘üstbelirleme’, ‘üretim tarzı’, “toplumsal formasyon” vb. kavramlar üzerinden ilerlemesi nedeniyle, belirleme ilişkisine yeniden dikkat çekerek bu kavramların problemli yanlarını ortaya koymak, yazının konusu gereği, bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

Poulantzas, Marx tarafından üretici güçlerle üretim ilişkilerinin birliği olarak tanımlanan Üretim Tarzı’nı kullanırken, Balibar’la ortak bir anlayışı benimser ve sadece ekonomik düzeyi kastetmez. “... Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar adlı yapıtında “üretim tarzı” kavramıyla, sadece üretim ilişkilerinin bütünlüğünü değil, siyasal, ideolojik ve ekonomik düzeylerin “özgün eklemlenmesinin” birliğini dile getirir.”[9] Böylece, altyapı - üstyapı ayrımını problemli bir hale sokmuş olur. Üretim tarzının ekonomik düzeyin yanı sıra ideolojik ve politik düzeyleri de kapsaması, indirgemeciliğin önüne geçme amacını içermesine rağmen düzeylerin varlığının ortadan kalkmasının yolunu açacak niteliktedir.

Altyapının ve düzey ayrımlarının cepheden karşısında yer alan İlkay Sunar, bu durumu, Balibar ve Anderson’la yaptığı polemikte, yerinde bir teorik yaklaşımla saptar. Sunar, Düşün ve Toplum’da, Balibar ve Anderson’ın üretim tarzını oluşturan yapılar olarak siyasi, hukuki ve ideolojik düzeyleri almakla altyapı ve üstyapı ayrımlarından bahsetmeyi anlamsızlaştırdığını belirtir ve kendi haklılığının böylece ortaya çıktığını kaydeder.[10]

Poulantzas’ta hakim olan diğer bir nokta ise, ‘somut’ toplumsal formasyon içinde varolan üretim tarzının “farklı farklı yapı ve uygulamaların özgün bir örgenleşmesi...” olarak anlaşılmasıdır. Böylece, varolan ‘somut’ üretim tarzında yaşam bulan geçmişten gelmiş unsurlara da yer verme kaygısı öne çıkar, salt üretim ilişkilerinden bahsedilmediği özellikle vurgulanır.[11] Aynı yaklaşım altyapı ve üstyapısal düzeyleri kapsayan toplumsal formasyon tanımlamalarında da devam eder.

Poulantzas, toplumsal formasyonun “birçok “saf” üretim biçiminin özgül bir üst üste binmesi”[12] olduğunu söyler. Böylece, belirli dönemlerin incelenebilmesi için, birçok üretim biçiminin dikkate alınmasının gerekliliğini vurgulamış olmakla birlikte, mesela kapitalist toplumsal formasyonun kapitalist üretim tarzının belirleyenliğinde var olduğu gerçeğini de göz ardı etme tehlikesiyle karşılaşır. Bu tehlike Poulantzas’ın eserlerinde bazen somut bir olgu haline gelerek, önemli bir teorik kayma yaşanmasını da doğurur. Poulantzas, bir toplumsal formasyonun egemen olan üretim tarzının ismini aldığını belirterek üretim tarzının belirleyenliğini kaybeder. ‘Saf’ üretim tarzı ve ‘saf’ toplumsal formasyon soyutlamalarını reddetme eğilimine girer. Marx’tan hareketle ‘soyut somut’, Althusser’den hareketle ‘Genellikler III’ denilebilecek bir soyutlama aşamasına işaret etmesi açısından önemli olan Poulantsaz’ın yaklaşımı, “saf” soyutlamanın reddi adına öne sürüldüğü noktada soyutlama yok olmaya başlar. Poulantzas’ın ‘somut’u somutlaşmaya başlar.

Aslında, Balibar ve Poulantzas’ın üretim tarzı tanımlaması, tüm düzeyleri kapsaması nedeniyle, toplumsal formasyonla aynı anlama gelme eğilimindedir. Nitekim, Thompson bu durumu ortaya koyar ve eleştiri oklarını Althussercilere yöneltir. Althusser ile Balibar’ı, bizi, “burjuva karşıtları tarafından Marx’a empoze edilmiş olan kavramsal hapishaneye (üretim tarzı = toplumsal formasyon)”[13] döndürmek istediği için suçlar.

Aslında Anderson’ın da belirttiği gibi, bu, Althusser ve Balibar’a ciddi bir ‘haksızlık’tır. Çünkü iki düşünür de üretim tarzı ile toplumsal formasyonu aynı görmez, aksine ayrılığı keşfedenler arasındadırlar.[14] Althusser’in Marx İçin’de öne çıkardığı toplumsal formasyon ile ‘toplum’un Hegelyan bütüncülüğünün önüne geçilmeye çalışılmış ve toplumsal bütünün karmaşıklığı ve üstbelirlenmişliği vurgulanmak istenmiştir. Balibar da toplumsal formasyonun üretim tarzlarının yalnızca birini değil ‘çoğulluğunu’ içerdiğini vurgulayarak bir başka noktaya dikkat çekmiştir. Bu dikkat daha sonra Poulantzas tarafından da sürdürülmüştür. Böylece, Kapital’in izlediği soyut (saf) toplumsal formasyondan somut toplumsal formasyonların incelenmesi yönünde yol açılmıştır.

Althusser ve Balibar’ın, ‘toplum’a karşı öne çıkardığı ‘toplumsal formasyon’u, teorik gücü, indirgemeciliğin önüne geçmede sağladığı donanım nedeniyle kesinlikle korumak gereklidir. Ancak, bu öne çıkarmanın belirleyen ilişkisi anlamında çok ciddi problemleri olduğunu da (Althusser’in üstbelirleme’si, Balibar’ın üstyapıyı da kapsayan üretim tarzı) dikkate almak gereklidir. Çünkü, Anderson’ın da belirttiği gibi, tutarlı bir belirleyen ilişkisi kurmakta Hegelyan terminolojiden çok daha işlevli ve olanaklar sunan bir tanımlamayla karşı karşıyayız. Bununla beraber, toplumsal formasyon tanımını sadece Balibar’ın ve Poulantzas’ın işaret ettiği ‘somut’ durumları gösteren bir kavram olarak almak ciddi yetersizlikler içerecektir. Soyut kapitalist sistem içinde de toplumsal formasyonun üretim tarzından farklı olduğunu ortaya koymak gereklidir. Balibar ve Poulantzas, bu noktada üretim tarzı tanımlamalarıyla problemli bir yere oturmaktadır ve Thomspon’ın eleştirisini mümkün kılmaktadır. Thompson’ın bu açıdan yaptığı bir ‘haksızlık’ yoktur. Gerçekten de Balibar ve Poulantzas, ‘somut’a dikkat çekip ‘çoğulluk’ları vurgularken toplumsal formasyon ile üretim tarzı arasında yaptıkları ayrımı, ‘saf’ soyutlamalar düzeyinde sürdürmemektedir. Dolayısıyla, toplumsal formasyon ile üretim tarzı arasındaki farkı yaratan tek şey ‘somut’taki ‘çoğulluk’lar olmakta, yani ayrım yok olmaktadır. Zaten sorun, Thompson’ın üretim tarzı tanımının toplumsal formasyonla aynı anlamda kullanıldığı yönündeki eleştirisinde değil; Althusser ve Balibar’ın, Anderson’ın dikkat çektiği özelliğini görmezden gelmesindedir.

Ayrıca, Thompson’ın, eşitleme eleştirisinin dayandığı mantık nedeniyle daha ciddi bir eleştiriyi hak ettiği unutulmamalıdır. Thompson’ın, Balibar’daki ‘üretim tarzı’nı reddi, yukarda belirtilen temelden değil, tamamen problemli , ekonomi ile tarihi ayrı bilimler olarak görüp birbiriyle ilişkisizleştiren bir anlayıştan hareketle gerçekleşmektedir. Aslında Thompson’ın üretim tarzı anlayışı, kendisinin sınıf tanımına uygun bir rota izler. Thompson’a göre üretim tarzı Marx’ın önemli bir teorik ürünü olmak bakımından çığır açıcıdır. Ancak Thompson bunu teslim etmekle, kendi teorisi açısından yarattığı deforme edici durumu da dikkate alır ve kendisine sağ eliyle tüm topladıklarını sol eliyle Althusser’e verip vermediğini sorar. Cevabı ise kesinlikle “hayır”dır. “Ona göre üretim tarzı kavramı esas olarak tarihe değil, ekonomik teoriye uygun bir kategoridir; tarihçinin çalışma nesnesi olan toplumların nitelendirilmesine genişletilemez.”[15] Thompson şöyle der: “Kapitalist bir üretim tarzı kapitalizm değildir. Bir harf mübadelesiyle, bir üretim tarzının (her ne kadar Marksist anti Ekonomi Politik dahilinde de olsa, Ekonomi Politik’in bir kavramıdır) sıfatsal nitelemesinden, ilişkilerin bütünlüğü içinde bir toplumsal oluşumun tanımlayıcı ismine geçeriz.”[16] Thompson böylece üretim tarzını dışarıda tutarak kendi sınıf tanımına yer arama yoluna girer. Sınıfın oluşumunda ekonominin belirleyenliği gibi temel Marksist önermeleri reddeder.[17]

Sınıf tanımlamalarında belirleme

Ekonominin belirleyen olması, sınıf tanımlamaları için temel bir önermedir ama ‘yanlış’ anlaşılarak benimsenmesi halinde ulaşılacak sonuç indirgemecilik olmaktadır. Mesela sınıfı ekonomik düzeyde görme bu tarz bir ekonomizm örneğidir. Bununla beraber, özellikle post-Marksist düşünürlerin ekonominin belirleyenliği anlayışının tipik bir doğalcılık olduğu, toplumsallığı göz ardı ettiği eleştirileri indirgemeci örneklerde haklı olabilmekle birlikte Marx ve tutarlı Marksistlere yöneltildiğinde anlamsızdır. Bu anlamsızlık nedeniyle post-Marksistler de bir tür ‘sınıfı ‘yanlış’ anlayarak benimsememe’ örneği vermektedirler.

Marx ve Engels’in, Devlet ve Hukuk’ta toplumsal formasyon içinde belirleme temelli yaptıkları sıralama ısrarla tekrar edilmelidir: “Biçimi ne olursa olsun, toplum, insanların karşılıklı etkileşimlerinin ürünüdür. İnsanlar kendileri için şu ya da bu toplumu seçmekte asla özgür değillerdir. Üretici güçlerin belirli bir gelişme aşamasını alırsanız, ticaretin, üretimin ve tüketimin belirli bir biçimini bulursunuz; ticaretin, üretimin ve tüketimin belirli bir gelişme aşamasını alırsanız, buna denk düşen bir toplumsal düzen, buna uygun düşen bir aile, bir zümre ya da bir sınıf örgütlenmesi, tek sözcükle ‘sivil toplum’u (societe civile) bulursunuz. Böyle bir sivil toplumu alırsanız, buna denk düşen ve aslında sivil toplumun resmi görünüşünden başka bir şey olmayan ‘politik toplum’u (etat politique) bulursunuz.”

Marx, belirleme anlayışına yönelik, bir Alman – Amerikan gazetesinin yönelttiği eleştiriye Kapital’de verdiği cevapta da çok nettir. Kendisinin Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı isimli eserinin maddi çıkarların önde olduğu bugünkü dünya için geçerli olduğunu, ama Katolikliğin güçlü olduğu Ortaçağ veya politikanın hakim olduğu Atina ve Roma’da doğru olmadığını iddia eden gazeteyi Marx şöyle yanıtlar: “Her şeyden önce, bir kimsenin kalkıp Ortaçağ ve eski dünya üzerine, bütün dünyanın bildiği bu tekerlemeleri bir başkasının bilmediğini, keyfinin istediği gibi varsayması insana garip geliyor. Bununla beraber şu kadarı apaçıktır: Ne Ortaçağ Katoliklik ile ne de eski dünya politika ile karnını doyurabilirdi. Tersine, birinde politikanın, diğerinde Katoliklerin başrolleri oynamasını, o toplumların kendi geçimlerini sağlama yöntem ve biçimleri açıklar... Diğer yandan gezgin şövalyeciliğin toplumun bütün ekonomik şekilleri ile bağdaşabileceğini sanmakla yaptığı hatanın cezasını Don Kişot çoktan çekmiş bulunuyor.” Böylece Marx, belirleyen ilişkisini savunusundaki ısrarını ortaya koymakla kalmamış, eski toplumlarla kapitalizm arasında kategorik ayrım yapmanın da karşısında yer almıştır.

Ekonominin belirleyenliğinin reddinin varacağı en tutarlı teorik sonuçlardan biri ise Laclau - Mouffe’un sistemidir: “... “ekonominin son kertede belirleyiciliği” kavramını hepten terk edersek ne olur? Bundan, ne ekonominin mutlaklığı, ne de kapitalist bir toplumda “ekonomi”nin öteki düzlemlerde yapılabileceklere temel yapısal sınırlar getirmeyeceği anlamı çıkar. Bu kavramın terkedilmesiyle olacaklar şunlardır: a) Düzlemler arasındaki sınırlama ve karşılıklı etki artık “belirleme” kategorisiyle düşünülmeyecektir; ve b) toplumun ussal ve kavranabilir bir yapı olarak üzerinde yeniden oluşturulabileceği temelde son kerte diye bir şey olmayacak, her düzlemin göreli etkinliği, toplumsala tümüyle nüfuz eden antagonistik güçlerin istikrarsız ilişkisine bağlı olacaktır.”[18] Böylece ekonomik yapının kendisi politik bir yapı olarak oluşma şansına kavuşmaktadır. Görüldüğü üzere, aslında, bu açılım, yaygın olarak sanıldığı gibi sınıfın rahatlıkla üstyapıda kendi için sınıf olarak tanımlanmasını getirmemekte, sınıfı tanımlamayı geçersizleştirmektedir. Laclau[19], vardığı sonuçtan hareketle, belirleme ilişkisinin olduğu her teorik yaklaşımı indirgemecilik - doğalcılık olarak görmektedir.

Laclau’nun bakışına ve özellikle ‘doğalcılık’ eleştirisine yönelik önemli bir eleştiri, kitabı boyunca bir türlü teorik ve tutarlı olamayan, nahiflikten kurtulamayan Wood’dan gelir: “Marx’ın yaptığı gibi, indirgenemez bir şekilde toplumsal bir olgu olarak tanımlayarak işe başlamak yerine, Marksist “ekonomizm”in bu eleştirmenleri, “ekonomik” alanı, esasen toplumsal olmayan (asosyal) bir şey olarak ele alıyorlar.”[20] Darand ve Weil de yerinde bir yaklaşımla Marksizmi diğerlerinden ayırmakta, doğrudan Laclau’yu muhatap kabul etmemesine rağmen yaptığı açıklamayla Laclau’ya karşı ısrarla savunulacak noktaya işaret etmekte, Marksizmin post-Marksistlerin iddia ettiklerinin tam aksi bir teorik – sistem olduğunu ortaya koymaktadır: “Marx’ın ekonomik ve toplumsal teorisi, tarihi açıklayan etmenler olarak teknik veya iklimi işin içine sokan başka birçoklarından farklı olarak, ekonomik ve toplumsal olgulardan gayrısını belirleyici, açıklayıcı faktör olarak içine almamıştır.”[21]

Wood ile Darand ve Weil’in saptamalarını Marx’ın eserlerinde net bir şekilde görmek mümkündür. Marx, tarih bilimi içi bir çalışma yaptığı için, tarih’in kör olduğu noktalarla ilgilenmemektedir. Hiçbir bilimsel teorik – sistem kendi nesnesi olmayan unsurlarla ilgilenemez, bu doğası gereği mümkün değildir. Bu tarz her ilgilenme çabası sadece ideoloji üretir. Aslında, Marx’a doğalcılık eleştirisini yöneltenler, böylece üretim alanını saf dışı bırakıp ‘sevdikleri’ dolaşım alanlarında varlıklarını sürdürmenin imkanını yaratmaktadır. Aksinin mümkünlüğü ve ortaya konulması onları zor durumda bırakmaktadır. Nitekim Marx, üretimi basit bir teknik, toplum - dışı unsur olarak görmediğini ısrarla vurgular. Böylece her şeyi dolaşım alanında gerçekleşiyor görmenin de önüne geçer, yani tarih bilimi içine ideolojik unsurların girişini engellemiş olur: “Üretimin teknik (tarih dışı) bir A’yı B’ye çevirme süreci olarak gösterilmesi, 1) üretici bireyin toplumsal koşullar karşısında bağımsız gözüktüğü burjuva toplumunu ve onun piyasa düzeniyle özel mülkiyet hukukunu varsayar. Oysa bireyin toplumdan bağımsız bir Robinson Crusoe gibi düşünüldüğü bu düzen, gerçekte tarihin en gelişmiş işbölümü, üretimde karşılıklı bağımlılık ve toplumsal bütünleşme düzenidir. Üretimin toplumsal ilişkilerden soyutlanmış olarak kavranması, bizzat belli bir tarihi dönemde oluşmuş bir toplumsal ilişkiler sisteminin (piyasanın) ifadesidir. 2) Tüm toplumsal ilişkileri, tarihi dönüşümleri ve sömürüyü, temel bir veri kabul edilen üretim olayının dışında , üretilmiş olan malların paylaşımı için verilen kavgalar olarak görmek ve o düzeyde çözümlemeye çalışmak sonucunu doğurur.”

Marx, böylece, piyasa merkezli anlayışların bizzat üretimin toplumsal olduğunu görmediğini ve yarattığı problemli sınıf tanımlamasını ortaya koyar: “Toplumda sınıflar varsa, bu, haksızlıklarla, zorbalık ve istilalarla, dümenlerle, yasalarla, devlet iktidarıyla, toplumsal geleneklerle, psikolojik nedenlerle vb. açıklanır. Bu arada işin temeli olan üretim yapısının kapitalist –dolayısıyla zorunlu olarak sınıfsal mantığı yeniden-üreten –içeriği gözardı edilir.”[22] Sınıfın temel belirleyeni olan ekonomik düzeye dikkat çekmekle ve onu göz ardı etmenin doğurduğu sonucu belirtmekle kalmayan Marx, ayrıca, bugün birçok Marksistin dillendirdiği “sınıf altyapıdadır” yaklaşımına da prim vermediğini gösterir. Ekonomik düzeyin “sınıfsal mantığı yeniden üreten” yapısal özelliğinden bahsederek toplumsal ilişkiler teorisine de yol açmış olur –bu çok önemlidir. Şu sözler bu açıdan ufuk açıcıdır: “Toplum, örneğin oluşmuş bulunduğu sınıfları hesaba katmazsak bir soyutlama olarak kalır. Eğer kaynaklandığı ögelerden, örneğin ücretli emek, sermaye vb.’den haberimiz yoksa, bu sınıflar da laftan ibarettir.”[23] Açıklanacağı gibi, Poulantzas, toplumsal formasyonu açıklarken, sınıfları tanımlarken Marx’ın bu sözlerini - yaklaşımını dikkate almıştır.

Poulantzas’ta sınıf ve ‘alan’ ayrımı

Sınıflarla sınıf mücadelesinin aynı şey olduğunu belirten Althusser’in sınıfı kavrayış tarzı Poulantzas’ın yapılarla toplumsal ilişkileri ayırarak oluşturduğu sınıf yaklaşımının temellerini atmıştır. Althusser’in yolundan ilerleyen Poulantzas, yapılar ile toplumsal ilişkiler arasında yaptığı ayrımın hayati olduğunu belirtir ve şöyle der: “Ekonomiciliği toplumsal sınıfları, salt ekonomik düzeye indirgemeye yönelten, özellikle, yapılar ile toplumsal ilişkilerin, ekonomik düzeyde birbiriyle karıştırılmasıdır. (...) Gerçekte bu indirgeme; “üretim ilişkileri” ile “toplumsal üretim ilişkileri” deyimlerinin benzeşikleştirilerek kullanımının sonucu olan karışıklığa dayanmaktadır. (...) Yani ekonomik görüşte toplumsal sınıflar, toplumsal üretim ilişkileri gibi, salt üretim ilişkilerine indirgenir”[24] Poulantzas, ardından aslında Marx’ın da toplumsal üretim ilişkileri ile üretim ilişkilerini –en azından aynı kelimelerle ifade ederek– ayırmadan kullandığını, ancak derin bir okuma gerçekleştirildiğinde ayrımın fark edilebildiğini söyler. Daha sonra da toplumsal üretim ilişkilerinin sınıf ilişkileri olduğunu kaydeder ve sorunun çözümü için yapılar ile toplumsal ilişkilerin ayrılmasının şart olduğunu tekrarlar.[25]

Poulantzas, bu sayede, sınıfın tanımlanmasında ekonomi belirleyendir derken kendi yapılar ve toplumsal ilişkiler ayrımını da reddetmemiş; sınıf tanımlamalarında ‘üretim ilişkileri’ kavramını değil ‘toplumsal üretim ilişkileri’ni kullanmıştır, dolayısıyla ekonominin sınıfta belirleyen olmasına da indirgemecilikten uzak, teorik bir anlam katmıştır. Böylece sınıfın sınıf mücadelesiyle aynı şey olduğunu ortaya koyan ilişkisel bir teori alanı yaratmanın imkanlarını yaratmış, yapılar alanının geriliminden kurtulmuştur. Sonuç gerçekten verimli ve dikkate değerdir: “Toplumsal ilişkilerde, üretim ilişkileri; toplumsal üretim ilişkileri demektir, ancak burada “toplumsal” politik ilişkilerden ve “toplumsal” ideolojik ilişkilerden kesinlikle sözetmek gerekir. Bu toplumsal ilişkiler, sınıf ilişkileri olarak, kendilerini politik ve ideolojik yapıların olguları biçiminde ortaya koyar.”[26] Bu ayrımı, ikinci soyutlama aşaması (soyut somut) şeklinde düşünerek sonuca ulaşmak mümkündür. Poulantzas buradan yola çıkarak üretim ilişkilerinin ücretli emekle sermaye arasındaki ilişki olduğunu belirtir ve sınıfın kesinlikle bunları kapsamadığını söyler. Aynı zamanda bu kapsamamanın deneysel gerçekliğe dayanmadığına, tamamıyla sınıf kavramı bağlamında yapıldığına da –herhangi bir yanlış anlamaya karşı– özellikle dikkat çeker.

Ancak, Poulantzas, deneysel bağlamda hareket etmediğini özellikle vurgulayarak, yanlış anlamanın konusu olmaktan kurtulma yönünde gösterdiği duyarlılığı bir başka açıdan pek göstermez. Yapılar ile toplumsal ilişkiler alanı arasında yaptığı teorik ayrımları, kategorik boyutlara ulaştırarak belki deneyselci olmaz ama bizzat deney ve eylem gibi fiillerin gerçekleştiği alandan teori alanına geçişi sağlayan bir kapı açma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. “... toplumsal ilişkilerin en geniş anlamda ifadesi olan sınıf kavramı ile yapıların en geniş anlamlı kavramları arasında kuramsal türdeşlik ...[27] bulunmadığını söyleyen Poulantzas’ın, söz konusu türdeşlik reddi, bilgi ile gerçek arasında türdeşlik bulunmaması tarzındaysa kati olarak problemlidir. Sınıf vb.’nin yapı ile bu tarz bir kategorik ayrıma tabi tutulması, sınıfın gerçek dünyaya ilişkin –gerçek dünyayla ilişkili– algılanıp algılanmadığı sorusunu yeniden gündeme getirir. Dolayısıyla, “yoksa pratiğin içinde anlaşılmış bir sınıf mı benimseniyor?” kaygısını ortaya çıkarır.

Zaten, Poulantzas’ın ‘sınıf uygulamaları’ deyişiyle anlattıkları bilimle politikanın ilişkilendirildiğine dair önemli semptomlar içermektedir: “Toplumsal sınıflar yapısal kerteleri değil, toplumsal ilişkileri kapsarlar: bu toplumsal ilişkiler sınıfsal uygulamalarca oluşturulurlar, bu demektir ki toplumsal sınıflar ancak sınıf uygulamaları çerçevesinde kavranabilirler.”[28] Toplumsal ilişkiler uygulamalar aracılığıyla kavranabilir vurgusu kitap boyunca sık sık tekrarlanır. Adeta, toplumsal sınıflar ‘uygulamalar’ olarak tanımlanan bir üçüncü alan tarafından sınırlanmaktadır ve bu alan tüm diğerlerinden ‘çok daha fazla’ gerçeğin içinde yüzmektedir. Tekrarlamak gereklidir: Poulantzas, ayrımlarını bilgi düzeyinde tutamayarak birçok kez gerçekle ilişki içine giren tarihselci şemaya mağlup olmuştur.

Bununla beraber, Poulantzas’ın yapılar ile toplumsal ilişkiler alanı arasında kuramsal türdeşlik bulunmadığı iddiasının tüm teorisine sindiği söylenemez. Aksine Poulantzas, birçok yerde, iki alan arasındaki ilişkileri de bir belirleme anlayışı temelinde açıklar. Poulantzas, yapılarla toplumsal ilişkiler arasında yaptığı ayrım sonrasında yapıların belirleyen olduğunu tereddütsüz belirtir: “Her düzeyde farklı sınıf uygulamalarının çatışmacı niteliği, –sınıflar “mücadelesi”– ve sınıfların varoluşları, yapısal ilişkilerin sonucudurlar; yapısal çelişkilerin toplumsal ilişkiler içinde büründüğü biçimdirler...”[29]

Ayrıca, Poulantzas’ta yapılar ile toplumsal ilişkiler alanı arasındaki ayrımın tamamen bilgi nesneleriyle, bilgi düzeyinde yapıldığını belirten esaslı metinler de mevcuttur. O, her ‘alan’ın (yapılar alanı – toplumsal ilişkiler alanı) kendine özgü kavramlarıyla tanımlanması, o kavramlarla yeni bilgi nesneleri yaratılması gerektiği üzerinde durur: “Çeşitli sınıfların uygulamalarının çatışmalı ilişkilerinin, sınıflar arası “mücadele” alanının, bilimsel incelenimi; toplumsal – ekonomik ilişkilerde olsun –ekonomik mücadele– , toplumsal-politik ilişkilerde olsun –politik mücadele– , toplumsal-ideolojik ilişkilerde olsun –ideolojik mücadele– , özellikle sınıf “çıkarlarına” ve “iktidara” ilişkin özgün kavramları yani, yapıların inceleniminde kullanılamayacak olan kavramları gerektirir.”[30] “...üretim ilişkileri ekonomik sınıf mücadelesi ile eşdeğer değillerdir, yasal – politik Devlet üstyapısının ve ideolojik yapıların politik ya da ideolojik sınıf mücadelesi ile eşdeğer olmamaları gibi. Çünkü, ne üretim ilişkileri, ne ideolojik dil, ne de Devlet aygıtı sınıf değildirler.”[31]

Poulantzas, yaptığı saptamalardan hareketle, yapılan yanlışı bütün berraklığıyla şöyle açıklar: “Politik ve ideolojik düzeyler sınıf mücadelesiyle yani uygulamayla eş tutulmaktadır ki, bu da yasal – politik Devlet yapısının ve ideolojik düzeyin yok olması ile sonuçlanır: ekonomik düzey ise yapı ile bir tutulur ki, bu da ekonomik sınıf mücadelesinin yok olmasını içerir.”[32]

Poulantzas’ın söz konusu analitik yaklaşımları, “konjonktür”ün incelenmesini mümkün kılar. Burada bahsedilen konjonktür, belirli bir toplumsal kesit, süreç içinde ayrıntılı ve parantez içine almalarla yapılabilecek bir incelemenin imkanları anlamına gelir. Aksi durum (böyle bir imkanı reddetmek, görmezden gelmek) bizi sürekli ontolojik materyalist savunma sınırlarında bırakarak bilim içi ilerlemeyi imkansız hale getirir.

Poulantzas’ın ontolojik materyalizmden öteye geçerken baz aldığı kişi Lenin’dir: “Lenin’de konjonktür kavramı sınıf mücadelesi ve sınıf uygulaması alanına yerleşmiştir.”[33] Bu söz, şöyle anlaşılmalıdır: Konjonktür, an olarak sınıflar alanına yerleşemez, bu belli bir bağlamda tarih bilimi içinde yer bulması gerektiğini de yadsımaz. Yani, sınıf mücadelesi ile sınıf uygulaması alanları sırasıyla bilgi ve gerçek düzeylerindedir, Lenin’de bu iki düzeyde de varolan konjonktür mevcuttur. Ama, bunlar kategorik olarak birbirinden ayrıdırlar, biri adına diğerinin reddedilmemesi gerekmektedir. Mesela Lenin’in zayıf halkası, tamamen politik içerikli olabilir, ama tarih bilimi içinde de yer bulmalıdır ve bulur ama iki düzeyde tamamen farklı doğaya sahip iki unsur olurlar. Poulantzas da bu ayrımın farkındadır, Lenin’in sosyal sınıflara ilişkin incelemelerine bütünlüklü bakıldığında, “açık ve doğrudan eylemin, politik düzeyde, sınıfların varoluşunun doğrulanması demek olmadığını görüyoruz” der.[34]

Wood’un ‘alan’ ayrımı temelli eleştirisi

Yapılar – toplumsal ilişkiler ayrımı Wood’da bulunmamaktadır. Ama bu ayrımı temel alan bir okuma yapıldığında Wood’un toplumsal ilişkileri yapıları belirler konuma getirdiği saptanabilmektedir. Wood şöyle der: “Üretici güçlerin gelişmesinin kesinlikle “nötr” olmayıp, sınıfsal gereklere ve çelişkilere göre belirlendiği, Komünist Manifesto’nun özdeyiş havasındaki anlatımında bile açıkça dile getirilmiştir.”[35] Wood, Marx’a göre ekonomik alanın sınıfsal sömürü ilişkileriyle yoğrulduğunu belirterek ekonomik alanın teknik gibi herhangi bir nötr şey tarafından belirlenmediğini kaydeder ve ekonomik alan da sınıfsal ilişkiler tarafından belirlendiği için ekonomi ile diğer toplumsal alanlar arasında ilişki olduğunu belirtir. Wood’un yaptığı, üretici güçlerin nötr olmadığından hareketle –üretici güçlerin doğalcı bir tanımından kurtulmak için– sınıf mücadelesinin üretici güçleri belirlediğini, yani ilişkiler alanının yapılar alanını belirlediğini söylemektir. Ekonomik düzeye katılan sınıfsal ilişkiler sayesinde, ekonomik düzeyin diğer alanlarla organik ilişkisi kurulmaya çalışılmaktır; oysa ekonomik düzeyde üretici güçler ve üretim ilişkileri vardır ve onu sınıfla ilişkilendirmek, öncelikli değil ikincil bir sorun olmalıdır.

Wood bu sonuca maddi üretimin toplumsal olduğu tezinden hareketle varır, yani önemli bir noktada duyduğu kaygı onu ‘yanlış’ noktalara götürür. Maddi üretimin toplumsal olduğu elbette kabul edilmesi gereken bir şeydir. Bununla beraber, bu kabul, üretici güçlerle üretim ilişkilerinden oluşan ekonomik düzeyin “büyük kurtarıcı” sınıf olmadan nötrleştiği, toplumsal olamadığı anlamına gelmemektedir. Wood, burada da Laclau’nun eleştirdiği ve açığını bularak üstüne yüklendiği problemli Marksist anlayışların içinde kalmaktadır.

Bu arada, Wood’un dikkat çektiği yapılarla sınıf mücadelesi arasında Hirst ile Hindess’in yaptığı kategorik ayrım gerçekten de yapılar ile toplumsal ilişkiler alanı tanımlamasının varması mümkün olan tehlikeli noktaya işaret etmektedir ve dikkate alınmalıdır. Üretim tarzının yapısal belirlemeleriyle tarihin birbirinden ayrı tutulması gerektiğini belirten bu yazarlar, toplumsal ilişkiler alanını olumsallık dünyasında tanımlamaktadır. Yani sınıf tanımlamaları tamamen olumsal olmaktadır, gerçeğin nüveleriyle yoğrulmaktadır. Üstelik bu teori düzeyinde gerçekleşmektedir.[36]

Poulantzas’ın ‘alan’ teorisi merkezli yaptığı tercümeler

Poulantzas, Marx’ın politik yazılarındaki anlam karışıklığı gibi gözüken şeylerin bahsettiği çifte kuramsal statüden (yapılar – toplumsal ilişkiler) kaynaklandığını belirtir ve Marx’ı yeniden tercüme eder: “Marx bize bir sınıfın ekonomik mücadele düzeyindeki varlığının sorunsal olduğunu söylerken, bundan sınıf kavramının sadece toplumsal ilişkiler ile ekonomik yapılar arasındaki ilişkiden yola çıkılarak oluşturulamayacağını anlamak gerekir: sınıf kavramının içeriğinde sınıf uygulamalarının –sınıf mücadelesinin– toplumsal ilişkilerin bütünlüğü, yapısal düzeylerin bütünlüğünün sonuçları olarak yer alır.”[37]

Poulantzas, sınıfı her üç düzeyin de sonuçları olarak ele alan yerinde yaklaşımından yola çıkarak tarihselcileri de amansızca eleştirir. Onların yapı olarak ele aldıkları ekonomik düzeyin karşısına politik ve ideolojik düzeyleri, yapılar değil de salt sınıflar mücadelesi çerçevesinde koyduklarını, bundan hareketle tarihsel süreci politik – ideolojik yapılarca harekete geçirilen bir tür ekonomik yapılara dayandırdıklarını belirtir. Bu yaklaşıma karşı Lenin’in “ekonomiyi tepeden yönetmek” sopasını eline alır.[38]

Poulantzas devam eder: “Marx politik sınıf mücadelesi üzerinde ısrar ile durmuşsa da, bu hiçbir biçimde sınıfların politik düzeyde tarihsel olarak belirlendiklerini göstermez, “kendiliğinde (doğallığında) sınıf” ve kendi için (oluşturulmuş) sınıf” formülleri; bir özvaroluş süreci ve ekonomik yapıları “eyleme geçirmek” açısından Hegelci bulanık birer anı olmaktan öteye geçemezler.

“Özellikle de bu formüller, bir ekonomik yapının –ki içinde toplumsal sınıflar her şeye karşın esrarengiz “kendiliğinde sınıf” formülü ile birlikte olarak yer almışlardır– politik – ideolojik sınıflar mücadelesi tarafından “eyleme geçirilmesi” anlayışına izin vererek saçma bir tarihselci şemanın bekçiliği durumunu sürdürmüşlerdir. Gerçekte, Marx’ın politik sınıf mücadelesine toplumsal ilişkiler içinde verdiği rol Devlete yapıların içinde verilenin benzeridir ve aynı politik statüye girer.”[39] Yani Poulantzas, devlet gibi politik sınıf mücadelesine de üstbelirleme misyonu yükleyerek “politik sınıf mücadelesi tarihin motorudur” tanımını anlamlandırır.[40]

Poulantzas, daha sonra, şiddetle reddettiği ‘kendi için sınıf’ kategorisi yerine ‘seçik sınıf’ı geçirir: “Gerçekte, Marx’ın, bu kez bir toplumsal oluşuma ilişkin olarak ortaya koyduğu gerçek sorun; bir sınıfın, bir toplumsal oluşumun bünyesinde, - toplumsal güç olarak – özerk ve seçik bir sınıf biçiminde varolabilmesinin ancak o sınıfın ekonomik varlığının, üretim ilişkileri ile bağlantılarının o toplumsal oluşumdaki diğer düzeylere özgül olarak yansıması ile olası olabileceğidir.”[41] Sınıfın ‘tam’ anlamıyla sınıf olması sürecini ise ‘sınıfın bilinçlenmesi’ yerine “yeterli etkinlikler”le açıklamayı tercih eden Poulantzas’ın, verdiği örnekler ve bir sınıfın sınıf olması yönündeki vurguları, hem şiddetle eleştirdiği tarihselci kategorilerden (kendi için sınıf, kendinde sınıf, sınıf bilinci)[42] hem de Laclau ile simgelenebilecek ideolojist – üstyapısalcı söylem teorisinden ayrıştırılmaya muhtaçtır. Ama belirtmeli ki yine de Poulantzas kimi önemli ayrıştırmalar yapmış ve hasımlarını rahatsız etmeyi başarmıştır.

Laclau’yu ürküten gerçek

Poulantzas’ın sistemi, Laclau anlayışından ayrıştırılmaya muhtaç tüm unsurlarına rağmen yine de post-Marksistler için kabul edilemezdir. Hatta Althussercileri gittikçe büyüyen çıbanın besisini aldığı yer olarak gören Wood bile Poulantzas’ı Marksizm dışında görmediğini söyler. Çünkü, ekonomi düzeyinin teorik edinimini gerçekleştirmekte büyük oranda başarılı ve tutarlı olan Poulantzas, her an üstyapının ekonomik düzey tarafından belirlenmesinin nüvelerini ortaya koyabileceği için post-Marksistler açısında korkunç bir düşmandır. Laclau, bu nedenle, teorik tutarlılığını övdüğü ve bazı noktalarda benimsediği Poulantzas’ı, eleştirel analitik bir okumaya tabi tutar. Üstelik, Poulantzas’ın kendisine ‘en yakın’ olduğu noktalarda bu eleştirisini gerçekleştirir, çünkü bu yakınlık aynı zamanda Laclau’nun idam fermanı anlamına da gelebilecek niteliktedir.

Laclau, Poulantzas’ın sınıf tanımını ele alır ve önce Poulantzas’tan bir pasaj aktarır: “Bir sınıf ancak, üretim ilişkileriyle, ekonomik varlığı ile bağlantısı özgül bir varlık şeklinde başka düzeylere de yansırsa, toplumsal formasyonda toplumsal bir güç olarak, ayrı ve özerk bir sınıf olarak ele alınabilir.” Bu alıntıdan yola çıkan Laclau haklı olarak “özgül varlık”ın ne olduğunu sorar ve yine Poulantzas’ın cevabını aktarır: “Bu varlık, üretim ilişkileriyle ilişkilerin, üretim sürecindeki yerin geçerli etkilerce (pertinent effects) başka düzeylere yansıtılmasıyla ortaya çıkar.” Bu sefer yeni bir şey daha ortaya çıkmıştır; “geçerli etkiler.” Laclau, bunun tanımını da Poulantzas’tan alarak yoluna devam eder: “Geçerli etkilerle şunu anlatmak istiyoruz; üretim sürecindeki yerin başka düzeylerde yansıması yeni bir öge oluşturur: Bu yeni öge, bu düzeylerin bu ögeler olmaksızın göstereceği tipik çerçeve içine sokulamaz.” Poulantzas’ın mantık zincirini aktaran Laclau, bu akıştan çok ciddi sonuçların çıkamayacağını belirterek, ekonomik mücadelenin egemenliğinin siyasi mücadele alanında ‘geçerli etkiler’in yokluğu anlamına gelmeyeceğini söyleyen Poulantzas’a çatar ve ‘geçerli etkiler’in, bir süre sonra geçersiz hale sokulduğunu dile getirir. Yani, kendine uygun şeylerin altyapıyla ilişkilendirilmesinden rahatsızlık duyar.

Ulaşmak istediği hedefe doğru giderken önemli bir engelle karşılaşan Laclau’nun sıkıntılı hali açıkça göze çarpar ve bunun iki nedeni vardır: Öncelikle Poulantzas’ın tanımlama zinciri başından sonuna kadar ekonomik düzeyin belirleyiciliğini vurgulamak ve kabul etmek üzerine kuruludur. İkincisi, Poulantzas, ‘geçerli etkiler’le tanımladığı özgül sınıfın, ekonomist politikaların hakim olduğu bir an’da varolmadığını belirtemeyeceğimizi belirterek, önemli bir ayrım yapmıştır. Politik düzeyi, bilim içi politik düzey ile politikanın kendisi arasında kategorik fark tanımlayarak ortaya koymuştur. Poulantzas, kitabının çoğu yerinde bu ayrımı gözden kaçırmasına rağmen öyle görünüyor ki belki de en önemli saptamalarından birini yaptığı bir pasajda bunun altını özenle çizmesi, doğal olarak, Laclau’yu en çok rahatsız eden noktalardan biri olmuştur. Poulantzas haklıdır: ‘Geçerli etkiler’, elbette yaşanan politik an’da hakim olan politikalarla ilgili değildir. Bilgi alanının içinde, ilişkiler alanında yer alan bir kavramlaştırma çabasıdır.[43]

Yapılar – toplumsal ilişkiler alanı ayrımı, Laclau’nun güçlü teorik sorularından çoğunu anlamsız kılacak güçtedir. En başta da ekonomi indirgemeciliğinden gücünü alan Marksizmi alt etmeye dönük soruları - saptamaları Poulantzas’ın tokadından nasibini alır. Laclau şöyle sorar: “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya “Önsöz”de, tarihsel sürecin sonucunun yalnızca üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkiyle açıklanması şaşırtıcı değildir; ayrıca sınıf mücadelesinin bu tabloda hiç yer almayışında da şaşırtıcı bir şey yoktur. Bütün bunlar Hegelciliğin ve metafizik düşüncenin temel öncülleriyle pekala uyum içindedir.”[44] Laclau burada, Marx’ın ekonomi disiplini içi çalışmalarını Hegelci ilan etmektedir. Kendisi, tüm belirlenmişlikleri Hegelcilikle özdeşleştirdiği ve olumsal dünyasını tehdit eden her unsuru totolojik diye nitelediği için bu çok normaldir. Laclau’ya sınıf tanımlamaları alanının yapılar alanı olmadığı temel çıkarsamasından yola çıkılarak cevap verilmelidir. Sınıf mücadelesinin tabloda yer almayışını payanda yapmaya çalışan Laclau’ya sınıf’ın orada olmaması gerektiğinin gösterilmesi onu şiddetle eleştirdiği indirgemecilerin yanına gönderir. Laclau’yu ayakta tutan önemli tutamak noktalarından biri, sınıf mücadelesinin ekonomik düzey tablosunda aranmaması gerektiği ortaya koyularak çökertilebilir.

Üstyapısalcı sınıf tanımlamaları

Balibar, sınıf tanımlamalarının üstyapıda yer almasının kaynağının Marx’a kadar uzandığını belirtir. Marx’ın sosyalizmi ve komünizmi üretimle değil dağıtımla tanımlayıp “herkese emeğine göre, herkese ihtiyacına göre” demesinin ütopik sosyalistlerin dünyasına paradoksal olarak katkıda bulunduğunu belirtir. Balibar’a göre ütopik sosyalistlerin yolundan, Marx’ın bazı yaklaşımlarından da destek bularak ilerleyenlerin sayısı çok fazladır.[45]

       Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da üstyapısalcı sınıf anlayışlarının tutarlı oldukları takdirde sınıf reddine varacağını ortaya koymak için Laclau’yu ele almak yerinde olacaktır. Laclau, üstyapısalcı kavrayışının tutarlılığı gereği altyapıda sınıfın hakim olması vb. tezleri önemsememekte, hatta, tüm ‘belirleme ilişkisi taşıyan tanımlamalar’ı ‘sınıfı ekonomide tanımlayan anlayışlar’ olarak anlamaktadır.

Laclau, ilk etapta (yani Hegemonya ve Sosyalist Strateji kitabından önce İdeoloji ve Politika’da) Althusser’in üstbelirlemeyle ekonominin belirleyenliğini terk etmesi tarzında her şeyin sınıfsal olmadığını ama sınıfsallık tarafından üstbelirlendiğini belirterek sınıfsallığı ve sınıfın kendisini terk eder. Laclau, sınıf indirgemeci yaklaşımlara karşı şu iki tezi öne sürer: “1- Sınıf mücadelesi ancak, sınıfları sınıflar olarak kuran mücadeledir. “ – Sonuç olarak, her çelişki sınıf çelişkisi değildir, fakat her çelişki sınıf mücadelesi tarafından üst belirlenir.”[46]

        Birinci önermede, sınıfları sınıf olarak kuran mücadele sınıf mücadelesi olarak tanımlanarak yapılmak istenen ‘sınıf mücadelesi olarak kurulmayan bir mücadelenin sınıf mücadelesi olmayacağı’nın yolunu açmaktır. İkinci tez de, bu yolun açılması için sınıfın belirleyenliğinin üstbelirlemeye atılması aracılığıyla ‘her çelişkinin sınıf çelişkisi olmadığı’nı gösterme çabasıdır.

Laclau sınıf mücadelesini sınıfları sınıf olarak kuran bir mücadele olarak algılamaktadır. Bu algılamaya bağlı olarak, sınıfların kendilerini sınıf olarak ortaya koymadığı mücadeleler sınıfları içermeyen mücadeleler olarak nitelendirilmektedir. Sınıf mücadelesi olarak bahsedilebilecek şeyler sendikal mücadeleye geriletilirken, toplumsal mücadelelerin her zaman gerçekleştiği halk – devlet çatışması ise sınıf dışı’laştırmaktadır.[47] “Laclau’ya göre, toplumsal sınıflar, üretim tarzı çerçevesinde ortaya çıkan toplumsal üretim ilişkileri ve bu ilişkiler vasıtasıyla kuruldukları için, üstyapıda ortaya çıkan siyasal ve ideolojik ilişkiler çerçevesinde yeniden kurulmazlar. Toplumsal sınıfların tersine, halk, toplumsal egemenlik sisteminin siyasal ve ideolojik ilişkileri içinde yer alıp, bu ilişkiler çerçevesinde biçimlendiğinden, toplumsal sınıfları içermesine karşın, bu sınıfları aşan bir kavramdır. Bu çerçeveden bakıldığında, sınıf çelişkisi, toplumsal üretim ilişkileri içinde “egemen” bir çelişki olarak karşımıza çıkarken; egemen blok ile halk arasındaki çelişki, siyasal ve ideolojik düzeyde “egemen” bir çelişki olarak karşımıza çıkar.”[48]

Laclau’nun bu yaklaşımına iki açıdan bakılmalıdır: Birincisi, Laclau sınıfı üretim ilişkileri alanına sıkıştırmakta, onun varoluşunu sadece orada görerek egemen yapmaktadır. Üstyapıda ise -sınıfları içerse bile- sınıfı aşan bir halk tanımlamaktadır; böylece sınıfı üstyapıdan kovmaktadır. Laclau’nun bizzat kendisi sınıfı dar bir anlamanın konusu yapmakta, üstyapıyla ilişkisizleştirmektedir. Sınıfı üstyapıdan kovan Laclau, sınıfın ‘kendi için sınıf’ olması üstyapıda gerçekleştiği için bunu açıkça reddetmektedir. İkincisi; Laclau böylece Marksistlere, ekonomist bir anlayışla tanımlanmaya çalışılan bir sınıfın içeriğinin üstyapıda sınıfın oluşumunu açıklayamayacağını, dolayısıyla sınıfın reddedileceğini –karşı cepheden de olsa- göstermiş olur. Ayrıca, an’da gerçekleşen politikada sınıfları aramanın anlamsızlığını ortaya koyar. Ancak bu ortaya koyuş üstyapıyı olumsal yaparak, an’daki politikanın yapısına büründürerek gerçekleşir.

Laclau, İdeoloji ve Politika’da bu ayrımı yaptıktan sonra sınıf çelişkisinin halk – egemen blok çelişkisini, sınıfsal ideolojilerin de sınıfsal olamayan ideolojileri üstbelirlediğini belirterek şöyle der: “Her sınıf ideolojik düzeyde hem sınıf olarak hem de halk olarak mücadele eder; daha doğrusu, kendi sınıfsal çıkarlarını halkın çıkarlarının tamamı gibi sunarak ideolojik söylemine uygunluk vermeye çalışır.” Laclau, İdeoloji ve Politika’da hala sınıfın belirlemesinden tam olarak kopmamıştır, bunu Hegemonya ve Sosyalist Strateji’de yapacaktır. Kendi çıkarlarını halkın çıkarları gibi gösteren bir sınıftan bahseden İdeoloji ve Politika’nın Laclau’su, üstyapıda sınıfın olmadığı yönündeki tezinde kararlı olmadığını göstermekte, sınıfı yine üstyapıya sokmaktadır.

Laclau’nun sınıfsal olmayan mücadelesi “ekonomi-dışı zor” gibi, kategorik olarak reddedilmelidir. Bu reddedişin tutarlı olması, sınıfsal olmayan ideolojilerin sınıfa eklemlendiğini kabul ederek değil sınıfsal olmayan tek bir ideolojinin bile bulunmadığını göstererek yapılmalıdır.

Laclau’da sınıfı sınıf olarak kuran mücadelenin politik düzeyde gerçekleşmesinden, dolayısıyla altyapıda varolan çelişkilerin sınıf mücadelesi anlamına gelmemesinden açılan yol üstyapısal saptamalara gider. Tersten söylersek, sınıfı üstyapıda gören anlayışlar da sınıfın üstyapıdan kovulduğu Laclau tarzı üstyapısalcılığa gider. Hatta birçok ara sınıf üstyapıda verdikleri mücadeleyle kurulur, altyapıyla ilgisizleşir, dolayısıyla sınıf olmaktan çıkar. Mesela küçük burjuvazi artık üstyapısal bir varoluşa sahiptir.[49]

Laclau’nun tanımlayarak ayrıştırdığı ‘birinci antagonizma’ ile ‘ikinci antagonizma’ üstyapısal sınıf tanımlamalarına teorik imkan yaratacak niteliktedir.[50] Laclau’ya göre birinci antagonizma soyut üretim tarzı düzeyinde anlaşılabilir (işçi sınıfı – burjuvazi) ikinci antagonizmalar ise somut toplumsal formasyon içinde anlaşılabilir (küçük burjuvazi). Laclau’ya göre birinci antagonizmaları ele almadan kapitalizmi düşünmek mümkün olmazken, ikinci antagonizmalar ele alınmasa dahi kapitalizm anlaşılabilir. Oysa, küçük burjuva kavramını düşünmeden kapitalist kavramını düşünebiliyor olmamız, işçi kavramını düşünmeden düşünemiyor olmamız belirleme ile ilgilidir; yoksa ikinci antagonizmaların ekonomik karşılıkları olmamasıyla değil!

Laclau, halk – devlet karşıtlığı üzerine kurulan devrimci mücadeleyi de sınıf - dışı ilan etmektedir, ya da, bir başka deyişle, sınıfı bu mücadelede üstbelirleyen yapmaktadır. Laclau’ya göre, daha geniş alanları kapsayan mücadeleler haliyle sınıf mücadelesi olmamaktadır, sadece bu mücadelelerin içinde sınıflar bulunmaktadır. Halk tanımlamasının üretim ilişkileri düzeyinde bulunmaması[51] nedeniyle, halk – devlet karşıtlığına dayanan mücadeleler de üstyapıda geçer ve altyapıya bağlı değillerdir. Yani, Laclau, üstyapılar alanını gerçek dünya ve gerçek dünyada verilen mücadeleyle bir görmektedir. Gerçek dünyada varolan halk’ın, üretim ilişkileri alanında bulunmaması nedeniyle sınıfsal olmadığını, dolayısıyla üstyapıda hayatımızı yaşadığımızı öne sürmektedir. Böylece, sınıf altyapıya (üretim ilişkilerine) atılarak orada görülmekte ve bu ‘yanlış’ saptama üzerinden sonuca gidilmektedir. Laclau karşısında tutarlı olan bir Marksizm, söz konusu yaklaşıma prim vermemek için teorik olarak sınıfların belirlenmesinde de ekonominin her kertede belirleyici olduğu üzerinden hareket etmeli, herhangi bir ‘son kerte’ veya ‘üstbelirleme’ye yaşam olanağı tanımamalıdır. Bu belirleme ilişkisinin indirgemeci olmaması için de Poulantzas’ın ‘alan’ ayrımları dikkate alınmalı, halkın yanı sıra sınıfı da, klasik bir şekilde ekonomik düzeyde aramanın problemli olduğu belirtilerek sınıfın yapılar alanında değil, yapıların belirleyiciliğindeki toplumsal ilişkiler alanında yer aldığı ısrarla vurgulanmalıdır. Bu vurgu temel alınarak halk ve sınıf ekonomide aranmalıdır.

Laclau’nun mantığının özeti şöyledir: “Eğer üretim tarzı soyut düzeyinde sınıf çelişkisi egemen çelişkiyse, toplumsal formasyon düzeyinde de halk / iktidar bloğu çelişkisi eğemen çelişkidir.”[52] Poulantzas ise tam tersini, toplumsal ilişkiler düzeyinde her çelişkinin bir sınıf çelişkisine indirgenmesi ve her ideolojik öğeye sınıfsallık yüklenmesini savunur. “Toplumsal sınıflar ekonomi düzeyine hapsedilip, ideoloji – politika “ulus – halk”a havale edildiğinde, sınıfların bizatihi varlığından kuşku duymaya başlamak, artık atılması çok da güç bir adım değil”dir.[53]

Weber'de de Laclau’ya benzer bir sınıfı altyapıya koyma anlayışı vardır. Tek fark halk yerine statü kümelerini yerleştirmesidir: “Weber’in gerçekte belirlediği gibi, sınıflar malların üretimi ve ele geçirilmesi bakımından katmanlaşmakta, statü kümeleri de tüketim bakımından katmanlaşmaktadır. Daha kesin bir dille, sınıfınıza mensup olanlar üretim, dağıtım ve değişim süreçlerinde sizin bulunduğunuz yeri paylaşanlardır; statü – kümelerinizin üyeleriyse, yaşam üslubunuzu ve toplumsal değer ve prestij bakımından sizin görece konumunuzu paylaşanlardır.” Runciman, Weber’in ayrımını benimseyerek açıkladıktan sonra asıl rahatsızlığın sınıfın üstyapıda tanımlanmaya çalışılmasından geldiğini belirtir:“ “Sınıf” sadece toplumsal bir tabakalaşmanın genel bir deyimi olarak kullanılmanın yanı sıra, aslında kastedilen statü olduğu bağlamlarda da kullanılır.”[54] Weber’i benimseyerek anlatan yazar, “Mesela ekonomik sınıf, Amerikalı zencilerin oy verme davranışında çok az farklılık yaratıyor”[55] der ve rahatsızlığını örnekleyip sadece ekonomik sınıfsal sorunları sınıf dahilinde algıladığını gösterir.

Wood ise, halk ittifakı gibi unsurlarla sınıfın sulandırıldığını düşünmekte, halkı reddederek çözüm bulmaya yönelmektedir. Kendi bakış açısından hareketle Poulantzas’ın bir post-Marksist değil ama onların ilk müjdecisi olduğunu söylemektedir. Wood, tüm bunları söylerken tutarlı hiçbir karşı tez ortaya koymamanın yanı sıra bir türlü savunularının mantıksal sonucu olan, ‘sınıfın ekonomik düzeyde varolduğu’ saptamasını da açıkça dillendirmemektedir. Wood, sürekli sömürü ilişkisine dikkat çekerek, bu ilişkinin göz önüne alınmadığını ifade edip eleştiri yapmakta ama sömürü ilişkisini nasıl tanımladığını da net bir şekilde ortaya koymamaktadır.[56]

Wood, Laclau’nun sınıfsal olmayan ideolojiler yaklaşımına muhalefetinde de yaklaşımı gereği yetersiz kalmaktadır. Çünkü ‘halk’ gibi unsurları sınıflar üstü algılayan Laclau’ya karşı kendisi de halk’ı sınıf-dışı kabul ederek cevap vermeye çalışmakta, halk olgusunun kendisini reddetmeye varmaktadır. Doktriner bir şekilde, ‘yanlış’ olan tüm unsurları Mao’nun Batı’ya aktarılması diye algılayan Wood, Çin’e hak veren Batılı düşünürleri eleştirmektedir.[57]

Wood, tarihi o kadar doktriner anlamaktadır ki, kendi anlayışına uymayan her tarihsel gelişmeyi, bir ‘olmaması gereken’, bir çeşit ‘zorunda kalma’ olarak nitelendirmektedir. Dolayısıyla, Laclau’nun Wood’un anladığı tarzdaki Marksizme yönelik eleştirilerinin büyük bir bölümünün tutarlı – teorik içeriğe sahip ve yerinde olduğu bir kez daha belirtilmelidir. Wood şöyle demektedir: “...büyük devrim hareketlerinin, tarihsel koşullar nedeniyle, iktidar mücadelesini ön plana çıkarmak, hatta bir bakıma, özellikle de Çin örneğinde, başlıca mücadele etkenleri olarak “halkı” ya da “kitleler”i işçi sınıfının önüne koymak zorunda kaldıkları söylenebilir.”[58] Wood, kendi sınıfçı anlayışının işlerliğini koruması için iktidarın öne çıkarılmasının karşısında durmaktadır. İktidar öne çıkarıldığı takdirde belirli bir konjonktürde işçi sınıfından başka unsurları da dikkate almak, hatta öne çıkarmak gerekebileceğini bilmektedir. Oysa iktidar mücadelesini öne çıkarmak belirli dönemlerde yaşanan istenmeyen bir durum değil bir gerekliliktir. Çin örneğinde Wood’un anlattıkları ve bir çeşit olmaması gereken zorunlu durum yaşandığını kaydedişi tamamıyla bu kavrayışından kaynaklanan sınıfçılığını ortaya koyar niteliktedir. Wood, Laclau’nun kazandığı yerde söz konusu yaklaşımıyla kaybetmektedir. Kitle ve Halk terimlerini kullanmayı bile reddedecek denli işçicidir.[59]

Wood, Poulantzas’la birlikte başlayan ve avrokomünizme giden yolun temel teorik nedenini de işçici bir perspektiften hareketle açıklar: “(...) temel karşıtlığın, emekle sermaye arasındaki sınıfsal ilişkilerden “halk”la egemen güç, yani devletçe örgütlenmiş iktidar bloğu arasındaki siyasal ilişkilere kaydırılmasıdır.”[60] Wood, böylece hem halk ve devlet arası karşıtlık gerçeğine gözlerini kapamakta, hem de emek – sermaye çelişkisinin ekonomik anlamında takılıp kalmaktadır. Halk ile devlet arası çelişkinin sınıfsal olmadığını veri almaktadır.

Laclau’nun, İdeoloji ve Politika kitabı boyunca en temel amacı sınıflar üstü ideolojik unsurların varolduğunu ve hegemonik gücü ele geçiren sınıfın ideolojisine bu unsurların eklendiğini ispatlamaktır. Zaten Poulantzas’ı da bu temelde eleştirir. Halk’ı sınıf-dışı kabul ederek reddeden Wood ise, onun için çok kolay bir lokmadır. Poulantzas, Wood’un aksine, ideolojinin sınıfsal olduğunu tutarlı - teorik bir şekilde ısrarla savunur ancak, bu savunusunun bazen doktriner biçimler aldığını da söylemek gereklidir, ama hiçbir zaman Wood’un nahifliği noktasına dek gerilemeyen bir biçim...

Wood YHS’yi (Yeni Hakiki Sosyalizm)[61] tanımlarken, dolayısıyla Laclau’yu eleştirirken şöyle diyor: “Bu akımın en belirgin özelliği, ideolojiyi ve politikayı her türlü toplumsal temelden, özellikle de her türlü sınıfsal dayanaktan kopararak özerkleştirmesidir.”[62] Wood, burada, Laclau ve Mouffe’un söylem alanı yaratarak ideoloji ve politikayı öne çıkardığı saptamasını en genel hatlarıyla ‘doğru’ yapıyor denebilir. Ancak, bu ayrım ve eleştiri YHS’nin durumunu teorik bir analize tabi tutmadığı sürece eksik kalmaya mahkumdur. Çünkü, Wood’un yukardaki saptamasında görüleceği üzere, YHS, hem altyapı’dan hem de sınıflardan üstyapıyı ayıran olarak görünmekte, altyapının belirleyenliğinin reddi ile sınıfların reddi arasında bir ayrılık görülmemektedir. Wood’un eleştirisi yapılar ile toplumsal ilişkiler arasındaki ayrıma ve buna dikkat ederek yapılacak bir eleştiriye daha baştan kördür. Wood’a göre ideolojik ve politik düzeyin ekonomik düzeyden ayrılması ile sınıf düzeyinden ayrılması aynı şeydir. Oysa, sınıfları toplumsal ilişkiler düzeyinde ele alarak; bu temelde Laclau’nun İdeoloji ve Politika’sının yapılar düzeyindeki ideoloji ve politikadan kaymalar gösterdiğini saptamak gerekmektedir.

Belirtmeli: Laclau’nun sisteminde politik düzey ile an’daki politika birbiri içine girmekte, an’daki olumsallık bilgi düzeyine geçmektedir. İlişkiler alanı da (sınıflar vb.), bu an’cı teorik yaklaşımın en kolay nüfus edebildiği alan olmaktadır. Wood’da ise yapılar – toplumsal ilişkiler alanı ve iki politika arasındaki ayrım konusunda problemli olduğu için eleştirileri Laclau’nun teorik yetkinlik seviyesine hiç ulaşamamaktadır.

Thompson’ın üstyapısalcılığı

Anderson, Thompson’ın tamamen üstyapısal ve söylemci olan sınıf tanımını onun dilinden aktarır: “Erkekler ve kadınlar belirli üretici ilişkiler içinde, kendi uzlaşmaz çıkarlarını farkettikleri ve sınıf şeklinde mücadele ettikleri, düşündükleri ve değer verdikleri için sınıflar doğar; demek ki, sınıfın oluşum düzeni, “verili” koşullar altında olsa da kendi kendini meydana getirmedir.”[63] Thompson burada ekonomik temeli veri koşullar olarak algılayıp, özgürleşmeye doğru yol alacak işçi sınıfının kendini oluşturmasından bahseder. Thompson’da verili koşullar kurtulunması gereken bir zincir haline geliverir ve işçi sınıfı bir anka kuşu gibi kendini külünden yaratır-yaratmalıdır. İdeolojik ve politik düzeyler ekonomik düzey gibi nesnel ve verili koşul değildir. Bu yaklaşım ‘Laclau yolu’na çoktan girmiştir.

Aslında Thompson’ın sınıf tanımı “aracı” kategorisiyle yakından ilişkilidir. Thompson’da “aracı” terimi, Anderson’ın belirttiği gibi garip bir iki zıt anlamlılığı içerir, “etkin girişimciye ve edilgin aracıya aynı zamanda işaret eder.”[64] Thompson’daki ‘aracı’ kategorisi zorunluluk alanı (altyapı) ile özgürlük alanı (üstyapı) arasındaki ilişkiyi sağlayan, her iki düzeyin özelliklerini barındıran melez, çifte ontolojik bir unsurdur. Mesela İngiliz işçi sınıfı “güneşin belli bir saatte doğuşu gibi ortaya çıkmamıştır. İşçi sınıfı kendi oluşumunda vardı.” Üstelik bu oluşum koşullanmaya olduğu kadar söz konusu aracılığa da borçludur. Erken İngiliz işçi sınıfı fabrika gelişiminin saf bir ürünü değildir, aksine işçi sınıfı oluştuğu kadar kendini oluşturmuştur.[65]

Thompson şöyle der: “Sınıf bazı insanların (miras olarak devraldıkları veya paylaştıkları) ortak deneyimleri sonucunda aralarındaki çıkar birliğini hissedip ve çıkarlarının kimliğini kendilerinin arasında eklemleyip bunu kendi çıkarlarından farklı (ve genellikle kendi çıkarlarına karşıt) çıkarlara sahip insanlara karşı ifade etmeye başladıkları anda oluşur. Sınıf deneyimi, genellikle, insanların kendilerini doğuştan veya daha sonra iradeleri dışında içinde buldukları üretim ilişkileriyle belirlenir. Sınıf bilinci bu deneyimlerin, gelenekleri, değer sistemlerini, fikirleri ve kurumsal biçimleri içeren, kültürel terimlerle ele alınma biçimidir. Deneyimin kendisinde bir belirlenme varsa da sınıf bilincinde yoktur...”[66] Thompson, böylece üretim ilişkileri düzeyinde belirleme ilişkisinin söz konusu olduğunu belirtmekle birlikte sınıf bilincini bunun tamamen dışında, iradi bir unsur olarak tanımlar ve tarihe iradi unsur sokar. Dolayısıyla sınıfın tanımı tamamen öznel bir niteliğe kavuşur: “sınıf, insanlar tarafından kendi tarihlerini yaşadığı biçimde tanımlanır ve sonunda, bu onun biricik tanımıdır.”[67] Anderson’ın da bir başka örnek üzerinden (eski toplumlarda sınıfların bilincinin olmaması) belirttiği gibi: “Sonuç, olduğundan daha iradeci ve öznelci bir sınıf tanımıdır”[68] Zaten Thompson, eski toplumlarda sınıf teriminin kullanılmasını başka çare olmamasına bağlar. Ona göre, sınıf mücadelelerini 19. Yüzyıl öncesinde çözümleyecek uygun kategorinin bulunmaması nedeniyle sınıf terimi kullanılmaktadır.[69]

Thompson, Lukacs’a benzer bir şekilde sınıf bilincini temel ve belirleyen olarak alıp sınıfı öyle tanımlar: “Sınıf ve sınıf bilinci gerçek tarihsel sürecin ilk değil, her zaman son aşamasıdır.”[70] “İşçi sınıfı “oluşturulduğu kadar kendi kendini de oluşturur.” Biri diğerini izleyen iki varlık olarak “sınıf”ı buraya, “sınıf bilinci”ni şuraya koyamayız; ikisini birlikte ele almalıyız...”[71] Anderson’ın da belirttiği gibi “Thompson’ın aslında yaptığı sınıf =sınıf bilinci denkliğini muhafaza etmek’tir ama bunun gerisinde – aynı zamanda kavramsal ve tarihsel olarak – sınıfın kendisini tanımlayan, grupların kollektif olarak kendilerinin farkında olmalarını elde etmeksizin çatıştıkları bir zaman için bir sınıf mücadelesi ön aşamasını önermektedir.”[72] Anderson, devam eder ve neden ön aşama için sınıf teriminin kullanıldığını sorarak Thompson’da bunun açıklamasının pragmatik olmak zorunda olduğunu belirtir. Thompson’ın sınıfı üretim ilişkileri alanından koparmasının sınıf “kültürünün” yokluğu halinde otomatik olarak sınıfın kendisinin varoluşunu sorgulanır hale getirdiğine işaret eder. Böylece “sınıfsız bir sınıf mücadelesi”, yani bir tek elle el çırpma durumunun ortaya çıktığını kaydeder. Thompson tarzı bilince dayanan bir sınıf anlayışından sınıf olmayan ama bilincini oluşturan gruplara da sınıf deme, ya da sınıf demeyerek artık gruplardan bahsetme imkanı doğar. “Laclau yolu”na bir kez daha girilir. “En iyisi, Marx’la birlikte, toplumsal sınıflar kendilerinin bilincinde olmayabilirler, ortak şekilde hareket edemeyebilir ve davranamayabilirler ama hala, maddi ve tarihsel olarak sınıf olarak kalırlar, demektir.”[73]

Thompson’ın sözkonusu yaklaşımı, sınıfın devrimciliğini de ilk zamanlara atfetmeye doğru yönelir, her ne kadar Thompson böyle olmak zorunda olmadığını belirtse de sınıfın sınıf olarak kendini en iyi ifade ettiği Avrupa toplumları bilincin daha yüksek olduğu sınıfsal oluşumlar olarak algılanır.[74]

Thompson’ın üstyapısalcı sınıf tanımı ve bu tanımdan hareketle altyapıyı verili olarak algılayıp üstyapıyı öznelliğe teslim eden anlayışı Marx’ı algılayış tarzını da belirler. Meslekten tarihçi olan Thompson, Althusser’in çıkıp tarihçilere akıl öğretmesini, kategorik tanımlamalar yapmasını kaldıramaz. Thompson’ın kendi amorf tarih anlayışının tahrip edilmesine tahammülü yoktur. Bu tahrip Marx’tan geldiği zaman, tereddütsüz onu da reddeder. Hatta, tarih bilimi içi ekonomi disiplini dahilinde bir ürün olan Kapital bile, amorf olmamasının bedelini ağır öder, tarihsel mantık’la uyuşmamak, prosedürlerle sınanmamakla itham edilir: “Önce Kapital’in bir tarih eseri olmadığını kabul ederek başlamalıyız. Kapital’de bir sermaye biçimlerinin gelişim tarihi vardır; fakat bu nadiren tarihsel disiplin içinde geliştirilir, ya da tarihsel mantık prosedürleriyle sınanır.”[75] Thompson’a göre bu nedenle, sınıf mücadelesi gibi tarihin toplumsal ve politik boyutları Kapital’in kapalı sisteminden bağımsız –ilk eserleri gibi– yerlerden gelir. Kapital ise bir melezlenme ürünüdür, dolayısıyla hep birlikte Marx’ın yedi kuşak eleştirmenleriyle ağız birliği etmeli ve şöyle demeliyiz: “Kapital dağ gibi bir Tutarsızlıktır. Saf ekonomi politik olarak, dışsal kategorileri işin içine sokmakla eleştirilebilir; yasaları doğrulanamaz ve öngörüleri yanlıştı. “Tarih” ya da “sosyoloji” olarak, höristik bir değere sahip fakat gereğinden fazla itaatkarca tarihdışı ekonomik yasaları izleyen bir “model”e soyutlanır. Kapital, (...) hem ekonomi politiğin en büyük başarısıdır hem de ekonomi politiğin yerine tarihsel materyalizmi geçirme gereğinin içeriğidir.” [76]

Thompson’a göre Marx bu kötü huyu ekonomik kategorilerle fazla haşır neşir olarak kapmış, Althusser gibi yapısalcı Marksistlere de bu sayede gün doğmuştur. Marx’ın yaptığı, burjuva ekonomi’si ile savaşırken bir anti-ekonomi geliştirmek, ama sonuçta yine ekonomi’nin anti-tarihsel yapısının içinde kalmaktır. Dev gibi Kapital’den alınacak bir şey vardır, o da ekonomi politiğin yerine tarihsel materyalizmi geçirmenin gerekli olduğudur. Ne çelişkidir ki, Thompson’a göre, tarihsel materyalizmin hipotezleri 1848’de (Kapital’den çok önce yazılan Komünist Manifesto’da) zaten sunulmuş, 1844’te de (Elyazmaları) ekonomi ile tarihsel materyalizmin hipotezlerinin ayrı oldukları ortaya koyulmuştur.[77] Kısaca, Thompson, Marksist olduğu için lütfen Marx’ın en büyük eserini onore ederek reddetmekte, hatta bu eserin ve onu müjdeleyen Grundrisse’nin ‘art niyetli’ filozof saçmalıklarına yol açtığını düşünmektedir: “Marx’ın kategorileri, anti-kategoriler olduğu ölçüde (...) “ekonomik” nosyonuyla damgalandı. Althusser’in ve meslektaşının eserlerinde bu hatanın vardığı saçmalıklar –yani, belli türden bir kendi kendine dönen statik “Marksist” yapısalcılığın saçmalıkları– alay edilme riskini göze almamıza değer. Marx’ın Grundrisse’deki düşünce hareketinin statik, anti-tarihsel bir yapının içine kapatıldığı önemli bir anlayış vardır.”[78] Marx’ın “Grundrisse yüzü”, yani “sermayanin her yerde hazır ve nazırlığı” Althusser’in önsezilerine olanak tanır.[79]

Thompson, bu ürkütücü ve çirkin yüzden ve onun en “iğrenç” çıbanı olarak gördüğü Althusser’den, sınıfla sınıf mücadelesinin ayrılamayacağı noktasında uyuşup sınıfın ‘verili’ koşullar altında da olsa erkekler ve kadınlardan oluşan bir özne olduğunu, süreci değiştirdiğini belirterek ayrılır[80]: Çifte ontoloji. Bulduğu şey, unutulan bir terimdir (ne zaman unutuldu ki?): İnsan deneyimi.[81] Thompson, tarihin tozlu raflarında yaptığı yorucu yolculuk sonrasında bulduğu “deneyim”e dört elle sarılmıştır, “...unutulan terim “deneyim” aracılığıyla yapının sürece dönüştüğü ve öznenin tarihe yeniden girdiği kavşak kavramları (“gereksinme”, “sınıf” ve “belirlemek” gibi) araştırıp...”[82] incelemiştir.

Peki, Thompson’ın “deneyimden hareketle yaptığı incelemelerde buldukları nelerdir? Kavşak kavramların çifte ontolojik niteliği. Mesela, Thompson belirleme’yi, “...“sınırları saptama” ve “basınç uygulama anlamında tanımlama ve “devinim yasaları”nı da “süreç mantığı” olarak tanımlama konusunda yıllardır (ve kulakları sağır edercesine) ısrar”[83] etmektedir. Belirleme denilen şey basit zorunluluk sınırları ve bu sınırları bilerek ileriye – özgürlüğe doğru atılması mümkün adımları ifade eder. Çünkü ona göre, “...yapı ile süreç arasındaki kesişme noktasında bulunan (hep bu sınırlarda bulunan “sınıf” ve “üretim tarzı” gibi) “kavşak – terimler”le karşılaştığımız her seferde, özel bir dikkat göstermeliyiz.”[84] Thompson’ın yapı ile süreç ayrımını, bilgi ile gerçek, epistemoloji ile ontoloji gibi diğer ikiliklere doğru genişletmek mümkündür. Çıkan sonuç ise, bu ikilikler arasındaki ilişkiyi sağlayan amorf (kavşak) sınıf anlayışıdır. Aniden önümüze çıkan bir kavşağı en azından ölmeden dönmemizi sağlayan (trafik kurallarını çiğnesek – aracımıza hasar versek de), bize yardım eden ‘sınıf’ımız vardır. ‘Sınıf’ı gerektiği zaman gerektiği yerde kullanabilmemiz içinse ‘deneyim’ gerekmektedir.

Thompson’a göre, tüm sorun kavşak kavramların amorf niteliğini görmemekte yatar. Kapital bu nedenle anti-tarihseldir, Althusser bu nedenle yapısalcı olur ama mesela Poulantzas da aynı kulvardadır ama –Thompson’ın da teslim ettiği gibi– biraz daha zorlu bir rakiptir. Çünkü, Poulantzas’ın yapılar – toplumsal ilişkiler ayrımından hareketle toplumsal ilişkiler alanında tanımladığı sınıf’la uğraşmaya kalksa Thompson’ın işi zordur. Gerçekten de sınıf farklı bir alan’dadır ve bunu Poulantzas bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Ama bu alan, Thomson’ın sandığı gibi bilgi dünyasında gerçek dünyaya ani dönüşü sağlayan bir ‘kavşak’ değildir.

Atfedilmiş bilinç idesi

Lukacs’ta da sınıfın gerçek bir sınıf olması atfedilmiş bilince ulaşmasına bağlıdır.[85] Öyle ki, ekonomik evrim proletaryaya dünyayı değiştirmek için yalnızca soyut olanak sağlar. Ne var ki son kertede “her toplumun güçlülüğü manevi bir güçlülüktür.” Ve bundan biz ancak bilgi vasıtasıyla kurtulabiliriz. Onun için de, devrimin kaderi bilince bağlıdır.” (...) Tarihsel materyalizm proletaryanın atfedilmiş bilinciyle eştir.[86] Böylece ekonomi soyut olanağa, yani hiçe indirgenerek maneviyat ile bilinç ‘son kertede belirleyen’ yapılmaktadır. Sınıf bilinci merkezli kavrayışın vardığı en uç noktalardan biri budur.

Ancak şuna dikkat etmek gerekir ki, Lukacs, teorisinde, zaten bir ide halinde bulunan atfedilmiş bilinç tanımladığı için, sınıfın bilince erişmeden sınıf olamayacağı yönünde net bir ifade yoktur. Çünkü sınıfta her zaman gizli, potansiyel bir bilinç vardır. Onu sınıf yapan bu atfedilmiş bilinçtir. Diğerlerini sınıf yapmayan da böyle bir bilince nesnel olarak ulaşamayacak olmalarıdır. Yani, Lukacs’ta sınıf olma ekonomik düzeye değil atfedilmiş bilince dayalı bir tanımlamaya sahiptir. Onu Laclau’dan ayıran da bu idesel sınıf tanımının Hegelyan idealizmi ile politikada doğurduğu radikalizm ve dogmatizmdir.[87] Lukacs böylece, sınıfın bilince erişmediğinin aşikar olduğu dönemleri de teorisi içinde açıklayabilmekte, bilincin büyük boyutlu ekonomik bunalımlara bağlı olarak ortaya çıktığını belirterek, gizli de olsa hep varolan bir sınıf bilinci tanımlamaktadır. Jones haklı bir eleştiri yapar: “Bunun mantıksal sonucu olarak Lukacs’ın vardığı yer, yönetici sınıfın iktidarının son kertede manevi olarak nitelendirildiğinin açıkça vurgulanması ve bunun için de gerçek proleter sınıfın bilincinin ortaya çıkışının burjuvazinin devrilmesiyle bir tutulmasıdır.”[88] Lukacs’a göre son noktada her toplumun gücü manevi bir güçtür, yani ideolojik güçtür.

Lukacs’ın teorisinde sadece iki sınıftan bahsetmesi ve bu yaklaşımının doktrinerliği de idesel ‘atfedilmiş bilinç’ten kaynağını alır. Marx’ın, Fransız üçlemelerinde 7-8 sınıftan bahsetmesini sağlayan, belirli disiplinler içinde farklı düşünebilme girişimi ve teorik yaklaşımı Lukacs’ta yoktur. Onun fetişist teorisi doğası gereği başka bir ayrım göremez. Lukacs, çeşitli ayrımlar yapılması gereken zamanlarda kör bir idealizm içindedir. Gramsci bu noktada Lukacs’tan ayrılır. Onda analitik politik düzey incelemelerine ve politikanın bizzat kendisine olanak veren bir anlayış mevcuttur. Lukacs’ın teorik radikalizmi buna asla izin vermez.

Merrington ise, Gramsci üzerine yaptığı incelemede Gramsci’nin yaptığı temel bir aşamalandırmayı açıklamaktadır. Bu aşalandırmaya göre, bir sınıfın gelişim sürecinde ilk olarak ‘kendinde sınıf’ yani ekonomik sınıf çıkarlarına yönelik sınıf; daha geniş çıkarları dillendiren ‘kendi için sınıf’ ve en son olarak sınıf çıkarlarının ötesine, karmaşık üstyapılar alanına geçen sınıf vardır. Son safhada, sınıf, kendi sınıfsal çıkarlarına dönük olmak yerine “evrensel” unsurları öne çıkarır ve kendini tüm topluma kabul ettirir; yani çıkarın ötesine geçer.[89] Bu yaklaşım Laclau’ya sınıfsal olmayan ideolojiler tanımlamaları için ilham verir. Çünkü üçüncü safha çıkardan öteye geçerek sınıf-dışı unsurları dile getirme olarak anlaşılmaya uygundur, böyle bir niteliğe sahiptir. Haliyle iktidar alınmadan önce ideolojik ve politik üstünlüğün sağlanmasının gerekliliğine kadar uzanır. Ancak, Gramsci’nin aşamalandırmasının sınıfçı – sendikalist yaklaşımların ötesine geçen olumlu bir nitelik de taşıdığı unutulmamalıdır.

‘Nesnel Çıkar’ın getirdikleri

Sınıf çıkarı veya nesnel çıkar olarak ifade edilen işçi sınıfının yaşanan kapitalist sistemin yıkılmasından, burjuva sınıfının ise sistemin devamından nesnel çıkarının olduğu, çoğu zaman öznel – tarihselci yaklaşımlar tarafından tercih edildi ve bu mecazlarda Hegelyan niteliğin baskınlığı hep hissedildi. Laclau’nun nesnel çıkarlara ilişkin eleştirileri bu kullanımın genelde gerçekten Hegelyan nitelikte olduğunu göstermesi açısından yararlıdır ve dikkate alınmalıdır. Geras’ı eleştiren Laclau, bu kavramın ideolojik ve tarihselci kullanımıyla savaşır ancak bunu kendi ansal, gerçek ve bireylerin fark ettiği zaman ellerine geçen “çıkar” kategorisi temelinden hareket ederek yapar. Yani, Laclau, sınıfın ‘kendi için sınıf’ olması için sömürüldüğünü fark etmesi gerektiği, bu sayede gerçekten sınıf olarak varolmaya başlayacağı yaklaşımını benimser ve ‘nesnel çıkar’ı dile getiren Marksist düşünürleri tutarlı olmaya, sonuna kadar gitmeye davet eder. Laclau, işçinin sömürüldüğünü fark ettiği an sömürülmeye başlandığını cesaretle savunur.[90] Ona göre, “...eğer işçi kendi artı-değerinin kapitalist tarafından sızdırılmasına karşı direnirse ilişki antagonistik olur.”[91] Yani, antagonizma tamamıyla konjonktüreldir, başka bir tarz antagonist yapıdan bahsetmek mümkün değildir.

Laclau, bundan hareketle, emek-gücü satıcısı olarak tanımlanan nesnel bir işçide antagonizmanın bulunamayacağını, canlı, etten kemikten işçide antagonizmanın varolabileceğini iddia ederek, politik – üstyapısal anlamı olan her şeyi gerçeğe, ontolojik dünyaya çeker. Üstyapı alanında bilimsel – nesnel laf söylemeyi imkansızlaştıran bir teorik sorunsal yaratarak, ‘nesnel çıkar’ın kullanımını gerçek (an) dışında olduğu takdirde tanımaz. Gerçek içinde, gerçeğin karakterine bürünen bir nesnel çıkar da zaten oluştuğu zaman varolan bir şey olduğu için hiçbir zaman ‘nesnel’ olamaz. Laclau, sistemi bağlamında antagonizmayı üretim ilişkilerinin dışında aramakta, antagonizmanın üretim ilişkilerine değil toplumsal aktörün üretim ilişkileri dışında nasıl yapılandığına bağlı olduğunu iddia etmektedir. Böylece, antagonizmada Laclau’nun olumsal üstyapısının belirleyiciliği ortaya çıkmaktadır.

Poulantzas sınıf kavramına ilişkin önemli bir noktaya dikkat çeker: “...sınıf kavramının oluşturulmasında politik ve ideolojik belirlenimin önemine yönelik bir sorunun sürekli biçimde var olduğu görülebilir.”[92] Zaten Laclau’nun sisteminin gücü de bu ‘önem’den kaynağını almaktadır. Marx’ın ‘kendinde sınıf’ ile ‘kendi için sınıf’ ayrımına ve partisi olmayan bir işçi sınıfının gerçek anlamıyla sınıf olamayacağı önermesine dikkat çeken Poulantzas ise, soruna aynı açıdan, Marksist kalma, çözümler bulma kaygısıyla yaklaşır. Öncelikle sınıfın bir özne olmadığını belirten Poulantzas, ‘kendinde sınıf’a “sınıfsal durum”, kendi için sınıfa “sınıfsal işlev” diyerek, sınıfsal işlev üzerine yoğunlaşan ve tarihselci sonuçlara varanları eleştirir. Poulantzas, eleştirisi ardından sınıfı şöyle tanımlar: “Bir toplumsal sınıf gerek ekonomik, gerek politik düzeyde, gerek de ideolojik düzeyde belirlenebilir, dolayısıyla özgün bir düzeye göre konumlandırılabilir. Fakat bir sınıf bu şekilde tanımlanıp kavranabilirse de yine de meydana çıkış nedeni olan düzeysel bütünlüğe göbekten bağlıdır.”[93] Devamla, sınıfların yapılar arasındaki etkiler tarzında belirmediklerini belirterek “”yapıların toplumsal ilişkiler alanı içindeki topyekün etkisi olarak belirirler...” diye devam eder. Poulantzas böylece, hem düzeylere özgü sınıf analizleri yapmanın mümkün olabileceğini belirtip aynı zamanda sınıfların “da meydana çıkış nedeni olan düzeysel bütünlüğe göbekten bağlı” olduğunu hatırlatırken hem de sınıfların yapılar alanında veya o alana özgü işleyiş ve etkilerle belirlenmediğini hatırlatıp yapıların toplamsal ilişkiler alanı içindeki topyekün etkisiyle belirlendiklerini belirterek ayrımını tutarlı olarak sürdürür. Poulantzas, Laclau’nun yapılar arası ilişkileri veri alarak yaptığı tanımlamalardan doğan sınıfın üstyapısalcı – ancı tanımının karşısına Marksistlerin şiddetle savunması ve geliştirmesi gereken, teorik bir engel diker.

Wood ise kitabı boyunca üretim tarzının özünü üretim ilişkilerinde tanımlamakta ve bu tanımı tamamen sınıfın sosyalizme geçişte nesnel çıkarı olması, baskının belirleyici biçimine doğrudan işçi sınıfının maruz kalması, baskı uygulamakta çıkarının olmaması ve toplumun tüm düzeylerindeki iktidarın yabancılaşmasını kıracak ve özgürleşmeyi getirecek öznenin işçi sınıfı olacak olması gibi tarihselci, ahlaki unsurlara dayandırmaktadır. Wood kitap boyunca, Althusser, Spinoza, Gorz, Laclau ve Mouffe, Poulantzas gibi düşünürleri hep nahif olgusal kanıtlara, tarihsel örneklere dayanarak eleştirmeye çalışmaktadır. Daha önce belirttiğimiz gibi, an’daki politika ile politik düzeyi ayırmayan Wood, gayet politik olan ve bilimsel incelemelerin de çok rahat bir şekilde konusu olabilecek halk gibi kavramlara karşı da doktriner bir karşı duruş sergilemektedir.

        Wood, ‘sınıf çıkar’larına vurgu yapan nahif sisteminden hareketle Laclau’yu, bu çıkarları yok saydığını belirterek eleştirir. Ancak Wood’un eleştirilerine dayanak olan veya eleştirilerinden hareketle geliştirdiği ahlaki ya da tarihsel olmayan nesnel sınıf çıkarları diye bir sonucun bulunduğu söylenemez. Wood sadece, post-Marksistlerin bağımsız maddi çıkarların olmadığını, bunların ideoloji ve politika tarafından yaratıldığını söylediklerini belirterek pratikte maddi çıkarları reddettiklerini hatırlatır ve nesnel ekonomik çıkarların olmadığının kabul edilmesinin “ideolojik ya da siyasal bir kavram olması dışında, sınıf diye bir şey kesinlikle yoktur” önermesinin kabulü anlamına geldiğini belirtir.[94] Wood’un dikkat çektiği nokta önemlidir ancak “çıkar”a o kadar tehlikeli bir anlam yüklemektedir ki “çıkar” adeta tüm sınıf savaşının temel belirleyen nedeni olmaktadır.

Wood, Laclau’yu şunları söylediği için eleştirir: “Yalın, mutlak, mekanik, doğrusal ve çelişkisiz bir belirlenme yoksa, hiçbir kesinlik, hiçbir ilişki, hiçbir nedensellik de yoktur. Hiçbir tarihsel koşul, bağlantı, sınır, olanak yoktur. Yalnızca keyfi bitişmeler, “konjonktürler” ve rastlantılar vardır”[95] Ama kendisinin eleştiri yaparken kafasında olan her kertede belirleyen bir ilişki olmadığı için Laclau’yu bir kez daha haklı çıkarmaktedır. Laclau, eleştirilerinde oldukça güçlüdür ve gücünden aldığı cesaretle belirleme ilişkisinin son kertede dahi gerçekleşmesini mekanizm, yalınkatlık vb. olarak algılama cüretinde bulunmaktadır. Sorun bu cürete hakkıyla haddini bildirmektir yoksa sözle değil. Wood ise, Laclau’yu kendi silahıyla vurmaya çalışır ve Laclau’nun mutlak rastlantısallıkla mutlak belirleme arasında bir düalizm kurduğunu belirtir.[96] Ancak Wood, bizzat kendisi niceliklerle ifade edilen bir belirleme ve rastlantısallık anlayışına yönelir ve kendi düalizmiyle oklarını Althusser’in insan faktörünü görmeyen (!) yapı’larına yönelterek sorar: “Tarihin içinde hiçbir özne, hiçbir insansal amaç ya da insan etkeni olmayınca ve hiçbir içsel düzen ya da doğrultu, hiçbir süreç mantığı, hiçbir toplumsal kimlik ya da yapısal sınırlama bulunmayınca, siyasal eylemin itici gücü, hedefi ve biçimleri ne olabilirki?”[97] Wood’un sorusuna verilecek cevap, sorunun yanlış olduğu ve değiştirilmesi gerektiğidir. Aynı soru içinde hem “aşırı” öznelcilik, hem de “aşırı” nesnelcilik eleştirisi yapmaya çalışan Wood’un bize gösterdiği sadece biçare teorik yaklaşımıdır.[98]

Ekonomi-dışı zor

Marksistler arasında yaygın kabul gören ekonomi-dışı zor kategorisi ekonominin belirleyenliğinin yok olması ile sonuçlanmaktadır, bu nedenle reddedilmelidir. Ancak, bu kadar çok benimsenmesinin ardında yatan gerçeğin de göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Tünay’ın Althusser’i veri alarak belirlediği, kapitalizm öncesinde ‘ekonomi’ diye nitelendirilebilecek bir şeyin olmadığı, dolayısıyla siyasal baskının öne çıktığı tezinin dayandığı iki neden dikkate değerdir: “Birincisi, kapitalist toplumlarda üretim süreci düzeyinde dolaysız olarak bir baskının söz konusu olmaması insana bu üretim biçiminde artık değere el koymanın son derece rahat ve pürüzsüz bir olaymış intibaını vermektedir. (...) Kapitalist toplumlarda olduğu gibi bir “ekonomi”nin daha eski toplumlarda olmadığı savının ikinci bir kaynağı da bunlarda siyasi boyunduruğun daha önemli olduğu görüşüdür.”[99] Tünay, bu iki nedene, birincisinin iddia ettiğinin aksine kapitalizmde de zor olduğunu, ikincisinin ise üretim ilişkilerinin teknik (insan faktörü olmadan malların üretimi) ve sosyal diye ikiye ayrılmasından kaynağını alan bir hataya dayandığını söyleyerek cevap verir. Maddi yaşamın üretilmesine ilişkin tüm etkinliklerin toplumsal sonuçlar yarattığını belirten Tünay, bunların teknik ve sosyal diye iki gruba ayrılmasının olanaksız olduğunu iddia eder. Önemli bir noktaya, her şeyin toplumsal olduğu ve Marksizmin teknik – doğalcı bir anlayışı olmadığına işaret eden Tünay, ayrım yapanların mesela lord – serf ilişkisine dayanarak, bu ilişkiyi ikinci tür ilişki olarak ele alıp siyasal boyunduruğun söz konusu olduğunu sandıklarını da ortaya koyar. Tünay’ın söz konusu saptamaları önemlidir ve yerindedir. Ancak, toplumsal sınıfların oluşumu sürecine de değinmiş olan Tünay’ın ayrım reddi, yapılarla toplumsal ilişkiler arasındaki ayrımı görememe tehlikesini taşımaktadır. Tünay’ın nedenlerine daha genel ve bir o kadar da önemli olan üçüncü bir neden eklemek gereklidir: Ekonomist indirgemecilikten kurtulma, eski toplumları da açıklayabilen bir teorik – sisteme kavuşma girişimi... Ne yazık ki, göreceğimiz gibi, sonuçları üzücü olmuştur.

Kapitalizm öncesi toplumsal formasyonların açıklanması girişimlerinde artık’a el koyulurken ekonomi-dışı zor uygulandığı hemen hemen bütün Marksist düşünürler tarafından dile getirilmiştir. Poulantzas’ın belirttiği gibi, bazı düşünürler toplumsal formasyonlar arası ayrım yapmış ve Kapitalist toplumda ekonomik tanımın sınıflar için yeterli, önceki toplumlar için yetersiz olduğunu kaydetmiştir.[100] İşin ilginci ekonomik düzeyin belirleyiciliğinin reddi anlamına gelen bu işi bizzat Poulantzas da yapmıştır.

Söz konusu ret, Marksist düşünürlerde birçok biçimde hayat bulur: Altyapının belirlemesini son kerteye atmak, ‘üstbelirleme’ kategorisiyle, kapitalizm öncesi toplumlarda ekonominin başat olmadığını söylemek veya kapitalizm öncesinde ‘artık’a ekonomi -dışı zorla el koyulduğunu söylemek...

Ekonomi-dışı zor kategorisinin bu kadar yaygın kullanımında elbette Marx’taki varoluşunun önemli bir etkisi mevcuttur. Kapitalizm öncesi üretim biçimlerinde ekonomiye politikayı sokan, dolayısıyla düzey ayrımlarını anlamsızlaştıran ekonomi-dışı zor, Marx’ta bulunan problemli haliyle de reddedilmelidir. Ancak, şu söylenebilir ki, Marx’ın bu kategoriyi kullandığı bazı metinler, ardıllarının kullanış tarzından ciddi olarak farklıdır. Bu çok önemlidir ve özellikle vurgulanmalıdır.

Marx’ın metinlerinde ‘ekonomi-dışı’ ile süreklilik arz eder bir biçimde eski toplumlar kapitalizmle ayrıştırılmış değildir. Onda aksini de bulmak mümkündür. Üretimi tüm toplumsal formasyonlar için aynı şekilde tanımladığı açık pasajlar mevcuttur: “Oysa, tüm üretim dönemlerinin belli bazı ortak özellikleri, ortak belirlemeleri vardır. Genel anlamda üretim bir soyutlamadır ama ortak ögeyi gerçekten saptayıp ortaya çıkardığı, böylece bizi tekrardan kurtardığı ölçüde makul bir soyutlamadır.”[101] Marx, bu savunusunu Grundrisse boyunca tutarlı olarak tekrarlar. Her üretim biçiminin kendi hukuki ilişkilerini, iktidar biçimini yarattığını belirterek burjuva iktisatçılarını kapitalist toplumu veri alarak, mesela modern polis denetimi altında üretimin, derebeyi hukuku altında olduğundan daha iyi yürütülebileceğini düşündükleri için şiddetle eleştirir. Burjuva iktisatçıların “Unuttukları ise derebey hukukunun da bir hukuk olduğu, kuvvetlinin hukukunun, bir başka kılıkta, kendi “hukuk devletlerinde” de yürürlükte olduğudur.”[102]

Marx, her ne kadar karşılıklı belirleme ve diğer alanların üretime etkileri gibi tanımlamalarında problemler bulunsa da, üretimin belirleyiciliğini açıkça dile getirdiği Grundrisse’de ekonomi-dışı zora dayalı gibi görülen istilacı (barbar) ulusların medeni toplumları işgal ve talanlarını da tereddütsüz üretim tarzına bağlamaktadır: “Moğollar, sözgelimi, Rusya’yı yakıp yıkarken, başlıca koşulu olarak uçsuz bucaksız tenha alanlar gerektiren üretimleri hayvancılığa uygun olarak hareket ediyorlardı.”[103]

Marx’ta, ardıllarının en çok kullandığı antikitedeki “zora dayalı emek” anlayışının yer aldığı bölümün öncesinde de, değişim değeri üzerinden yürüyen mübadelenin yarattığı “eşitlik”in ortaya koyulduğu ve bu eşitliğin hukuki yapıyı da oluşturduğunu belirten geniş bir bölüm mevcuttur. Marx, kapitalizm öncesi toplumsal formasyonlara ilişkin büyük bir şevkle benimsenen sözlerini söz konusu ayrıntılı açıklamaların ardından dile getirmiştir ve bu gözden kaçmaktadır. Marx, kapitalizmle doğan mübadele değerlerinin yarattığı eşitlik ve ‘özgürlük’ün daha önce hiçbir toplumda bulunmadığını ısrarla vurgulayarak, yani önemli bir ayrıma dikkat çekerek, eski toplumlarda emeğin dayandığı unsurları belirtir.[104] Marx’ın ekonomi-dışı zor’u kullandığı metinlerin izlediği yol kesinlikle dikkatli bir şekilde takip edilmelidir, mesela eşitlik ve ‘özgürlük’ üzerine yoğunlaştığı Grundrisse’deki bölümlerde Marx’ın yoğunlaştığı konudan hareketle tanımlamalar yaptığı ortadadır, bu unutulmamalıdır. Çünkü Marx, ortaçağ ve antikitedeki farklılıkları başka üretim ilişkileri olarak değerlendirme konusunda nettir. ‘Zor’ derken ekonomik düzeye üstyapısal unsurlar kattığını hiç söylememiştir. Bugünden geçmişe bakıldığında, bugün ekonomi - dışı olan zor’un geçmişte de öyle olduğu sonucuna doğrudan varılamaz. Geçmişe ilişkin bahsedilen ‘zor’, bugün kullanılandan tamamen farklı anlamda ve bu nedenle belki de farklı bir kavramla ifade edilmesi gereken bir unsur olabilir; talihsiz bir kelime seçimi ve yarattığı vahim sonuçlar söz konusudur. Marx’ta, zor’un, ekonomi-dışı olarak ele alınmaya uygun olacak şekilde yetersiz ve yanlış kullanımları mevcut olmakla beraber, yine de bunu ardıllarının rahatlıkla ve tereddütsüz yaptıkları şekilde gerçekleştirmek pek mümkün değildir.

Nitekim, Poulantzas, bizzat kendisi zor’u kullanır ama Marx’a dönük bir eleştiri yaparak, Marx’ın sunuşundan kaynaklanan bir probleme dikkat çekmekten de geri kalmaz. Poulantzas sorunun farkındadır, Marx’ın feodal toplumsal formasyonu anlatırken siyasal ilişkilere ağırlık verdiği kimi pasajlarının altını çizerek şöyle der: “Fakat Marx’ın bu feodal siyasal ilişkileri ‘sunuşu’ sorun yaratır: kelimesi kelimesine alınırsa, serfliğe dayanan fakat siyasal ilişkileri bu sunuşa uygun düşmeyen toplumsal oluşumların feodal üretim tarzından ayrılmasına yol açabilir.”[105] Ancak, Poulantzas, ‘parantez içine alma’yı bir kez daha gösterip toplumsal formasyonları nitelemede yapılacak çifte standardın varacağı sonuçları belirten sözlerini söylemeden birkaç sayfa önce, kendisi Marx’tan çok daha öteye geçmiştir. Poulantzas, üreten ile üretim araçlarının ayrıldığı Kapitalizmde sömürünün ekonomi-içi gerçekleştiğini belirterek, kapitalizm öncesi üretim biçimlerinde sömürü için ekonomi-dışı zorun gerekli olduğunu kaydeder.[106] “KÜB’de üretim süresi göreli olarak özerktir, diğer üretim biçimlerinin karakteristiği olan “extra ekonomik” nedenlerin araya girmesine ihtiyacı yoktur.”[107]

Poulantzas’ta da eski toplumlarla kapitalist toplum arasındaki ayrım, Lukacs’a benzer bir şekilde eski toplumda mesela serfin hem ekonomik hem de politik ilişkiler içinde belli bir konumu belirlediğinden yola çıkılarak yapılmaktadır. Kapitalizmde ise üretim ilişkileri yalnızca mülkiyet ilişkilerini içermektedir. Siyasal düzeyde de bütün toplum üyelerinin vatandaş – işçi veya vatandaş – mülk sahibi yerine sadece bireyler ve vatandaşlar olarak ele alındığı hatırlatılmaktadır. İşçinin üretim aracından ayrılmasıyla ortaya çıkan ‘yalın birey’i üretim tarzının kuramsal ön önermesi olarak alan Poulantzas, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar’da yaptığı bu saptamanın ardından bu nedenle kapitalist toplumda düzeylerin görece özerk olduklarını dile getirerek hem siyaset bilimine bu tarihsel koşul sayesinde yol açıldığını belirtir hem de yine eski toplumlarda düzeylerin iç içe olduğunu vurgular. Poulantzas, siyaset disiplini içi incelemenin olanaklarını yaratma yolunda adım attığı tezleriyle, aynı zamanda ‘birey’ vb. kavramların yer aldığı ideolojik düzey içi bir analizi ekonomik düzeye yayarak, ideoloji temelli bir toplumsal formasyonlar arası ayrım yapma hatasına düşer. Kapitalizmi eski toplumlardan ideolojik düzey farkından hareketle ayırır. Bu güzergahtan ‘zor’a ve düzeylerin iç içe geçtiği eski toplumlar anlayışına varmak artık çok kolaydır.

Üreticinin aracından ayrılmasının politik düzeyin ekonomik düzeyden ayrılması anlamına geldiğini belirten Poulantzas, tutarlı bir ekonomik ve politik düzey tanımlayabilmek için araçlardan ayrılmanın şart olduğunu kabul etmekte, böylece kapitalist toplum öncesinde altyapı - üstyapı ilişkisi diye bir şeyin varolmadığını bizzat kendi teorik yaklaşımıyla onaylamaktadır. Üretimde ortaya çıkan artık’a ilk kez kapitalizmle ekonomi - dışı olmayan şekilde el koyulduğunu söylemektedir. Böylece, kapitalist toplumsal formasyonun yapısını baz alarak düşünmenin verdiği hatalı sonuçlar üretmektedir.[108] Nihayetinde, Poulantzas, yaptığı eski ve yeni toplum ayrımına bağlı olarak, Althusserci yaklaşımın eski toplumları değil kapitalizmi incelemekte başarılı olduğunu söyleyip geri adım atmıştır.[109]

Poulantzas ekonominin belirleyiciliğini, Althusser ve Balibar’la aynı tarzda ele alır ve üstbelirleme’yi benimser. Onun için “ekonominin aslında sadece herhangi bir düzeye egemen rol üstlediği ölçüde, yani düzeylerin merkezden kopması sonucu egemenliğin el değiştirmesini düzenlediği ölçüde belirleyici”dir.[110] Kapitalist toplum da diğerlerinden son kertede ekonominin belirlemesiyle değil, ekonominin aynı zamanda başat olmasıyla ayrılır.[111]

‘Ekonomi-dışı zor’ kategorisinin kabul edilmesi ve sistem içine yerleştirilebilmesi için Althusser’in geliştirdiği ve ardıllarının tereddütsüz benimsediği ‘üstbelirleme’ anlayışı bulunmaz kaftan niteliğindedir. Bu teorik anlayışla ekonomi-dışı zor arasında doğrudan bağ vardır. Althusser ve Balibar’a göre, “ekonomi kural olarak ve her zaman siyaset, ideoloji, kültürel ve hukuksal yapılara göre daha üstün bir konumda değildir. (...) Şöyle ki, ekonomi ancak “en son kertede” neyin başka hangi güçlere egemen olacağını belirleyebilir. Örneğin, feodalizmde siyasi veya ekonomi dışı, ögelerin belirleyici olmaları bu sistemde ekonomik örgütlenmenin çok zayıf olmasının bir sonucudur.”[112] “Dolayısıyla kapitalizm öncesi toplumlar yapısal olarak hem artık-ürün üretiminde hem de sınıfsal ilişkilerin yeniden üretiminde siyasal – askeri ve ideolojik ögelere öncelik tanımış oluyorlar.”[113]

Ama, Althusser’e cepheden karşı duran tarihselci Marksistlerin üstbelirleme eleştirisi kesinlikle yukarda bahsettiğimiz, ekonominin belirleyenliğinin reddedilişine doğru açılan yolun reddi temeline dayanmaz. Onlar Althusser’in nesnel, özneyi reddeden teorik tutarlılığının hasmıdır. Aksine üstbelirleme genellikle Althusser’de en beğendikleri arasında yer alır. Hatta, başat’ı reddettiğini söyleyen Wood'da bile bu böyledir, sadece ‘zor’dan dolanarak ortaya çıkmaktadır.

Wood, son kertede belirleme ve başatlık anlayışını saçma bir düşünce olarak niteler ancak nedense kapitalizm öncesi üretim biçimlerinde anlamlı olabileceğini söyleyerek bir eliyle aldıklarını diğer eliyle geri verir. Ekonomi-dışı kategorisini benimseyenler kervanında yer alan Wood, Poulantzas’ın son kerte ve başat tanımlamalarına bu noktadan baktığında hak verdiğini söyleyerek, tüm tezlerini geri çekmiş olur: Poulantzas’ın yaptığı “–aslında tipik olarak pre-kapitalist toplumlarda– üretim ve sömürü ilişkilerinin “ekonomi dışı” yollardan örgütlenebileceğini ifade etmeyi amaçlıyorsa bir ölçüde anlam kazanıyor.”[114]

Wood’a göre sömürü, kapitalizm öncesi toplumlarda ekonomi-dışı mekanizmalarla işliyor gibi görünmektedir. Yani, üretim sürecinden ayrılamayan bir şey değil aksine zorlayıcı bir şeymiş gibi yaşanmaktadır. Bu da çok mantıklıdır çünkü toplumsal formasyonun yapısı bunu gerektirmektedir. Ancak, Wood, ideolojik kavrayış olarak algılanabilecek olan ve onun üzerinden eleştirilmesi veya onaylanması gereken yukarıdaki noktada durmamaktadır. Ona göre mülk edinme tamamen üretimden ayrılamaz duruma gelince, “sömürenlerle sömürülenler arasındaki ilişki, tamamen “ekonomik” bir görünüm kazanmaya başladı.”[115] Bu görünüm aslında yeni bir ideoloji yaydı. Böylece eskiden insanlar haklarını elde tutmaya çalışan kişiler olarak görünürken şimdi ise emeklerinin karşılığında ücretlerini aldıklarını sanmaktaydılar. Bu yaklaşım bugünün anlayışıyla geçmişi yorumlayıp, o güne ideolojik olmayan “çıplak” gerçeklik atfetme kokmaktadır. Kapitalizmin yarattığı ideolojiye verilen ayrıcalık Lukacs’ı hatırlatmaktadır, onun meta fetişizmini kapitalizmin öz’ü olarak kavramasıyla aynı noktaya varılmaktadır.

Laclau’da zor istismarı ve ekonomik düzey - üretim ayrımı

Marx, Kapital’in üçüncü cildinde, kapitalizm öncesi üretim biçimleri hakkında konuşurken, serflikte artı-değere el koymak için “ekonomi dışı herhangi bir baskı”nın gerektiğini söyler. Balibar da bunu “ekonomi-dışı zor” şeklinde kullanarak kabul eder. Bunları aktaran Laclau ise, Balibar’da üretim ile ekonomi düzeyinin aynı şey olarak kullanıldığını ifade ederek, ekonomi-dışı zor’u bir başka şekilde sistem içine yerleştirmeye çalışır. Laclau, ekonomi-dışı zor’un ekonomik düzey ile uyuşmayan bir anlamı olduğunun farkındadır ve bunu açıkça söyleyerek Balibar’ın söz konusu uyuşmazlığı fark etmediğini belirtir. Laclau, ekonomik düzeyin üretim düzeyinden farklı olduğunu ve Marx’ın da bu farkı ortaya koyduğunu iddia eder: “Çünkü, eğer ekonomi dışı zor, (yani “ekonomik düzey”den farklı) üretim ilişkilerinde ve artık-değere el koyulmasında merkezi ögeyi meydana getiriyorsa, üretim kavramı ve “ekonomik düzey” kavramının eşanlamlı olamayacağı açıktır. Kapitalist olmayan üretim tarzlarında, zorun ekonomi dışı olması gereğinin nedeni nedir? Buna Marx’ın cevabı tamamıyla açık: Çünkü emek-gücü metaya dönüşmemiştir ve sonuç olarak, metaların mübadelesi henüz üretim ilişkilerinin temelini oluşturmamaktadır. Bu nedenle, “ekonomik” düzeyin alanı –bu ikinci anlamda– metaların alanı, yani pazarıdır. Özgür emek pazarının ortaya çıkışı kapitalizmin ortaya çıkışında tayin edici etmendir. Önceki üretim tarzlarında “ekonomik düzey” –Pazar ilişkileri– yine vardı, fakat üretim alanına nüfuz etmemişlerdi ve bu anlamda, Balibar’ın deyimini kullanırsak “son kertede belirleyici öge” olamazlar.”[116]

Bu uzun alıntıda Laclau’nun sorunu ekonomi-dışı zor kavramını reddetmeden ekonomik düzeyin dışına atıp üretim içinde bırakarak çözmeye çalıştığı görülmektedir. Yani, ekonomi-dışı “üretim” diye ayrı bir alan tanımlanarak onun içine yerleştirilmektedir. Ekonomik düzey ise tamamen dar bir anlamda, Pazar – dolaşım alanı anlamında kullanılmaktadır. Bu ayrım sayesinde üretim tanımının içine ekonomi - dışı unsurların sokulması mümkün hale gelmektedir ve aynı zamanda, kapitalist üretim ilişkileri dışındaki üretim ilişkileri ekonomi-dışı olarak tanımlanmış olmaktadır. Bu hata Marx’ın eserlerinden Althusser, Balibar ve Poulantzas’a kadar uzanan, onlardan da Laclau’ya bir başka şekilde de olsa devrolan tipik bir anakronik, kapitalizm temelli üretim alanı tanımlamasından mustariptir. Dolayısıyla, kapitalizmin pazar koşulları dışındaki üretim ilişkileri üretim ilişkisi olarak görülmemektedir.

Ancak, Laclau’nun ekonomik düzey – üretim ayrımı gerçekten özgündür ve dikkatle ele alınmalıdır. Laclau, Marx’ta iki ayrı ekonomik düzey tanımı olduğunu, bunlardan birincisinin üretime eşit, tüm toplumsal formasyonların tanımlanmasını sağlayabilen daha genel olan tarihi materyalizmin teorisine ait olduğunu; ikincisinin ise sadece meta üreten toplumlara ilişkin olduğunu kaydeder. Bu ikisinin tamamen birbirinden ayrı olduğunu, birincinin ikinciyi kapsayamayacağını, farklı teorik yapıların söz konusu olduğunu belirtir. İkisinin özgül birliğini kurmak için yapılacak teorik çalışmaların kapitalizmi veri alması gerektiğini kaydeden Laclau, birinciye “üretim”, ikinciye de “ekonomik düzey” demeyi uygun gördüğünü söyler. Laclau, bundan sonra ulaşmak istediği sonucu açıkça belirtir: “Bu şekilde, tarihsel materyalizmin temel tezi, yani maddi hayatın üretim tarzının, toplumsal hayatın diğer tüm kesitlerini belirlemesi, kapitalist olmayan üretim tarzları için “ekonomik düzeyin” önceliğini oluşturmayacak, ekonomi dışı zor üretim ilişkilerinin temeli olacaktır.”[117] Bu sayede, Laclau tarafından, açıkça ve çok daha net bir şekilde üstyapı öne çıkarılmaktadır. Laclau’ya göre, kapitalizm öncesi toplumlarda politik düzey belirlemektedir, hatta politik düzey üretim ilişkilerinin ta kendisidir.

Laclau, anakronizm sorununun da farkındadır ve kapitalizme özgü olanla olmayanı ayırmayı önermektedir. Ancak önerisinin tercümesi, yine kapitalizm öncesi üretim biçimlerinde ekonominin belirleyen olmadığı, üretim ilişkileri dediğinin ise Balibar’ın politika dediğine eş olduğudur. Zaten Laclau da üretime ekonomik olmaktan çok politik nitelik yüklemeye çalışmadığını söyler ve devam eder: “Ekonomik ve politik düzeyler arasındaki ayrım, kapitalizmden önceki üretim tarzları için doğrulanmamıştır ve bu nedenle, ekonomik ve ekonomik olmayan etmenler arasında ayrım yapmak, kapitalizm koşullarında varolan bir tür toplumsal mantığı daha önceki üretim tarzlarına yükleyen yapay bir işlemdir. Bu anlamda “ekonomi dışı zor” kavramı Marx’ın kullandığı biçimiyle yetersizdir. Çünkü zorun kendisini tanımlayıp sadece kapitalizm koşullarında varolan bir tür zordan ayrılan yönlerini belirtmektedir. Bu işlem Kapital için haklı görülebilir, çünkü kapitalizm öncesi üretim tarzlarına yaklaşımı talidir.”[118]

Laclau’nun burada dikkat çektiği nokta tamamıyla doğrudur ve özel olarak üzerinde durulması gerekmektedir. Bu nokta, yukarda değinilen, Marx’ın ‘zor’u muhtemelen bugünkü anlamından farklı kullandığı önermesini de destekler niteliktedir. Ayrıca, Kapital’e ilişkin yapılan değerlendirme de bir çalışmanın niteliği ve yoğunlaştığı noktaları tespit etme, neleri parantez içine aldığını belirleme gerekliliğine çok net bir şekilde dikkat çekmektedir ve yerindedir.

Ne yapmalı?

Laclau, Balibar’dan (Reading Capital) aktarır: “... doğrudan ekonomik değil, fakat doğrudan ve çözülmez şekilde siyasal ve ekonomik; ki sonunda bunun anlamı, değişik üretim tarzlarının, ögeleri birleştirmedikleri ve ‘ekonomik’, ‘hukuki’ ve ‘siyasal’ gibi farklılaştırıcı ayrım ve tanımlara imkan tanımadıklarıdır.”[119] Laclau, Balibar’ı söylediklerinden hareketle haklı olarak son kertede belirlenme, düzeyler ayrımı gibi tanımlamaları anlamsızlaştığı için eleştirmektedir. Bu kadar birbirinden kopuk tanımlamalara konu olan farklı toplumsal formasyonların ya farklı tanımlamalara konu olan ekonomik, ideolojik ve politik düzeylere sahip olduğunu ya da farklılıklara rağmen eklemlenme momentine ayırıcı niteliği yüklememizi mümkün kılan ortak bir ögenin mevcut olduğunu belirtmektedir. Laclau, birinci durumda karşılaştırılamaz gerçeklikler ortaya çıktığını, ikinci durumun açıklayıcı ögesini ise Balibar’ın geliştiremediğini söyler ve son kertede belirlemenin hiç de eklemleyici olmadığına dikkat çeker. Marx’ın tüm toplumsal formasyonlar için açıklayıcı olan üretim vb. soyut kavramların bulunduğunu ısrarla belirtmesinin anlamlılığı bu bağlamda bir kez daha vurgulanmalıdır.

Balibar’ın tanımladığı üretim tarzı ekonomi, siyaset ve ideoloji olmak üzere üç temel düzeyden oluşur. Sunar, bu amacı ve amaçtan hareketle geliştirilen başat ve son kertede belirlemeye dayanan teoriyi eleştirerek, söz konusu yaklaşımın iki temel amacı olduğunu söyler: “1) Genel olarak üretim tarzı ve maddi hayatın önceliğini vurgulamak; 2) Kapitalist olmayan toplum biçimlerinde ekonomi-dışı yapı ve pratiklerin önemine işaret etmek.”[120] Sunar, Balibar’ın bu iki ilgiyi Marx’ın sistematik bir şekilde kuramsallaştıramadığını vurguladığını hatırlatır. Balibar’ın bu ilgileri kuramsallaştırmak için Marx’ın Kapital’in üçüncü cildindeki sözlerinden hareket ettiğini söyler ve Marx’ın sözlerini aktarır: “Üreticinin üretim araçlarına ve kendi geçimini üretmek için gerekli üretim koşullarına ‘sahip’ olduğu tarzlarda üreticinin özgür olmaması mülkiyet ilişkisinin hem efendilik hem de kölelik ilişkisi olarak görünmesine bağlıdır... Bu koşullar altında şekli ne olursa olsun artık emek nominal toprak sahibi tarafından ekonomi-dışı bir zorla elde edilir.”

Sunar, Balibar’ın bu yaklaşımını haklı olarak eleştirir ve ekonomi-dışı’dan bahsetmek mümkün olursa Laclau’nun ekonomi ile üretimi ayırmasının da haklı olacağını söyler. Ardından Marx’ın sözünü veri alarak bir bütün olarak Marksizmi eleştiriye yönelen Sunar, eski toplumlarda ekonominin belirleyici olmadığının ortaya çıktığını iddia eder ve Lukacs’ı destekleyerek eski toplumlarda ekonomi ile ekonomi-dışı’nın kaynaşmış olması nedeniyle ekonominin belirleyici rol oynamasının mümkün olmadığını dile getirir. Balibar’ın kapitalizm öncesi toplumsal formasyonlarda düzeylerin “doğrudan ve ayrılmaz bir şekilde” birbirine bağlı olduğunu söylemesinin sonucunun ekonominin belirleyiciliğinin terk edilmesi olduğunu belirtir.[121]

Marksist literatürde ekonomi-dışı zor neredeyse bütün düşünürler tarafından kabul edildiği için, Sunar’ın bu kavramdan hareketle Laclau ve Lukacs’a dayanarak Marksizmi mahkum etmeye girişmesi bir anlam kazanmaktadır. Çünkü, ekonomi-dışı zor’un kabul edilmesi halinde tutarlı olabilmek için ya Lukacs gibi Marksizmi kapitalizmin bilimi yapmak ve düzey ayrımlarını eski toplumlar açısından geçersiz kılmak ya da Laclau gibi üretim ile ekonomik düzey’i ayırarak ekonomik düzeyin belirleyiciliğini terk etmek gerekmektedir.

Yaygın kabulden kaynaklı olarak daha da güçlü hale gelen Laclau ve Türkiye’deki tutarlı ardılı Sunar’ın karşısında varolabilecek esaslı bir teorik cephe ekonomi-dışı zor’un ideolojik bir kategori olduğunu tereddütsüz savunmak durumundadır.. Zaten Laclau ve Sunar’ın ekonomi-dışı zor kavramını kabul etmeyen bir Marksizmi hiç hesaba katmadığı da açıktır.

Yapılması gereken, Laclau’nun yapılar ve toplumsal ilişkiler ayrımını temel alan bir Marksizmi hesaba katmayarak sınıfı reddetmesinin önünde yapılar – toplumsal ilişkiler ayrımına sarılarak bir teorik tutum almaktır.

 

 



[1] K.Marx – F.Engels, Seçme Yazışmalar – 1, Sol Yay., Ankara 1993, s. 75.

[2] Muharrem Tünay, “Althusser ve Siyaset – Ekonomi İlişkileri”, ODTÜ Gelişme Dergisi, C. 21, S. 3, 1994, s. 450.

[3] A.g.e., s. 451.

[4] Tünay, yazısının sonuç bölümünde şunları söyler: “Benim Marx’tan anladığım, tarihin devrimci kesintilere uğrayan bir süreç olduğu ve kesintilerin insanların bilinçli eylemleri sonucu oluştuğudur. (...) Tarih insanlar tarafından bilinçli olarak yapılır, ancak belirli bir üretim biçiminin ortaya koyduğu sınırlar içerisinde. Sonuç olarak Marksist yöntem açısından “ekonomi”nin üstünlüğünü katı bir determinizme kaçmadan kabul etmek gerekir.” (A.g.e., s. 461.) Tünay’ın yaklaşımı, Teori ve Politika’yı takip edenlerin bileceği üzere öznelci, çifte ontolojist ve teorik olamayan niceliksel ifadelerden mustariptir. Liberal – Marksist ayrımını tutarlı ve açık bir teorik yaklaşımla ortaya koyan Tünay, yukarıdaki sözleriyle çelişmektedir.

[5] Ellen Meiksins Wood, Sınıftan Kaçış: Yeni ‘Hakiki’ Sosyalizm, Çev.: Şükrü Alpagut, Akış Yay., İstanbul 1992, s. 37.

[6] Nicos Poulantzas, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, Çev.: Şen Süer, L. Fevzi Topaçoğlu, Belge Yay., 1. Baskı, İstanbul 1992, s.124.

[7] Gramsci incelemesinde Savran da benzer bir saptama yapar. Gramsci’nin üstyapıyı kurumsallaştırma adına altyapıyı varsaydığını belirtir ve Gramsci’nin sınıfsal tahlilden yer yer uzaklaşmasını buna bağlar. Ancak Savran “altyapıyı varsaymak” fiiline, sınıfın bekasının riske gireceğini düşündüğü için kararlılıkla sahip çıkamaz.

[8] Nitekim Laclau ile Mouffe, Althusser gibi Marksizmi indirgemecilikten kurtarmak için kolları sıvayanların hepsini, Marksizm dışına çıktıktan sonra bir kalemde sildi ve aynı potada eritti: “Ortodoksluğa dahil en yaratıcı eğilimler, “zorunluluk mantığı”nın etkilerini sınırlamaya çalışmışlardır; fakat bunun kaçınılmaz sonucu, bu eğilimlerin söylemlerini, politik pratik açısından etkisi gittikçe azalan bir “zorunluluk mantığı” ile, özgüllüğünü belirlemedikçe kendisini teorileştiremeyen bir “olumsallık mantığı” arasındaki sürekli bir düalizm içine yerleştirmeleri olmuştur.” (Ernesto Laclau – Chantal Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji, Çev.: Ahmet Kardam – Doğan Şahiner, Birikim Yayınları, İstanbul 1992, 1. Baskı, s.38.) Laclau – Mouffe saptamasında haklıdır ancak bulundukları söylemci – ancı teorik temelden bu eleştirileri yaptıkları unutulmamalıdır. Ayrıca, yazarların bu eserleri, Marksizm dışına çıktıkları dönemin ürünü olduğu için sınıf incelemesinde yararlanabilecek bir kitap olmaktan epey uzaktır. Kitap kendini politik an’daki olumsallığı teorize etmeye adamıştır.

[9] Hüsnü Aksoy, Devlet ve Demokrasi, Yön Yayıncılık, 1. Baskı, İstanbul 1994, s.187.

[10] İlkay Sunar, Düşün ve Toplum, Doruk Yayınları, Ankara 1999, s. 238.

[11] Poulantzas, a.g.e., s. 7-8.

[12] A.g.e., s. 9.

[13] Thompson'dan akt.: Perry Anderson, Marksizm’de Tartışmalar: “Tarih Yazımı, Ütopyalar, Stratejiler Üzerine”, Çev.: Ahmet Özdemir, Göçebe Yay., 1. Baskı, İstanbul 1998, s. 99.

[14] A.g.e.

[15] A.g.e., s. 95. Bak.: E.P. Thompson, Teorinin Sefaleti, Çev.: Ahmet Fethi Yıldırım, Alan Yayıncılık, İstanbul 1994, s. 249-250.

[16] A.g.e., s. 95.

[17] Thompson’ın Marx ve Kapital yorumu ayrıca incelenecektir.

[18] E. Laclau – C. Mouffe, “Amasız – Fakatsız Marksizm Sonrası”, Çev.: Ahmet Kardam, Marksizm ve Gelecek, S. 5, Mayıs 1992, s. 25-6.

[19] Bundan sonra, Laclau ile Mouffe’un beraber yazdıkları eserlerden de bahsederken sadece Laclau’nun adını anacağız.

[20] Wood, a.g.e., s.100.

[21] Darand ve Weil’den akt.: Jean – Pierre Durand, Marx’ın Sosyolojisi, Çev.: Ali Aktaş, Birikim Yay., 1. Baskı, İstanbul 2000, s.85.

[22] Karl Marx, Grundrisse, Çev.: Sevan Nişanyan, Birikim Yay., 1. Baskı, s.135.

[23] A.g.e., s.167.

[24] Poulantzas, a.g.e., s. 57-8.

[25] A.g.e., s. 58.

[26] A.g.e., s. 59.

[27] A.g.e., s. 61.

[28] A.g.e., s. 78. Ayrıca bak.: s. 32.

[29] A.g.e., s. 79. “Egemen sınıfın devlet iktidarı, devlet aygıtının gelişme ve işleyişinde maddi bir biçim almadan tarihsel olarak varolamaz, gerçekleşip kendini sürdüremez.” (Etienne Babibar, Proletarya Diktatörlüğü Üzerine, Çev.: M. A. Akay, Pencere Yay., 1. Baskı, İstanbul 1990, s. 39.) Balibar’ın bu yaklaşımı da ilişkiler düzeyinin yapılar tarafından belirlenmesi noktasında çok açıktır. Poulantzas da, iktidarın niceliksel olmadığına dikkat çeker. Bir sınıfın iktidarının sarsılmasının diğerinin iktidarının güçlenmesi anlamına gelmediğini vurgular. Bunun nedeninin ise yapıların ilişkiler düzeyine etkisiyle açıklanabileceğini söyler. Marx’ın bundan hareketle Fransa’da Bonapartizmi açıkladığını söyler. (Poulantzas, a.g.e., s. 118-9.)

[30] A.g.e., s. 79.

[31] A.g.e., s. 79-80.

[32] A.g.e., s. 81.

[33] A.g.e., s. 86.

[34] A.g.e., s. 97.

[35] Wood, a.g.e., s. 69.

[36] A.g.e., s. 95.

[37] Poulantzas, a.g.e., s. 67.

[38] A.g.e., s. 68.

[39] A.g.e., s. 69.

[40] A.g.e. Poulantzas’ın sınıf tanımlamasında üç düzeyi de işin içine katması ve belirleyenliği ekonomiye vermesi yerinde olmakla birlikte, üstbelirlemeyi politikaya atfederek vardığı sonuç, Teori ve Politika sayfalarında yer alan üstbelirleme eleştirilerinin aynısına maruz bırakılmalıdır. Poulantzas’ta “Toplumsal formasyon içinde devlet, düzeyleri birleştirici ve bütünleştirici bir konuma sahip olduğundan, hem ekonomik düzey karşısında hem de egemen sınıf karşısında özgün özerk bir düzeye yükselir.” (Aksoy, a.g.e., s. 190.) Devlet için geçerli olan durum, Poulantzas’ta sınıf da aynı konumda olduğu için, dikkate alınmalıdır.)

[41] A.g.e., s. 71.

[42] Poulantzas’ın Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar’da yazdıkları gerçekten de Laclau’nun şu eleştirisini haketmektedir: “”Hasımlarının sorunsalıyla teorik bir yüzleşme olmaması...” (Ernesto Laclau, İdeoloji ve Politika, Çev.: Hüseyin Sarıca, Belge Yay., 2. Baskı, İstanbul 1998, s. 68) “Poulantzas reddettiği sorunsalların içsel çelişkilerini ve kendi sorunsalının bu sorunsalın çelişkilerini ortadan kaldırış biçimini göstermeye çalışmıyor, uyumsuzluk noktalarını betimlemekle ve bunların üstünde durmadan geçiştirmekle yetiniyor.” (A.g.e., s. 68) Dolayısıyla, Gramsci’nin birçok politika disiplini içi kavramını ve bizzat Marx’ın üzerinde tartışılması gereken ‘kendinde sınıf’ ve ‘kendi için sınıf’ ayrımlarını bir kalemde “tarihselci” diyerek kenara atıyor. Bu nedenle, Poulantzas’ın ‘kendi için sınıf’ yerine koyduğu ‘seçik sınıf” tanımlamasının, hangi farkları nedeniyle aynı sorunsalın parçası olmadığı ortaya çıkamıyor.

[43] Ernesto Laclau, İdeoloji ve Politika, Çev.: Hüseyin Sarıca, Belge Yay., 2. Baskı, İstanbul 1998, s. 77. (Yukarda Laclau’dan yapılan bütün alıntılar İdeoloji ve Politika’nın belirtilen sayfasındandır.)

[44] Laclau - Mouffe, "Amasız – Fakatsız...", a.g.e., s. 22.

[45] Etienne Balibar, Proletarya Diktatörlüğü Üzerine, Çev.: M. A. Akay, Pencere Yay., 1. Baskı, İstanbul 1990, s.135.

[46] Laclau, İdeoloji ve Politika, a.g.e., s. 114.

[47] Aksoy, a.g.e., s. 183.

[48] A.g.e., s. 184.

[49] Laclau, a.g.e., s. 124. Poulantzas’ın küçük burjuvazi tanımlaması da, Laclau ve Mouffe’un vardığı sonuca gitmekte, Poulantzas yaptığı ayrımları takip edememektedir. Poulantzas, özellikle küçük burjuvazinin tanımlanmasında ideolojik ve politik unsurların öne çıktığını söyler. Bu kabul edildiği takdirde ideolojizme varmak, Laclau’yla buluşmak kaçınılmazdır.

[50] A.g.e., s. 112.

[51] A.g.e., s. 117.

[52] A.g.e., s. 116.

[53] Gülnur Savran, “Anderson’un Reformistlere Uyarısı: Gramsci’nin Çıkmazları”, Sınıf Bilinci, S. 2, Ekim 1988, s. 146. Savran’ın bu sözleri, toplumsal formasyondaki politik düzey ile politika arasında ayrım yapmaması, “ulus – halk’ın nesnel ve politik varoluşunu tanımak istememe eğilimi (Nitekim, s. 153’te modern prens’in görevlerinin sıralanışında “ulusal – halkçı” iradeyi oluşturma görevinin önde gelmesi eleştirilir) eleştirilerek kullanıldığında yerindedir.

[54] W.G. Runciman, Toplumsal Bilim ve Siyaset Kuramı, Çev.: Erol Mutlu, Teori Yay., 1. Baskı, Ankara 1986, s. 101.

[55] A.g.e., s. 104.

[56] Wood, a.g.e., s. 54.

[57] A.g.e., s. 95.

[58] A.g.e., s. 20.

[59] Bu yazıda iktidar üzerinde durulmayacaktır. Dolayısıyla konuya sadece dikkat çekmekle yetiniyoruz.

[60] A.g.e., s. 42.

[61] Wood, post-Marksistleri böyle adlandırıyor.

[62] A.g.e., s. 8.

[63] Anderson, a.g.e., s. 30.

[64] A.g.e., s. 31.

[65] A.g.e., s. 47-8.

[66] A.g.e.

[67] A.g.e., s. 48.

[68] A.g.e., s. 61. Bu sözü de iradeci bir sınıf tanımının olmadığını, dolayısıyla olduğundan daha iradeci bir sınıf tanımı diye bir eleştirinin yetersiz ve aynı sorunsal içinde kaldığını belirterek eleştirmek gereklidir.

[69] A.g.e., s. 62.

[70] A.g.e.

[71] E.P. Thompson, Teorinin Sefaleti, Çev.: Ahmet Fethi Yıldırım, Alan yayıncılık, İstanbul 1994, s. 118.

[72] Anderson, a.g.e., s. 63. Cohen ise, Thompson’ı bir sınıfın kişinin kültürü, bilinci vb ile tanımlanamayacağını, sadece mülkiyet ilişkileri ağı içinde tanımlanabileceğini belirterek eleştirir. Bu eleştiri haklı olmakla birlikte iki çıkmazı vardır; birincisi mülkiyet ilişkilerinin altyapı -üstyapı bütünlüğü içindeki yerinin altyapıya ait olduğu yönündeki kuşku, ikincisi ise altyapıyı temel alarak yapılan belirlemenin burada kalması halinde ortaya çıkacak sadece ekonomi temelli sınıf tanımı...

[73] A.g.e., s. 65.

[74] A.g.e., s. 71.

[75] E.P. Thompson, a.g.e., s. 118.

[76] A.g.e., s. 131.

[77] A.g.e., s. 261-2.

[78] A.g.e., s. 123.

[79] A.g.e., s.270-1.

[80] Bak.: A.g.e., s. 184.

[81] A.g.e., s. 264.

[82] A.g.e., s. 273.

[83] A.g.e., s. 256.

[84] A.g.e., s. 189.

[85] Jones, a.g.e., s. 215.

[86] A.g.e., s. 215-6.

[87] A.g.e., s. 242.

[88]A.g.e., s. 244.

[89] Merrington, a.g.e., s. 227.

[90] Laclau – Mouffe, "Amasız – Fakatsız...", a.g.e., s. 26-7.

[91] A.g.e., s. 33.

[92] Poulantzas, a.g.e., s. 52.

[93] A.g.e., s. 56-7.

[94] Wood, a.g.e., s. 112.

[95] Wood, a.g.e., s. 73.

[96] A.g.e., s. 89.

[97] A.g.e., s. 91.

[98] Wood’un aynı sayfalarda yapılar - ilişkiler ayrımı üzerine eleştirileri de açıklama yetersizliğinin, söylenip geçilmenin kurbanıdır, dolayısıyla eleştirilmeleri mümkün değildir, ortada veri yoktur.

[99] Tünay, a.g.e., s. 458- 9.

[100] Poulantzas, a.g.e., s. 95.

[101] Marx, Grundrisse, a.g.e., s. 143.

[102] A.g.e., s. 148.

[103] A.g.e., s. 163.

[104] A.g.e., s. 279.

[105] Poulantzas, a.g.e., s. 27.

[106] A.g.e., s. 23.

[107] A.g.e., s. 25.

[108] Aksoy, a.g.e., s. 91.

[109] Sunar, a.g.e., s. 259.

[110] Poulantzas, a.g.e., s. 8.

[111] A.g.e., s. 22.

[112] Tünay, a.g.e., s. 453.

[113] A.g.e., s. 454.

[114] Wood, a.g.e., s. 39.

[115] A.g.e., s. 131.

[116] Laclau, İdeoloji ve Politika, a.g.e., s. 81.

[117] A.g.e., s. 82.

[118] A.g.e., s. 83.

[119] A.g.e., s. 84.

[120] Sunar, a.g.e., s. 233.

[121] A.g.e., s. 234-6.

Okunma 49863 kez
Bu kategorideki diğerleri: Sınıf ve İktidar »

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.