Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Son Fasıl: Emperyalizm

Yazan

 

“Eğer Serbest Ticaretçiler bir ulusun bir başka ulus aleyhine nasıl zenginleşebileceğini anlamıyorlarsa şaşırmamız

gerekmez, çünkü bu beyler aynı ülkede bir sınıfın başka bir sınıfın aleyhine kendisini nasıl zenginleştirebileceğini

anlamayı da reddediyorlar.” (K. Marx)

 

Ali Osman Alayoğlu

Söz, söz olarak eskiyebilir. Yeni, şık ve parlak sözler de, eskiyen sözün yerini almak için sıraya girer... “Emperyalizm” için böyle bir eskimeden bahsedebiliriz. Vitrinlerden indirilen emperyalizmin yerini ise küreselleşme, enformasyon çağı, bilgi çağı, post-fordizm, post-taylorizm vb. yeni ürünler alıverdi... Bu eskime sözle ilgiliyse ve eskiyenin yerini alan da söz’den öteye geçme gücüne sahip değilse, ‘popüler bir ilgi, ret, kabul silsilesi’ demek yeterlidir. Önemli olan emperyalizmin, 20. yüzyılın başında Hilferding’in öncülüğünde tanımlandığından bu yana, “kapitalizmin son aşaması”, “kapitalizmin yeni evresi” olmaktan çıkıp çıkmadığı, teorik olarak emperyalizm tahlilinin kategorik redde tabi tutulup tutulmadığıdır.

Tom Bottomore’un dikkat çektiği bir nokta önemlidir: “Yüzyılımızın ilk onbeş yılında, Hilgerding, Luxemburg, Bukharin ve Lenin’in emperyalizm teorilerini kaleme aldıkları günlerden bu yana Marksist teorinin revizyonu açısından tutarlı hiçbir girişimde bulunulmadı.”[1] Emperyalizmin vitrinlerden inmesinde bu durumun etkisi bulunabilir; “Ne var ki, İngiliz atasözünde de denildiği gibi, gerçekler inatçı şeylerdir ve hoşumuza gitsin gitmesin, hesaba katılmaları gerekir.”[2] Gerçekler emperyalizmin varlığını her an hissettiriyor ve karşı tezleri öne sürenler hoşlarına gitmese de 20. yüzyılın başlarında geliştirilen emperyalizm tahlillerini dikkate almak durumunda kalıyor. Çünkü, gerçekler; yani inatçılar!

Bu yazıda emperyalizmi üç açıdan inceleyeceğiz: Birincisi; şayet emperyalizm tespitini yapmayı mümkün kılan veriler yerindeyse, kapitalizmin belli bir dönemine emperyalizm demek uygunsa -ki teorik veriler hem emperyalizm teorilerinin geliştirildiği dönem, hem de günümüz açısından böyle olduğunu güçlü bir şekilde gösteriyor- emperyalizmin kapitalizmin yeni bir evresi, son evresi, yeni hakim sınıfın politikası vb. olup olmadığı belirlenmelidir. Bu tartışma, ağırlıklı olarak, yapılar düzeyine ilişkindir ve Teori ve Politika’da ifade edilen altyapının üstyapıyı belirlediği anlayışından hareketle tartışılacaktır. Yazıda, belirleme tezi bağlamında, emperyalizmin kapitalizmin yeni ve son evresi olduğu noktasında Lenin’le buluşulacak, “son evre”nin ekonomik düzeydeki bir analizle ortaya koyulabileceği ve koyulduğu savunulacaktır. Dolayısıyla emperyalizmi finans kapitalin politikası olarak tanımlayanlar veya yine politik (üstyapısal) bir anlayış bağlamında emperyalizmin “yeni evre” olmadığını öne sürenler eleştirilecektir. Kısaca; emperyalizmi politik düzeyde bir anlamanın konusu yapan Hilferding, Bukharin ve Kautsky’den ayrılıyoruz.

Diğer yandan da, Luxemburg’un en çıplak örneği olduğu emperyalizmin ekonomist bir algılanışı da tartışılacak. Luxemburg’un ekonomizmini eleştirenlerin politik düzeyi öne çıkarmaları, genel belirleme anlayışını tahrif ediyor (Bukharin). Luxemburg’un ekonomizmine karşı öne sürülecek tez, ekonomik düzeyi belirleyen olarak tanımlamalıdır. Samir Amin’in söz konusu ekonomizmi reddi, belirli kayıtlarla, benimsenecektir.

20. Yüzyılın başında yapılan emperyalizm analizlerinin gerçek’e, politikaya dair yarattığı anlayışlar ve politik tavırlar da tartışılması gereken bir başka noktadır. Bu bağlamda özellikle Lenin ve Bukharin’in Kautsky eleştirisi belirleyici niteliktedir ve Kautsky’nin politik düzeyi veri alan emperyalizm tanımının “reformizm”ini ortaya koyar. Ancak bu yazıda, politik sonuçlar yapılar ve toplumsal ilişkiler bağlamındaki incelemeler gerçekleştirilirken kendisine kısmen yer bulacaktır.

İkincisi; emperyalizmin ‘toplumsal ilişkiler’ bağlamındaki yeridir. Poulantzas’ın yapıların toplumsal ilişkileri son kertede belirlediği tezini, ‘son kerte’ kategorisinin çifte ontolojist doğasından uzaklaştırarak ve toplumsal ilişkiler düzeyinin ‘gerçek’le ilişkisini kategorik bir şekilde reddederek[3] yeniden ifade eden bir anlayıştan hareketle, emperyalizmin yapısal varoluşunun toplumsal ilişkiler alanında özellikle aristokrat işçinin oluşumunu doğuran niteliksel bir değişim yarattığına dikkat çekilecektir. Bu saptamayı da (aristokrat işçi) Lenin’e borçluyuz. Aristokrat işçinin doğuşunun, bu değişimin, emperyalizmin yarattığı daha önceki kapitalist dünya ekonomisinden farklı olan emperyalist dünya ekonomisini yarattığı, özgül merkez-çevre ayrımı temelinde meydana geldiği savunulacak, sınıfsal çelişkilerin yeni bir boyut kazandığı, dünya bazında ortaya çıktığı dikkate alınacaktır. Merkez-çevre ilişkisi yaklaşımımızı Samir Amin’e borçluyuz.

Bahsedilen değişimi (aristokrat işçinin doğuşu) yaratan ekonomik temel üzerinde özellikle durulacaktır. Sermaye ve metanın kapitalist dünya pazarında akışkan olduğu anlamda emeğin akışkan olmaması ve bu nedenle ücretlerin dünya genelinde eşitlenme eğiliminden bahsedilmesinin mümkün olmaması aristokratlaşmanın önemli ekonomik gerekçelerinden biri olarak belirlenecektir. Bu inceleme bağlamında, emperyalizmin genel olarak kabul edildiği gibi önemli bir proleterleşme, bütünleşme yaratmadığı; aksine çevre ülkelerde proleterleşme ve bütünleşmenin önüne geçen mekanizmalar yarattığı, kapitalizm öncesi üretim biçimlerini emperyalizm yararına sisteme özgül bir şekilde ‘eklemlediği’ Amin’e dayanılarak genel hatlarıyla belirtilecektir. Yazılarının eksenini toplumsal ilişkiler düzeyinde kuran ve ‘tarihin motoru sınıf savaşımıdır’ tezine yakın duran, emperyalizm tahlillerinde sınıf çelişkilerini belirleyici yaptığı söylenebilecek olan -bu nedenle eleştirilmesi gereken- Samir Amin’in, toplumsal ilişkiler alanında aldığı konum yerindedir.

Üçüncüsü; ve sonuncusu ise emperyalizmin günümüzde değişip değişmediği ya da bugünlerde yaygın bir kabul gören yeni tanımların (küreselleşme vb.) emperyalizmin reddi, yeni ve başka bir aşamanın gelişi, hatta yeni bir toplumsal sistemin doğuşu anlamına gelip gelmediğidir. Bu bölümde, öncelikle bugünü ciddi değişimlerin yaşandığı bir dönem olarak nitelendirenlerin tarihsel perspektiften yoksun olduğuna vurgu yapılarak Hirst’ün[4] ve Wallerstein’ın çarpıcı analizlerine yer verilecektir. Ama değişimin gerçekleştiği tezini aceleci bir şekilde öne sürmenin yerinde olmadığına vurgu yapmakla birlikte emperyalizm içi gerçekleşen değişimleri dikkate almayan bir teorik katılığa da kapılmamak gerektiğini vurgulamalı. Ancak bu yazı emperyalizme giriş niteliğindedir, dolayısıyla yaşanan söz konusu değişiklikler üzerinde durulmamıştır. Daha ziyade, küreselleşme eleştirisine zemin oluşturacak bir biçimde uluslararasılaşma - uluslaşma dikotomisi, sermaye ihracının bu bağlamda anlamı ele alınmıştır.

Emperyalizm nedir?

Emperyalizmin yapısal analizi söz konusu olduğunda, tekeller, finans kapital ve sermaye ihracından; bunlardan hareketle mali oligarşi, emperyalist yayılmacılık, uluslararasılaşma ve dünyanın emperyalist güçler tarafından paylaşılmasından bahsetmek zorunludur. Aralarındaki tüm ayrımlara rağmen geçen yüzyılın başında emperyalizm üzerine çalışma yapanların hemen hemen hepsi bu temel noktalara değinmiştir. O dönem yapılan tahliller dikkate alındığında, emperyalizm incelemelerinin öncülüğünü yapan Hilferding’in geliştirdiği ekonomik tahlillerin birçoğunun geçerliliğini hala koruduğu; Hilferding’e şükranlarını sunan Kautsky, Bukharin ve Lenin’in incelemeleri dikkate alındığında ise, ekonomizme düşmeme ve politik gerçek’te emperyalizmi uygun bir konuma yerleştirme açısından Lenin’in özel bir yerinin olduğu görülmektedir. Bu nedenle emperyalizmin yapılar ve toplumsal ilişkiler bağlamında bir incelemesine başlamadan önce, Lenin’in emperyalizm tanımı benimsenerek genel hatlarıyla özetlenecek, bu tanım üzerinden diğer emperyalizm teorisyenlerinin analizine geçilecektir.

Lenin’e göre emperyalizmin olabilecek en kısa tanımı şöyledir: “Kapitalizmin tekelci aşaması.”[5] Tekel, “kapitalizmin gelişmesinin en yeni aşaması”nın sonsözüdür. Yani, kapitalizmin gidebileceği daha ileri bir evre yoktur: “Gelişme çizgisinde ilk çıkışını tefecilikle yapan kapitalizm, bu çizgiyi, büyük tefecilikle sona erdirmektedir.”[6] Ama, tekelleşme emperyalizmin özünü oluşturmakla birlikte tek başına emperyalizmi açıklamak için yeterli değildir. Emperyalizmin tekellerin oluşumu açısından en önemli yönlerinden biri de finans kapitalin oluşmasıdır: “… bankaların rolünü hesaba katmazsak, tekellerin gerçek gücü ve rolü konusundaki bilgimiz çok yetersiz, eksik ve sınırlı olmaktan ileri gidemez.”[7]

Bukharin’in belirttiği gibi; emperyalizmi doğuran tekellerin ortaya çıkışı ise, en önemli iki kapitalist gelişme sürecinin sonucudur: “sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi.”[8] Emperyalizmi karakterize eden bir diğer nokta ise sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesiyle ortaya çıkan tekeller aracılığıyla sermaye ihracının belirgin bir unsur haline gelmesidir. Daha önceden meta mübadelesiyle karakterize olan kapitalist dünya piyasası, emperyalizm evresinde sermaye ihracıyla karakterize olmaya başlar.

Lenin’in ekonomik tespitlerini borçlu olduğu Hilferding emperyalizmi şöyle tanımlar: “'Modern' kapitalizmin karakteristikleri aslında merkezileşme veya yoğunlaşma olgusu tarafından çizilmektedir ki bu olgu, bir yandan karteller ve tröstler oluşturarak 'serbest rekabetin rafa kaldırılması'nda göstermektedir kendini, bir yandan da banka sermayesiyle sanayi sermayesi arasında giderek pekişen içli dışlı ilişkilerde. İşte bu içli dışlılık yoluyla sermaye, ilerde daha yakından sergileyeceğimiz gibi, Finans Kapital biçimine bürünmektedir, yani sermayenin en olgun ve en soyut görünümüne.”[9]

Kapitalizmin emperyalizm aşamasına (Kapitalist emperyalizm[10]) geçiş tarihini çok net bir şekilde 20. yüzyıl olarak belirleyen, 20. yüzyılın sermaye egemenliğinden mali egemenliğe geçilen bir dönüm noktası olduğunu belirten[11] Lenin, bu tanımını ayrıntılandırarak emperyalizme geçiş sürecini dönemselleştirir: “Avrupa için, yeni kapitalizmin, eskisinin yerini kesinlikle aldığı tarih, oldukça belirgin bir biçimde gösterilebilir: 20. Yüzyılın başıdır bu.”[12] “... tekellerin tarihindeki başlıca evreler şöyle beliriyor: (1) Serbest rekabetin gelişmesinin en yüksek noktaya eriştiği 1860 - 1880 yılları. Tekeller, ancak farkedilir embriyonlar halindedir. (2) 1873 bunalımından sonra, kartellerin önemli gelişme dönemi; böyle olmakla birlikte, bunlar henüz istisna halindedir. Oturmuş bir durumları yoktur. Henüz geçici bir niteliktedirler. (3) 19. Yüzyılın sonundaki ilerleyiş ve 1900 - 1903 bunalımı; bu dönemde, karteller, baştanbaşa ekonomik yaşamın temellerinden biri haline geliyor. Kapitalizm, emperyalizme dönüşmüştür.”[13]

Lenin, 'kapitalizmin en ileri aşaması'nı maddeler halinde tanımlar. Bu maddeler emperyalizm tanımlanmasında çıkış noktası olarak alınabilir, Lenin’in çağdaşları ve ardından gelenlerin tartışmaları da Lenin’in maddeleştirmesi temelinde incelenebilir. Lenin’e göre emperyalizm çağında, “(1) üretimde ve sermayede görülen yoğunlaşma öyle yüksek bir gelişme noktasına ulaşmıştır ki, ekonomik yaşamda kesin rol oynayan tekelleri yaratmıştır; (2) banka sermayesi sınai sermayeyle kaynaşmış, ve bu 'mali - sermaye' temeli üzerinde bir mali - oligarşi yaratılmıştır; (3) sermaye ihracı, meta ihracından ayrı olarak, özel bir önem kazanmıştır; (4) dünyayı aralarında bölüşen uluslararası tekelci kapitalist birlikler kurulmuştur; (5) en büyük kapitalist güçlerce dünyanın toprak bakımından bölüşülmesi tamamlanmıştır.”[14]

Kısaca; kapitalizmin en son aşamasının belirleyici özellikleri; tekelleşme, finans kapitalin oluşumu ve egemenliği (finans oligarşisi), sermaye ihracı, uluslararası tekelci birlikler ve dünyanın paylaşımıdır.

Toplumsallaşma, çürüme ve geçmişe özlem

Lenin, tekelleşme temelinde emperyalizmi özetlerken emperyalizmin ekonomik yönüne vurgu yaptığını ısrarla belirtir. Emperyalizmin ekonomik yönü, kapitalist serbest rekabetin yerine kapitalist tekellerin geçmesidir.[15] Lenin, kapitalizm içinde serbest rekabetten tekeller çağına geçişi, ‘kapitalizmin çelişkilerini, gelişimini vb. etkileyen tipik bir varolanın yerini karşıtının alması’ şeklinde tanımlamamak gerektiği noktasında da uyarıda bulunur. Çünkü tekelleri doğuran serbest rekabettir ve “tekeller, kendisinden çıkmış oldukları serbest rekabeti yok etmiyor; onun üstünde ve yanında varoluyor; böylece de iyice keskin, şiddetli sürtüşmelere, çatışmalara yol açıyor.”[16] Bu açıklamadan da anlaşılacağı gibi, emperyalizm çağında serbest rekabet egemen bir tarz olarak sahnelere veda eder ama hiçbir zaman tiyatro sahnesinde rol almaktan imtina edilmez. Dolayısıyla, emperyalizmin belirli dönemlerinde yaşanan ‘küçük kapitalizm’in artışı, bütünlük parçalanmaları ve serbest rekabetin etkisinin hissedildiği konjonktürler üzerinden kurulan “iyimser” özgürlük ve liberalizm düşlerinden uyanmak için küçük bir ses yeterlidir. Emperyalizmin yarattığı merkez-çevre kutuplaşması, proleterleşme oranının yavaş gelişmesi, aristokratlaşmış işçi, kapitalizm öncesi üretim biçimlerini özgül bir biçimde sisteme “eklemleme” söz konusu durum temelinde hayat bulur.

Emperyalizmin, 'toplumsal bir formasyon' olarak yarattığı eğilimler ve ortaya çıkardığı görünümler dikkate alınmadığı takdirde, veri alınan ve genellikle Birinci Dünya ülkelerine özgü olan ekonomik ve üstyapısal görüngülerden hareketle, “farklı” ekonomik ve politik hareketlenmeler bazen bir umut ışığı olarak görülebilir, bazen de reddedilebilir. İkisi de yerinde değildir. Samir Amin, bu durumu, emperyalizmin ‘küçük kapitalizm’ yaratma eğilimini dikkate alarak çok net olarak ortaya koyar: “...yeni faaliyetleri karlı kılan koşullar sürekli biçimde yeniden yaratılır; bu koşullar ise sürekli biçimde bir 'küçük kapitalizm'e yol açarlar. Bu, geçmişin bir kalıntısı değil, bizzat yoğunlaşmanın bir sonucudur.”[17] Yine aynı durum, bir başka cepheden, Wallerstein’ın saptadığı proleterleşme ile fabrika benzeri iş süreçlerine ilişkin ‘sözde’ uyuşmazlıklar bağlamında da ortadadır: “Fabrika benzeri iş süreçleri ise denklemin durmadan büyüyen paydası göz önüne alındığında, bütünün yüzdesi olarak genellikle öne sürülenden daha az büyümüştür.”[18] ve “şirket sermayesinin yarıproleter emek ve hane alanları arayışı içinde merkez dışı bölgelere göç etmesinin yüzyıllar süren bir yönelim olduğu ortaya çıkabilir”.[19] Kısaca, tüm bu gelişmeler emperyalizme içseldir ve düşlerin ‘düş’ olduğunu net bir biçimde ortaya koyarlar. Yani, özellikle Üçüncü İtalya[20] vb. (eski hatıraları canlandıran) örnekler üzerine kurulan ve küçük kapitalizmin hızla tekelleşmeye alternatif olarak ortaya çıktığını göstermeye çalışan günümüzün ‘çağdaş’ teorilerinin perspektif yoksunluğunu gösterirler.

Lenin’in emperyalizmi kapitalizmin son aşaması olarak tanımlaması, sosyalizme geçişin koşullarının olgunlaştığı teziyle birlikte hayat bulur. Lenin emperyalizme geçişi tam rekabet özgürlüğünden tam toplumsallaşmaya bir geçiş olarak tanımlar ve sosyalizme geçiş için uygun koşulların oluşmaya başladığını belirtir.[21] Ancak bu toplumsallaşmanın emperyalizm içinde gerçekleştiği asla unutulmamalıdır. Lenin’in emperyalizm çağında toplumsallaşmanın gericilik ile beraber varolduğuna dikkat çekmesi bu açıdan önemlidir: “... kapitalizmin gelişmesi öyle bir noktaya varmıştır ki, meta üretimi henüz egemenliğini korumak ve ekonomik yaşamın temeli sayılmakla birlikte, aslında, sarsılmakta ve karların büyük kısmı para oyunları yapan 'dehalara' akmaktadır. Bu para oyunlarının, bu düzenbazlıkların temelinde ise üretimin toplumsallaşması vardır; ancak bu toplumsallaşmaya değin yükselmiş insanlığın böylece gerçekleştirdiği büyük ilerlemeden yararlananlar spekülatörlerdir. 'Bu temel üzerinde' emperyalizmin gerici ve küçük - burjuva eleştirmeninin, geriye, 'barışçı', 'serbest', 'dürüst' rekabete dönmeyi...”[22] istemesinin bir düş, altın çağ özlemi, olduğu bilinmelidir.

Emperyalizmin yarattığı gericilik öylesine etkilidir ki, altın çağ özlemine kapılanlar “hoş ama boş” hayaller peşinde koşar. Bu sayede emperyalizm kendini ideolojik olarak da yeniden üretir. Bu konuda bir örnek veren Lenin, emperyalizmin, altın çağ özlemi duyanların vicdanına nasıl hitap ettiğini gösterir ve bu hitap şekli hala hayattadır, birçok vicdana girmeyi başarmaktadır: “Burjuva bilgiçleri ve sözümona 'sosyal - demokrat' oportünistler, hisselerin 'demokratlaşması'yla, 'sermayenin de demokratlaşacağını', 'küçük üretimin öneminin artacağını, rolünün büyüyeceğini' umuyorlar (ya da umduklarını söylüyorlar); oysa bu, aslında, mali - oligarşinin gücünü artırma yollarından biridir. Bunun içindir ki daha ileri, daha eski, daha 'deneyimli' kapitalist ülkelerde, küçük değerde hisse senetleri çıkarılmasına yasalarca izin verilmiştir.”[23]

“Burjuvazinin, gitgide artan bir ölçüde sermaye ihracından gelen kazançlar ve 'kupon kırpmak'la yaşadığı, 'rantiye-devlet'in, tefeci - devletin yaratılması, gitgide daha belirgin biçimde emperyalizmin eğilimlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır”[24] diyen Lenin, bu çürüme eğilimine rağmen kapitalizmin hızlı gelişmesinin engellendiğini düşünmemek gerektiği noktasına da vurgu yaparak, aksine kapitalizmin tekeller çağında daha da hızlı gelişeceğine dikkat çeker.[25]

Tekellerin yarattığı toplumsallaşma, baş döndürücü ilerleme ve aynı zamanda da gericilik ile çürümenin olumlu-olumsuz etkisinde kalıp “barışçı sistem” düşleri kuranların başında Kautsky gelir. Kautsky’de bulunan “geçmişe özlem”i Lenin şöyle anlatır: “Kautsky, mali - sermaye çağı için, 'gerici bir ülküyü', 'barışçı demokrasi'yi, 'salt ekonomik öğelerin işleyişini' savunduğundan ötürü Marksizmden kopmuştur. Çünkü, nesnel olarak, bizi tekelcilikten tekelci - olmayan bir kapitalizme geriye doğru çeken bu ülkü, reformist bir düzenbazlıktır.”[26]

Bu hayallerin, birçok versiyonu mevcuttur ve Kautsky üzerinde yoğunlaşıldığında daha ayrıntılı olarak gösterilecektir.

Emperyalizmin yapısal analizi

Emperyalizmin yarattığı çelişkiler, serbest rekabet çağından tekelci çağa geçişin getirdiği yeni eğilimler, eski’ye duyulan özlemi, emperyalist dünya sistemi içinde eski’yi anımsatan unsurları öne çıkartarak gösterdiği gibi, Kautsky ile simgelenebilecek bir başka tarzda da -küçük kapitalizm’e dönülerek değil, tekelleşme sayesinde- gösterdi. Kautsky, söz konusu emperyalizm evresini daha barışçıl bir döneme doğru gidiş yolu olarak teorileştirdi ve ultra - emperyalizm kavramını geliştirdi. Bu kavram, emperyalizmin hala devam eden çelişkilerini geriye dönerek değil, ilerde geri’ye benzer bir kapitalizm içi oluşum doğacağı teziyle destekliyor. Günümüzde, Kautsky’nin haklı olduğunu söyleyenlerin sayısında yaşanan artıştan da anlaşılacağı gibi, söz konusu eğilim hala kendine yaşam olanağı buluyor ve “tıpkı Kautsky ve takımı gibi emperyalizmin çelişkilerindeki derinliği ve meydana gelmesine neden olduğu devrimci bunalımın kaçınılmaz niteliğini örtmeye çalışan pasifizm ve 'demokratizm' akımlarının dünyanın her yanında hala çok yaygın olması”[27] “Kautskicilik’in teorik hatalarını tahlil edip ortaya koyma”yı [28] hala önemli bir gereklilik olarak önümüze çıkarıyor.

Emperyalizmin ekonomik düzeyi temel alan tarifi, hem Kautsky’nin politik düzeyi temel alan ve Hilferding’ten kaynağını alan emperyalizm tanımı, hem Bukharin’in yine emperyalizmi finans kapitalin politikası olarak ele alıp Kautsky’yi eleştirmesinin yetersizliği, hem de Luxemburg’un ekonomik tanımlamayı önemseyen ancak ekonomist kalan tanımını eleştirmek için gerekli. Bu eleştirinin niteliğini belirlemede ise Amin’in yaklaşımı önem kazanıyor.

Söz konusu yaklaşımları belirli bir bakış açısıyla eleştirmek için emperyalizmin yarattığı üstyapı üzerinde de durmak gerekiyor. Öyle görünüyor ki, ne Bukharin’in sistemin devlet kapitalizmine doğru yöneldiği tespiti tek ve tartışılmaz bir sonuçtur, ne de Kautsky’nin ‘çelişkisiz’ bir emperyalist üstyapının (ki zaten Kautsky emperyalizmi üstyapısal algılamaktadır) oluşacağı tespiti... İşçi sınıfının savaşı değil, barışı öne çıkarması gerektiğini söyleyen Hilferding olsun, emperyalizmin zorunlu olarak savaş yaratacağını belirterek savaşla beraber gelecek devrim sürecinden bahseden Bukharin olsun, bu temelde somut bir tutamak noktası veren tezler öne sürmüş olmuyorlar. Benzer bir şekilde, emperyalizmin sömürgeleştirme vb. pratiklerinin de tek eğilim olarak -ya da emperyalizm evresinden önce varolmayan eğilimler olarak- belirlenmesi uygun değildir. Ayrıca, ilerde görüleceği üzere, Luxemburg’un emperyalizmin azalan kar oranı nedeniyle katastrofik çöküş yaşayacağı tezi de ekonomizmi aşamıyor.

Ancak, öyle görünüyor ki, tüm bu yetersizliklerin kaynağını aldığı söylenebilecek olan emperyalizmin ekonomik olarak tek bir dünya sistemi olma eğilimi taşıdığı, dünya tröstü yaratma yönünde ilerlediği tezi de çok güçlü ve bu teze verilecek yanıt ekonomik olmalıdır. Böyle bir gücü, Lenin ve Amin’de bulabiliyoruz.

Kautsky’nin üstyapısalcı emperyalizmi

Emperyalizmin hakim sınıfın bir politikası olarak görülmesi halinde, emperyalizmin son aşama olduğunu tutarlı olarak öne sürmek mümkün değildir. Nitekim, bu durumu çok açık bir şekilde fark eden ve aksini öne süren Kautsky, emperyalizmin bir ‘tercih’ olduğunda ısrarlıdır. Bu anlayışa karşı Amin’in işaret ettiği yol izlenmelidir: “Kapitalizmi berrak bir kavrayış için, toplum bilime, başlangıçtan itibaren farklı bir açıdan, üretim tarzı kavramı üzerine temellenmiş bir görüş açısından bakmak gerekiyor.”[29] Mesela Bukharin’in emperyalizmi egemen sınıfın politikası, ama zorunlu politikası olarak tanımlaması, Kautsky eleştirilerini yetersiz ve ‘bulanık’ kılmaktadır.

Kautsky, emperyalizmi tanımlarken politik düzeyi öne çıkaran Hilferding’in tanımlamasını alır: Hilferding “açısından, emperyalizm mali sermayenin yeğlediği politikadır”.[30] Kautsky, bu tanımı tereddütsüz kabul eder ve şöyle devam eder: “Emperyalizm, tıpkı yerini aldığı Manchestercilik gibi, tikel bir tür kapitalist politikadır. Bu terim de, zorunlu bir şekilde bağlantılandırılsa bile, özgül bir ‘ekonomik evre’yi dile getirmiyor”[31], dolayısıyla emperyalizmin son söz olarak kabul edilmesi yanlıştır. Bir zamanlar özgür ticaret de son söz olarak kabul ediliyordu.[32]

“Kautsky, (…) emperyalizmin ekonominin bir 'evre'si ya da aşaması değil de, mali - sermayenin 'yeğlediği' bir politika, belirlenmiş bir politika olduğunu söyleyerek, bizim (...) tanımımıza karşı çıkmıştı”[33] diyen Lenin, Kautsky’nin kendisini, “çağdaş kapitalizm”in emperyalizmle özdeş tutulmaması gerektiğini, çağdaş kapitalizmden emperyalizmin bütün öğeleri anlaşıldığı takdirde kapitalizm açısından emperyalizmin zorunlu olduğunu söylemek gerekeceğini öne sürerek, “yavan bir totoloji” yapmakla eleştirdiğini belirtir.

Lenin, Kautsky’nin emperyalizm tanımını aktarır ve eleştirir: “Emperyalizm, büyük ölçüde gelişmiş sınai kapitalizmin ürünüdür. Onu, sanayileşmiş her kapitalist ulusun, gittikçe daha geniş tarım bölgelerini, bu bölgelerde hangi uluslar oturursa otursun, ilhak etmek ya da egemenliği altına almak olarak da tanımlayabiliriz.”[34] Lenin Kautsky’nin tanımının değer taşımadığını ve tek yönlü olduğunu belirtir, onu ulusal sorunu keyfi olarak tek başına ele almakla ve bu durumu ilhak eden ülkelerin sınai sermayelerine bağlamakla tarımsal bölgelerin ilhakını ön plana ittiği için eleştirir ve devam eder: “Emperyalizm bir ilhak eğilimidir; Kautsky’nin tanımı, siyasal yönden bu noktaya indirgenmektedir. Doğru, ama çok eksik bir tanım; çünkü emperyalizm, genellikle bir şiddet ve gericilik eğilimidir. (…) Kautsky’nin tanımında göze iyice batan yanlışlar var. Emperyalizmin ayırıcı özelliği sınai sermayede değil, ama tümüyle mali - sermayededir.”[35] Lenin’in özellikle eleştirisinin son bölümü, yani emperyalizmin ayırıcı özelliğinin sınai sermayeye değil mali sermayeye bağlı olduğu tezi can alıcıdır. Bu değişimi dikkate almayan Kautsky, Lenin’i totoloji yapmakla suçlamaktadır.

Lenin ise, Kautsky’yi emperyalizmin ekonomisini politikasından ayırdığı için eleştirir: “Kautsky, emperyalizmin politikasını ekonomisinden ayırmakta: ilhakların mali - sermayece 'tercih edilmiş' bir politika olduğunu öne sürmekte; ve bu politikanın karşısına, güya olanaklı görünen ve gene mali - sermaye temeline dayanan başka bir burjuva politikası çıkarmaktadır.”[36] Emperyalizmin ekonomisini politikasından ayıran Kautsky, üstyapısalcı emperyalizm anlayışı için zemin yaratmış olur. Lenin de, emperyalizmin ekonomisinden politikasının ayrılamayacağını belirterek bu anlayışa karşı çıkar. Ancak, bu karşı çıkış, emperyalizmin tek politikasının ilhak olduğu sonucuna varmamalıdır. Ekonomik altyapının gelişimine bağlı olarak emperyalizmin üstyapısı - belirleyici unsurlar aynı kalmak üzere- değişir. Bu nedenle Bukharin’in emperyalizmin politikasının ekonomisinden ayrılamayacağı tezini sunuş biçimi problemlidir.

Bukharin’in emperyalizm anlayışı

Emperyalizmi bir politika olarak anlamanın bir başka versiyonunu da -yerinde ve güçlü ekonomik saptamalarına, emperyalizmi ekonomik temelde anlayan yaklaşımına rağmen- Bukharin’de görürüz. Bukharin açıkça “Finans kapitalin politikası emperyalizmdir”[37], “Emperyalizmi esas olarak finans kapitalin politikası olarak ele alıyoruz”[38] der. Ardından da bu politikayı zorunlu ve tek politika olarak ortaya koymasına imkan veren ve ekonomiden desteğini alan açıklamasını yapar: “Emperyalizmi, finans kapitalin bir politikası olarak tanımladık. Bu da, bu politikanın fonksiyonel önemini ortaya koyar. Finans kapitalin yapısına yardımcı olur. Dünyayı, finans kapitalin hakimiyetine sokar. Eski kapitalizm öncesi veya eski kapitalist üretim ilişkilerinin yerine finans kapitalin üretim ilişkilerini koyar. (...) Finans kapitalin bir politikası olan emperyalizm belli bir tarihsel kategoridir.”[39] Bukharin, emperyalizmi ekonominin belirleyiciliğinde anlayıp politik düzeye doğru ilerlemek yerine, tersini yapmakta, politika olarak emperyalizmi tanımlayıp üretim ilişkilerine doğru ilerler. Kapitalizmin son evresi olarak tarihsel emperyalizmi tanımlamak yerine, tarihsel politik bir kategori olarak emperyalizmden bahseder.

Aynı Bukharin, emperyalizmi ekonomik olarak tanımlamayan kimi anlayışları da eleştirmektedir: “Emperyalizmin çok daha yaygın diğer bir teorisi, emperyalizmi genelde fetih politikası olarak tanımlamaktadır. Bu açıdan ele alındığında, Büyük İskender’in, İspanyol fatihlerinin, Karaca’nın, III. İvan’ın, eski Roma ve günümüz Amerika’sının, Napolyon ve Hinderburg’un emperyalist olduğundan söz edilebilir.”[40]

Nitekim, Bukharin’in yenik başladığı maç, Kautsky’yi kategorik bir redde tabi tutmasının önüne geçer. Çünkü bizzat kendisi emperyalizmi politika olarak anlamaktadır. Dolayısıyla Kautsky’nin tabandan gelen baskıyla emperyalist metodlardan vazgeçme ihtimali üzerindeki tezlerini ‘tereddütlü’ tartışır: “Fakat, Kautsky ve arkadaşlarının düşündüğü gibi, burjuvazinin tabandan gelen baskıyla zorlandığında emperyalist metodlardan vazgeçeceği hususu tartışılabilir. Bu hususun, bu durumda iki ihtimale açık olduğunu belirterek cevap veriyoruz; ya baskı zayıftır, o zaman her şey eskisi gibi kalır; ya da baskıcı 'dirençten' daha güçlüdür, bu durumda ise yeni bir ultra emperyalizm çağı değil fakat uzlaşmaz çelişkilerin olmadığı yeni bir sosyal gelişme çağı başlayacaktır.”[41] Bukharin, tartışmaya yanlış bir yerden ve yanlış bir anlayışla başladığı için emperyalizmi bir metod olarak alır, dolayısıyla metodların değişmesinin mümkün olduğu gerçeğinin karşısına esaslı bir tez koyamaz. Sonuç olarak da tabandan gelen direncin azlığı ve çokluğunu tartışıp, azlığında emperyalizmin devamının, çokluğunda da yeni bir sistemin gelişinin söz konusu olacağını söyler. Bu, toplumsal formasyonların ekonomik temelde, üretici güçlerde yaşanan değişimlerle bağlantılı olarak değişebileceği tezine kör bir yaklaşımdır. Sosyalizmin zorunlu olarak geleceği önermesini üstyapısal bir temele oturtmaktadır[42].

Haliyle Bukharin, “Emperyalizm bir zaptetme politikasıdır. Fakat her zaptetme politikası emperyalizm değildir”[43] dediğinde, aslında geçmişte de benzer politikaların yürütüldüğünü teslim eder ancak, emperyalizmin zaptetme politikalarının ekonomik düzeydeki anlamını dikkate almadığı için, mesela yeni - sömürgeciliğin doğuşu, tezlerinin reddi için yeterli olabilir. Ya da, Bukharin, emperyalizm çağında militarizmin rolünü belirler ancak tanımlamayı finanskapitalden hareketle yaptığı ve emperyalizm finanskapitalin politikası olduğu için, militarizm de emperyalizmin yanında, bir anlamda aynı statüde bir şey oluverir.[44] Kautsky’nin emperyalizmi anladığı politik düzeyde kalınırsa, Kautsky’nin haklılığından bahsetmek doğal olur. Oysa, Kautsky ne o zaman teorik olarak haklıydı ne de şimdi...

Süreç fetişizminin reddi

Kautsky’nin Hilferding’ten aldığı, emperyalizmin mali sermayeden kaynağını alan bir politik tercih olduğu saptaması, doğası gereği emperyalizmi son aşama olarak nitelendirmediği gibi, ekonomik verileri ele alarak ilerleyen bir süreçte tekeller sayesinde kapitalizmin varacağı ilhakçı olmayan bir döneme işaret eder.

Kautsky, emperyalizmi politik düzeyde gören ve değişimi kolayca gerçekleşebilir hale getiren teorisinin feyzini Hilferding’ten almıştır. Hilferding’in etkisi güçlü bir şekilde Lenin ve Bukharin’de de kendisini hissettirir. Hilferding şöyle diyor: “Ekonomik olarak, tüm üretimi yönetecek ve böylece krizleri ortadan kaldırabilecek evrensel bir kartel mümkündür; sosyal ve politik olarak böyle bir durumun gerçekleşmesi mümkün olmasa da ekonomik olarak mümkündür.”[45] Hilferding, ekonomik açıdan sistemin tutarlı yol aldığını söylerken, aslında tersinden sistemin bu düzenini bozup başka bir sisteme geçişi sağlayacak olanın üstyapısal müdahaleler olduğunu peşinen kabul etmiş oluyor. “Hilferding açısından 'kapitalizmin çöküşü' siyasal ve sosyal durumlarda olacaktır, yoksa ekonomik değil.”[46] Luxemburg da, ekonomik ama ‘yanlış’ bir çöküş tanımlamaktadır. Bukharin ise yine politik ama ekonomiden desteğini alan savaşı, değişim için öne çıkarır.

Günümüzde, Kautsky’nin döneminde olduğu tarzda bir ilhak ve sömürge politikasının hayat bulmuyor olması Kautsky’nin ilerde ilhakçı olmayan, barışçı bir kapitalizme ulaşılacağı tezini doğrular nitelikte değildir. Yarın benzer bir durumun ortaya çıkmayacağının hiçbir garantisi yoktur ve böylesi bir değişimin mümkün olduğunu gösteren oldukça geniş bir literatür mevcuttur. Herhangi bir süreçsel gelişmeyi fetişleştirmeyen Lenin, Kautsky’nin fetişleştirici tavrına karşı kendi görüşünü bir soruyla dile getirir: “Kautsky'nin içlerinde 'ultra - emperyalizm'in embriyonunu gördüğü uluslar arası karteller (...) dünyanın paylaşılmasının ve yeniden paylaşılmasının, barışçı paylaşmadan barışçı olmayan paylaşmaya ve tersi bir duruma geçişin örnekleri değil midir?” Lenin, Alman ve Amerikan tröstlerinin dünyayı paylaştığına dikkat çekiyor ancak, buradan Kautsky gibi bir sonuca ulaşmıyor ve bu durumun -emperyalizmin doğası gereği- gelecekte yeni bir paylaşıma gidilmeyeceği anlamına gelmeyeceğini belirtiyor.[47]

Ayrıca, Kautsky’nin iddia ettiği üzere emperyalist dönemde çelişkilerin ve eşitsizliğin gittikçe azaldığı ya da azalacağı (dolayısıyla ilhak’ın son bulacağı) yönünde hiçbir ekonomik veri yoktur. Aksine Lenin’in de gösterdiği gibi kapitalizmin son aşaması çelişkileri daha da şiddetlendirir. “Kartellerin, bunalımları ortadan kaldıracağı fikrine gelince, bu, kapitalizmin kusurlarını her ne pahasına olursa olsun örtmek için didinen burjuva iktisatçılarının uydurduğu bir masaldır. Tersine, belirli sanayi kollarında yaratılmış tekel, kapitalist üretimin bütününde zaten varolan karışıklığı daha da çoğaltmakta, ağırlaştırmaktadır.”[48]

Dünya tröstüne giden yol: Ultra-emperyalizm

Emperyalizmin son evre olup olmadığı tezi, aynı zamanda yaygın bir başka tartışma etrafında da döner: tekelleşmenin bir dünya tröstü ile sonuçlanıp sonuçlanamayacağı... Hilferding, Lenin, Bukharin ve Kautsky ekonomik gelişmeyi veri alarak bu eğilimin varlığını belirler. Ancak, böyle bir ekonomik eğilimin olduğunu benimsemek, ekonominin belirleyen olduğu düşünüldüğünde, zorunlu olarak bu eğilime doğru gidileceğini söylemektir. Aksi, üstyapısal unsurların dünya tröstüne doğru gidişi engellediğini öne sürmektir. Dolayısıyla dünya tröstünün varolmasının bizzat emperyalizmin ekonomik altyapısı nedeniyle ‘imkansız’ olduğu gösterilmelidir. Bu bağlamda, Lenin’in ‘varolan'ın ‘tam’laştığı anda antitezine döneceği yönündeki eleştirisinin yanı sıra Amin ve Wallerstein’ın saptamaları dikkate değerdir.

Kautsky, ultra - emperyalizmi oldukça ihtiyatlı bir şekilde önerir: “Bugünkü emperyalist siyasetin yerini, ulusal mali - sermayeler arasındaki savaşımın yerine uluslar arası düzeyde birleşmiş mali - sermayeyle dünyanın ortaklaşa sömürüleceği yeni, ultra - emperyalist bir siyaset alamaz mı? Kapitalizmin bu yeni aşaması herhalde anlaşılır bir şeydir. Bu gerçekleşebilir mi? Bu soruyu yanıtlamamızı olanaklı kılacak yeterli öncüllere henüz sahip değiliz.”[49]

Lenin ise Kautsky’nin çok bilinen ultra - emperyalizm teorisini kesin bir dille -öncelikli olarak politik açıdan- eleştirir. Ultra - emperyalizmin dünya emperyalistlerinin kendi aralarında anlaşıp savaşları sona erdirdiği bir evre olduğuna dikkat çeken Lenin, bu tanımın emperyalizm savunucularının değirmenlerine su taşıdığını, mali - sermaye egemenliğinin eşitsizlikleri azaltacağı fikrini desteklediğini belirtir ve gerçekte mali - sermayenin bu eşitsizlik ve çelişkileri artırdığını tekrar hatırlatır.[50]

Kautsky’nin ultra-emperyalizmine karşı Lenin’in yönelttiği eleştiriler, hem barış veya savaşın sürekli bir şekilde yaşan(a)mayacağını göstermesi, hem de Kautsky’nin önerdiğinin aksine emperyalizmin çelişkilerinin azalmadığını, derinleştiğini vurgulaması açısından öğreticidir. Ancak, Lenin de döneminin diğer emperyalizm teorisyenleri gibi dünya tröstüne doğru ekonomik bir eğilim olduğunu kabul eder. Hilferding’ten gelen bu ‘kötü’ mirası hakkıyla reddedemez.

Lenin, Bukharin’in kitabına yazdığı önsözde dünya tröstünü (ultra - emperyalizm) -olumsuz bir kullanımla- teorik ve soyut olarak ulaşılabilir bir sonuç diye görür ve şöyle der: “Teorik ve soyut olarak uslamlandığında, Kautsky’nin ulaştığı sonuca ulaşılabilir (...). Yani, sermaye ağalarının rekabetlere ve ulusal olarak sınırlı düzeydeki finans kapitalle mücadele ederek uluslar arası olarak birleşmiş finans kapital şeklindeki bir dünya tröstü kurmaları uzak değildir. Bununla beraber böyle bir sonuca ulaşmak, geçen yüzyılın sonunda bizim 'Struveistler' ve 'Ekonomistlerin' ulaştığı sonuç kadar soyut, birleştirilmiş ve yanlıştır.”[51] Lenin, ulusal emperyalizmlerin uluslararası emperyalizm haline dönüşmesinin imkansızlığını belirtir. Ancak, kabul etmeli ki, söz konusu soyut ve teorik sonuçlar, emperyalizmin böyle bir eğilimi olduğu tezini reddetme konusunda dönemin emperyalizm teorisyenlerinin çoğunu -Lenin dahil- tereddütlü bir konuma yerleştirmiştir. Bizzat Lenin, Bukharin’in kitabına yazdığı "Önsöz"den daha önce yaptığı emperyalizm çalışmasında, gelişimin dünya tröstü yönünde olduğunu kabul eder ve bu kabul üzerinden Kautsky eleştirisine girer. Yine de, Kautsky eleştirisi teorik gücü ve tarihsel gelişim perspektifine sahip oluşuyla dikkat çekicidir: “Gelişimin, istisnasız tüm işletmeleri ve devletleri içine alacak tek bir dünya tröstünün kurulması yönünde olduğundan şüphe yoktur. Ama bu yöndeki gelişme öylesine stres, tempo, antagonizmalar, çelişkiler ve tepe taklak gelişler içinde -sadece ekonomik değil, fakat aynı zamanda politik, ulusal vs.- gelişmektedir ki ulusal finans kapitallerin dünya çapında bir ultra - emperyalizm yapısında birleşmesinden önce, emperyalizm kaçınılmaz olarak yok olacak ve kapitalizm kendi karşıtına dönüşecektir.”[52]

Lenin’in emperyalizmin devlet tröstü noktasına geldiğinde tersine döneceği tezi ikna edici görünmüyor. Kautsky’de en güçlü ifadesini bulan “dünya tröstüne doğru gidiş” tahlilini benimseyen ve bu benimseme üzerinden (yani sistematik değiştirmeksizin), tarihsel gelişim ve niteliksel sıçrama metodolojisiyle, Kautsky’ye karşı yürütülen bir savaş söz konusudur.

Benzer bir şekilde Bukharin de tek dünya tröstü yönünde gelişime işaret eder ve bunun sosyalizmin gelişi anlamına geldiğini belirtir: “Tüm ulusal ekonomiyi, finans krallarının ve kapitalist devletin vesayeti altında tek bir büyük birleşmiş işletme şekline dönüştürmeye doğru çok güçlü bir eğilim yaratır. Bu tür bir işletme, ulusal pazarı tekelleştiren ve daha üst bir kapitalist olmayan düzeyde örgütlenmiş üretimin ön koşullarını oluşturan bir işletmedir.”[53]

Lenin ve Bukharin’in de dahil olduğu, emperyalizmin ekonomik olarak tek dünya tröstüne doğru gittiği, ancak üstyapısal (bazen de ekonomik) çelişkilerin buna izin vermediği saptaması, ekonominin belirleyenliği bağlamında düşünüldüğünde uygun olmayan bir durum mevcuttur. Lenin ve Bukharin; Kautsky’nin tutarlı ve güçlü olduğu alanda zor durumda kalmaktadır.

Dünya tröstünün ekonomik düzeyde reddi

Emperyalizmin, gelişme süreci içinde, ekonomik düzeyden bakıldığında da dünya tröstü eğilimi taşıdığını söylemek mümkün görünmüyor. Bu noktada, Amin’in irdelemeleri verimlidir ve özellikle Wallerstein’ın tezleri önem kazanmaktadır.

Samir Amin emperyalizmin kapitalizmin en yüksek aşaması olduğu tezini benimser ve sermaye yoğunlaşmasının çok fazla ilerlediğini, daha fazla gelişmesinin kapitalist üretim tarzından kopuş anlamına geleceğini kaydeder. Bu yaklaşım, üretici güçlerin gelişimi bağlamında kendini konumlandırdığı için önemlidir ve Lenin ile Bukharin’in ekonomik açıdan emperyalizm tahlillerinin takipçisidir. Ancak, Samir Amin’in tarihin motoru olarak sınıf mücadelelerini gören teorik sistematiğinden hareketle devam ettirdiği mantık yürütme, ‘mücadele’ ile zamanı geldiğinde yıkılamayan emperyalizmin değişik bir sınıflı topluma götüreceği sonucuna ulaşır: “Öyleyse, kapitalizm bir sosyalist devrimle fırlatılıp atılmazsa, üretici güçlerin gelişimi, kapitalizmin yeni bir tipine indirgenemeyecek olan değişik bir sınıflı topluma götürebilir.”[54]

Böylece ekonominin belirleyenliği, yine ama farklı bir şekilde geri plana atılırken, aynı zamanda kapitalizmin zorunlu olarak sosyalizme evrileceği tezi de terkedilmiş olur. Özellikle yıkılma zamanının geldiği konjonktürde sınıf mücadelesinin üstlendiği rol büyük bir işlev ve önem kazanır.

Amin de bu tespitiyle Kautsky’nin ultra - emperyalizmi, Luxemburg’un katastrofik çöküşü ve Bukharin ile Lenin’in emperyalizmin ekonomik açıdan dünya tröstüne doğru yol aldığı tezinin yer aldığı tartışma dünyasına girer ve emperyalizmin kapitalizmin son aşaması olduğu tezini sonuna kadar savunamayanlar arasındaki yerini alır. Bu durumu farkeden Amin, saptamasının Kautsky’nin ultra - emperyalizmiyle “çok az” ilgisi olduğunu belirtir ve tezini Bukharin’in devlet kapitalizmine ilişkin varsayımıyla buluşturur. Bukharin’in sisteminin bir anlamda bunalımsız birikimin mümkün olduğu anlamına geldiğini belirten Amin, aslında aynı zamanda neden Kautsky ile hiç ilgisi olmadığını söylemek yerine ‘çok az’ ilgisi olduğunu söylediğini de bizzat kendisi açıklamış olur.[55] Amin, ayrıca, Sovyet sistemini de emperyalizmden daha ötede, ama sosyalist olmayan bir biçim olarak nitelemekte, hatta devlet kapitalizmi teziyle buluşturmaktadır. Amin’e göre emperyalizmin bunalımı “ya sosyalist devrimlerle ya da uluslar arası işbölümünün ve sermaye yoğunlaşmasının yeni bir evresiyle aşılabilir. İkinci şık, Batı dünyasını, Sovyet tarzının çok yakınına getirecektir.”[56]

Wallerstein, sorunu başka bir açıdan ele alır ve emperyalist sistemin bir bütün olarak doğasının, zaten dünya tröstüne doğru gitmediğini, böyle bir sonuca varmanın yerinde olmadığını söyler. Emperyalizmin eğilimini tartışanlar arasına katılan Wallerstein, öncelikle dünya tröstünün varolmasını mümkün kılan ‘olması gereken’i ortaya koyar: “Hiyerarşinin, tepesinde bir düzlük yerine piramitsel bir zirve ile kurulmuş olması ölçüsünde, durum elbette devletlerin gücünün tümden yok olmasına doğru gidebilirdi. Bu olanak varsayım düzeyinde kalmamış, askeri güç yoğunlaşmasının dinamiği, tekrar tekrar, devletlerarası sistemi bir dünya imparatorluğuna dönüştürme itilimi doğurmuştur.” Durum tespitinden hareketle Wallerstein, söz konusu durumun gerçekleşememesini ekonomik nedenlere bağlamayı bilir: “Böylesi itilimler tarihsel kapitalizmde hiçbir zaman başarı kazanamadıysa bunun nedeni iktisadi sistemin yapısal temelinin, ayrıca başlıca sermaye biriktiricilerin açıkça algılanan çıkarlarının, dünya ekonomisini bir dünya imparatorluğuna dönüştürmeye temelden ters düşmesidir.”[57] “Tarihsel kapitalizmin işleyişi bir dünya ekonomisi içinde olmuştur ama bir dünya devleti içinde olmamıştır. Tam tersine. (...) yapısal baskılar bir dünya devleti kurulmasına karşı yönde çalışmıştır.”[58]

Ancak, Wallerstein dünya tröstü eğilimini ekonomiye işaret ederek reddederken gösterdiği yetkinliğin devamını getiremez: “sistemik bir kaostan sonra yeni bir düzen ya da düzenler gelir. Fakat burada durmamız gerek. Böyle bir yeni düzenin nasıl olacağını görmek mümkün değil. Sadece, nasıl bir düzen istediğimizi belirtmek ve bu düzeni kurmak için mücadele etmek mümkün.”[59] Geleceği bilemeyeceğimiz tezi üzerinden, akıllarımızdaki ‘olması gereken’ için mücadeleye davet!

Ekonomist bir yorum: Luxemburg

Emperyalizmi politika olarak görmesinin yarattığı sonuçlar izlenirken, Kautsky’deki ekonomizm gösterilmedi. Söz konusu ekonomizmi, Luxemburg’un farklı bir sonuca çıkan ekonomizmiyle karşılaştırarak göstermek mümkün. Kar oranlarının azalma eğiliminin bir çöküşle sonuçlanacağı ile hiçbir zaman çöküşe neden olacak kadar azalmayacağı tezleri; ya da sermaye ihracının iç piyasalarda sermaye yatırımının imkansız hale gelmesinden kaynaklandığı ile sermaye ihracıyla artan tekelleşmenin dünya tekeline kadar giderek daha çelişkisiz ve eşit bir sistem yaratacağı önermeleri aynı sistematiğin farklı görünümleri olarak nitelendirilebilir. Söz konusu saptamaların, emperyalizmin yarattığı merkez-çevre, köy-kent kutuplaşmasını dikkate almamasından kaynaklanan ekonomist sonuçlarını Samir Amin’in reddi uygun görünüyor. Emperyalizmin yarattığı kutuplaşmalar elbette temelde ekonomiktir. Bu yapılar düzeyindeki önemli bir teorik gerçek olarak ısrarla vurgulanmalıdır. Aynı zamanda emperyalizmin toplumsal ilişkiler düzeyinde yarattığı etki de önemlidir. Bu etkinin de toplumsal ilişkiler alanındaki ekonomik düzeyin belirleyenliğinde olduğu ısrarla belirtilmelidir. Amin’in Luxemburg eleştirisi temelde ikincisine (toplumsal ilişkiler alanına) dayanan tezlerle kendini ortaya koyuyor. Amin, Luxemburg’u özellikle aristokratlaşmayı görmemesi, köylülük ile sömürgeciliği küçümsemesinden hareketle eleştiriyor. Biz de bu eleştiriyle yetineceğiz. Haliyle yapılar alanının toplumsal ilişkiler alanını belirlediği dikkate alınırsa, eleştirinin önemli bir ayağının burada kısmen eksik olduğu söylenebilir.

Luxemburg, dış pazarlar olmaksızın birikimin de olamayacağını iddia eder. Luxemburg’un bu tezi veri alan emperyalizm tahlilleri, başta, Marx’ın, ‘dış sermaye yatırımı, sınırlar içinde sermaye yatırımı imkansızlaştığı için meydana gelmez’ saptamasıyla çelişir ve Samir Amin’in de belirttiği gibi “Bu nedenle, Rosa Luxemburg revizyonizme karşı zayıf kanıtlarla mücadele etti.”[60] Amin’in ayrıntılı bir şekilde gösterdiği gibi dış pazarlar olmadan da denge mümkündür ancak yetmez; emperyalizmin merkez - çevre ilişkisi ayrı bir algılayışı gerektirir. Bu ilişki kutuplaşmayı artıran, merkezde ücretleri artıran ve çevre ekonomilerini göreli “marjinalleştiren” bir akış izler. “Luxemburg bu diyalektiği kavrayamadı, çünkü emperyalizmde yeni olan şeyi göremememişti. Revizyonizm eleştirisinin bu ilk aşamasının ötesine giden Lenin oldu. Revizyonistler Pannekoek, Tugan-Baranowsky, Hilferding, Kautsky ve diğerleriyle birlikte, sermaye dengesi olanağını, alelacele ve ekonomist bir tarzda, kapitalizmin ebedi olduğu biçimde yorumladılar. Rosa Luxemburg bu tezin karşısına, kendisi de aynı ekonomist ve mekanik karakterde olan, katastrofik çöküş tezini koyabildi sadece. Lenin’den sonra Bukharin, Rosa Luxemburg’u düzgün biçimde eleştirmeyi, hatalarının, sömürge ve köylülük sorunları üzerine olan görüşlerinde etkili olduğunu kanıtlamayı başardı. Rosa Luxemburg’un merkezdeki işçi sınıfının karakterinin değişmemiş olduğu fikrini korumaktaki inadı, periferideki anti-kapitalist başkaldırıyı küçümsemesiyle birlikte, daha sonraki bütün solcu versiyonlar için bir temel olarak hizmet etti.”[61]

Amin’in de belirttiği gibi iki yaklaşım da yetersizdir ve ekonomist bir çerçeve içinde kalır: “Bir yanda, kar oranının ille de 'kapitalistlerin yatırım şevki'ni tehlikeye düşürecek bir düzeye inmesi gerekmediğini söyleyen ve sistemin ebediyyen süreceği çıkarsamasını yapan 'revizyonistler', öte yanda ise, kar oranının giderek 'bir genel bunalım'a ve sistemin 'çöküş'üne (...) neden olacağını iddia eden bir sahte-Marksist 'ortodoks' okul vardı. Her iki yorum da ekonomist mekanizmanın aynı temel hatasını işliyor. Sistemin 'zorunlu devam'ı teorisini olduğu gibi, 'genel bunalım' ve 'kendiliğinden çöküş' teorisini de reddediyorum.”[62]

Toplumsal ilişkiler düzeyinde emperyalizm

Emperyalizm, toplumsal ilişkiler düzeyinde de niteliksel değişimlere yol açtı. Tekellerin doğuşuyla birlikte dünya kapitalizminde önemli değişiklikler yaşandı ve dünya emperyalizmi oluştu. Emperyalizm, merkez - çevre kutuplaşmasını özgül bir biçimde yeniden tanımlayarak, emperyalist ülkelerle diğerleri arasında ciddi çelişkiler yarattı. Emperyalist ülkelere akan gelir, eşitsiz değer dağılımı, emperyalist merkezlerde aristokratlaşmış işçileri yarattı. Bu niteliksel bir değişimdir ve Lenin’in yeni sınıfsal konumlanışa verdiği önem ve emperyalizmin ekonomik temelde saydığı beş temel maddesinin yanına gerici ve çürüyen bir sistem olmasının yanı sıra merkezdeki işçilerin aristokratlaşması ve ulusal kurtuluş mücadelelerini koyması bu bağlamda çok yerindedir.

Gerek Lenin gerekse Amin, sınıfsal düzeyde emperyalizme özgü değişimlere aristokrat işçi bağlamında dikkat çeker. Gerçi Amin’in, emperyalizmin karakteristiklerinin her alanda sınıf mücadelesinin koşullarında aranması gerektiğini söylemesini -böyle bir merkezileştirme yapmasını- ihtiyatla karşılamak gerekir.[63] Amin, Lenin’in emperyalizm çalışmasının hala geçerli olmasında tekeller ile revizyonizm arasındaki nesnel bağlantıyı kurmasının payı olduğunu söyler. Bu pay, Lenin’in aristokrat işçi kesimi saptamasıdır. Ancak, Lenin’in emperyalizm teorisinin hala geçerli olmasındaki söz konusu payı, kesinlikle emperyalizmin yapılar alanında ekonomik temelini ortaya koyuşunu karartacak biçimde abartılmamalıdır.

Amin, Lenin’in emperyalizm tahlilini özel bir şekilde benimser. Lenin’de bulunan tekelin beş karakteristiğini sağ ve sol kanat revizyonistlerin tereddütsüz benimsediğini, ancak Lenin’in aristokratlaşma ile ulusal kurtuluşun sosyalist özü konularındaki maddeleştirmelerini görmezden geldiklerini belirtir.[64] Emperyalizmin durgunluk ve çürüme eğilimine yol açtığı, rantiye - devlet yarattığını ayrıntılı olarak açıklayan Lenin aristokrat işçilerin oluşumunu da emperyalizmin doğuşuna yapısal bir şekilde bağlar: “”Dünyanın paylaşılması ve, (...) sömürülmesi anlamını taşıyan, bir avuç çok zengin ülkeye çok yüksek tekel karları sağlamak demek olan emperyalizm, proletaryanın üst tabakalarına ekonomik bakımdan rüşvet verme olanağı yaratmıştır.”[65]

Aristokratlaşmanın kaynağını aldığı uluslararası sistemde emek akışkanlığının olmaması, belirlenmesi gereken temel bir teorik noktadır. Üstelik, Lenin dahil emperyalizm teorisyenleri dönemlerindeki dikkate değer işçi göçlerini veri alarak emeğin de uluslararasılaştığını düşünmüş ve yanılmışlardır. Bu yanılgıyı yetkin bir şekilde Samir Amin ortaya koydu.

Söz konusu yanılgının tarihsel nedenleri, bugünkü emek akışkanlığıyla Lenin dönemindeki akışkanlık kıyaslandığında daha açık bir şekilde anlaşılabilir: “bugünün global ekonomisini daha tartışmalı hale getiren bazı önemli farklılıklar mevcuttur. Bir defa, XIX. Yüzyılda işgücü göçlerine getirilen kısıtlamalar bugünkü kadar yaygın değildi ve netice olarak işgücünün uluslar arası dolaşımı, sermayenin uluslar arası dolaşımı ile daha mukayese edilebilir bir durumdaydı. Sonuç olarak, mobil/hareketli (fiziki ve beşeri) sermaye ile immobil/hareketsiz (natürel/doğal) işgücü arasındaki asimetri -ki durum bugün böyledir- nispeten son zamanlara mahsus bir fenomendir.”[66]

Emperyalist sistem dahilinde doğuşundan bugüne çeşitli işçi göçleri yaşansa bile meta ve sermaye akışkanlığı anlamında bir akışkanlık emek için hiç söz konusu olmadı. Aristokratlaşmanın imkanlarını yaratan emperyalizm, bu imkanın elinden alınmasını da emeğin uluslararasılaşmasının önüne koyduğu yapısal engel sayesinde önlemiştir. Aksi, yani serbest emek dolaşımı, ücretlerin eşitlenmesi eğilimini doğurur, dolayısıyla işçiye rüşvet vermeyi olanaksız hale getirirdi. Metaların değerlerinin eşitlenme eğiliminin emperyalist ülkelere getirileri, eşitsiz değişimin yarattığı avantajları, emek için düşünmek doğru değildir. Emeğin doğası metanın doğasıyla çelişir. Çünkü, emperyalist toplumlar da sınıflıdır ve emperyalizmde önemli unsurlardan biri aristokratlaşmadır.

“Çağdaş dünyamızın özelliği, şu üç unsur tarafından belirlenen tek bir kapitalist kuruluşlar sistemi oluşudur: 1) Metaların evrensel doğası -başka bir deyişle, dünya değerlerinin (ki uluslar arası değerler daha doğru bir ifade olurdu) ulusal değerler üzerindeki üstünlüğü; 2) Sermayenin evrensel doğası, yani, uluslar arası akışkanlığı ve 3) Sürekli bir biçimde ulusal sınırlar içine hapsolmuş işgücü piyasaları -başka bir deyişle, işgücünün uluslararası akışkanlığının sınırlılığı.”[67]

Bukharin tam tersini düşünür; metanın, emeğin ve sermayenin uluslararası hareketinin fiyatlar, ücretler ve karı eşitleme eğilimi doğurduğunu belirtir. Ancak işçi göçü olguları yanıltıcıdır. Samir Amin bunu açıkça ortaya koyar. Amin, üretim sürecinin giderek uluslararasılaşmasının dünya değerlerinin ulusal değerler üzerinde hüküm sürmesini sağladığını belirtmenin yanı sıra, merkez ve çevredeki emeğin sömürü oranları arasındaki artan farklılaşma eğilimine de işaret eder. Amin, eşitsiz değişim üzerine yaptığı bu tanımlamaların ardından Bukharin’i eleştirir ve eşitsiz değişimi analiz edince ortaya çıkan bu iki eğilimin “Bukharin’in, ücretlerin dünya çapında eşitlenme eğilimi içinde olduğu saptamasını, bu hatalı saptamayı düzeltmeyi mümkün kıl(dığını)”[68] söyler. Amin, özellikle, söz konusu merkez - çevre ayrımı temelinde Lenin’in ilerletmediği periferideki egemenlik biçimi üzerinde yoğunlaşır.

“Dünyamız, artık, birbiriyle “dışsal” ilişkileri olan ve basit biçimde yan yana duran ulusal sistemlerden oluşmuyor” diyen Amin günümüzde tam bir kapitalist dünya sisteminden bahsedilebileceğini belirtir. “Sistem, soyut olarak, malların ve sermayenin yüksek derecede akışkanlığı, emeğinse göreli hareketsizliğiyle tanımlanır. Bu demektir ki metalar esas olarak ulusal değil, öyleyse uluslar arası, dünya ölçeğinde metalardır.”[69] Amin, Lenin’in de Bukharin’in de göremediği emeğin hareketsizliği ama metalar ile sermayenin akışkanlığını özellikle vurgular. Kapitalist dünya sisteminin önceliğini ısrarlı bir şekilde vurgulayan Bukharin ve, Bukharin’in kitabına yazdığı önsözde bunu onaylayan Lenin’le beraber davranan Amin, Bukharin’in kusurunun dünya sistemine verdiği öncelikte değil, sistemi tanımlarken malların, sermayenin ve emeğin akışkanlığını benimsemesinde olduğunu belirtir. “Başka bir ifadeyle, Bukharin, dünya sistemini, kapitalist üretim tarzının dünya ölçeğindeki bir genişlemesi olarak gördü: Böylece sistemin tekbiçimliliğe yöneldiği fikrini ortaya attı.”[70]

Yani, dünya tröstü eleştirisinin yetersizliğine emeğin akışkan görülmesinin de neden olduğu rahatlıkla söylenebilir. Yani, dünya tröstü tezinin, ekonomik reddinde emeğin akışkan olmaması önermesi önemli bir araçtır.

Uluslararasılık

Emperyalizm söz konusu olduğunda uluslararasılık özel bir önem kazanıyor. Hatta, emperyalizmin sona erdiği tezleri de kendini genellikle uluslararasılaşma, ulusötesileşme[71] üzerinden kuruyor. Dolayısıyla uluslararasılığı farklı bir biçimde yeniden oluşturan emperyalizmin özel bir ilginin konusu olması gerekir. Bununla beraber, uluslararası sözünün bir karşılıklı ilişkililik ve eşitlerin ilişkisi anlamı yarattığı da ortada... Bu durumu dikkate alan Amin uluslararası yerine dünya terimini öneriyor.[72] Biz ikisini de kullanacağız ancak, Amin’in dikkat çektiği noktayı da unutmamak gerektiğini vurgulayarak uluslararasılaşmada onun merkez - çevre ilişkisini ortaya koyan tezlerine yer vereceğiz. Emperyalist uluslararasılığı anlamak için bu önem taşımaktadır. Söz konusu merkez-çevre ilişkisini yaratan mekanizmanın ise, emperyalizmin ulusallığı geliştirerek uluslararasılaşmayı yaratmasından kaynaklandığı söylenebilir. Özellikle, Bukharin’in çalışmasının, uluslararasılaşma ile ulusallaşma arasındaki ilişkiyi (uluslararasılaşma - ulusallaşma dikotomisi) göstermedeki başarısı, buna paralel olarak devletin rolünün artması konusundaki yetkinliği teslim edilmelidir.

***

Uluslararasılaşmayı tanımlarken, her şeyden önce emperyalizmle birlikte tanıştığımız eşsiz bir gerçek olmadığını vurgulamak gerekli. “Kapitalizm, daha başlangıcında, uluslararası bir boyut kazandı; ama bu boyutun içeriği ve işlevi üç aşamadan geçti.”[73] Amerika ve Afrika’dan gelen para sermaye ile özetlenebilecek merkantilist dönem, olgunlaşmış klasik tekel öncesi dönem (bu dönemde de periferi merkezde sanayileşmenin hızlanmasını sağladı) ilk iki aşamayı oluşturur. “Geçen yüzyılın sonundan beri, tekeller sermaye ihracını mümkün kılarak dünya kapitalist sistemine yeni bir boyut vermiştir.” Üçüncü ve sonuncu aşama da budur. Üç aşamada da bir çeşit periferi bulunduğuna dikkat çeken Amin şöyle der: “Dolayısıyla, kapitalizmin genel karakteristiği olan yayılmacılığı, onun çağımızdaki aşamasını oluşturan emperyalizmle karıştırmamak çok önemlidir.”[74]

Uluslararasılaşma emperyalizme özgü değildir: “Reel tarihsel kapitalizm dünyasında, büyüklüğü ne olursa olsun hemen tüm meta zincirleri devlet sınırlarını aşmış durumdadır. Bu durum yeni bir buluş da değildir. Tarihsel kapitalizm ta başlangıcından itibaren böyle olmuştur. Üstelik, meta zincirlerinin çokulusluluğu, yirminci yüzyılın kapitalist dünyası için olduğu kadar, tanımlayıcı bir biçimde, on altıncı yüzyılın kapitalist dünyası için de doğrudur.”[75] Bu, kapitalizmin tüm evrelerinde ortak olunan noktadır ve ayrımı vurgulamadan önce, ya da emperyalizm evresindeki uluslararasılaşmanın farkını göstermeden önce tarihsel perspektifin oluşturulması açısından gereklidir.

Uluslararası emperyalist sistemin farkını vurgulamada en dikkate değer yaklaşımlardan birini Bukharin göstermiştir. Eserinde uluslararasılaşmaya özel bir önem veren Bukharin, emperyalizm evresindeki uluslararasılaşmanın daha önceki uluslararasılaşmalardan farkının sermaye ihracından geldiğini saptar. Emperyalizm çağında sadece metaların uluslararasılaşması değil, sermayenin de uluslararasılaşması başlamıştır. Sermayenin uluslararasılaşması süreci, ilhak vb. emperyalist politikalarını doğuran ekonomik nedendir.[76]

Bununla beraber Bukharin, sermayenin uluslararasılaşmasından hareketle ‘yanlış’ bir sonuca varmamak gerektiği konusunda uyarıda bulunur: “Ekonomik yaşamın uluslararasılaşması süreci sermayenin çıkarlarının uluslararasılaşması süreciyle hiçbir süretle özdeş değildir.”[77] Aksine, “Ekonomik yaşamın uluslararasılaşması süreci, burjuvazinin çeşitli 'ulusal' grupları arasında çıkar çelişkisini şiddetli bir şekilde keskinleştirebilir ve keskinleştirmektedir de”.[78] Kısaca, Bukharin’e göre uluslararasılaşma, ulusallaşma olmadan anlaşılamaz, dolayısıyla küreselleşme tezleri anlamını yitirir. Emperyalizmin yapısı böyle bir evrime izin vermez.

Bukharin’in belirttiği gibi, “kapitalist çıkarların uluslararasılaşması (...) uluslararası devlet tröstlerinin formasyonunu uyarır hale gelir. Bununla beraber bu süreç ne kadar önemli olursa olsun, sermayenin ulusallaşması ve devlet sınırlarının kapatılmasına doğru gelişen güçlü bir eğilimce engellenir.”[79] Üstelik, söz konusu engelleme ve “uluslararası” kuruluşlara ilişkin Bukharin’in söyledikleri de hala geçerlidir: “Mevcut uluslararası endüstriyel anlaşmalar hiçbir şekilde olduğundan fazla değerlendirilmemelidir.”[80] “Bu zamana kadar, ulusal ekonomik organizmalar, anarşinin hüküm sürdüğü uluslar arası pazar üzerinde genel bir düzenleme etkisi uygulayamayacaklarını gösterdiler, çünkü bu ulusal çıkarların mücadele alanıdır. (...) Bu gerçeğe rağmen dünya ekonomisi, dünya ekonomisi olarak kalır.”[81] Bu, dünya devletinin reddi, sınırların kalkmasını gerektirmeyen dünya ekonomisi tanımıdır. ‘Ulusallaşmayla uluslararasılaşma’ da denilebilecek dünya ekonomisinin yapısını ortaya koyan Bukharin, sınırların kalktığı bir sisteme emperyalizmin geçit vermediğini gösterdiği gibi, uluslararasılaşmayı gözardı etmemize neden olacak bir ulusallık tanımını da eleştirir: “'Ulusal' ekonomi nasıl ki bir devletin sınırları içindeki tekil ekonomilerin aritmetik toplamı değilse, dünya ekonomisi de 'ulusal' ekonomilerin aritmetik toplamı değildir.”[82] Sermaye ihracı “son onyıllarda bu zamana kadar hiç elde etmediği olağanüstü bir önem kazanmıştır. Bu biçimdeki uluslar arası ekonomik ilişkilerin spesifik ağırlığı öylesine artmıştır ki belli bir dereceye kadar ülkeler arasında yeni bir ekonomik karşılıklı ilişkilerden söz edebiliriz.”[83]

Bukharin dünya ekonomisinin üretken güçlerin gelişimine paralel olarak hızlı bir şekilde büyüdüğünü de kaydeder; ve bugünkü gelişmelere de böyle bakılmalıdır. Bukharin de Hirst’ün bugün yaptığı gibi söz konusu dönemdeki gelişmeleri selamlar: “Sanayi ve tekniğin birleştirilmesi hiçbir zaman böylesi büyük bir zafer elde etmemiştir.”[84] Bukharin telgrafla gelen devrimi ayrıntılı olarak inceler ve böylece tüm dünyanın birbiriyle bağımlı olmasının sağlandığını, dolayısıyla kapitalizmin aşırı derecede esnek yapısının ortaya çıktığını kaydeder. Dünyanın bir tarafındaki küçük bir değişmenin diğer taraflarını da hemen etkilediğini kaydeder.[85]

***

Emperyalizm evresindeki sermaye ihracına dayanan kendine has uluslararasılaşma, gelişmiş ülkelerle ezilen ülkeler arasındaki ilişkiyi de özgülleştirir ve bu özgünlüğü saptayan Lenin’in geliştirdiği serbest rekabet döneminden farklılık taşıyan slogan anlamlıdır. Amin bu değişimi ve onu fark eden Lenin’i coşkuyla selamlar. Çünkü ana ilgisi çevre ülke ekonomileri üzerinedir ve bu alanda orijinal analizleri vardır.

Bu analizler, çevre ülkelerdeki kapitalizmin ‘yanlış’ bir mantık yürütmeyle (Batılı düşünme tarzıyla) ‘çarpık diye nitelendirildiğini, oysa ‘çarpık’ kapitalizmin emperyalizmin bir ürünü olduğunu gösterir: “Kapitalizm öncesi sektörler varlıklarını korumakla kalmazlar fakat sistem için işlevseldir de. Böylece Amin’in ifadesiyle, karakteristik ‘çarpıklıklar’ görürüz periferide: Eksik proleterleşme, kitlelerin ‘marjinalleşmesi’, sadece hafif sanayinin oluşu vb.”[86] Amin durumu açıkça saptar: “'kalıntı' gibi gözükebilir. Ama artık, 'modern' marjinal sektörlerin sistem tarafından yeniden üretildiklerini net biçimde görebiliyoruz.”[87] Amin’e göre 'marjinal', sistemle bütünleşmemiş olmayı ifade etmesi nedeniyle terim olarak problemlidir. Terimin ifade ettiği şey, çevresel formasyonların varlık koşullarını yeniden üretmek için emperyalizm içinde böyle bir varoluşlarının yapısal olarak gerekli olduğu ve yaratıldığıdır.[88] Samir Amin bu belirlemesinden hareketle ezilen halkların emperyalizme karşı isyanının sosyalizmi ilerletişini anlamayanları eleştirir ve tipik sınıfçılığın esaslı eleştirisini gerçekleştirir. Amin dünyadaki az ya da çok gelişmiş ülkelerin yan yana dizildiğini düşünenlerin, “her şeyden önce sınıf mücadelesi” diyerek çevre - merkez ayrımını yapmadıklarını belirtir.[89] Ve meşhur sloganı hatırlatır. Söz konusu slogan, “emperyalizmin doğuşundan bu yana, (sadece işçilerle sınırlı olan eski sloganın yerini alması gereken), 'İşçiler ve ezilen halklar, birleşin!' sloganı”dır.[90] “Sermayeye karşı mücadelenin ağırlık merkezi sistemin merkezinden periferisine doğru kaymaya eğilim gösterir. Lenin, yeni formülü ortaya attığında, hayranlık verici bir biçimde ifade etmiştir bunu: 'Dünya işçileri ve ezilen halklar, birleşin.'”[91]

Uluslararası sistemin genelde kapitalizm, özelde emperyalizm evresindeki niteliği yatay-dikey ilişkisi tanımlanarak yapılmalıdır. Uluslararasılaşmanın doğru anlaşılması, kutuplaşmanın fark edilebilmesi için bu belirlemenin yapılması uygundur. Samir Amin, kapitalizmi temel itibarıyla merkez - çevre ilişkisinden oluşan bir dünya ekonomisi olarak tanımlar. Bu, ekonomide çevreden merkeze dikey bir ilişkinin olması, yani çevre ülkeler arasında yatay ilişki yokluğu, kısaca ilişki - ilişkisizlik yapısı eşitsiz değişim mekanizması doğurur. Değer çevreden merkeze doğru akar.

Merkez-çevre (yatay - dikey) ilişkisine Hirst de değinir: “Doğrudan yabancı yatırım ilişkisi, Üçlü güçlerden biri (ABD, Avrupa ve Japonya) ile kümeleşmiş 'alıcı' devletler arasındadır, bu alıcı devletler arasında değil.”[92] Ancak, Hirst söz konusu eşitsiz ve eşitsizliğin gittikçe derinleştiği sistemin gelişmiş ülkelerin çıkarları için de uygun olmadığını söyleyip kapitalizm içi bir çözüm bulmaya çalışır. Sistemin söz konusu kutuplaşmayla yürüyemeyeceğini belirtir, oysa emperyalizm böyle yürür ve bu nedenle de sonu kaçınılmazdır.[93]

Sermaye ihracı

Emperyalizmi tanımlarken ve daha sonra birçok kez belirtilen nokta ısrarla tekrarlanmalı: “Serbest rekabetin tam olarak hüküm sürdüğü eski kapitalizmin ayırtedici niteliği meta ihracıydı. Tekellerin hüküm sürdüğü bugünkü kapitalizmin ayırdedici niteliği ise, sermaye ihracıdır.”[94]

Sermaye ihracının neden gerçekleştiği sorusuna Marx’a dayanarak sermaye ihracının, ihraç eden ülkede bunun kullanılmasının imkansızlığı nedeniyle değil daha çok kar edileceği için gerçekleştiği genel cevabı verilebilir. İhracın ekonomik açıdan, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinden kaynaklı olarak doğduğu saptanabilir. Bu yaklaşım, -Marx’ın bir başka saptamasına, kar oranlarının azalma eğilimine dayanan Luxemburg hariç- genel kabul görmektedir.

Amin bu durumu açıkça ortaya koyar: “...sermaye ihracı, merkezi kapitalist kuruluşlarda artığı kullanmanın önündeki bir teorik olanaksızlığın sonucu olarak meydana gelmez. Sermaye ihracı, tam da, modern bir teknolojiyle düşük ücretlerin bir arada bulunuşunun mümkün kıldığı daha yüksek karlar peşindeki arayış tarafından ateşlenir. (...) Onun için Lenin, sermaye ihracını asla içsel emme güçlüklerine bağlı olarak görmedi; ona göre bu, sadece, daha yüksek bir kar oranı peşindeki arayışın sonucuydu.”[95]

Ancak, bunun yanı sıra, -sermayenin daha çok kar olan yere gittiği noktasında yerinde olmakla birlikte- Lenin ve Bukharin’in benimsediği açıklamanın, gidiş yönünün hep çevre ülkelere doğru olduğunu bir önkabul saydığı için uygun olmadığı vurgulanmalıdır. Emperyalist evrede merkez - çevre ilişkisini, yukarda belirtilenler bağlamında ele aldığımızda, daha fazla karın her halükarda çevre ülkelerde olduğunu, dolayısıyla çevre ülkelere sermaye ihracının gerçekleşeceğini söyleyemeyeceğimiz görülür. Wallerstein’ın ‘yirminci yüzyılın başlarında çevre ülkelere sermaye yatırımı uygunken, bugün tersi uygundur’ saptaması yerinde gözüküyor. Üstelik bu durum, genel ekonomik açıklamalarla da çelişmez. Çünkü, Amin ve Hirst’ün belirttiği gibi, yatay-dikey ilişkiler yumağı olan emperyalizmde, yatay ilişkiler içinde bulunan gelişmiş ülkeler arası ticaret ve sermaye ihraç piyasası çok daha akışkan olma eğilimine sahiptir. Emperyalizm evresinde kutuplaşmanın gittikçe artması ve Afrika’nın kayıp kıta haline gelmesi de bu paralelde düşünülebilir. Nitekim, Hirst’ün gösterdiği gibi, günümüzde sermaye ihracı büyük oranda merkez ülkeler arasında gerçekleşmektedir:

“Veriler, 1980’lerden bu yana gelişmiş ülkelerden düşük ücretli Üçüncü Dünya ülkelerine doğru büyük bir sermaye akışı olduğu savıyla açıkça çelişiyor. 1993’te gelişmiş ülkelerden yeni endüstrileşen ülkelere sermaye akışı, toplam 100 milyar dolar idi. (...) 100 milyar dolar, zengin Üçlünün yatırımlarının % 3’ünü, sermaye stoklarının da % 2’sini temsil eder.”[96] 1992’de “Amerika, Batı Avrupa ve Japonya arasındaki doğrudan yabancı yatırım akışı, toplamın % 75’ini oluşturmaktadır. Üçlünün üyeleri temelde birbirlerine ve diğer gelişmiş ülkelere yatırım yapmaktadır.”[97] Bu verileri ortaya koyan Hirst şöyle der: “Eğer batılı kapitalistler, ucuz ücretlerden faydalanmak amacıyla, ucuz mamül mal üretmek ve onları Batıya ihraç etmek için dışarı sermaye akıtıyorlarsa, kötü bir iş yapıyorlar demektir.”[98] Bu saptama, günümüz emperyalizminin yönelimleri açısından yerindedir ama tarihsel süreç içinde çeşitli değişimler söz konusu olabilir.

Wallerstein da sermaye yatırımı ile meydana gelen bütünleşmenin merkez bölgelere özgü olduğunu söyler.[99] ve yukarda da bahsettiğimiz dönemsel bir farka işaret eder: “...dünya ekonomisinin bütünleşmesi, daha önceki dönemin sömürgeci emperyalizminin tersine yirminci yüzyılın ikinci yarısında temelde merkez-içi bir ilişki olmuştur.”[100]

“Küreselleşme yeni mi?”

“Hiçbir temel rejim 30 - 40 yıldan fazla sürmemiştir; açıklık ve bütünleşme eğilimlerini -sanki bunlar engellenemez ya da geri çevrilemez eğilimlermiş gibi- geleceğe yansıtmak saflık olacaktır.”

(Hirst-Thompson)

Günümüzde emperyalizmin yerini “küreselleşme” ile tanımlanabilecek yeni bir sürece bıraktığı tezi yaygınlık kazandı ve emperyalizmde ısrarlı olanlar eskiyi savunanlar olarak eleştirilmeye başlandı. Kapitalizmin değişiklikler geçirmediğini iddia etmek mümkün değildir, ancak küreselleşmecilerde görülen tipik bir hastalıktan bahsedilebilir: Tarihsel perspektiften yoksunluk. Bunu Wallerstein şöyle anlatır: “kapitalist sistemin zaman içinde yakın bir noktadan itibaren geçirdiği varsayılan başlıca dönüşümler üzerinde yoğunlaşılması, daha önceki zaman noktalarının ise bütünüyle, şimdinin ampirik gerçekliği ele alınırken, mitolojileştirilmiş bir mihenk taşı olarak kullanılmasıdır.”[101]

Tarihsel perspektif yoksunluğu, geçmişten bu yana varolan çeşitli unsurları yeniymiş gibi algılama, ya da yaşanan süreçte yeni ortaya çıkan gelişmeleri eşsiz gelişmeler olarak görme ve gerçekten de yeni olan değişmeleri abartarak niteliksel anlamlar yükleme sonucunu doğuruyor. Bunun getirdiği yanılgıları özellikle Hirst ve Wallerstein açık bir şekilde ortaya koydular.

Wallerstein çok nettir: “Dünya sistemi birçok yönden farklı olabilir, ancak esas olarak, eksenel bir işbölümüne, eşitsiz değişime ve devletlerarası bir sisteme dayanan bir kapitalist dünya ekonomisi olarak kalacaktır.”[102]

Hirst ise, “Küreselleşme yeni mi?” sorusunu sorar ve yanıtlar: “Eğer küreselleşmeyi, ülkeler arasında büyük ve artan bir ticaret akışı ile sermaye yatırımının gerçekleştiği açık bir uluslar arası ekonomi diye yorumlarsak, bu sorunun cevabı kesinlikle olumsuzdur. Gerçek anlamda bütünleşmiş bir dünya ticaret sistemi ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında oluşturulduğu için, uluslar arası ekonominin karmaşık bir açıklık-kapalılık hikayesi vardır. Denizaltı telgraf kabloları 1860’lardan beri kıtalararası piyasaları birbirine bağlamaktadır. Binlerce mil uzaklıktaki günlük ticareti ve fiyat belirlemeyi olanaklı kılan bu kablolar, günümüzün elektronik ticaretinden çok daha büyük bir yenilikti.”[103] “Mal ve bilginin yelkenli gemilerle ya da buharlı gemiler ve elektronik ortamda taşınması arasındaki fark, bir yetkinleşme farkıdır.”[104] “Dış ticaretin giderek öne çıkması ve önemli miktarda, büyüyen uluslar arası sermaye akışı, kendi başına, 'küreselleşme' adı verilen yeni ve ayrı bir olgunun kanıtı değildir...”[105]

Hirst, günümüzde çağı yakalamanın simgesi haline gelen ve diğer terminolojileri kullananları dinozor olarak nitelendirmeyi meşru hale getiren “küreselleşme” tanımını bir “mit” olarak niteler ve bu tezi savunanların tarihsel perspektif yoksunluğunu gözler önüne serer. Küreselleşme savunucularının, daha önceki uluslararası ekonomilerle küreselleşmiş ekonomi arasındaki farkları ortaya koymamak, uluslararasılaşma örneklerini modelsiz ve gelişigüzel kullanmak ve değişiklik olarak nitelendirdiklerini tarihsel bir derinlik yoksunluğu içinde öncesiz ve biricik olarak değerlendirmek gibi handikapları olduğunu söyler. Hirst’ün küreselleşmecilerin yarattığı mite karşı iddiaları şöyledir:

“1. Bugünün büyük ölçüde uluslararasılaşmış ekonomisi öncesiz değildir. (...) Mevcut uluslar arası ekonomi, bazı yönleriyle, 1870-1914 yılları arasında hüküm süren rejimden daha az açıktır ve daha az bütünleşmiştir.

“2. Gerçek ulusötesi şirketlere görece az rastlanır. Çoğu şirket ulusal temellidir. (…)[106]

“3. Sermaye hareketliliği, gelişmiş olan ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğru yoğun bir yatırım ve istihdam akışına sebep olmuyor. Hatta doğrudan yabancı yatırım, büyük ölçüde gelişmiş endüstriyel ekonomiler arasında yoğunlaşmış durumda; Üçüncü Dünya, yeni endüstrileşen ülkeler dışında, yatırım ve ticarette marjinal kalıyor.”[107]

Hirst, ayrıca, emperyalizm teorilerinin geliştirildiği dönemlerde dünya ekonomisinin bugünkünden daha çok entegre olduğunu, ‘küreselleştiğini’ çarpıcı bir şekilde gösterir. Hirst’ün yaptığı, aynı zamanda, günümüz küreselleşme teorisyenlerinin öne sürdüğü temel tezlerden birçoğunun tarihsel perspektifle saf dışı bırakılması anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra Hirst küreselleşmecilerin öne sürdüğü ve emperyalizm tahlilleri tarihinde bulunmayan kimi önermeleri de (ulusötesileşme vb.) güncel verilerden hareketle hakim olmadıklarını, yok denecek kadar az olduklarını göstererek; yine tarihsel perspektifle bakıldığında geçmişte de benzer oranlarda görülebildiğini kaydederek eleştirir.

Hirst açıkça ifade eder: “1870-1914 arası Belle Epoque ekonomisi büyük ölçüde uluslararasılaşmış bir ekonomiydi; o dönemin açıklık düzeyine yeni yeni geri dönmekteyiz bugün.”[108] Hirst, söz konusu dönemle bugünün ayrıntılı bir karşılaştırmasını yapar ve uluslararasılaşmanın o dönemdeki oranına yeni yeni gelinmekte olduğunu gösterir. Bu karşılaştırma, meta ticareti, sermaye hareketliliği açısından gerçekleştirilir. Hirst, bugün çokça övülen ve küreselleşme için örnek gösterilen finans piyasalarının da 1914’te daha fazla bütünleşmiş olduğunu gösterir. “Hızlı ve yeni bir 'küreselleşme' olduğunu savunan naif analistlerin hafızaları zayıftır, uluslararası ekonomiyi 1973 sonrası şartlarına göre değerlendirme eğilimindedirler.”[109] Ancak, Hirst yaşanan değişimlere kör de değildir: “Tabii ki, bugünkü dünya ekonomisi 1914’tekinden çok farklıdır. Ama genelde aynı temel oyuncuların hakimiyetindedir hala.”[110]

Hirst yalnız değildir. Rodrik de verilere dikkat çekerek o dönemki entegrasyon seviyesine emperyalist ülkelerin bugün ulaşamamış olduğuna dikkat çeker: “Gerçek bir global piyasayı ilk defa yaşıyor değiliz. Hangi ölçütle değerlendirilirse değerlendirilsin, XIX. Yüzyıl sonlarında, altın standardının zirvesini yaşadığı dönemde dünya ekonomisi muhtemelen bugün olduğundan daha entegre bir durumdaydı.”[111]

Geçmişi bilmeyen bugünü eşsiz sanır! Yeni ve şık ‘söz’ler ise bu sanıya spekülasyon arazileri sunar!

 
 



[1] Tom Bottomore, “İngilizce Basıma Önsöz”, Rudolf Hilferding, Finans Kapital, Çev.: Yılmaz Öner, Belge Yay., İstanbul 1995, s.30.

[2] V. İ. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Çev.: Cemal Süreya, Sol Yay., Sekizinci Baskı, s. 26.

[3] Bak.: Ali Osman Alayoğlu, “Bir Sınıf Anlayışı ‘Belirleme’li”, Teori ve Politika-19/20, Yaz/Güz 2000.

[4] Yazı boyunca, Paul Hirst’ün Grahame Thompson ile beraber kaleme aldığı Küreselleşme Sorgulanıyor (Paul Hirst-Grahame Thompson, Küreselleşme Sorgulanıyor, Çev.: Çağla Erdem-Elif Yücel, Dost Yay., İkinci Baskı, Ankara 2000) kitabına yapılan atıflarda sadece Hirst’ün adını kullanacağız.

[5] Lenin, a.g.e., s. 107.

[6] A.g.e., s. 66.

[7] A.g.e., s. 37.

[8] Nikolay İ. Bukharin, Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi, Çev.: Gülsüm Akalın - Uğur Selçuk Akalın, Spartaküs Yay., İstanbul 1996, s. 105.

[9] Rudolf Hilferding, Finans Kapital, Çev.: Yılmaz Öner, Belge Yay., İstanbul 1995, s. 47.

[10] Lenin, a.g.e., s. 103.

[11] A.g.e., s. 56.

[12] A.g.e., s. 27.

[13] A.g.e., s. 28.

[14] A.g.e., s. 108-9.

[15] A.g.e., s. 106.

[16] A.g.e., s. 107.

[17] Samir Amin, Emperyalizm ve Eşitsiz Gelişme, Çev.: Semih Lim, Kaynak Yay., İkinci baskı, İstanbul 1997, s. 251.

[18] Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, Çev.: Necmiye Alpay, Metis Yay., İkinci baskı, İstanbul 1996, s. 35.

[19] Terence K. Hopkins-Immanuel Wallerstein, Geçiş Çağı Dünya Sisteminin Yörüngesi (1945-2025), Çev.: Nuri Ersoy-Ender Abadoğlu-Orhan Akalın-Yücel Kaya, Avesta Yay., İstanbul 2000, s. 147. “Bu kitap, Binghamton Üniversitesi, Fernand Braudel Ekonomi, Tarihsel Sistemler ve Uygarlık Araştırmaları Merkezi Yörünge Araştırması Çalışma Grubu’nun ürünüdür.” Kitabın her bölümünün farklı bir yazarı var. Biz sadece Wallerstein’ın adını anacağız.

[20] Krishan Kumar, “küçük kapitalizm” sayesinde büyüyen ve İtalya’da “Üçüncü İtalya” olarak tanımlanan bölgede yaşanan gelişmeyi kitabında anlatır. Üçüncü İtalya üzerinden geliştirilen “yeni toplum” teorilerine geniş yer verir. (Krishan Kumar, Sanayi Sonrası Toplumdan Post-Modern Topluma Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları, Çev.: Mehmet Küçük, Dost Yay., Birinci Baskı, Ankara 1999.)

[21] Lenin, a.g.e., s. 32.

[22] A.g.e., s. 34.

[23] A.g.e., s.60.

[24] A.g.e., s150.

[25] Lenin, Türkiye’de de ekonomistler arasında oldukça yaygın olan tipik bir üretken - spekülatif ayrımı üzerine oturan, yine emperyalizmin gerici niteliğini göremeyen ayrımı da aynı temelde eleştirir. E. Agahd’ı eleştiren Lenin şöyle diyor: “Ayrıca yazar, yatırılmış banka sermayelerini 'üretken' (sanayi ve ticaret alanlarında) ve 'spekülatif' (borsa ve para işlemleri uygulanmış) sermaye olarak ikiye ayırıyor. Böylece E. Agahd kendine uygun düşen küçük-burjuva reformist görüşüyle, kapitalist düzen içinde, bu iki çeşit yatırımı birbirinden ayırmayı ve ikincisini yoketmeyi hayal ediyor.” (A.g.e., s. 63.)

[26] A.g.e., s. 137.

[27] A.g.e., s. 13-4.

[28] A.g.e., s. 13.

[29] Amin, a.g.e., s. 83.

[30] Karl Kautsky, Seçilmiş Politik Yazılar, Der.: Hatrick Goode, Çev.: Celal A. Kanat, Kavram Yay., İstanbul 1990, s. 83.

[31] A.g.e., s. 100.

[32] A.g.e., s. 93.

[33] Lenin, a.g.e., s. 109.

[34] A.g.e., s. 109.

[35] A.g.e., s. 110.

[36] A.g.e., s. 112.

[37] Bukharin, a.g.e., s. 93.

[38] A.g.e., s. 99.

[39] A.g.e., s. 102-3.

[40] A.g.e., s. 101. “Sömürge politikası da, emperyalizm de, kapitalizmin çağdaş döneminden, hatta kapitalizmden önce vardı. Kölelik üstüne kurulu bulunan Roma, bir sömürge politikası izliyor ve emperyalizmi uyguluyordu. Ama, ekonomik ve toplumsal biçimler arasındaki farkı görmezden gelerek ya da arka planlara iterek, emperyalizmin “genel düzeni” üzerine fikir yürütmek, tıpkı “Büyük Roma” ile “Büyük Britanya” arasında kıyaslamalara girmek gibi boş palavralara ve bayağılıklara düşürür kişiyi. Çünkü kapitalizmin eski evrelerindeki sömürge politikası bile, mali - sermayenin sömürge politikasından temel ayrılıklar göstermektedir.” (Lenin, a.g.e., s. 99.)

[41] Bukharin, a.g.e., s. 131.

[42] İlerde benzer bir yaklaşım sergileyen Amin eleştirilecektir. Aşağıdan gelen bir güçle değişim açıklandığında, sınıf inanılmaz bir rol üstlenmiş oluyor.

[43] A.g.e., s. 103.

[44] A.g.e., s. 117.

[45] Hilferding’ten akt.: A.g.e., s. 126.

[46] Tom Bottomore, “İngilizce Basıma Önsöz”, Hilferding, a.g.e., s. 28.

[47] Lenin, a.g.e., s. 85.

[48] A.g.e., s. 35.

[49] Kautsky’den akt.: A.g.e., s. 142.

[50] Lenin, a.g.e., s. 113-4.

[51] Lenin, "Giriş", Nikolay İ. Bukharin, Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi, a.g.e., s. 4.

[52] A.g.e, s. 7.

[53] Bukharin, a.g.e., s. 59.

[54] Amin, a.g.e., s. 156.

[55] “Buharin, Hilferding’in ekonomik olarak devlet tröstüne ulaşma imkanı bulunduğu kuramını genişletiyor, kapitalizmin yapısındaki değişmelerin “devlet kapitalizmi” sistemiyle sonuçlandığını ileri sürüyordu.” (Bottomore, "İngilizce Basıma Önsöz", Hilferding, a.g.e., s. 16)

[56] Amin, a.g.e., s.160.

[57] Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, a.g.e., s. 49.

[58] A.g.e., s. 56. Wallerstein’ın dünya devleti, Bukharin’in devlet kapitalizmi, “dünya tröstü” tartışmalarının kendini ifade ettiği farklı alanlar olarak alınabilir. Wallerstein’ın sorunu, uluslar arası sistem ve devletler bazında tartışması, ilgilendiğimiz konu açısından tayin edici nitelikte değildir.

[59] Wallerstein, Geçiş Çağı..., a.g.e., s. 306.

[60] Amin, a.g.e., s. 153.

[61] A.g.e., s. 153-4.

[62] A.g.e., s. 270.

[63] A.g.e., s. 149.

[64] A.g.e., s. 152-3.

[65] Lenin, a.g.e., s. 126.

[66] Dani Rodrik, Küreselleşme Sınırı Aştı mı?, Çev.: İzzet Akyol-Fatma Ünsal, Kızılelma Yayıncılık, Birinci Baskı, İstanbul, s. 24.

[67] Amin, a.g.e., s. 85. “Hizmet ve mallar için var olan dünya piyasası gibi bir piyasa emek için bulunmamaktadır. Emek piyasalarının çoğu hala ulusal olarak düzenlenmektedir; ister yasal ya da yasal olmayan göçmenler ister mesleki işgücü söz konusu olsun, sadece çok kısıtlı sayıda yabancıya açıktır.” (Paul Hirst-Grahame Thompson, Küreselleşme Sorgulanıyor, a.g.e., s. 55.) “Pek çok açıdan, dünyanın ayrıcalıksız nüfusu ve yoksulları için uluslar arası göç olanağı geçmiştekinden daha azdır bugün.” (A.g.e., s. 57.)

[68] Amin, a.g.e., s. 155.

[69] A.g.e., s. 223.

[70] A.g.e., s. 232.

[71] Uluslararasılıkla ulusötesilik arasındaki kategorik fark önemlidir. Emperyalizm, yapısal olarak ulusöteliği doğuramaz. Hirst, gerek sermaye ve meta, gerekse emek açısından bunu gösterdi. Ona göre, meta ile sermaye uluslararası, meta ulusal niteliktedir; ulusötesi bir unsur bulunmamaktadır.

[72] A.g.e., s. 233

[73] A.g.e., s. 146.

[74] A.g.e., s. 147.

[75] Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, a.g.e., s. 27-8.

[76] Bukharin, a.g.e., s. 65.

[77] A.g.e., s. 44.

[78] A.g.e., s. 45.

[79] A.g.e., s. 128.

[80] A.g.e.

[81] A.g.e., s. 12.

[82] A.g.e., s. 37.

[83] A.g.e., s. 83.

[84] A.g.e., s. 14.

[85] İşte bu nedenle günümüzde internete verilen işlev abartılıdır. Bunu ileride Hirst'ün görüşleri bağlamında ele alacağız.

[86] Aidan Foster Çarter, “Önsöz”, Amin, a.g.e., s. 29-30.

[87] Amin, a.g.e., s. 263.

[88] A.g.e., s. 262.

[89] A.g.e., s. 55-6.

[90] A.g.e., s. 60-1.

[91] A.g.e., s. 152.

[92] Paul Hirst-Grahame Thompson, Küreselleşme Sorgulanıyor, a.g.e., s. 94.

[93] A.g.e., s. 99-100.

[94] Lenin, a.g.e., s. 74.

[95] Amin, a.g.e., s. 274.

[96] Hirst, a.g.e., s. 11.

[97] A.g.e., s. 12.

[98] A.g.e., s. 13.

[99] Wallerstein, Geçiş Çağı..., a.g.e., s. 65.

[100] A.g.e., s. 68.

[101] Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, a.g.e., s. 7.

[102] Wallerstein, Geçiş Çağı..., a.g.e., s. 284.

[103] Paul Hirst-Grahame Thompson, a.g.e., s. 8.

[104] A.g.e., s. 35.

[105] A.g.e., s. 33.

[106] Hirst, çokuluslu şirketin birden fazla ülkede şubelere ve bağlı şirketlere sahip olan şirket diye tanımlanabileceğini belirterek dünya genelinde üretim ve istihdamın bu şirketlerin egemenliğinde olmadığını da verilerle gösterir: “(Çokuluslu şirketlerin kendi ülkeleri dışındaki üretimlerinin) dünya üretimindeki payı sadece % 7 civarındadır.” “Çoğu şirket, üretimini ve satışını birden fazla ülkede yapsa da, ulusal tabanına bağlı kalmaktadır.” (Paul Hirst-Grahame Thompson, a.g.e., s. 16) “Çokuluslu şirket faaliyetlerinde anavatanın hala baskın olduğu açıkça görülüyor. Her ülke için ana bölge/ülke satışları, toplam şirket satışlarının üçte ikisini ya da daha fazlasını oluşturuyor.” (A.g.e., s. 109-110) “Bu aşamada bizim vardığımız sonuç, çokuluslu şirket faaliyetleri söz konusu olduğunda, 'küreselleşme'nin büyük oranda abartıldığıdır. (...) uluslar arası iş dünyasında, ulusötesi şirket yerine çokuluslu şirket söz konusudur hala.” (A.g.e., s. 127)

[107] A.g.e., s. 27-8.

[108] A.g.e., s. 8.

[109] A.g.e., s. 10. Wallerstein da emperyalizm dönemi boyunca yaşanan emperyalist hegemonyayı incelerken üç dönem belirler. Birinci dönem, iki dünya savaşı arasıdır (1914-1944). İkincisi, 1970'lere kadar süren ABD hegemonyasının yaşandığı dönemdir. Üçüncüsü ise, ABD hegemonyasının kırılmaya başladığı zamandan bugüne kadar olan dönemdir. Bu dönemselleştirme, 1914 öncesini dikkate almadığı için eleştirilebilir.

[110] A.g.e., s. 9.

[111] Rodrik, a.g.e., s. 23.

Okunma 53684 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.