Ezilenlere düşman bir ‘soL’!

Yazan

Aycan Epikman

Patlayan zirvesini 11 Nisan’da Ankara Tandoğan’da yapılan mitingi izleyen çatışmalarda bulan ve şiddet öğelerini yoğun olarak içeren “esnaf eylemleri”ni nasıl yorumlamalı?

Bu konuda bir anlayış ve giderek bir tutum sahibi olmak zorunlu görünüyor. Zira Alınterimiz Gazetesinin başyazısında isabetle kaydedildiği gibi (Sayı: 67, 19 Nisan 2001), bu türden hareketler yarınki olası kalkışmaların başlama vuruşu mahiyetinde olabilir, ve genel olarak devrimci hareket, kendini bu ihtimallere hazırlamalıdır.

Soru şudur: O gün eylemler sürerken, sokaktakilere mi karışmak gerekiyordu, yoksa kendimizi çifte kilitlerin arkasında güvenceye mi almak...

Soruya yanıtlardan biri -büyük bir ihtimalle tarihsel nitelikte olanların en başlıcalarından biri- şöyleydi:

“Çarşamba günü Ankara sokaklarında ‘esnaf’ vardı. Çarşamba günü o sokaklarda düzen kendini teşhir etti; herkes düzeni seyretti. Çünkü Çarşamba günü Ankara sokaklarında faşizm vardı, yobazlık vardı. Çünkü o sokaklarda o gün tekbir getirerek başı açık kadınlara saldıranlar, karanlık beyinleriyle gericiler vardı. Çünkü hareket eden etmeyen, canlı cansız, karşılarına çıkan ne varsa tahrip eden bu gözü dönmüş güruhun başında ellerindeki kanı, Maraş’ta katledilen onlarca masum insanın kanını bir ömür boyu taşıyacak Ökkeş Şendiller vardı. Çünkü Çarşamba günü Ankara’da sokaklarda karşı-devrimciler vardı. Çünkü Çarşamba günü Ankara’da hastaneye yaralı yetiştirmeye çalışan bir ambulans taşlandı. Çünkü Çarşamba günü sokaklarda insanlar yoktu. Karşı-devrimcilik çaresiz yaralı bir insanı taşlamaktır. Karşı-devrimcilik insanlığın yarattığı tüm değerlere düşman olmaktır. Ama bu memleket, bu sokaklar sahipsiz değil. İşçiler, öğrenciler, aydınlar da çıkacak sokaklara. Yurtseverlik için, ilericilik için, kamuculuk için, devrimcilik için yürüyecekler. Bu ülkenin onurlu insanları bu ülkenin geleceği için sokakları fethedecekler. Ve insan olmanın gururuyla haykıracaklar: ‘Bu memleket bizim!’ “ (Sol Dergisi, 13 Nisan 2001, Sayı: 131, s. 6)

Sol Dergisi, kendilerinin sevdiği simgeyle ‘soL’, görülüyor; ‘ürken bir sol’u simgeliyor aynı zamanda. Yukarıdaki satırları belli ki heyecan ve dehşetten zangır zangır titreyen biri yazmış; bir tek, satırlar arasına düşmüş gözyaşları eksik!

(Anmamak tarihen haksızlık olur. Aydınlık da bu hengamede başka bir ‘sol’u temsil ediyordu: “Esnaf eylemini SüperNATO yönlendirdi!” Bu, Aydınlık’ın kapağını konuya ayırdığı sayının başlığı. Aydınlık'a göre, olayları çıkaranlar sağcı ve solcu provokatör örgütlerin elemanları.)

Sizi gidi ‘soLcular’! Size, “Bunlar, bir gün kulübelerinden çıkıp bizi boğacak!” diyen büyük rantiyelerle birlikte dehşete kapılmak düşüyor demek...

‘soLcu’nun gözüne perde inmiş. “Esnaf ve çalışanları”nın eyleminde başka bir şeyler daha oldu, ama ‘soLcular’, bu ‘gerçeği’ es geçmiş. Orada binlerce kişi polisle çatıştı. “Karanlık beyinli gericiler”, salt medya mensubu gazetecilere değil, asıl olarak polise saldırdı. Basına yansıdığı kadarıyla, Ankara emniyeti, o gün yüzlercesi kırıldığı için polis kalkanı sıkıntısı çekiyormuş, emniyet yetkilileri, yeni bir olay çıkarsa kalkan yokluğunda ne yapacaklarını düşünüyormuş.

Kapitalizme ve onun “baskı aracı”nın aygıtına düşman bir solcu bunu nasıl gözden kaçırır. İnsanda şüphe uyandırıyorsunuz ‘soLcular’!

Hele şu tekbir yok mu; sizi çileden çıkarıyor değil mi ‘soLcular’!

Bilir misiniz; Hikmet Kıvılcımlı politik atalarınız için bir karikatür çizmiş. Güven’de Vedat Türkali şöyle anlatır: “Falakanın altında kafasında şimşekler çakan adam, ‘Allah!’ diye bağırıyor acıdan. Vuran pezevengin dediği de, ‘Bakın görüyor musunuz gericiyi; Allah, diyor!”

Bir de Ceyhun Atuf Kansu, 'Büyük Devrimin mirası'yla Cezayir’de aydınlanma misyonunu yerine getiren Fransız ordusu karşısında Cezayirli mücahidi anlatsın size:

“Dizmişler sıra sıra ak duvarlar önüne,

Kıvırcık saçları ıslak alınlarında soğuk ter,

Kurşuna dizilirken Allah der, gerçek eşit, özgür gerçek

-Eşit özgür güzel bir dünyanın Tanrısı! -

Cezayirli kızların öpülmemiş dudaklarından geçerek,

Düşer, Cezayirli milliyetçiler!”

Polisler de “Allahuekber” diyerek saldırdı o gün Tandoğan’da ve diğer yerlerde. Siz hangi “Allahuekber”in yanındasınız ‘soLcular’!

Kemalist diktatörlüğün, “Allah” diyen ezilene "mürteci" diyen solcuları olacaktı da, 28 Şubat diktatörlüğü bundan mahrum mu kalacaktı!

Siz, “Allahuekber” sloganlarıyla eylem içinde dönüşme kıpırtılarını şaşkınlıkla yaşayan, devletin güçlerinin karşısına düşen ve çatışan sıradan işçiyi, esnafı nasıl anlayacaksınız! Siz sıradan değilsiniz.

Bu size uymaz değil mi! Siz önce güzel bir ideolojik eğitimden geçirirsiniz, işçinin kafasını bir güzel temizler, her türlü yabancı ideolojik etkiyi budarsınız (Almanca konuşma dönemi), sonra partiye kaydedersiniz…

Siz, eylemin kendisinin, şiddetin ve çatışmanın bizatihi kendisinin başlı başına bir sonuç olduğunu ve ideolojinin burada iyi ya da kötü boş bir kabuk olduğunu anlayamaz, bilemezsiniz. Çünkü sizin kitabınızda şiddet ve çatışma yoktur. ‘Bilmediğiniz’ şeyi ner’den bileceksiniz.

Sizin işçi sınıfınız, mavi tulumunu çekmiş, elinde malsızlık bildirimi, sırt çantasından sarkan Kapital ciltleri, dilinde üretici güçlerle üretim ilişkilerinin uzlaşmaz çelişkilerini çözme ve karanlığa karşı aydınlık söylemiyle, devrimci demokrat “rap rap” sesleri çıkmaması için uygun adım serbest yürüyüşle resmi yetkililerin izin verdiği miting alanına vakur bir yürüyüş eyleyen bireylerden oluşur. Elbette başlarında, kravatınız ya da özenle derbeder bırakılmış sakalınızla siz.

Kayseri’de yürüyenler kendilerini engellemek isteyen polislere, “Yürüyen esnaf, PKK değil” diyerek karşı durmuş. 1990-91’de Zonguldak’ta maden işçileri de aynı nitelikte sloganlar atıyordu karşılarında barikat kuran polise ve askere...

Zonguldaklı maden işçileri, bütün Türkiye solunun onları yere-göğe sığdıramadığı günlerde, bildiri dağıtan devrimcilere saldırıyordu. Zonguldak işçilerinin, taptıkları bir başkanları dışında, “karanlık ideolojileri” yoktu, ama aynı zamanda barikatlarda çatışacak dinamikleri de yoktu.

Tandoğan’dan Ankara’ya taşan “esnaf ve işçiler”de, epeyce yüklü “karanlık ideoloji”, ama aynı zamanda faşist örgüt başkanlarını kürsüden alaşağı edecek ve çatışacak bir enerji vardı. Çatışan kitlenin başında Ökkeş Şendiller ya da diğer faşistlerin olduğunu söylemek için bilumum laik medya sözcüleri ya da siz ‘soLcular’ gibi hezeyan durumunda olmak gerek.

Terbiye edilmiş işçiniz sizin olsun, işçi bile sayılmayan vahşi ezilenler bizim.

Marksizmi bir Batılı ideolojiye indirgeyen sizleri, aydınlanmacı burjuvalarınızı barındıran gelişkin dünyanız sizin olsun; ezilenlerin yıkıcı asabiyeti bize yeter!

Siz ne dünyanın emperyalist efendilerinin metropollerinde patlayan (anarşist!) eylemi ve eylemcileri, ne Batı Asya’da emperyalizmin mızrağı İsrail’e rahat yüzü göstermeyen (İslamcı!) eylemi ve eylemcileri, ne ezilen ulus mücadelesini (ulus-devletin işçilerini bölücü!), ne karşısındaki devlete amansız bir direşkenlikle karşı koyan devrimcinin (devrimci demokrat!) eylemini anlayabilirsiniz. Sizin rahat dünyalarda tedris edilmiş kafalarınızın alabileceği gerçekler değil bunlar.

Çatışan anarşistin, İslamcının, ulusalcının, otonomcunun, … attığı taş değil, ideolojisi önemlidir sizin için…

Siz, doktriner dünyanızda kurduğunuz ‘soLculuğunuz’la, politikaya yöneldiğiniz zaman bir modern kentli olup çıkarsınız... Modern kentli; kapitalist metropollerin yaratığı, kandan iğrenen, yoksuldan korkan temiz kentli.

“Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin

pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin.”

(İsmet Özel)

***

Dünya ve Türkiye'nin devrimci önderlerini, Che Guevara’yı, Mahir Çayan’ı, Deniz Gezmiş’i pek seversiniz! (Bu, başka yerlerin konusu ama, -nedense demiyoruz, biliyoruz- İbrahim Kaypakkaya’dan pek hazzetmezsiniz.) O meşhur “geleneğiniz”de, elinde silah bu dünyadan göçen bir kişiyi, demagojiye başvurmadan, gösterebilir misiniz? (Öyle, Kızıldere şehitlerini “geleneğinizden saymak” gibi oyunbozanlıklar yapmadan ama.)

Sizin politik atalarınız değil miydi, yaşarken Che’yi mahkum etmeye çalışan, 1971 devrimcilerine tam da 1971’de küfreden... Bugün onları ‘tarih’ kabul ettikten sonra devrimci tarihimiz diye sahiplenmek, hangi tarafın fayda analizinin eseri oluyor? Post-devrimciler sizi!

Siz değil miydiniz, 1996 1 Mayısında devrimciler Kadıköy’de kan dökerken, birtakım kendinden menkul ilkeler uğruna Taksim’de protokol solculuğu yapan ve tarihin ayazında kalan... O çatışma sizi ne kadar rahatsız etmişti; hatırlayın!

Siz değil miydiniz, daha dün, 19 Aralık operasyonunun nesnel etkisine yaslanıp, "kan ve ölümü seven devrimci demokratlar”a duyduğunuz nefreti ifade edebilme cüreti gösteren...

“Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin

kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin.”

***

‘soLcu’ partinin başkanı, “işçi sınıfının örgütlü ve kentli özellikleri kendisine karşı birer silaha dönüşmüştür” diyebiliyor. (Aydemir Güler, “14 Nisan Bilançosu”, Komünist, 20 Nisan 2001, Sayı: 13) İşçi sınıfının esnaf gibi “bir güruh davranışı sergilememesi ve disiplinli olması”, ezilmesine yol açmaktaymış! Küçük burjuva sosyalistine uyan bir işçi sınıfı ancak o kadar olur.

‘soLcu’, solda yalnız değil. Aydın Çubukçu, 11 Nisan’ı şöyle değerlendiriyor: “Hareketin amaçlarını saptıranlar, rastgele çağrılan her yere koşturup, rastgele dükkanlara, gazetecilere, yoldan geçen insanlara saldıranlar daha çok işsizler ve en fazla kayba uğramış genç küçük işyeri sahipleri olmuştur. Siteler’in, OSTİM’in ustaları, işçileri ve çırakları böyle bir mitingte nasıl davranması gerekirse öyle davranıyorlardı... Esnafın kör öfkesi genel olarak onlarda yoktu.”

Oktay Ekşi’nin şu sözleri, iki solcunun görüşlerine konulan okkalı bir noktadır: “Türk-İş gibi, KESK gibi büyük kitle örgütlerinin düzenleyecekleri gösteri yürüyüşleri ve mitinglerine katılmak, sesini yasal yoldan duyurmak en doğrusudur.” (Hürriyet, 6 Nisan 2001)

11 Nisan’ın ertesi günü, İçişleri Bakanıyla, biz onlardan değiliz, biz örgütlü ve eğitimli, kandan kavgadan hoşlanmayan modern çalışanlarız mealinde konuşarak eylem için izin isteyen Emek Platformu temsilcileri mi, gerici ve dinsel ideolojilerin nüfuzu altındayken ‘en uygun’ muhatapla çatışan öfkeli esnaf ve işçiler mi?

“Nasıl davranması gerekiyorsa/isteniyorsa öyle davranan” işçiler mi, kalıp biçmenin kimsenin haddine olmadığı kendiliğinden patlamanın eseri yığınlar mı?

Sağduyulu işçileriniz Oktay Ekşi’yle sizin olsun.

Siz, zengin konaklarını yağmalayan mujik kökenli askerlerden rahatsız olan Doktor Jivago’ların olmasa da, aynı nedenlerle Lenin’e mızmız şikayetlerde bulunan Gorkilerin soyundansınız. Siz, burjuva Türkiye’nin solusunuz. Siz, sosyalisti olmayan bir ülkenin demokrasisi eksiktir diyenlerdensiniz. Alın size demokrasi, alın size diktatörlük!

Korteje kadınlar alınmamış, kadın gazetecilere sarkıntılık edilmiş… Bu türden aykırılık ve sorunlar tarihin bilinen bütün ezilen hareketlerinde olmuştur ve olacaktır. Mücadele bu sorunların varlığında ve onlara karşı da -ama hemen ortadan kalkması beklenmeden- sürdürülür. Avrupa işçi hareketinin 19. yüzyıldan 20. yüzyıla ulaşan bir tutumu, muhafazakar partilere oy verecekleri kaygısıyla kadınlara oy hakkına karşı çıkmaktı.

***

‘soLculuk’, esnaf ve işçilerin eylemini değerlendirirken, ancak bir açıdan ‘masum’dur; tam da esnafın hareketindeki bir temel sorunla aynı niteliktedir bu. Esnafın, kendinden başkasını düşünmemekle vasıflanan bir yaratık olduğu ‘soLcular’ın da paylaştığı genel kanıdır. Kendi kurtulsun da dünya batsın umurunda değildir. Bunun kesimsel bilinç olduğunu ‘soLculuk’ da bilir. Ama ‘soLculuk’, kendinin esnaf nefretinin de kesimsel bilinçten kaynaklandığını, işte bunu, bilmez. ‘soLculuğu’, bütünsel bir bilincin temsilcisi olarak bir an kabul edersek -inkar edilemez bir şekilde böyle önemli bir boyutları vardır-, onu mazur görmemiz için hiçbir neden olamaz; ancak biz biliriz, ‘soLculuk’, bir sosyo-politik kültürel kesimsel bilinçtir; kentli küçük-burjuvazinin, modern çalışanların bilincidir ‘soLculuk’. Böyle bir ‘soLculuk’, bütün aksi cakaya rağmen, masum ‘kolej bebesi’ yüzüne sahiptir.

Ama siz ‘soLcular’, bizdensiniz, bizim solumuzsunuz; ve siz bundan hiçbir şey anlayamazsınız.

***

Esnafta, Kıvılcımlı'nın ifadesiyle, "Üç bin yıllık tefeci bezirgan zihniyeti" halen yaşamaktadır. Çekirdek kesimi kesif bir muhafazakarlıkla belirlenebilecek bir dünya görüşü ve politik anlayışa sahip olan esnaf, sayıca çokluğunun yanında çeşitli bakımlardan oldukça da heterojendir.

Çeşitli kentlerdeki hareketin başlatıcıları arasında ya esnaf odalarından ya da dışarıdan faşistlerin rolü oldu. Eğer hareket, devlet güçleriyle çatışmaya yönelmese bu konuda bir sorun da yaşanmayacaktı. Fakat, eylem içinde ve eylemin şiddetine bağlı olarak kitlenin ayrıştığı görüldü. Bu ayrışma, devrimcinin anının geldiğinin de işaretiydi.

Çatışanlar, ya düpedüz işçiydi ya da işçilikle esnaflık arasında gidip gelenlerdi. Türkiye'de anlaşıldığı şekliyle 'esnaf', bu türden çatışmalara girmeyecek kadar sağduyulu ve iki ayağıyla birden bastığı yere gömülecek kadar gerçekçidir.

İstanbul, Ankara, Gaziantep gibi kentlerde, sol dünya görüşüne ya da 'yurtsever hareket'e yakın olanların varlığı gözden kaçmayacak kadar belirgindi. (Sloganlardan da anlaşılıyordu bu özellik: Esnafız, haklıyız, kazanacağız. Susma, sustukça sıra sana gelecek. Emekçi esnaf saflara.) Ancak, hareketi değerlendirmede, ideolojik formasyonları bir an ihmal edilerek, eylem içinde yer alma düzeyi bakımından bir ayrıştırmaya gitmek politik bakımdan uygun olan tarzdır. Verili ideolojik nitelikleri itibarıyla İslamcıların zayıf da olsa devlet-karşıtı bir damarlarının varlığı kabul edilmelidir. Bu konuda en büyük sorun, önemli oranda bilişsel faşizan nitelikte bir ideolojik şekillenmişliğe sahip olanlarla, hücrelerine dek sinmiş, daha çok kültürel motifli görünen ve faşizan nitelikler de arzeden 'Anadolu muhafazakarlığı'na sahip olanlardır. "Tefeci bezirganlık", varlığını önemli oranda bu kesimde bulur.

O gün Tandoğan'da, daha önceki günlerde Ankara ve Anadolu'nun birçok kentinde polisle çatışanlar, bu olay marifetiyle ideolojik kırılma eşiğine geldiler. Elbette bu eşiği aşamadılar; ama Tandoğan'da çatışma ne kadar sürdüyse o kadar, ne kadar şiddetliyse o ölçüde, ideo-politik kırılmanın gerçekleşmesi sürecinde ilerleme kaydedildi. Devletin güçleriyle çatışanlar, üstelik bu anlamlı bir süre boyunca cereyan ediyorsa, adı üstünde devletin karşısında yer alırlar -ve bunu giderek konumlaştırırlar.

Öyleyse, devletin karşısında her eylemli duruş hayırlıdır. Hareket halindeki yığınlar hareketlerini sürdürdükçe kaçınılmaz biçimde devlet güçleriyle karşı karşıya geliyor. Devrimci öncü güçlerin zayıf olduğu ve bu kendiliğinden patlamaya önderlik etme ihtimalinin olmadığı koşullarda, ayrıca derin bir şekilde gerici ve faşist ideolojik nüfuz altında olan bu yığınlardan elbette çok şey beklenmemeli.

Bu hareket, kendilerinin sayılan her türlü düzen içi (faşizan/faşist) örgütlenmeyi yırtarak gerçekleşebilmiştir. Bu hareket, örgütler ve verili topluluk hiyerarşisi tarafından başlatılmasına önayak olunan ama giderek örgütlerin politik, kurumsal ve ideolojik çemberini kıran bir dinamik gerçekleştirmiş ve başta birçok gözlemcinin işaret ettiği 'doldurulmuş kıta' özelliğinden sıyrılmıştır.

Çatışma momentlerinde hareketin kendiliğindenlik boyutu son derece belirgindir. Hareket, ilerlemesini kendiliğindenliğine borçludur, bu sayede ilerleyebilmiştir.

Çatışmalar sırasında sol harekete mal olmuş sloganların atılması ve polis karşısında büyük ve hakiki bir tereddüt yaşayan faşizan ideolojik şekillenmişliğe sahip gencecik işçilerin varlığı, kırılmanın yönünün politik-olandan ideolojik-olana doğru olduğunun tarihsel kaydıdır.

Tehlikede gördükleri ulus-devletlerini başlarına çalsınlar! İçeriden ya da dışarıdan farketmez; bu sosyo-politik yapının çökmesi, ezilenlerin yararınadır. Aykırılıklar olağan solcuları her zaman rahatsız eder; Rusya'nın yenilgisini isteyen Lenin'e "Alman ajanı" denmiş, dış cephede iç savaş propagandası yapan Bolşevikler linçle karşı karşıya kalmıştı. Bu ülkede sağlanacak 'istikrar'ın ezilenler açısından bedeli çok ağır olacaksa, "kargaşalıkta Tanrı fakirden yanadır" ve dumanlı havada kurtlara dönüşecekler arasında fakirlerin oranı hiç de az olmayacaktır.

Türkiye'de devrim için bir 'kara budun enerjisi'ne kesinlikle ihtiyaç var. Devrimci öncüler bunun özgül ideo-politik boyutunu temsil ediyor. Fakat, özgül toplumsal boyut eksik. Solun özgül toplumsal tabanını, "kara enerjisi"ni yitirmiş, iğdiş edilmiş tabakaların oluşturma eğilimi öteden beri var ve bu ancak reformcu bir solu ihya eder.

Faşist kitle hareketleri de kara enerjinin açığa çıkma şekillerinden biri olmuştur. Fakat toplumun en alt kesimlerinin devrime katılma ihtimali, karşı-devrime yedeklenme ihtimali kadar yüksektir. Kara enerji devlete yönelirse iyidir; devrimci güçlere yönelirse kötüdür.

"Biz artık bunlar olarak gidiyoruz

eylesin neyleyecekse şehrin insanı

Ama neler olup bittiğini hiçbir ayetten

hiçbir vakit anlayamayacak şehrin insanı."

Okunma 9131 defa