Hasan Sabbah Hareketinde Stratejik Unsurlar

Yazan

Selim Tatar

Hasan Sabbah, Nizari İsmaili devletinin (1090-1256) kurucusudur. Sabbah, teolojik, politik ve askeri dehasıyla Fatimi İsmaililiği ve egemen İslami anlayışla mücadele eden diğer Batıni hareketlerle önemli farklılıklar ortaya koyar. Sabbah’ın Alamut kalesini ele geçirmesiyle başlayan Nizari İsmaililiği; savunma ve genişleme anlayışı, taraftar kazanma yöntemleri, siyasi eylemler ve birçok özgün yönüyle varolduğu tarih ve coğrafyayı aşan bir güç oluşturur.

Oniki İmamcı Şiiliğin kalelerinden birisi olan Kum kentinde dünyaya gelen Hasan Sabbah, 17 yaşından itibaren İsmaili hareketiyle tanışır. Sabbah, ilk dönemlerinden itibaren İsmaili davasının en dikkat çeken taraftarlarından birisi haline gelir; çeşitli ortamlarda hayatı pahasına davasına bağlılığını ortaya koyar. Ödünsüz mücadelelerle zor görevlerin üstesinden başarıyla gelen Sabbah, uzun süre çalışmalar yürüttüğü Deylem yöresinde sorumlu dailiğe (örgütçü-propagandacı) getirilir.

Sabbah’ın Deylem’de bulunması tesadüfi değildir. Deylem, bölgeyi egemenliği altında tutan Selçuklu devletinin etkin olamadığı ender yerlerden biriydi; Abbasi baskısından kaçan Hz. Ali soyunun, 8. Asrın sonlarından itibaren sığınağı haline gelen sarp bir coğrafyaya sahipti. Koyu Şii ve İsmaili propagandasından etkilenmiş olan bu bölge, ihtilalci düşüncelerini ortaya koyma fırsatını kollayan Sabbah için her anlamda çok uygundu.

Sabbah’ın İsmaili davasını yürüttüğü sürece bitmez tükenmez yer değiştirmelerinin gayesi sadece insanları kendi davasına kazanmak değildi. Hasan Sabbah, daima keşfedilme tehlikesi altında bulunan, sırf bir gizli buluşma yeri değil, aksine egemen Selçuklu devleti aleyhine, misilleme görmeksizin mücadelesini sürdürebileceği uzak ve ele geçirilmez bir kale, yeni tip bir genel karargah araştırıyordu. İşte burası da yine Deylem yakınlarındaki Alamut kalesiydi. Kale, dışa kapalı ve verimli bir vadiye hakim bulunuyordu. “Uzunluğu 54 km, eni ise en geniş yerinde 5.4 km olan bu vadiye Alamut ırmağından, dik ve çıkıntılı kayalar arasından dar bir boğazdan giriliyordu. Daha sonra dar ve dolambaçlı bir yol, vadinin üzerinde, onlarca metre yükseklikte oturmuş olan kaleye ulaşıyordu.”[1] Sabbah için Alamut’tan daha iyisi bulunamazdı.

Sabbah, Alamut’un alınmasını özenle hazırladı ve 4 Eylül 1090 günü çatışmaya gerek kalmadan kale teslim alındı. Artık, Alamut’un hükümdarı olan Sabbah, ölünceye kadar, yani 35 yıl boyunca buradan aşağıya hiç inmedi. Sabbah, Alamut’un alınmasından itibaren davasını yaymayı sürdürmekle birlikte, çabasının büyük kısmını başka kaleleri ele geçirmeye ve yeni kaleler inşa etmeye harcadı.

Hasan Sabbah, Sultan Melikşah’ın ölümünden sonra Selçuklu prensleri arasında çıkan taht kavgasından istifade ederek, önemli mevzileri adım adım ele geçirme politikasını başarıyla sürdürdü. Çoğu Hazar Denizi ve Elbruz Dağları eteklerinde olmak üzere; İran, Horasan ve Irak bölgesinde 50 kadar kale 1092-1101 yılları arasında ele geçirildi.

Fatimi devletinden kopuş

Hasan Sabbah hareketi İsmaili hareketinin bir parçasıydı ve aynı zamanda İsmaili Fatimi devletinin ruhani ve fiziki etkisi altında faaliyet gösteriyordu. Ancak yaşanan süreç ve olaylar Sabbah’ın Fatimi devletinden kopuşunu kaçınılmaz kılmıştır. Sabbah’ın kopuşunun şekli gerekçesi, Fatimi devletinde halife el Mustansır’ın 1094 yılındaki ölümünün ardından veraseti ilan edilmiş olmasına rağmen halifeliği elinden alınan ve daha sonra da öldürülen Nizar tarafında yer almasıdır. Hasan Sabbah’ın temellerini atmış olduğu devlet bu tarihten itibaren Nizari devleti adıyla anılır.

Nizarilerin, Fatimilerden ayrılmasının özünde yatan neden, sınıfsal çıkarlardır ve Fatimi devletinin İsmaili davasından uzaklaşmasıdır. “Kuruluşundan yüz yıl sonra giderek tutuculaşıp hantallaşan, ilahiyatçı dogmatizmden başka bir şey üretmeyen Fatimiler, alt katmanların sınıf çıkarlarını temsil iddiasını kaybetmişlerdi. Sadece genel düzlemde 'adalet ve eşitlik'ten söz edip, fetihçi politika gereği Ortadoğu ve İran’daki Türk kökenli askerler tarafından ezilen kavimlerin duygularına hitap ediyor, Sünni savunucusu Türk komutanları aleyhinde açık propaganda yapıyorlardı. Halbuki Hasan Sabbahcı Nizariler aristokrat değillerdi. Sömürülen köylülerin, şehirlerde ezilen esnaf ve zanaat erbabının çıkarlarını açık şekilde koruyarak başarı elde ediyorlardı.

"Oniki İmamcı Şiilik ise, üst üste aldığı yenilgilerin ardından siyasi otorite olma iddiasını yitirmiş, iflas etmiş Sünnilik ile çoktan beri bir uzlaşma içerisine girmişti.”[2]

Takiyye dönemi bitiyor

İsmaili örgütlenmesinin coğrafi ve fikirsel zemini üzerine hareketini geliştiren ve Nizari devletini kuran Hasan Sabbah, ele geçirdiği ve inşa ettirdiği uzak ve ele geçirilmez kaleler, yeni tip karargahlarıyla baş düşmanı Selçuklu devletine karşı, gizlenme ve takiyye dönemini bitirip, saldırı ve misilleme dönemini başlattı. Bu durum İsmaili hareketinin niteliğinde değişiklik yarattı ve egemen Sünni İslam’a karşı sürdürülen muhalefet hareketleri açısından dönüm noktası oldu.

Hasan Sabbah hareketi, ideolojik öncüllerinin içerisinde bulunduğu açmaz, ve topraklara yabancı Sünni Selçuklu devletinin halk üzerinde yarattığı hoşnutsuzluktan dolayı faaliyet gösterdiği alanda (Kuzey İran) çok uygun bir konjonktür yakalamıştı. Sabbah, kendisini özellikle de düşmanlarına karşı açıkça ortaya koydu. Büyük çoğunluğunu direnişe olanak bırakmayacak şekilde üst üste elde ettiği kaleleriyle baş düşmanı Selçuklu’ya kafa tuttu. Üzerinde bulunduğu zeminin kaydığını sezen Selçuklu, bu andan itibaren Sabbah hareketine karşı ciddi tedbirler almaya başladı. Üst üste saldırılar düzenlendi. Kimi kısmi yenilgilere rağmen, çatışmaların galibi Sabbah oldu. Alamut ve birçok Nizari kalesi, Selçuklu saldırılarını başarıyla önledi.

Nizariler, bir taraftan kalelerini çoğaltıp güçlendirirken, öte yandan da Selçuklu egemenliği altında bulunan topluluklar arasında ayrım gözetmeksizin propaganda yapıyor, çok sayıda taraftar kazanıyordu. Öyle ki birçok Selçuklu subayı ve saraydan üst düzey yetkililer bile dava adına gizli faaliyet sürdürüyordu. Bu gelişmeler Selçuklu’yu köşeye sıkıştırıyor, ortaya konan tepki ise oldukça sert oluyordu. Sabbah taraftarları oldukları düşünülen çok sayıda savunmasız insan öldürülüyor, birçok bölgede yerel idarenin emri ya da kadı fetvasıyla toplu kıyımlar oluyordu.

Siyasi cinayetler: İlk kurban Nizamülmülk

Stratejik kalelere dayalı bir savunma ve bununla birlikte propaganda alanlarını olabildiğince etkinleştirme. Ama her şey bu kadar problemsiz olamazdı. Tırmanan gerilim, özellikle kalelerin dışında kalan, köylerde ve kasabalarda yaşayan taraftarları açık hedef haline getiriyordu. İşte bu noktada misilleme ve gözdağı niteliğindeki ünlü siyasi cinayetler dönemi başlayacaktır.

Sabbah’ın fedailerinin ilk kurbanı, “İsyanın büyümesini önlemek” için Nizarilerin kökünün kazınması talimatını veren ve kendisi etkin bir şekilde bu işin başına geçen Selçuklu’nun güçlü veziri Nizamülmülk olmuştur. Eylemi gerçekleştirmek üzere Ebu Tahir adlı fedai gönüllü olur. Nizamülmülk, Nihavent kazasında Sahne denilen yerde, kabul salonunun hareminde tahtırevanında sufi kılığına girmiş Ebu Tahir tarafından yaralanır. Vezir bu yaranın etkisiyle ertesi gün hayatını kaybeder.

Nizamülmülk'ün öldürülmesi ile başlayan siyasi cinayetler dönemi, Nizari İsmaililerine karşı düşmanlıklarını açıkça ortaya koyan, aralarında birçok hükümdar, halife, prens, general, vali, kadı ve İsmaili öğretiyi karalayan din adamlarının da bulunduğu onlarca kişinin öldürülmesiyle devam eder.

Eylemler “imha”dan ibaret değildi

Siyasi cinayetlerin hedeflerini her zaman çok iyi belirlenmiş kişiler oluşturuyordu. Bu sayede, İsmaililerin imhasına yönelik saldırıların ana sorumluları doğrudan cezalandırılıyordu. Cinayetlerin olabildiğince kalabalık ortamlarda gerçekleştirilmesine propaganda etkinliği açısından önem veriliyordu. Suikastler, kurbanın yanı başına kadar sokulmak suretiyle özellikle hançerle gerçekleştiriliyordu. Lideri ve hareketi lehine sloganlar atan fedai, olayın ardından kaçma ya da gizlenme çabasına girmiyordu. Ölüme gözünü kırpmadan giden fedailer, davalarına ve liderleri Sabbah’a olan bağlılıklarını en iyi şekilde ortaya koyuyorlardı.

Fedailerin bu gözüpek eylemleri günümüze kadar çoğu kimse anlamakta zorluk çekmiştir. Eylemlerdeki cüret, iftiralara ve çeşitli senaryolara (sahte cennet) konu oluşturmuştur. Halbuki Hasan Sabbah’ın yaşamını ve davasına karşı olan ödünsüzlüğünü incelediğimizde fedailerin eylemlerini anlamak bu kadar zor olmayacaktır.

“Mizaç olarak çileci ve münzevi bir hayat süren Hasan Sabbah, hükmettiği kalede çalgı çalmayı, içki içmeyi yasaklamıştı. Son derece eşitlikçi ve kuralcıydı. Kimseyi kayırmaz, yakınlarını asla kollamaz; herkese karşı aynı adaleti uygulardı. Oğullarından Muhammed’i içki içti diye, Ustad Hüseyni’yi de ünlü davetçi Hüseyin Kaini cinayetine karıştığı için gözünü kırpmadan öldürdü. (…) İzleyen yıllarda çevreyi kasıp kavuran kuraklık yüzünden, hanımını ve kızını kaledeki diğer kadınlarla birlikte sade hayata alışmaları ve halkla dayanışma babından çalışmaya gönderdiği köylerden bir daha geri çağırmadı.”[3]

Cephe savaşları asla düşünülmedi

Hasan Sabbah, meydan savaşlarını bir yöntem olarak benimsememiştir. Bunu fiili bir durum olarak nitelemekle birlikte, bir tercih olarak ele almanın daha doğru olacağı düşünülebilir. Cephe savaşlarının öngörülmemesinin nedenlerinden birisi, Selçuklu tebasının, bir ayrım gözetmeksizin davaya kazanılabilecek potansiyel olarak görülmesiydi. Cephe savaşlarının bu yaklaşımı tahrip etmemesi beklenemezdi. Keza, Sabbah taraftarlarının, Selçuklu egemenliğindeki Sünni halka veya farklı bir dini ya da etnik kesime yönelik, bu durumlarından ötürü gerçekleştirdikleri eylemlerine rastlamak mümkün değildir. Öte yandan kalelerde kurulan karargahlarda, meydan savaşlarında olması gerektiği kadar kalabalık ve teçhizatlı asker bulundurmaya gerek yoktu. Sabbah’ın profesyonel ordular kurmak gibi bir amacı da yoktu. Çünkü bu tür bir ordu, Sabbah’ın hedefine ulaşmasını sağlayacak bir araç olarak kullanılamazdı.

Kaldı ki 1480’li yıllarda tarih sahnesine çıkan Oniki İmamcı Safavi devleti de gönüllülerden oluşan orduyu, profesyonel orduya dönüştürme safhasında büyük sancılar yaşamıştır. Profesyonel ordularla Şirvanşah ve Akkoyunlu devletleri mağlup edilmiş, ancak sonuçta Safavi devleti de despotluğu ve ganimet avcılığıyla bu devletlerden geri kalmamıştır.

Fiziksel ayrılık ve mükemmel birlik

Nizari Devletinin diğer bir orijinal yanı ise bütünlüklü bir yapı oluşturmamasına rağmen hiçbir devletin sağlayamadığı kadar güçlü birlik ve ortak hareket ruhunun yaratılmasıdır:

“Nizarilerin hakimiyetindeki topraklar birbirlerinden çok uzak mesafelerle ayrılmıştı. Buna rağmen, Nizari devleti hem kendi içinde, hem de dış dünyaya karşı, yalnızca askeri güç ve merkezi otoritenin sağlayamayacağı, dikkate değer bir bütünlük ve birlik ruhu sergiledi. Aslında, topluluk olarak ortak bir amacı paylaşma ve dış dünyaya karşı birlik içinde davranmakla birlikte, her Nizari bölgesi belli bir bağımsızlık ve yerel ilişkilerinde inisiyatife sahipti. Her biri farklı yerel koşullar ve sorunlar yaşayan değişik Nizari toplulukları, ortak bir miras ve ortak bir misyon anlayışını paylaşıyordu. Son derece disiplinli ve amacına adanmış bir topluluk olarak Nizariler, Fatimilerden bağımsızlığını kazandıktan sonra, bu bağımsızlığı kendisini çevreleyen Türk yöneticilere karşı korumak için güçlü bir dayanışma ruhu sergilemeyi sürdürdü. Bu birlik ve dayanışma ruhunun bir sonucu olarak, Alamut’un başlattığı en radikal siyaset değişiklikleri, tüm Nizari topluluğundan kolayca kabul gördü. Aynı şekilde, Kuhistan ve Suriye Nizarileri ile Alamut’tan atanan yerel başkanlarının otoritesini kabul ederken, hareketin merkezi liderliği hiçbir Nizari topluluğunda sorgulanmadı.”[4]

Politik oyunlar

Hasan Sabbah iyi bir politikacıydı. Özellikle, düşmanları arasındaki güç dengelerine müdahale etmek, taraf olmak ya da kargaşa yaratmak yoluyla gücünü, etkinliğini artırmanın koşullarını hazırladı. Sabbah, hareketini büyütmek, rahatlatmak için hiçbir fırsatı gözden kaçırmamıştır. Buna bir örnek olarak Selçuklu devletindeki taht kavgalarına taraf olan Abbasi halifelerinin öldürülmesi olayını verebiliriz:

“1131’de Sultan Mahmud öldü; kendisinden önceki sultanların ölümü gibi Mahmud’un ölümü de, kardeşleriyle oğlu arasında bir anlaşmazlığı tahrik etti. Sultan Mesud’a karşı olan bazı emirler onun aleyhine ittifak kurdular ve ittifaklarına Bağdad Abbasi halifesiel-Müsterşid’i dahil etmeyi başardılar. Fakat Mesud,1139’da Hemedan yakınında halifeyi, veziri ve bazı adamlarıyla birlikte esir aldı. Sultan, bu seçkin tutsağını Meraga’ya götürdü. Söylendiğine göre, kendisine burada iyi davrandı; fakat bir grup İsmailinin karargaha sızıp el-Müsterşid’i katletmelerini önleyemedi. Bir Abbasi halifesi, diğer bir ifade ile Sünni İslam dünyasının sözde reisi, Haşişiler için öncelikli bir hedefti. Bununla birlikte dedikodu, Sultan Mesud’u suça iştirak veya kasıtlı ihmalkarlıkla suçladı ve Selçuklu beylerinin ismen metbuu olarak kalan Sencer’i bile cinayetin teşvikçisi yaptı.”[5]

Ruhani konumlanışın kaçınılmazlığı

Sabbah’ın teolojik konumlanışı da önemli bir noktadır. Sabbah, dini açıdan pozisyon edinebilecek geçerli teorileriler üretebilmiştir. Dini konumlanış, dönemin koşullarında güçlü bir lider olabilmenin kaçınılmaz tamamlayıcısıydı. Sabbah’ın, Oniki İmamcı ya da İsmaili literatürde kabul gören soyağacının temsilcisi (İmamlık) sıfatıyla böyle bir meşruluk edinebilme koşulu yoktu. Sabbah’ın dini konumlanışı ‘Yeni Davet’le ortaya konan “Talimiye” öğretisinden yola çıkarak “hüccetlik” makamıyla kendini göstermektedir.

Cafer el Sadık tarafından çerçeveleri netleştirilen ve Şii menşeli bütün gruplarca kabul gören bir otorite olan “İmam”lık olgusuna göre İmam, kendisinden önce gelen başka İmamlardan bağımsız görüşlere sahip olabilir. Öncül İmamların karar ve görüşlerine bağlı kalmak zorunlu değildir... Hasan Sabbah hiçbir zaman İmam olduğunu söylemedi; “O, sadece 'hüccet' yani Gaip İmamın vekiliydi. İmam, bedenen alelade fani bir insana benzer; fakat onun ilahi tabiatı kesinlikle bilinmez. O’nun sözü, Allah kelamıdır. İmam’ın yokluğunda (gaybet) davayı vekili hüccet yürütür. O, İmam gibi gizli olamaz; hüccet, halkı aydınlatmak için, gayyepte değil açıkta olup, daima etkindir.”[6]

Sabbah’ın, taraftarları nezdinde, dini bir otorite olarak kabul görmesi, hareketinin gelişmesinde ve lidere ölümüne bağlılığın yaratılmasında temel oluşturur.

Halife Ali döneminde yaşanan halifelik ihtilafları da dahil Hasan ve Hüseyin dönemleri, daha sonraki birçok Batıni kalkışmada genelde hoşnutsuz taraftarların ısrarlı çağrıları “önder”in etkinleşmesinde belirleyici olmuştur. İslam’ı yorumlayış biçimlerinin sonucu olarak, koşullar hangi düzeyde olursa olsun İmam’ın (ruhani önder olarak görülen kişinin) katılımı, iradesi olmadan bir kalkışmaya girişilmesi düşünülemezdi.

Anadolu Batıni isyanlarının bazılarında ise İmamiye soyunu temsil niteliğinde bir otoritenin olmayışı hareketleri trajik noktalara sürüklemiştir: Teke yarımadasında isyan başlatan Şahkulu, Osmanlı ordusunu birçok kez bozguna uğratmıştır. Anadolu’nun içlerine doğru ilerleyen Şahkulu güçleri, Osmanlı ordusuyla en son 2 Temmuz 1511 yılında Sivas’ta karşılaşmış ve savaş yine Osmanlı’nın yenilgisiyle son bulmuştur.

Şahkulu, savaşını başlattığı zaman Safavi hükümdarı Şah İsmail’den icazet almamıştı. İmamiyenin temsilcisi Şah İsmail bu kalkışmayı hoş karşılamamış; Şah’ın tutumu Anadolu halkı üzerinde etkili olmuştur. Elde ettiği başarıya rağmen beklediği desteği bulamayan Şahkulu, kadın ve çocukların da aralarında bulunduğu on beş bin müridiyle, Şah’ın desteğini kazanmak üzere Safavi devletinin merkezi Tebriz’e hareket eder...

Bu dönem Anadolu’da “Açılın kapılar Şah’a gidelim” dönemidir. Osmanlı yönetimine muhalif binlerce kişi Şah’a yakın olmak, onun safında yer almak üzere akın akın Tebriz yollarına düşer. Ancak bu hareketlerinin bedeli Yavuz Selim zamanında geride kalanlara şiddetli bir şekilde ödetilir ve Batıni hareketler üzerindeki en büyük kıyım bu dönemde yaşanır.

Bu ve diğer tarihsel örnekler, Batıni hareketlerin niteliği, özellikle Anadolu’da Sabbah tarzı bir dini otoritenin yaratılamayışının ortaya çıkardığı güçlükleri ve yaşanan trajediyi anlamak açısından dikkat çekicidir.

Sonsöz

Nizari İsmaililiğinin ilk dönemi Kuzey İran bölgesinde Selçuklu baskısına karşı verilmiş bir mücadeleyi içerir. Ancak bu mücadelenin öznesi, ilerleyen süre içerisinde Suriye, Irak ve Hindistan çevrelerinde de etkili bir otorite haline dönüşmüştür. Öncelikle Sünni İslama dayalı iktidarı yıkmayı amaçlayan Nizariler; Abbasilere, Selçuklulara, Eyyübilere, Zengi Atabeylerine, Memlüklere ve de istilacı Haçlılara karşı direnmiş ve başarılı olmuştur.

Hasan Sabbah; hayatı boyunca teolojik, politik ve askeri alanlarda, her ne yaptıysa hiçbir zaman geri adım atmadı. Hep soğukkanlı, planlı, akılcı davrandı. Hedeflerini her zaman iyi tanımladı. Sabbah, öncülü ve ardılı birçok Batıni hareketin aksine, direnişi bütün unsurlarıyla ortaya koyabildi ve bunları kullandı. Tüm yaşananlara rağmen dervişliğinden de, politik önderliğinden de asla ödün vermedi.

Hasan Sabbah hareketi, hangi devirden bakarsak bakalım, karşımıza olağanüstü güncel bir olgu olarak çıkmaktadır. Baskı, zulüm, yok sayma; ve “Sabbah’ın hançeri” bugün de mevcuttur. Önemli olan bu hançeri gereğince kullanmasını öğrenebilmektir.

 



[1] Bernard Lewis, Haşişiler, Çev.: Ali Aktan, Sebil Yayınları, İstanbul 1995, s. 37.

[2] Faik Bulut, Eşitlikçi Dervişan Cumhuriyetleri ve Hasan Sabbah Gerçeği, Berfin Yay., İstanbul 2000, s. 204.

[3] A.g.e., s. 171.

[4] Farhad Daftary, Muhalif İslamın 1400 Yılı: İsmaililer, Tarih ve Kuram, Çev.: Ercüment Özkaya, Rastlantı Yay., Ankara 2001.

[5] Bernard Lewis, a.g.e., s.57

[6] Faik Bulut, a.g.e., s. 203.

Okunma 19936 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.