Bir ‘Yol’ Hikayesi Kıvılcımlı Geleneğinin Politik Analizi

Yazan

Ali Osman Alayoğlu

Kıvılcımlı geleneği, Hikmet Kıvılcımlı’dan teorik avantaj ve politik zaafiyet devraldı. “Hikmet Kıvılcımlı’nın eseri, Türkiye’de Marksizmin teorik özgülleşmesinin ön-tarihini oluşturmasının; İbrahim Kaypakkaya’nın eseri, Marksizmin politik varlık kazanmasının, başlangıç momentleridir.”[1] Dolayısıyla Türkiye’de teorik-Marksizm anlamında Doktor’un önemli bir yeri olduğu söylenebilir. Kıvılcımlı’nın takipçileri, böyle bir geleneği devralmanın teorik avantajını yaşadılar, teorik bir artı ile hareket ettiler.[2] Ancak, Kıvılcımlı’nın teorik gücünü, özgül saptamalarını ona yakın bir düzeyde de olsa Kıvılcımlı’nın takipçilerinde görmek genellikle mümkün olmadı. Doktorcular, Kıvılcımlı’nın en önemli özelliklerinden biri olan ülke özgüllüğüne dönüklüğünü, yine Kıvılcımlı’dan devraldıkları pro-Sovyet yaklaşımla çoğu kez hiçe çevirdiler. Bu minvalde, Mehmet Yılmazer’i ayrı bir yere koymak gerekir. Kıvılcımlı Geleneği denildiğinde akla gelen ikinci kişi olduğu, Kıvılcımlı’nın hakkını verdiği söylenebilir.

Kıvılcımlı’dan gelen teorik avantajın yanında geleneğine politikleşememiş çizgisi de miras kaldı. 1971 devrimci kopuşunda Kıvılcımlı reformcu tarafta konumlandı. Ama geleneği, 1980 sonrasında, '97’de kesin olarak gerçekleşen bir kopuşla devrimci kanalda yerini aldı. Dolayısıyla Kıvılcımlı geleneğinin geldiği son noktadan bakıldığında, doktorcuların politik tarihi, Kıvılcımlı’dan devralınan politik zaafiyetten, reformculuktan kurtulma, politik olarak Kıvılcımlı’yı reddetme tarihi olarak da tanımlanabilir.

Bu önermenin Kıvılcımlı’nın birey olarak tarihiyle bir ilgisi yoktur. Kıvılcımlı’nın kişisel özellikleri, her işkenceden alnının akıyla çıkması, yani devrimci kişiliği kuşkusuz Türkiye Devrimci Hareketi için çok önemli bir mirastır ancak devrimcilik-reformculuk ayrımı, kişilerin devrimci olup olmamasıyla tanımlanabilecek bir şey değildir. Bazı reformist yapıların içinde devrimci bireyler bulunabilir ama bu, söz konusu yapıların reformist olduğu gerçeğini değiştirmez. Hatta bazı reformcu yapılar belirli bir konjonktürde devrimci taktik davranış içinde bulunabilir. Yapıların devrimciliği bireylerin devrimciliği ile tanımlanamaz.

Marksist olmak için devrimci olmak bir koşuldur ve bu koşul Türkiye’de 1971 devrimciliği ile birlikte pratikte hayat bulmuştur. Daha önce Türkiye’de devrimci-reformist ayrımı yapmak mümkün değildi. 1971 devrimci kopuşuyla birlikte, tüm tanımlamalar ve tasniflemeler değişmek durumunda kaldı. Bu tasniflemede, Kıvılcımlı net olarak reformcu tarafta kaldı. Geleneği, Kıvılcımlı’nın en başta reformculuğunu devraldı. Bunun yanı sıra, genel olarak politika bağlamında da Kıvılcımlı, ciddi politik bakış sorunları taşımaktaydı. Geleneği bunu da devraldı. Kıvılcımlı pro-Sovyet bir yaklaşıma sahipti, geleneği pro-Sovyet yaklaşımı devraldı.

Ancak, Kıvılcımlı Geleneği ‘zor olanı’ başardı. 1987-1989 döneminde başlayan ve 1993’de açıkça ortaya çıkan, 1997’de de kopuşla sonuçlanan bir süreçle reformculuktan devrimciliğe geçiş yaptı. Devrimcilikten reformculuğa geçiş kolaydır ve sık sık görülür ama tersine çok az rastlanır. Latin Amerika’nın sert ikliminde böyle örnekler görüldü. Kıvılcımlı Geleneği bunu gerçekleştirdi ve gerçekleştirirken Kıvılcımlı’nın, gücünü III. Enternasyonal’den alan ‘Yol’cu dönemine, o dönemdeki özellikle Kemalizm ile ulusal sorun hakkındaki saptamalarına dayandı, denilebilir.[3] Benzer bir devrimcileşme süreci TDP’de de aşağı yukarı aynı dönemde yaşanmıştı. Bu tarihsel verilerden hareketle, 1987-1989’da yaşanan toplumsal hareketliliğin, devrimcileşme süreçlerindeki öneminden bahsedilebilir.

Kıvılcımlı geleneğinin devrimcileşmesiyle birlikte, bu geleneğe özgü tarih yazımı da değişmek durumundadır. Devrimcileşme bir kez gerçekleştikten sonra kendisini doktorcu olarak tanımlayan diğer gruplar önemsizleşir. Zaten bu gruplar devrimcileşen Kıvılcımlı geleneğini doktorcu olmamakla eleştirmektedir. Bu eleştiri kendilerinin Kıvılcımlı’nın reformculuğunu takip etmekteki tutarlılıkları bakımından doğrudur. Kıvılcımlı geleneğinden 90 sonrasında devrimcileşme süreci esnasında kopanlar ise kendilerini reformcu yapılarda ifade etmeyi tercih ettiler. Dolayısıyla onların da ‘Yol’da yerleri yoktur.

Dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta ise, yaşadığı devrimcileşme süreci sonrasında, devrimci cenahta Kıvılcımlı geleneğinin konumudur. Kıvılcımlı geleneğinin önde gelen üyesi, halihazırda devrimci birçok yapı ile karşılaştırıldığında, sağda kalmakta ve daha çok bir dergi çevresi havası vermektedir. Devrimci hareketlerin ulaştığı etkinlik ve yapılaşmanın gerisinde bir yerlerde durulmaktadır.

Bu yazıda, Kıvılcımlı geleneğinin, Kıvılcımlı nezdinde 1971 devrimci kopuşu bağlamında bulunduğu konumun politik analizine girişilecek, Kıvılcımlı’nın devrimci olamayan politik yaklaşımı ele alınacaktır. Kıvılcımlı’nın özellikle pro-Sovyet ve orducu yaklaşımlarına değinilerek bu yaklaşımların gelenekteki seyri takip edilmeye çalışılacaktır. Kıvılcımlı’nın TKP döneminde kaleme aldığı Yol çalışması, bu çalışmadaki dikkat çekici bir nokta olan Kemalizmden kopuş, yazının amacı politik analiz olduğundan özel bir değerlendirmeye tabi tutulmayacaktır. Yazıda, Kıvılcımlı geleneğinin 1960 sonrası başlayan ve 73’de devletin zoruyla son bulan süreci değerlendirişi yine 1971 devrimci kopuşu veri alınarak Mehmet Yılmazer nezdinde eleştirilecektir. Ayrıca, Kıvılcımlı geleneğinin 1987-1989 sürecinden kaynağını alan ve 97’de sonuçlanan devrimcileşme süreci, Yılmazer’in ‘Kopuş Yazısı’ olarak nitelendirilebilecek bir makalesinden hareketle incelenecektir. Bu kopuşun aynı zamanda geleneğin birçok mirasından da kopuş olduğu gösterilmeye çalışılacaktır.

İşçi sınıfının politik an’da yeri

Türkiye’de sola bakıldığında Melik Kara’nın “Devrimcilerin Marksizmi” yazısında ortaya koyduğu üzere iki temel ayrım yapılabilir: 1- Devrimciler ile reformcular ayrımı; 2- Demokratizm-halkçılık ile işçicilik-sosyalizmcilik ayrımı. Marksistler için birinci ayrım temel önemdedir. Çünkü, devrimcilik Marksizmle eşitlenemez ancak devrimci olunmadan Marksist de olunamaz! Marksist olmadan devrimci olmak ise mümkündür ve örnekleri de mevcuttur. Bununla beraber, politik analizde devrimciler ile reformcuları ayırmakla yetinmek yetersiz kalmaktadır ama bu ayrım her an akılda olmalı, her ayrımda belirleyici bir yeri bulunmalıdır.

İkinci ayrımdan, yani halkçılık ile sosyalizmcilik-işçicilik ayrımından hareketle birinci ayrıma bakıldığında ise Türkiye’de genellikle devrimci olan yapıların aynı zamanda halkçı da oldukları görülmektedir. Tersi örnekler, işçici olan devrimci yapılar da vardır ancak devrimcilikleri ön plana çıktıkça işçici-sosyalizmci yönlerini törpülemek durumunda kalmışlardır. Bu hem teorik hem de tarihsel anlamları olan bir saptamadır. Yine de devrimciliğin zorunlu olarak halkçılıkla örtüştüğü söylenemez. Devrimci olan işçici-sosyalizmciler olduğu gibi halkçı olan reformcular da mevcuttur.

Türkiye Devrimci Hareketine (TDH) ilişkin politik tarih analizi yapılırken gözden kaçırılmaması gereken nokta, TDH’de Marksist olmak adına devrimciliğin reddinin sık sık gerçekleşmiş olmasıdır. Devrimci hareketlerin politik faaliyetlerinde halka seslenmesi, halk iktidarından bahsetmesi hep, küçük burjuva hareketlerinin tipik özelliği olmak, hatta devrimci popülizm olmakla eleştirilip reddedildi, teşhir edildi.[4] Devrimci olmayan hareketler, Marksistliklerini hep devrimci yapıların işçi sınıfına dayanmaması, sosyalizmi göremeyen devrimci-demokratlar olmaları savlarına dayandırdılar. Kıvılcımlı geleneği de gerek Kıvılcımlı’nın yaşadığı dönemlerde gerekse daha sonra devrimci hareketlere benzer eleştiriler yöneltmiştir.

Bu noktada, Marksizmde bilim ile politika, sınıf ile politika ilişkisinin nasıl anlaşılması gerektiği önem kazanmaktadır. İşçici-sosyalizmci yaklaşımların dayandığı temel tezlerin Marksizmle ilgisizliği teorik olarak gösterilmek durumundadır.[5] Pratik olarak devrimci hareketler her günkü davranışlarıyla reformcu işçici-sosyalizmcilerin Marksist olmadıklarını zaten göstermektedir. Devrimci işçici-sosyalizmciler ise bizzat kendi pratikleriyle kendi ‘ideoloji’lerini mahkum etmektedirler.

Bilimle politikanın farklı şeyler olduğunu söylemek yetmez, aralarına epistemolojik engel koymak zorunludur. Süreç’e ilişkin olan bilim ile konjonktüre ilişkin olan politika arasında bir ilişkiden önce ilişkisizlikten bahsedilmelidir. “Konjonktürel olan ile yapısal ya da tarihsel olan (tarih-süreçsel olanla tarihsiz-konjonktürel olan) arasında inşa edilecek aşılmaz bir epistemolojik engel, tartışma sürecinin her aşamasında hayati önemdedir. Bu, başta kurulup geçilecek bir ayrım değil; sürecin başında ilan edilmesi, ara-aşamalarda zikredilmesi ve özgülleşmesi için çaba sarfedilmesi, ara-bağlantılar kurulmaya çalışılması ve sürecin nihayetinde, ‘düğüm atılırken’ unsurlardan biri olduğunun hatırlatılması gereken bir özelliğe sahip olmak bakımından önsel, temel ve sonsal nitelikte bir ayrımdır.”[6]

Marx’ın kurucusu olduğu tarih biliminde sınıf savaşının yeri ve işçi sınıfına verilen rol ile politik an arasında herhangi bir ilişki kurulamaz. Dolayısıyla konjonktürde işçi sınıfının ayrıcalığından bahsedilemez. Hatta, konjonktürde sınıflardan bahsedilemez. Açıkça söylenmelidir: “Konjonktürde sınıflar yoktur; -ideolojik bir algılamayla- onların 'temsilcisi' ya da 'parçası' olan partiler, öbekler (İzmit deri işçileri), ... vardır.”[7]

Şu anda “Gözümüzün önünde cereyan edenin sınıflardan başka dinamiklerin hareketi olduğu (...) gerçekte, daha önce sınıf dinamiği olarak kabul ettiklerimiz...”in de öyle olmadığı bilinmelidir. “Konjonktürde sınıflar yoktur; ama ona denk kabul edilebilecek başka bir şey de yoktur. Sınıflar, Poulantzas’ın kategorik bir şekilde koyduğu gibi, toplumsal formasyon düzeyindedir ve bu düzeyde, sınıflar hiçbir zaman başka dinamiklerin gerisinde değildir.”[8]

Dolayısıyla, toplumsal formasyon dikkate alındığında, ulusal sorun, kadın hareketleri vb. tüm sınıf-dışı görünen hareketler sınıfsaldır. Ancak, konjonktürel inceleme (politik analiz) söz konusu olduğunda, sınıflardan bahsetmek, olmayan bir şeyden bahsetmektir. Klasik Marksist yazında, bu temelde ciddi bir problem mevcuttur. Bir şekilde işçi sınıfının görülebildiği devrimler bu nedenle ‘gerçek devrimler’ olarak nitelendirilmekte, örnek alınmaktadır. İşçi sınıfının makineleri kırdığı ilk-çocukluk döneminden bahsedilmekte, dolayısıyla artık makineleri kırma eylemlerinin görülmemesi gerektiği, bunun geri bir girişim olacağı peşinen önerilmektedir. Yani, eylemlerde de bir doğrusallık, rasyonalist yol benimsenmektedir. Oysa belirli bir konjonktürde, makineleri tahrip etmek işlevli, devrimci ve gerekli olabilir. Konjonktürün bu anlamda tarihi yoktur!

Dolayısıyla, bir politik hareket, Marksizmin bilimsel ayağından devşirdiği ilkelerle konjonktürde işçi sınıfına ısrarla vurgu yaparsa, politikayı bilimin basit bir uygulamasına dönüştürmüş olur. Politik an’da sınıfı arayanlar, doğası gereği sınıf-dışı dinamiklere kör kalır, onların kaypaklığı vb. zaaflarından söz ederler. Sınıfçı Marksistler, ‘sınıf’ın devrimci olmadığı dönemlerde sınıfa gitmeye çalışır, sınıf-dışı dinamiklerden rahatsız olurlar. “Eğer bir konjonktür teorisi olmazsa, sınıfçı Marksistler, daha nice sınıf-dışı dinamik görmenin çilesini çekecekler!”[9] Ve her sınıfsal diye nitelenebilecek olayın ardından, gerçeğin nihayet tecelli ettiği abartısına kendilerini kaptıracak, bu tecelli an’ını hiç unutamayacaklardır. Kıvılcımlı Geleneğinin 15-16 Haziran’ı hem işçici algılayışı, hem de o dönem görece güç kazanmasından kaynaklı olarak unutamaması gibi... Oysa “...politik bir slogan olarak 'Sınıfa karşı sınıf'ın ancak (o anda uygunsa) politik bir değeri olabilir.”[10] 15-16 Haziran’da Kıvılcımlı’nın sınıf çağrılarının kısmi karşılık bulması böyle değerlendirilmelidir. Bu karşılığın devam etmemesi de Kıvılcımlı’da devrimci pratik-politik bir duruşun olmaması, politikleşememiş bir çizgiye sahip olmasının göstergesidir. Geleneğinin, 15-16 Haziran’a verdiği önem 1971 devrimci kopuşunu ‘daha’ önemsiz bir şey haline getirmektedir. Kıvılcımlı geleneği devrimcileştikten sonra ise, 15-16 Haziran eski önemini kaybetmekte ama 1971 devrimci kopuşu hala görülmemektedir.

Kıvılcımlı geleneğinde işçicilik

İkinci ayrım; halkçılık ile işçicilik-sosyalizmcilik ayrımı temelinde bakıldığında Kıvılcımlı geleneğinin yaşadığı devrimci kopuşa kadar net olarak işçici bir konumda yer aldığı, ancak sosyalizmcilikten kısmen uzak kaldığı söylenebilir. Bu uzaklık, Kıvılcımlı’nın Türkiye’nin özgül koşullarına verdiği önem ve demokratik devrim teorisinin de içinde bulunduğu Leninist literatürün ısrarlı takipçisi olmasından gelir.

Kıvılcımlı geleneğinin politik seyrini izlerken ciddi bir zorlukla karşılaşılıyor. Kıvılcımlı ve ardılları genel teori anlamında birçok şeyi uygun bir tanımlama ile ortaya koyuyor ancak çoğunlukla bu tanımlama, tanımlama olarak kalıyor, politik karşılığını bulmuyor. Ya da bu uygun tanımlamalar, varolan konjonktürde ‘doğru’ ve ‘nesnel’ olanı gösteren bir çeşit çekilmecilik şeklinde hayat buluyor. Gelenek, özellikle, genel toplumsal analizlerin yapıldığı yazınsal literatüründe değil ancak belirli bir politik özneye yönelik eleştirilerinde net işçici tutumunu ortaya koyuyor.

Mesela, Kıvılcımlı TİP’i eleştirirken, işçiciliği teorik olarak eleştirir ve aydınların kurduğu bir parti olan RSDİP’in SSCB’yi kurduğunu hatırlatır. Ancak aynı Kıvılcımlı hep proletarya partisinden bahseder ve kendisinin de içinde bulunduğu “en eski sosyalistler”i öyle tanımlar: Ona göre “Hiç değilse Eneski Sosyalistler başka türlü düşünüp davranmıya zorlanamazlar.”[11] İşçi sınıfına gitmek, onun içinde eğitilip küçük-burjuvalıktan arınmak olmazsa olmaz bir koşuldur.

Nitekim, Yılmazer, Leninist tezi tekrarlamakta sakınca görmez: ““Emperyalist cephenin zinciri” zayıf olduğu noktadan kırılır. Bu ülkede proletaryanın yok denecek kadar az olması hatta olmaması buna engel değildir.”[12] Ama aynı Yılmazer, Ekim 1985 tarihli ‘Devrimci Marksist’ dergisindeki "Bir Dev-Yol lideri ile röportaj"ı eleştirirken, net işçici konum alır.

Dev-Yol lideri, röportajda, Türkiye’de mevcut sistemle sorunu olan bir yığın sınıf ve kesimin olduğunu belirterek bunlardan hangisinin öne çıkacağını, bu kesimlerin kendilerinin kavgada alacağı konumun belirleyeceğini söylüyor. Dev-Yol lideri, proletaryanın mücadele içinde gerekli yeri alamaması durumunda çok genişçe kadroların onun içine girerek onu bir yerlere götüreceğini sanmanın fazlaca subjektif bir bakış olduğunu ifade ediyor. Bu iddialara Yılmazer’in cevabı şöyledir: “Bize söyleyecek bir şey kalmıyor. Ya da bizler bu 'fazlaca subjektif' çabayı sürdürmeye devam edeceğiz.”[13] Yılmazer, burada, reformculaşan bir geleneğin mensubuna dönemin işçici-sosyalizmci atmosferinde soldan seslenmektedir ancak bu, işçici bir çağrının söz konusu olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Nitekim, yine Yılmazer, aynı dönemin parlak işçici-sosyalizmcisi Yalçın Küçük’ü de Çağdaş Yol dergisinde sosyalizmciliği nedeniyle net bir ideolojik eleştiriye tabi tutarkan, Küçük’ün işçiciliğine eleştirisi müttefikler noktasıyla (Demokratik devrim gereği işçi sınıfının dikkate alması gereken) sınırlı kalmaktadır.

Sınıfçılığın en önemli sonuçlarından biri de devlet-halk karşıtlığını eleştirerek pratikte reformcu bir çizgiyi öne çıkarma sonucuna ulaşmasıdır. Mesela Yılmazer, düşmanın devlet olarak görülmesini eleştirir. Ona göre MDD’ci gençler, baskının nedenini kavrayamazlar. “Onlara bu baskının nedeni soyut planda 'devlet' olarak gözükür. Ve öfkeyle devlete karşı çıkarlar.”[14] Yılmazer gibi devletin sınıf yapısını 'anlayanlar' ise her yerde bir avuç finans-kapitalisti arar. Dolayısıyla devlet içinde müttefikler (ordu), çatlaklar bulunur. Haliyle de her kötülüğün kaynağı olarak sadece finans-kapital görülür. Darbeler finans-kapitalin egemenliğinin devamıyla sonuçlandığında ordu aklanarak, finans-kapitalin oyununa geldiği için eleştirilir.

Kıvılcımlı geleneği, uzun süre devleti bir bütün olarak karşısına almadığı için devrimcilik de ondan uzun süre uzak kalmıştır. Kıvılcımlı geleneğinin, devleti karşısına net olarak almanın ne olduğunu gerek pratiği gerekse yazılarında ortaya koyan Kaypakkaya’dan öğreneceği hala çok şey vardır.

Politik analizde devrimciliğin yeri ve doktorcular

Israrla tekrarlanmalı: Devrimcilik Marksizmle eşitlenemez ancak devrimci olunmadan Marksist de olunamaz! Bu saptama bağlamında düşünüldüğünde Kıvılcımlı geleneğinin Marksistliğinden 1990’lara kadar bahsetmek mümkün değildir. Ama 1971 devrimci kopuşu öncesi Kıvılcımlı’sı ise, en azından kopuşun hayat bulmaya başladığı sürece kadar, devrimci-reformcu ayrımının, bir ayrım olarak hayat bulmadığı bir dönemde varolduğu için farklı ayrımlar üzerinden incelenmelidir. Devrimciliğin varolduğu dönemlerde de, devrimci olmayanlar ‘devrimci hamaset’le bir kenara atılmamalıdır.[15]

Doktorcular, '71-'80 dönemi hariç, Kıvılcımlı’dan bu yana Marksizmin genel alanında tanımlanabilir. '71-'80 döneminde ise, iki açıdan Marksizm alanında tanımlanmaları uygun görünmüyor. '71 devrimci kopuşunda Kıvılcımlı açıkça devrimcilerin safında yer almamıştır. Söz konusu konjonktürde bu çok önemlidir. Daha sonra TSİP ve VP ile anılabilecek '75 sonrası doktorculuğu ise net pro-Sovyet niteliktedir.

Marksizmin genel alanında Kıvılcımlı geleneğinin tanımlanmasının mümkün olduğu dönemler de ikiye ayrılabilir. Biri, devrimciliğin doğmadığı 1971 öncesinde, 1960’dan '71’e kadar süren ‘kısa kültürel edinim süreci’[16] ve özellikle 1960’dan önce Kıvılcımlı şahsında Marksizmle uygunluktan bahsedilebilir. 1980 sonrasından 1990’larda Kıvılcımlı geleneğinin yaşadığı devrimci kopuşa kadarki süreç de, Marksizmin genel alanında tanımlanmaya uygun bir pratik ve teori arz ediyor. Kopuş öncesi gelişim dinamiği, dönemin ağır baskıcı koşulları böyle bir saptamaya uygun bir Kıvılcımlı geleneği ortaya çıkarıyor. 1990’larda (Özellikle 1997 sonrasında) ise devrimci bir hareket olarak Kıvılcımlı geleneği genel olarak Marksizm alanında yer alıyor denilebilir.

Kıvılcımlı geleneği ve ideolojik analiz

Kıvılcımlı geleneğinin politik yazılarına bakıldığında dikkat çeken en önemli unsurlardan biri, aslında genel olarak devrimci hareketlerin de birbirlerine yönelik eleştirilerinde hayat bulduğu söylenebilecek bir yaklaşım biçimidir: Pratik-politik analiz yerine ideolojik analiz yapmak. [17]

Politik hareketler, kendi pratik-politik yönelimlerini ana eksen alarak, farklı yönelimlerde olanlara genellikle pratik-politik tavrın analizine dayanan eleştiriler değil, ideolojik eleştiriler yöneltmektedir. Bu durum, politikleşememiş çizgilerde çok daha açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Kıvılcımlı geleneğinin gerek 1960-1971 döneminde gerekse daha sonra yaptığı ideolojik eleştiriler, pratik-politik anlamlarına göre tanımlanmaya çalışılacaktır. Türkiye Devrimci Hareketi’nde ‘daha doğru’ toplumsal analizler yapan, varolan durumu ‘daha yerinde’ değerlendirenler politik konum açısından genellikle reformcu olmuşlardır. Yılmazer’in tarihin paradoksu olarak ifade ettiği TİP’e yönelik saptaması bu açıdan dikkate değerdir: “Tarihin paradoksu, Türkiye’de kapitalizm konusunda temel teorik bakış olarak TİP doğruya yakın iken, pratik-taktik zeminde MDD hareketi öne çıkmış, TİP çözülüp daralmıştır.”[18] Buna benzer olarak, Kıvılcımlı’nın tespitleri genelde ‘daha’ yerinde olmakla birlikte, Kıvılcımlı ve ardılları Türkiye’de politik bir güç olmayı hala başaramışlardır.

Türkiye’de Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’lerle ifade olunan, ardından Kaypakkaya pratiğiyle sürdürülen 1971 kopuşu, her Marksist politik analizin temel noktası olmak durumundadır. Bu kopuşu dikkate almayan bir yaklaşım, devrimciliğin kategorik önemini de dikkate almamış olur. 1971’den önce “...Türkiye’de kendini Marksist kabul edenler, -bu kabulün bir tarihsel süreç boyunca görülmesi zorunlu olan bir sonucundan- politik pratiğin devrimci türünden yoksundular.”[19]

1971 devrimci kopuşuyla birlikte tüm kategorilerin yeniden oluşturulması gerekliliği ortaya çıkmıştır. Kopuş öncesi MDD-SD ayrımı, önemli bir ayrımken kopuş sonrasında ikincil konuma düşmüştür: “Devrimci örgütler ortaya çıkmadan önce MDD-SD kendi başına bir gerçek ayrıma işaret ettiği için önemliydi; ancak devrimciliğin kendini tarih sahnesine atışı, artık gerçeği tanıma ve tanımlamada başka ölçütlerin devreye öncelikli olarak girdiği anlamına gelecektir. Devrimcilik, kendi varlığı karşısında, Perinçek ve Belli’nin (ve bir bakıma da Kıvılcımlı’nın) oluşturduğu MDD’ci akımla TİP’in merkezinin ağırlık noktasını teşkil ettiği sosyalist devrimciler arasındaki ayrımı ve tartışmayı ikincil nitelikte bir olgu konumuna düşürür. Devrimcilik bir gerçek varlık olarak nesnel gerçeğin bir temel ayrımı durumunda olmalıydı; olmuştur da... 71 devrimciliğinden sonra artık politik düzlemde yürütülen her tür tartışma ve ayrım genç devrimcilerin oluşturduğu bu kısa süreli ve örgütsel varlıklarını bile henüz oturtamamış zayıf oluşumların nirengi noktasını teşkil ettiği bir bakış açısından gerçeklik ve değer kazanır olacaktır.”[20]

Dolayısıyla yaşanan devrimci kopuşu görmeyen ve anlamayan bir bakış ister istemez dönemin diğer öznelerine prim verecektir. “Mesela, 71 devrimciliğine yöneltilen ‘sol’culuk eleştirileri, sahiplerini ya zamanın Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi çizgisine götürür ya da Mihri Belli’nin ya da Hikmet Kıvılcımlı’nın politikleşememiş çizgilerini savunmaya...”[21]

Kıvılcımlı geleneği, Kıvılcımlı’yı savunmak adına bunu ısrarla yapmaktadır. Dayanak noktası ise, pratik-politik değil ideolojik olmakta, söz konusu hareketlerin yenilgisi, daha sonraki dönemlerde ideolojik söylem değiştirmeleri vb. gerekçelerden hareketle Kıvılcımlı’yı ve geleneğini haklı çıkarma temeline oturmaktadır. Söz konusu hareketlerin zamanla işçi sınıfını görmesi, teorik tespitlerinin geriliği vb. tezler Kıvılcımlı’nın haklılığının göstergeleri olmakta, o dönem Kıvılcımlı’nın politikleşmemiş çizgisinin seçilmiş olması halinde ‘saf’ bir Marksizme ulaşılacağı, ama bu trenin kaçırıldığı iddia edilmektedir

Kıvılcımlı geleneği açıkça pratik-politik nitelik taşıyan bir dönemi ideolojik tasniflemeye tabi tutar ve o dönem 'kaçırılan tren'i gösterir. Kıvılcımlı geleneğinin yayınladığı Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Devrimci Hareketin Otokritiği isimli kitaba göre, Ak-Aydınlık sağa yöneldi, Belli’nin oyalamalarına sol tepki (Çayan) geldi ve proletaryanın öncülüğünü ikirciksiz savunanlar da Sosyalist dergisinin etrafında toplandı. Bu öncülüğü savunanların zaten yan çizmeden orada olması gerekliydi.[22] Aynı kitapta yer alan Orhan Dinçok’un “'Doktorculuk' Üzerine” yazısı ise bu açıdan ibret verici ve gerçeği ortaya koyan bir cevap niteliğinde: “İşte 74-80 pratiği öyle gösterdi ki 70-71 yıllarındaki o ilk kazançlardan bir kısmı samimice proletarya sosyalizmine yönelirken, önemli bir kısmı da proletarya sosyalizmini küçük burjuvazinin o dönem yükselttiği mücadeleden kaçış konağı olarak kullandı.”[23] Bu, o dönem proletarya sosyalizminin yükselen mücadelenin içine boylu boyunca uzanmadığının itirafı değil midir?[24] O dönem devrimci saflarda proletarya sosyalizminin yer almadığının kabulü değil midir?

Dinçok, pratik-politik anlamı olan uygun saptamalar yapıyor: “Kendisine vurmayana düzen neden vursun? (...) 'Doktorculuk' en ortodoks Marksist-Leninist ‘laf’ları etmesine rağmen düzenden darbe yemez. Düzen ona 'laf söylemesi ama eylem yapmaması' şartıyla bir icazet alanı açmıştır.”[25]

Kıvılcımlı’nın saptamaları iki temelde değerlendirilmelidir. Birincisi, MDD-SD ayrımının bir gerçekliği olduğu dönemde aldığı tavırdır. İkincisi ise, kopuş temelinde, kopuşa öngelen ve kopuşun gerçekleştiği konjonktürde aldığı tavırdır. Kıvılcımlı’nın devrimci kopuşun yaşandığı dönem ve öncesindeki konumunu 1967 ve 1970’de çıkan Sosyalist dergisi açıkça ortaya koyuyor. MDD-SD ayrımı temelindeki tavrını ise hem Sosyalist’te hem de, o dönem TİP'e ve MDD’cilere tavsiyeler, eleştiriler içeren kitaplarında görmek mümkün.[26]

1971 devrimci kopuşu ve Kıvılcımlı

Kıvılcımlı, gerek 1967 Sosyalist’inde gerekse ikinci Sosyalist’te dışardan sürekli konferans çağrıları yaptı, proletarya partisini önerdi. Bazen proletarya partisinin kurulmasının gerektiğini vurguladı, bazen de sanki bir Vatan Partisi varmış gibi 1957’de kurulan kısa ömürlü partiye ve programına göndermede bulundu. Bu bağlamda, dönemin TİP’ine ve MDD’cilere tavsiyeler sundu.

İlk Sosyalist gazetesi, devrimciliğin olmadığı bir ortamda MDD-SD ayrımı üzerinden MDD tarafında ama farklı bir yerde duruyordu. O dönem, MDD-SD ayrımı bir gerçeklik olarak önemliydi. Ancak, bu yazıda 1967 Sosyalist gazetesine ve söz konusu dönemin değerlendirmesine çok genel hatlarıyla değinerek devrimci kopuşun yaşandığı dönemin Sosyalist gazetesi üzerinde yoğunlaşacağız. Kıvılcımlı ilk ve ikinci Sosyalist’te aynı önerilerle karşımıza gelmekle birlikte, ikinci Sosyalist devrimci kopuş dönemine rastlamış, Kıvılcımlı’nın safını belirlemiştir. Kıvılcımlı’nın 1971 devrimci kopuşuna karşı aldığı tavrın en çıplak göstergesi, ikinci Sosyalist gazetesinde yer alan “Yeter Be!” yazısı olmuştur.

1967 Sosyalist’i

1967 Sosyalist’inin Kıvılcımlısı’na çok genel hatlarıyla bakmak gerekirse:

Kıvılcımlı 20 Ocak-7 Şubat 1967’de “Türkiye’de Sosyalist Konferansı İçin” yazısında konferans çağrısı yaptı. Kıvılcımlı daha sonra da sosyalist kurultay çağrısı yapacaktır, “Anarşi Yok Büyük Derleniş” diyerek güç birliği önerecektir. Kıvılcımlı bu çağrıda TİP, YÖN ve Eskileri birleşmeye davet etti ve hepsini az-çok teorik bakımdan bilimsel sosyalizme, pratik bakımdan da anti-emperyalizm ile İkinci Kuvayi Milliyeciliğe yakın görüyordu. Bilimsel sosyalizmde iddialı olmayan 27 Mayıs devrimcileri, sosyalist öğrenci kulüpleri, sosyalist kültür dernekleri, sosyal-demokrat parti teşebbüsleri, ortanın solları ve sosyal mukaddesatçılardan oluşan geniş bir yelpazenin de böyle kazanılabileceğini iddia ediyor, “Bütün Türkiye’nin gerçek halkçıları birleşiniz!” sözleriyle çağrıyı bitiriyordu. 4 Mart 1967’de de “İşçi Sınıfı ve Küçük Burjuvazi” yazısında TİP’e CHP ile uzlaşmasını tavsiye ediyordu. Kıvılcımlı’nın hep büyük hedefleri vardı. Kıvılcımlı, birleşme çağrıları yaptığında, çok temel ayrımları bile uzlaşabilir görüyordu. TİP’i İkinci Kuvayi Milliyeciliğe yakın görebiliyor, birlik önerebiliyordu. Daha sonraları TİP’ten MDD’ci kopuş yaşandığında da bunu hata olarak görüyor, işçi sınıfı partisinin terk edildiğini düşünüyordu.Hep ‘olması gereken’ üzerine oturan hedefleri bulunan Kıvılcımlı’nın MDD’ciliği pratik uzlaşmacı tavrı nedeniyle farklı ama ‘daha’ uygunsuz bir yerdeydi..

Kıvılcımlı’nın 1967’de sıraladığı hedefleri, ikinci Sosyalist döneminde de değişmedi: 12 Ocak 1971’de Sosyalist gazetesinde çıkan “Başsız Develiğe Son” yazısında yine parti insanından bahsediliyor, gerçek sosyalistin parti insanı olduğu vurgulanıyordu. Ve Kıvılcımlı bu yazısında, 1 - Vatan Partisi literatürünü salık verdi, 2 - Merkezi Devrimci Derleniş Komitesi kurulmalıdır, dedi. Halk Uyanış Güçleri ve Milli Kurtuluş kuvvetleri örgütlemeyi önerdi. Kıvılcımlı derlenişçiydi. Yani, her konjonktürde, güç birliğini, derlenişi öneriyordu. Kıvılcımlı’nın önerileri hiç değişmedi ama ikinci Sosyalist’in çıktığı dönemde her şey çok değişmişti. O dönemde derlenişçiliğin, güç birliğinin ne anlama geldiğini Kaypakkaya şöyle tanımlıyor: “Biz, 'devrimci güçbirliği' diye bir şey tanımıyoruz. (...) Siz ise, 'devrimci güçbirliği' adı altında kuyrukçu ve teslimiyetçi politikanızla, halkın birleşik cephesinin gerçekleşmesini sürekli olarak köstekliyorsunuz. Anladınız mı burjuva demagogları?”[27]

1970 Sosyalist’i

Kıvılcımlı, ikinci Sosyalist gazetesi döneminde dikkate değer noktalara parmak basıyor ama bizzat kendi pratiğiyle bunları yalanlıyordu. 15 Aralık 1970’de “Devrimcilerde Başsız Develik” isimli yazısında Kıvılcımlı, Al Aydınlık’ın bekle gör yaklaşımını eleştirerek, eylemsizliğe karşı tavır alıyordu. Ancak bu tavrı, işçi partisini kurma ‘eylemliliği’ perspektifine dayanıyordu. 5 Ocak 1971’de çıkan “I. Pratik Devrim Orijinalliğimiz: Gençlik” başlıklı yazıda gençliğin devrimci dinamiğini saptıyor (ikinci pratik devrim orijinalliğimizin ordu olduğunu öne sürmesi bir yana) ve şöyle diyordu: “Gençliğin devrimciliği, toplumumuzun birinci modern gelenek-göreneği’dir. Gelenek-görenek: tarihi temelinde yürüten üretici güçtür. Yoktur ona dişini geçirecek güç insanlıkta.” Ama, gençlik eyleme kalktığında, en sert eleştiriyi yönelterek, Almanca konuşmayı önerebiliyordu.

Kıvılcımlı, geleneğine “Yeter Be!” mirası bıraktı. “Yeter Be!”, Kıvılcımlı şahsında geleneğin 1971 kopuşunda karşı safta kalmasının simgesi olarak nitelendirilebileceği gibi, bu mirası ısrarla savunan Kıvılcımlı geleneği de 1971 devrimci kopuşunu bir türlü göremedi ve en klasik anlamıyla devrimci uçkunculuk, ‘kendini yakma’ olarak niteledi. Hatta, bu makalenin yıllara yayılan öylesine reformcu bir niteliği vardı ki, Kıvılcımlı geleneğinden olmayan ve geçmişte hata yaptıklarını söyleyerek iman tazelemek isteyenler bile “Yeter Be!”yi araç olarak seçti: “O ara 'Yeter Be!' başlıklı bir yazı yayınlamıştı Kıvılcımlı. İlk şehir gerillası girişimlerini eleştiren. Şimdi yine okuyorum. Ne güzel yazı. Ama o zaman çok kızmıştım. Gözümden düşüvermişti Kıvılcımlı. En azından bir iki yıl için. Biz tam banka soymaya, dağa çıkmaya hazırlanırken, o, 'sen o silahı bırak kullanmayı, kıçına takmayı öğrenebilmiş misin hödük?' falan diyordu. Nasıl kızmazsın! Ama haklıydı tabii.”[28] Aslında “Yeter Be!”nin o dönemdeki politik anlamını bu satırlar açıkça ortaya koyuyor. Her ne kadar, yazar şimdi reformizmi tereddütsüz kabul etmiş ve o dönem kızmasına sebep olan noktaları reddeterek Kıvılcımlı’ya hak veriyor olsa da...

Kıvılcımlı, 2 Şubat 1971’de yayınlanan “Yeter Be!”de silahlı mücadeleden bahseden ve bunu uygulamaya koymaya başlayan gençlere sert eleştiriler yöneltiyordu. Verdiği örneklerle de açıkça reformcu tarafta konumlanıyordu. Kıvılcımlı, eline silah alan gençlerin karşısında bir Allendeci’ydi: “Şili’de sosyalizmin doğumunu demokrasi (ama lafta değil, işte halkın bilinçli örgütleri) ile hiç sancısız gerçekleştirenler kimlerdir?” Devam eden iki paragrafta Şili Devrimi’nde ordunun rolünü öven Kıvılcımlı, kan dökücü diktatörlüğün sol devrimci ve sağ karşı-devrimci provokatörlerin özlemi olduğu söylüyordu. 27 Mayıs’ı örnek veren Kıvılcımlı, o zamanlar 28 Nisan’da genç kanı döken finans-kapitale cevabı ordunun verdiğini belirterek, gençlere ordunun cevabının beklenmesini salık veriyordu. Kıvılcımlı orducuydu. Silahı eline alan gençlere, hala Vatan Partisi programında yer alan işsizlik ve pahalılıkla mücadeleyi öneriyor, işçi sınıfı bayrağı altında “büyük derlenişe var mısın”, diye soruyordu. Kıvılcımlı işçici bir derlenişçiydi.

Kıvılcımlı, 23 Şubat 1971’de “Yeter Be!” çağrısını “II: Haçlı Seferi” yazısında yineledi ve gençlerin oyuna getirildiğini söyledi.[29] Bu dolapları proletarya partisinin zorunun bozacağını iddia etti. Olmayan partinin zoru, Kıvılcımlı’ya göre ‘vurucu güç’ orduydu ve gerçekten de bir şeyleri bozdu! Kıvılcımlı’ya göre “Bu tarz savaş, İşçi Sınıfı aklına, bilimine ve bilincine uymuyor”du. Haçlı savaşına karşı Kıvılcımlı’nın önerdiği çözüm ise hiçbir şey yapmamak, Almanca’yı atlamamaktı: “1- İşçi Sınıfının kurtuluşu uğruna 100 ve 50 yıl durmadan sancıyan beyinlerin ürettiği bilim ve teoriyi, asgari ölçüde olsun, özümleyip sindirmek. 2- Top top derlenip İşçi Sınıfı denizine dalmak; orada her çeşit burjuvaca ve küçükburjuvaca kirlerden arınmak; böylece, işçi sınıfı ile davranan, tam hedefe tam zamanında vuran, güçler olmak.”

İlerleyen süreçte, Kıvılcımlı, silahlı savaşı öne çıkaran genç devrimcileri sadece kişisel cesaret ve samimiyetlerinden kaynaklı olarak sahiplendi. 9 Mart 1971’de çıkan “Yeni Aşamada Aynı Parola: Proletarya Partisi” başlıklı yazısında Kıvılcımlı gençlerin samimiyetini, yürekliliğini övüyor, namuslu ve yiğit insanlar olduklarını söylüyordu. Bildiriyi yayınlayan örgütün liderlerine kefil oluyor ve ardından kendi tavrını ortaya koyuyor, gençlerin silahlı propagandayı seçmesinin suçlusu olarak -ordudan başka herkese silah haramdı- diğerlerini görüyor, “biz onları anlayarak kendi işimize bakalım” diyordu:

“Bugüne dek birçok revizyonist karyerist sosyalizm bezirganı tarafından aldatılan gençlerden bir kısmı çıkar yol olarak silahlı propagandayı seçmişlerdir. Bu nedenle, girişilen bu tutumun sosyal nedeni Finans-Kapital ve Hacıağa zorbalığı ise, politik nedeni ve suçluları söz konusu karyerist-oportünist kaşarlanmış kliklerdir.

“(...) İşçi sınıfının devrimcilerine düşen görev nedir? T.İ.P. yönetici oportünizmine, şu ya da bu revizyonist-karyerist kliğe bakarak, küçük burjuva dalkavukluğundan midesi bulanan gençliği her şeyden önce anlamaktır. Ondan sonra serin kanlıca Marksist-Leninist yolu gerçekleştirmek görevimizdir.”

Kıvılcımlı’ya göre gençlerin bu yanlış yola sapmasının nedeni TİP’te konuşlanan kariyerist ve oportünist kliklerdir. Ancak, Kıvılcımlı’nın TİP’e karşı aldığı bu tavır, silahlı propaganda diyenlere karşı politik saflaşmada TİP ile aynı yerde durduğu gerçekliğini değiştiremez. Gençleri anlamak ama bildiğin yolda ilerlemek devrimciliği getiremez!

Kıvılcımlı geleneği, yukarda reformcu niteliğini ortaya koyduğumuz “Yeter Be!” yazısının altına imzasını atmaktadır. Kitapta isimsiz yer alan “Dr. Hikmet Kıvılcımlı” yazısında, Kıvılcımlı’nın ortanın solundan Maoculuğa dek çeşitli eğilim, sapıklık ve provokasyonlarla mücadele yürüttüğü belirtilerek tasalanmadan “Yeter Be!” de bunlar arasına konulmaktadır![30]

1971 devrimci kopuşu

Devrimci kopuşu, 1971 yılı ile simgelemek, kopuşun gelişim ve sonuca ulaşma süreci izlendiğinde uygun görünüyor. 1960’dan 1973’e kadar uzanan 27 Mayıs sonrası süreç, ‘kısa kültürel edinim süreci’ (1960-1968), kopuş süreci (1968-1971), Kopuş yılı ve sonrası (1971 ve sonrası-1973’e kadar) olarak üçe ayrılabilir.

● 27 Mayıs sonrasında Yön dergisi ve 13 Şubat 1961’de kurulan TİP ile birlikte kültürel edinim süreci başladı. 1965’te TİP’in 15 milletvekili çıkarmasıyla birlikte dönemin en hızlı zamanları yaşanmaya başlandı.

● 1966 yılında 13 ‘eski tüfek’ ve taraftarı ihraç edildi. Bu ihraçlar, ilk ayrımların da alevlendiği dönem olarak nitelendirilebilir. CIA ajanı suçlamaları bu dönemde diplomatik bir dil olarak kendini varetmeye başladı. O dönem Mihri Belli de Yön’de yazıyor ve TİP’e çatıyordu. Kıvılcımlı ise, CIA ajanı suçlamalarıyla karakterize edilebilecek dili benimsemişti ve ‘İkinci Kuvayi Milliyeciliğimiz’ broşürünü yayınlamış-

tı. Yine o dönemde ‘Uyanmak için Uyarmalı Uyarmak İçin Uyanmalı’ ile TİP’e dostça eleştiriler sunuluyordu.

● İlk ayrışma kısa sürede meyvelerini verdi ve 30 Haziran 1967’de Yön kapanırken 17 Kasım 1967’de Türk Solu yayın hayatına girdi. Şubat 1967’de Kıvılcımlı da Sosyalist gazetesini çıkarmaya başladı ama Sosyalist yayın hayatını yaklaşık 6 ay sürdürebildi.

● İlerleyen süreçte 1968 sonlarına doğru TİP açıkça sağda kalmaya başladı ve kopuşa öngelen sürece girildi denilebilir. MDD-SD de, o dönemlerde politik bir ayrım olarak ortaya çıktı.

● 17 Temmuz 1968’de İTÜ yurdunun basılması ve bu baskında Vedat Demircioğlu’nun camdan atılmasıyla birlikte kopuş tetiklendi. Baskına tepki olarak büyük bir yürüyüş düzenlendi ve ABD askerlerinin denize döküldüğü, sol hareketin tarihinde çok iyi bilinen Dolmabahçe Direnişi yaşandı. Vedat Demircioğlu, 24 Temmuz’da öldü. Demircioğlu, 1960 sonrasının ilk şehidiydi, bu tarihsel olarak önemlidir! Ardından, peşpeşe yeni ölümler gelecektir.

● Demircioğlu’nun Cağaloğlu’ndaki temsili cenaze töreninde çıkan çatışma ise orduya biçilen rol anlamında ayrı bir önem taşıyor. Polisle çıkan çatışmada araya askeri inzibat birliklerinin girmesi ve polisle çatışması, orducu tezleri güçlendiren bir pratik oldu. MDD’cilerin ‘zinde kuvvetler’ tezi destek bulmuş oldu.

● FKF’nin 9-10 Ekim 1969’daki dördüncü kurultayı kopuşu gerçekleştirecek gençlerin örgütü Dev-Genç’in kurulmasıyla sonuçlandı. Aslında gelecekteki yeni ayrışmaların tohumları da bu konferansta atıldı.

● 1969’un son aylarında Taylan Özgür, Mehmet Cantekin, Mehmet Büyüksevinç ve Battal Mehedoğlu’nun sivil polis ve faşistler tarafından peşpeşe öldürüldüğü bir dönem yaşandı, dernekler kapatıldı vb.. Bu dönemde Kıvılcımlı sırasıyla Oportünizm Nedir, Halk Savaşının Planları, Devrim Zorlaması ve “Devrimci” Zortlaması” eserlerini yayınladı.

● Ve Ocak 1970’de Al/Ak Aydınlık ayrışması yaşandı.

● İşçilerin 15-16 Haziran 1970 Ayaklanması yaygın olarak sanıldığı gibi ve Kıvılcımlı geleneğinin sık sık dile getirdiği gibi işçi sınıfının varlığının fark edilmesiyle sınırlı kalan bir dönemi açmadı. 15-16 Haziran nedeniyle sıkıyönetim ilan edildi ve Mihri Belli’nin Al Aydınlık’ın Temmuz

1970 tarihli sayısında çıkan ‘Sıkıyönetim Tarafsız Kalmalıdır’ yazısı nedeniyle Mahir Çayan ve arkadaşları dergiyi dağıtmayı reddettiler. Demircioğlu’nun cenaze töreninde yaşanan ‘zinde güçler’e prim veren pratik, sıkıyönetim pratiğiyle yadsındı. 15-16 Haziran bir anlamda Kıvılcımlı başta olmak üzere Mihri Belli’nin ve Perinçek’in sözde değil özde varolan (Perinçek Avcıoğlu’na darbeci diyordu, Maocu olduğunu dile getiriyordu ama bu söylemden ibaretti. Nihayetinde Perinçek 12 Mart’a lafta ‘silanlı mücadele’ şiarıyla girdi ancak diğerlerine darbeci, anarşist, maceraperest ve terörist demekten de geri durmadı. Kaypakkaya’nın kopuşunda bu tavra karşı cephe alma vardır.) orduculuğunun karşısında Mahir Çayan ile Deniz Gezmiş’te simgelenen anti-orducu ve silahlı mücadeleyi savunan bir kanat oluştu.

● Al Aydınlık kurulalı bir yıl bile olmadan, M. Çayan ve arkadaşları ‘Aydınlık Sosyalist Dergiye Açık Mektup’ ile ayrılma girişimini başlattı.

● Ocak 1971’de M. Çayan ve arkadaşlarının çıkarmaya başladığı Kurtuluş dergisi, kopuşa öngelen süreçten kopuş sürecine geçişin simgelerinden biri olarak nitelendirilebilir.

● Kıvılcımlı ise 15-16 Haziran’ın ardından Sosyalist gazetesini ikinci kez çıkarmaya başladı. İlk çağrısı ise ‘Anarşi Yok Büyük Derleniş’ oldu. Kıvılcımlı daha önce Türk Solu ve Aydınlık dergilerine yazı veriyordu (1967-1968 Türk Solu, 1968 sonu Aydınlık). Hatta, Aydınlık bölündüğünde iki taraf da Kıvılcımlı’nın ellerinde bulunan yazılarını basmaya devam etti. Kıvılcımlı daha sonra, bu dönemde kullanıldığını ima ederek rahatsızlığını dile getirmiştir. 22 Aralık 1970’de “Ak-Aydınlık Sosyalist Kurultay Düşü” başlıklı yazısında şöyle demiştir: “Yerli yazıların yazarlarını da yedeklerine almış görünerek dergilerinin satışını sağlar sağlamaz, atı alıp Üsküdar’ı geçeceklerdi. (...) Aydınlık da, Türkiye’yi aydınlatmak için değil, kimi imzaları genç ve aydınlar arasında yem gibi kullanma kompleksinden kurtulamamıştı.”

● 1971 yılına, Mahir Çayan ve arkadaşlarının Kurtuluş dergisini çıkarmaya başlaması ve Deniz Gezmiş ile arkadaşlarının silahlı mücadeleyi başlatmasıyla (4 Mart) girildi.

● 11 Ocak 1971’de Türkiye İş Bankası Ankara Emek Şubesi Deniz Gezmiş ve arkadaşları tarafından soyuldu. 12 Şubat’ta bir soygun daha gerçekleşti.

● 4 Mart 1971’de ise THKO Ankara Gölbaşı ABD Üssü’nden 4 er kaçırdı ve ‘silahlı kurtuluş savaşı’nı başlattı. Ardından 12 Mart geldi ve 17 Mart’ta Deniz Gezmiş yakalandı.

● Deniz Gezmiş devrimci kopuşu başlatmıştı, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kesin sonuca ulaştırdığı söylenebilir. Mayıs 1971’de İsrail Başkonsolosu Efrayim Elrom, Çayan ve arkadaşları tarafından kaçırıldı ve talepleri yerine getirilmeyince de öldürüldü. Başkonsolosun kaçırıldıktan sonra öldürülmesinin ciddi politik anlamı vardır. Deniz Gezmiş’in Amerika filmlerindeki sempatik banka soyguncularından biri ve hiç adam öldürmeyen kişi olarak anılması, dönemin gençlerinin ‘ellerinde karanfiller taşıyan’ kişiler olarak görülmesinin imkansızlaştığı an, Çayan ve arkadaşlarının bu pratiğidir. Onlar ellerinde karanfil taşımıyorlardı ve 30 Mart 1972’de kaçırdıkları İngilizleri de öldürmüşlerdi.

● 71 kopuşunun yaşandığı dönemde, Gezmiş’in arkadaşlarından İbrahim Seven’in SBKP’ye ilgi duyması ve Kıvılcımlı çevresine katılması, Y. Küpeli’nin Çayan ve arkadaşları tarafından ihraç edildikten sonra 'proletarya sosyalizmi'ni seçmesi, o dönemde Kıvılcımlı’nın konumunu gösteren semptomatik örneklerdir.

● Devrimci kopuş süreci Ak-Aydınlık cephesinde de kendini gösterdi. 1971’de Garbis Altınoğlu, 7-8 Şubat 1972’de ise İbrahim Kaypakkaya TİİKP MK’ya gönderdiği ‘Doğu Anadolu Bölge Komitesi Şubat Kararı’ ile koptu.

● Kaypakkaya yeni bir örgüt kurdu ve 24 Ocak 1973’te devlet güçleri tarafından kuşatıldı, yaralı olarak sıyrılmayı başardı, ama 5 gün sonra yakalandı. 18 Mayıs 1973’te de işkencede öldürüldü. Kaypakkaya ve arkadaşları da Sinan Cemgil’lerin öldürülmesine neden olan muhtarı cezalandırdılar.

(Bu derlemede, tarihsel veriler için İletişim Yayınlarından çıkan Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nden yararlanılmıştır.)

Kıvılcımlı geleneğinin 'Kopuş'a bakışı

Kıvılcımlı’nın 1971 devrimci kopuşuna karşı aldığı tavrı, genel hatlarıyla Kıvılcımlı geleneği de benimsedi. Kıvılcımlı’nın en başta, devrimci hareketin önce Almanca, ardından Fransızca konuşma doğrusal kavrayışı[31] Kıvılcımlı geleneği tarafından alındı.[32] Devrimci kopuşa karşı Kıvılcımlı’nın orduyu öne sürmesi hiçbir zaman açıkça reddedilmedi, aksine zorlama ideolojik analizlerle savunuldu. Kitlelerle birlikte hareket edilmesi gerekliliği savunularak, öncü savaşı reddedildi. Türkiye’de devrimcilik adına ne olduysa öncü savaşı yürütenler tarafından gerçekleştirildiği ve kitle savaşı diyenlerin reformcu niteliği dikkate alındığında bu reddin politik anlamı da anlaşılabilir. Haliyle, Kıvılcımlı’nın bütün olarak sahiplenilmesinden kaynaklanan bir körlük Kıvılcımlı geleneğinde hep hayat buldu. 1971 devrimci kopuşu görülmedi. Bu kopuşun görülmesi, 1971 öncesinde devrimciliğin varolmadığı, Kıvılcımlı ve pratiğinin devrimci olmadığının kabulü anlamına gelmek durumundaydı. 1971 devrimci kopuşu Kıvılcımlı’yla ifade edilemeyeceğinden, o dönem Kıvılcımlı’nın reformcu kaldığının teslim edilmesi gerekecekti.

Dolayısıyla Yılmazer’in yaptığı dönemselleştirmelerde devrimci kopuş yoktur. Yapılan dönemselleştirmelerde devrimciliğin yeniden doğuşundan bahsedilmektedir. Çünkü, “Proletarya sosyalizminin sınır çizgileri ülkemizde klasik deyimiyle '50 yıldır' çizilmiştir.”[33] Ve devrimcilik uzun süredir Türkiye’de yaşamaktadır. 1960’da “devlet sınıfları” gelenekli küçük burjuva devrimciliğinden, ardından öne çıkan burjuva devrimciliğinden bahsedilebilir.[34] Bu, devrimcilik - reformculuk ayrımını görmeyen bir terminolojidir. Herkes devrimci olarak tanımlanmaktadır, devrimci kelimesinin anlamı değişmektedir. Anlam değişikliği sayesinde “proletarya devrimciliği” sahiplenilmektedir.

Yılmazer’e göre yaşanan devrimci kopuş ideolojik bir kopuşu da beraberinde getirememiştir. M. Çayan ideolojik olarak TİP, Ak Aydınlık ve M. Belli’den kopuşamamış, dolayısıyla kendini yakarak bu kopuşu yapmıştır. Böyle bir kopuş, ‘tam anlamıyla kopuş’ olarak tanımlanamaz. Yılmazer, ideolojiyi pratiğin önüne koymaktadır, ve pratik-politik analizin yapılması gerektiği yerde ideolojik analizi öne çıkarmaktadır. Çünkü Kıvılcımlı’ya ancak böyle yer bulunabilmektedir. TİP ve MDD’den M. Çayan’ın kopamadığını iddia eden Yılmazer şöyle devam eder: “Sonuçta ve kaçınılmaz olarak en ikna edici eleştiri bu sağ teslimiyetçiliği pratikle yargılamak olmuştur. Fakat bütün bunlar MDD’nin ideolojideki sağ küçük burjuva ve milliyetçiliğinin etkilerini ortadan kaldırmamaktadır.

“M. Çayan çürüklüğünü, hergün yaşadığı pratikle gördüğü TİP, Ak Aydınlık ve son olarak Al Aydınlık eğilimlerini, sağlam ideolojik kanıtlar ve bunun gerektirdiği pratik davranışlarla eleştirip yenemeyince bu sefilliği yanarak lanetlemek gibi bir nihilizme varmıştır. Bu Kemalizmden ve 'kendi sağından' kopuşmak mıdır? Hayır, tersine tam anlamıyla bir kopuşamayışın (ideolojik-pratik) çaresiz komplikasyonu, itirafıdır.”[35]

Yılmazer’in aldığı tavrın açıklaması tereddütsüz yapılabilir: Bir pratiğin devrimci niteliğini görmeme ve devrimciliği nihilizm olarak niteleme! Acaba, teorik olarak net eleştiri yaptığı düşünülen Kıvılcımlı, bu eleştirinin pratiğini de sergilemiş midir? Yoksa, sergilemesine günün koşulları ve 12 Mart mı izin vermemiştir? Objektif şartlar mı imkan tanımamıştır?

Yılmazer, devrimci kopuşu değil ideolojik kopuşu önemli gördüğü için, haliyle Kıvılcımlı’nın proletarya partisini kurma, yani Almanca konuşma önerisini benimsemekte, kitle savaşını kabul edip öncü savaşına tepki göstermektedir: “Bu sansasyon yaratacak eylemlerden hareketle halk içinde örgütlenme yapılamaz mı? Bu eylemlerdeki kahramanlık halk içinde örgütlenmeye dönüştürülemez mi? Elbette bu mümkündür. Ama daha örgütlenme çalışmasına girer girmez iki şey ortaya çıkar. Önce, halk, bu eylemlere sempatisini belirtse de eleştirisini de yapar. Ve böyle 'öncü' atakların boşa telafat olduğunu içgüdüsüyle anlatır. Ve her davranışıyla da bu taktiğin terkedilmesini ister. Eğer halkın bu eleştirileri dikkate alınmazsa iki yol çıkar: Ya 'Halk adına' öncü davranış sonunda yanarız ya da halkın bizi anlamamasına (!) duyduğumuz tepkiyle karşı devrim saflarına kadar sürükleniriz.”[36] Yılmazer, ayrıca bu tür propagandayı bir iki şaşkınlıktan sonra finans-kapitalin imkansız hale getireceğini söyler. Yani önce silahlı eylem, sonra kitle bağı akışı imkansızdır.

Dünyadaki örneklerine kadar gitmeye gerek yoktur. Yılmazer, benzer bir akış izleyen Kürt hareketi için ne diyecektir?[37]

Yılmazer’e göre “Neticede halk içinde örgütlenmek için, kendimizi yakmak bir taktik olabilir mi? Elbette ki hayır.”[38] Ya Diyarbakır zindanları!

Yılmazer açısından öncü savaşının konjonktürde kategorik olarak yeri yoktur, yani proletarya sosyalizminin gündeminde yer alması mümkün değildir: “Evet, 'öncü savaşı' yığından kopuk bir küçükburjuva aydınının, yığınla bağ kurma atılımıdır. Fakat bizzat böyle bir 'savaş'la yığından daha da kopuşmak kaçınılmaz olur.”[39] Bu nedenle, “Öncü Savaşı, 12 Mart yaklaşırken burjuva sosyalizminin teslimiyetçi tutumuna karşı devrimci bir öfkeyi temsil etmiştir. Elbette kendini yakan bir öfke.”[40] “ 'Askeri mücadeleyi' seçmek için sadece 'emperyalizmin zoru' yetmez. Yığınların da zor kullanmaktan başka bir çare kalmadığını kavraması gereklidir.”[41] Bu, tipik bir gereğince ve gerektiği gibi hareket etme anlayışı, en klasik deyimle kitle kuyrukçuluğudur. Yılmazer, bu anlayışı gereği 12 Mart’ta geri çekilinmesi gerektiğini, yanlış yapıldığını belirtir: “12 Mart içinde yenilginin derslerini çıkarmak 'temel politika' olmalıydı.”[42] Oysa Yılmazer’in takipçisi olduğu Kıvılcımlı, 12 Mart’tan ders çıkarmayı bırakalım, Muhtıra’ya umutlar bağlıyor, övgüler diziyordu. Yani, Yılmazer’in belirttiği taktik o dönem için uygun olsaydı bile, bundan hareketle Kıvılcımlı savunulamazdı.

Kıvılcımlı ve geleneğinin orduculuğu

Kıvılcımlı ve ardılları özellikle orduya yaklaşım konusunda diğer hareketler tarafından eleştirilmiş, ‘darbeci’ olarak değerlendirilmişlerdir. 1960 sonrasının, 27 Mayıs’tan etkilenmiş ortamında, Kıvılcımlı’nın yanı sıra Mihri Belli gibi birçok kişinin orduculuğundan bahsetmek mümkündü. Daha sonraki yıllara ise sadece Kıvılcımlı’nın orduculuğu eleştiri unsuru olarak kaldı. Elbette bunun en önemli nedeni, tam devrimci kopuş anında “Ordu Kılıcını Attı!” demesiydi. Ama Kıvılcımlı, orduya yüklediği işlevi Osmanlı’ya kadar genişleten Tarih Tezi’nin, teorik saptamalarının diğerlerine oranla yetkinliğinin, yani orduculuğunu teorik bir temele dayandırmasının yanı sıra, Kıvılcımlı geleneğinin Türkiye politik ortamında kendini öyle ya da böyle varetmiş olmasından kaynaklı olarak da gündemde kaldı. Kıvılcımlı geleneği Kıvılcımlı’nın orduculuğunun ısrarlı savunucusu olduğu için ve Kıvılcımlı’nın önerdiklerinin en azından söz konusu döneme uygun olduğunu iddia ettiği için eleştiriler ısrarla bu yönden geldi ve büyük oranda haklıydı.

Kıvılcımlı’nın orduya verdiği işlev en başta Tarih Tezi’ne dayanmaktadır. Ancak, bu çalışmada Tarih Tezi’nin eleştirisi değil, Kıvılcımlı’nın orduculuğunun politik anlamı ele alınacaktır. Kıvılcımlı’nın 1971 devrimci kopuşuna karşı aldığı tavrın en çıplak göstergesinin “Yeter Be!” yazısı olması gibi, orduculuğunun politik anlamının en çıplak göstergesi de yine Sosyalist gazetesinde yer alan 16 Mart 1971 tarihli “Ordu Kılıcını Attı!” yazısı olmuştur. Kıvılcımlı’nın 27 Mayıs’ta MBK’ya gönderdiği mektup ve darbeyi selamlaması, 12 Mart’ı selamlamasının denk geldiği konjonktürle karşılaştırıldığında ikincil kalmaktadır. Kıvılcımlı, MBK’ya gönderdiği iki mektubu “İkinci Kuvayi Milliyeciliğimiz” broşürü şeklinde toplamış ve 1960 sonrasında sürekli, Türkiye’ye uygun demokratik devrim stratejisi olduğu gerekçesiyle her fırsatta önermiştir.[43]

Kıvılcımlı geleneğinin yaşadığı devrimci kopuş süreci ve sonrasında Doktorcular, Kıvılcımlı’nın orducu yaklaşımlarına desteklerini, ‘ad hoc’ önermelerle ve ‘eskiden anlamlıydı şimdi değil’ tarzı geçiştirmelerle geri çektiler. Çağdaş Yol’da yorum sayfasında isimsiz yer alan “27 Mayıs - 12 Eylül” yazısında, Kıvılcımlı geleneğinin kategorik bir redde tabi tutmadan orduya bakışını değiştirişinin örneğini görüyoruz. Türkiye’ye benzer ülkeler örnek verilerek, ordu geleneğimiz içinde İttihat ve Terakki, Kuvayi Milliye ile birlikte 27 Mayıs da sayılıyor. Bunlar, tırnak içinde ‘ilerici’ veya "kendi döneminde ilerici rol oynamışlardır” şeklinde tanımlanıyor. Kıvılcımlı’nın ve ardından 1970’lerin Vatan Partisi’nin benimsediği ‘devrim’ tanımı geri çekiliyor. 9 Mart olaylarına dayanarak 12 Mart bu yazıda açıkça reddediliyor. Bununla da kalınmıyor ve 12 Mart bir dönüşün yaşandığı dönem olarak gösteriliyor: “Önce şu tespit edilmelidir; Jön türk ya da Kuvayi Milliye geleneğini sahiplenmek tek başına olumsuzluk değildir. Ancak bu geleneği 1980 Türkiye’sinin koşullarında bağımsızca sürdürmeye kalkmak en acıklı sonuçlar doğurur.”[44] Bu gelenek 9 Mart’la birlikte inişe geçip iflas etmiştir ama bu iflas “...küçükburjuvazinin kaypaklığından değil, Türkiye’de modern sınıfların en kör göze batarcasına güneşin altındaki yerlerini almalarında yatar.”[45]

Yılmazer daha sonra da bu konuyu irdeledi ve “Sungur Savran’la Polemik: Türkiye’de Sınıf Mücadelesi ve 'Askeri Darbeler'” başlıklı yazıda darbeler arasında belirli bir bağlamda ayrım görmemenin mümkün olduğunu kabul etti: “Biz de askeri müdahaleleri, Finans-Kapital egemenliğinde yarattığı sonuçlar açısından değerlendirirsek hepsini aynılaştırmak zor değildir. Çünkü neticede hepsi, Finans-Kapital’in sermaye biriktirme krizine az çok yeni bir biçim vererek 'aşılması' sonucunu doğurmuştur.”[46] Oysa, Kıvılcımlı’nın 27 Mayıs’ı devrim olarak görmesinin nedenlerinden biri üretici güçlerde yarattığı değişimdi; yani finans-kapitalin önünün bir dönem boyunca açılmasıydı. Kıvılcımlı’nın ekonomist devrim tanımları yaptığı dönemde Kaypakkaya ise darbelere karşı açık ve kesin bir politik tavır alıyordu: “27 Mayıs hareketine önderlik eden ve sonunda iktidarı ele geçiren sınıf, CHP’ye egemen komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları kliğidir. Orta burjuvazi onun peşinde yedek güç olarak yer almıştır.”[47]

Devrimci kopuş yaşamadan önceki dönemlerde, Kıvılcımlı geleneği, Kıvılcımlı’nın orduculuğunu savunurken sık sık zor durumda kaldı ve ‘kör gözüm parmağına’ gerçekleri tahrif ederek dramatik yaklaşımlar sundu. Darbelerin iyice açığa çıkmış karakterine rağmen Kıvılcımlı takipçileri, Kıvılcımlı’nın “Ordu Kılıcını Attı!” yazısını savunmakta sakınca görmedi ama daha çok 27 Mayıs tercih edildi. Vatan Partisi’nin, 1978’de çıkardığı ilk Kıvılcım dergisi, 27 Mayıs’a "1960 devrimi" dedi ve Kıvılcımlı'nın MBK’ya mektubunu benimsediğini söyledi.[48] Yılmazer de, birçok yazısında MBK’ya mektubu, bir çeşit yol göstericilik, taktik adım olarak algılayıp destekledi: “27 Mayıs’ta davranan ordu gençliğine yol gösteren sadece finans kapital değildi. O dönemde Vatan Partisi adına Dr. Hikmet Kıvılcımlı MBK’ne iki açık mektupla ne yapılması gerektiğini bildirdi.”[49]

En abartılı ve karikatürize örnek olarak ise 1975 sonrası doktorculuğu bağlamında Murat Belge’ye yanıt veren Küçükaydın’ın savunması örnek gösterilebilir. Küçükaydın’a göre, “Ordu Kılıcını Attı!” makalesinden, dikkatli bir okuma yapıldığında “...Muhtıra’nın finans-kapitalin işine yarayacağı sonucu çıkarılır. Yalnız bu sonuç henüz açıkça değil, ima ile belirtilir. Olayın pek hayırlı bir şey olmadığını göstermek için: 'Hadi hayırlısı' denerek bitirilir. (...) 'Ahmet suya atladı' cümlesi ne olumlu, ne olumsuz bir anlam taşımazsa sadece olayı anlatırsa. Aynı şekilde 'Ordu Kılıcını Attı' başlığı da yalnızca olayı anlatır.”[50] Akmaz-kokmaz bir yazı yazmanın, Ahmet suya atladı, demenin zamanı bir darbe dönemi midir? Kaldı ki, göreceğimiz üzere Kıvılcımlı’nın ne söz konusu yazısı ne de ondan önce yazdıkları masum değildir. Tek başına, adaletin simgesi ‘kılıç’ kelimesinin kullanılması bile bunu ispatlamak için yeterlidir.

Kıvılcımlı’da orduculuk

Kıvılcımlı, 12 Mart’tan kısa bir süre önce, "iki pratik devrim orijinalliğimiz" olduğunu saptar. Bunlardan birincisi o dönem Türkiye politik gündeminde devrimci bir kopuşa doğru ilerleyen gençliktir. Diğeri ise ordudur. Kıvılcımlı, 12 Ocak 1971’de de “II. Pratik Devrim Orijinalliğimiz: ORDU” başlıklı yazıyla orduya bakışını ortaya koyar: “'Fransız tarihinde hiçbir devrim ordu tarafından yapılmamıştır.' Bu deyimi tersine çevirip kendimize uygulayalım.'Türkiye tarihinde hemen her devrim ordu tarafından yapılmıştır!'”

Önerme açıktır ve Türkiye’de ordunun katılmadığı bir devrimi düşünmemek gerektiğini dile getirir. Nitekim, Kıvılcımlı darbe geldiğinde, darbeyi coşkuyla selamlar ve finans-kapitalin köpeksiz köyde değneksiz gezmesinin engellendiğini, subayların da halk çocuğu olduğunu ve müdahale ettiklerini söyler.[51] Ordunun muhtırayla birlikte kapitalizmi reddettiğini iddia eder.[52] Ve Küçükaydın’ın dediğinin aksine tüm bunları söyledikten sonra “Hadi Hayırlısı” diyerek bitirir.[53]

Kıvılcımlı’nın bu saptaması anlık değildir, süreklilik arz eder. “Halk Düşmanlarıyla Reform Yapılmaz” başlıklı yazıda şöyle der: “12 Mart, yerli-yabancı parababalarının kafalarına balyoz gibi inince, şaşkın ördekler gibi nereye gideceklerini şaşırdılar.” Ardından da ordunun anarşiye karşı nasıl tavır alması gerektiği noktasında tavsiyelerde bulunur. İkinci orijinal devrimcilerimize birinci orijinal devrimcilerimizi anlamaları için bilgi sunar.

23 Mart 1971’de çıkan “Hükümet-Ordu-Sınıf” başlıklı yazıda da orduya övgüler devam eder. 27 Mayıs’la 12 Mart’ı aynı gören Kıvılcımlı aynı sayıda yer alan “Türkiye’yi Kim Yönetir?” başlıklı yazısında ise bir adım daha atarak orduya memleketi yönetme çağrısı yapar, ordunun biraz da halk için yönetmesini ister. Bu isteği için geçerli sebep de vardı, çünkü “27 Mayıs’a da, 12 Mart’a da halk oyunu susmakla vermiştir. Halkın en candan, en gerçekten verdiği oy, bu susmakla verdiği oydur.” (13 Nisan 1971, “Kimin Ağırır O Bağırır”)

Kıvılcımlı’nın orduya yaptığı ülkeyi yönetme çağrıları hayat bulmadığında, bunu bir hata olarak gördü ve 12 Mart’ın niteliği kendini göstermeye başladığında suçu yine orduda değil, “Kimin Ağırır O Bağırır” başlıklı yazısında da darbe sonrası parlamentosunda gördü. Kıvılcımlı hayal kırıklığına uğradı ama bir türlü ordudan vazgeçmedi. Hep ordunun tabandan gelen tepkisinin tepeden nötralize edildiğinden bahsetti. Muhtırayla ordunun yaptıkları arasındaki uygunsuzluğu gördüğünde suçu finans-kapitalde aradı ve ordunun oyuna geldiğini söyledi.

Kıvılcımlı geleneği ise, yukarda incelediğimiz Kıvılcımlı’nın orducu yazılarını çok farklı tanımlıyor: Sosyalist gazetesinde “Finans-kapitalin iki kanadı (Asker-Sivil) arasındaki çatlaktan yararlanarak çelişkileri derinleştirici yönde yazılar da yer alacaktır: 'Türkiye’yi Kim Yönetir?', 'Hükümet-Ordu-Sınıf', 'Sapa Oturan Parlamentarizm', 'Karma Değil: Karmakarışık', 'Hükümet-Adalet-İnsan'[54] Her şeyden önce Kıvılcımlı asker zümreyi hiçbir zaman finans-kapitalin bir kanadı olarak kabul etmedi. Dolayısıyla, burada, günümüz koşullarından hareketle Kıvılcımlı’nın istenildiği gibi okunmasından söz edilebilir. Kıvılcımlı’ya göre darbeleri yapan halk çocukları ordu gençliğidir ve bunlar küçük burjuvadır![55]

Sınıf, parti ve ordu

Yukarda aktardığımız yazılarından görüldüğü üzere, Kıvılcımlı, dönemin koşullarında açıkça ordunun yanında yer alıyor. Kıvılcımlı, politik olarak devletçi bir konumda kalıyor. Kıvılcımlı’nın ordudaki ısrarı Tarih Tezi olarak bilinen eserindeki saptamalarından güçlü bir şekilde kaynağını alıyor ve kendini politik anlayışında da ortaya koyuyor. Kıvılcımlı, Osmanlı’dan bu yana gelen bir devlet geleneği olarak gördüğü ordunun müdahalelerini -ama sürekli gerçekleşen ve gerçekleşecek olan- sınıflar üstü bir davranış biçimi olarak nitelendiriyor ve hangi sınıf güçlüyse ordunun müdahalesinin o sınıfın çıkarlarına doğru evrileceğini iddia ediyor. “...tek sözcükle Ordu: hep düzenlice ileri devrimci aksiyon vurucu gücü olmuştur ve olmaktadır.”[56] Bir kez böyle bir anlayış ısrarlı ve kendinden emin bir şekilde savunulduğunda orduya egemen sınıfın baskı aygıtı rolü vermek imkansız hale geldiği gibi, orduya sınıfsal bir nitelik yüklemek de mümkün olamıyor. Dolayısıyla, her darbe gerici hükümetin düşürülmesi olarak görülüyor ve sonrasında ortaya çıkan sonuçlar, ordu bir kenara koyularak, öne geçen özgücün (finans-kapital) hanesine yazılıyor. Ordu, ‘ak kaşık’ olarak kalıyor.

Bu kavrayış, sadece darbelere verilen anlamı ve darbelere alınan tavrı belirlemiyor. Aslında stratejik önemde bir belirlemeyi de beraberinde getiriyor. Kıvılcımlı, öncü örgüt misyonunu proletarya partisine ve vurucu güç misyonu da orduya veriyor. “Vurucu Güç: gerici iktidarı, sırası gelince, bir gecede vurup düşürebiliyor. Ondan sonrası, öne geçen Özgüç'ün niteliğine kalıyor. Bu nitelik karşı-devrimci ise, vurucu gücün devrimciliği amortize edilerek güme gider, nitelik devrimci ise Sosyal Devrim yörüngesine oturabilir.”[57]

Dolayısıyla, 'proletarya sosyalisti' olanlar, daha baştan orduyu sınıflar üstü hareket eden vurucu güç olarak benimsediği için, partinin zor aygıtını kurmak, silahlı mücadele kolayca küçük burjuvalık olabiliyor. Ama nedense, zor misyonu bir başka “küçük burjuvaya (ordu)” kolayca teslim ediliyor. Parti de zorunlu olarak yasal bir parti oluyor. Böyle bir stratejiye sahip olan bir hareketin devrimci olması, sistemin karşısında yer alması mümkün değildir. Kıvılcımlı geleneğinin ısrarla adını andığı ve o dönem gerçek proletarya sosyalistlerinin katılmasının gerektiğini iddia ettiği Sosyalist gazetesi çevresinin tanımladığı proletarya partisinin vurucu gücü ordudur. Devrim, ordu aracılığıyla yapılmaktadır. Proletarya partisinde ısrarlı olan Kıvılcımlı, orduyu vurucu güç yaptığı için, 15-16 Haziran gibi işçi sınıfını öne çıkaran bir kitle hareketinde bile tepki aldı. Orduya, dolayısıyla devlete karşı tavır almamanın bedelini M. Belli ile birlikte ödedi. 15-16 Haziran, Yılmazer’in sık sık öne sürdüğü gibi işçi sınıfı yoktur diyenlere ders olmasıyla değil, ordu gerçeğini ortaya çıkarmasıyla daha çok dikkat çekti. 15-16 Haziran’la ilgili olarak Kıvılcımlı’yı Kaypakkaya şöyle eleştirdi: “...işçi hareketi, burjuva devlet teorilerine ağır bir darbe indirdi. Halkın kurtuluşunu egemen sınıfların ordusundan beklemenin ne derece ahmakça bir hayal olduğunu gözler önüne serdi. Çünkü işçi direnişi tanklarla, süngülerle, sıkıyönetimle bastırılmıştı. (...) M. Belli’nin, D. Avcıoğlu’nun ve H. Kıvılcımlı’nın cuntacı hayallerinin ve anti-Marksist-Leninist devlet ve ordu tahlillerinin saçmalığını ortaya çıkardı.”[58]

Aydınlanma karşıtı Kıvılcımlı ve geleneği

Kıvılcımlı, MDD-SD ayrımının bir gerçeklik olduğu dönemde, demokratik devrimi savunan ama birçok açıdan tek adam olarak varolan bir kişiydi. Yarattığı politik etki Mihri Belli ile karşılaştırıldığında gerçekten çok azdır. En dikkate değer özelliği ise Türkiye özgüllüğüne verdiği önemdir. Türkiye’de teorinin ön-tarihi olmasındaki en önemli gerekçelerden biri de budur. Bu nedenle, Kıvılcımlı hiçbir zaman klasik bir sosyalizmci olmadı. Sovyetçiydi ama tipik bir Sovyetçi de olmadı, Mao’yu anlamaya çalıştı. Bir aydınlanmacı hiç değildi! Çok geç ortaya çıkan Yol çalışmaları gösterdi ki, Kemalist TKP döneminde de, en azından yazılı bir üründe, Kemalizmin ne olduğunu analitik bir şekilde ortaya koyan ‘tek adam’dı. Ancak, Kıvılcımlı TKP sonrası dönemde hiç Yol çalışmasındaki ‘tek adam’ olmamıştır, aksine Türkiye’nin özgüllüğüne dayanan bir perspektifle Kemalizme en yakın simalardan biri olarak öne çıkmıştır. 20 Haziran 1967’de çıkan “Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile Konuşma” başlıklı yazıda, Kıvılcımlı kendisine yöneltilen bir soruya şöyle cevap veriyor: “Batıda sosyalizm adı verilen şey Türkiye’de İkinci Kuvayi Milliyeciliktir.” Bu sözler, demokratik devrimin Türkiye özgülüne uygun bir ifadesi olduğunda sorunlu olmazdı. Ancak, orducu, Kemalist bir ürüne, MBK’ya iki mektubun derlendiği bir broşüre gönderme yapmaktaydı ve bu gözardı edilemez.

Kıvılcımlı’nın Kemalizmi kendini 1960 sonrasında İkinci Kuvayi Milliyecilik olarak gösterdi. İkinci Kuvayi Milliyecilik ise ilk olarak 1957’de Vatan Partisi’nin kurulması esnasında geliştirilmişti. Kıvılcımlı önce Menderes’i, sonra da 27 Mayısçıları İkinci Kuvayi Milliyeciler ilan etmişti. Kıvılcımlı’nın İkinci Kuvayi Milliyecilik anlayışına Kaypakkaya’nın eleştirisi çok serttir: “TKP çökertilmişti. TKP döküntülerinden H. Kıvılcımlı’nın (...) kurduğu Vatan Partisi, kitlelere sırtını dönmüş, Adnan Menderes köpeğini 'İkinci Kuva-i Milliyeciliğimizin Önderi' olarak alkışlamakla meşguldür!”[59]

Dolayısıyla, Kıvılcımlı geleneğinin, Kıvılcımlı’nın Kemalizme karşı tavır alan ilk kişi olduğu iddiaları Yol etüdlerinin Kıvılcımlı’sına dayanır. Yol çalışmaları ise, dönemin devrimci gençleri tarafından bilinmeyen bir eserdir. Kıvılcımlı da 1960 sonrasında bu eseri gün yüzüne çıkarmayı gerekli görmemiştir.Bazen değinip geçmiştir.

Kıvılcımlı’nın 60 sonrası politik konumunu Kaypakkaya saptar ve Yol etüdünü bilmeyen bir kişi olarak geçmişinin de öyle olduğunu iddia eder: “TİP, D. Avcıoğlu, H. Kıvılcımlı, Şafak ve TKP revizyonistlerinin (geçmişte ve bugün) iddia ettiği gibi, Kemalist iktidar, devrimci ve ilerici bir iktidar değildi.”[60] Hatta bu saptamasını, solun genel eğilimi olarak THKP-THKC, THKO’ya kadar yayar. Kendisinin Kemalizme bakışının tüm bu ‘burjuva ve küçük-burjuva örgüt ve akımlarını öfkeyle ayağa fırlataca(ğını)” söyler.[61]

Kıvılcımlı hiçbir zaman klasik bir sosyalizmci olmadı. Bunun en önemli kanıtlarından biri de Kıvılcımlı’nın Batıcılığa, aydınlanmacılığa karşı aldığı tavırda somutlanır. Oysa sosyalizmciler Türkiye’de genellikle Batı’yı temsil ettiler. Sosyalizm adına şehitlik gibi kavramlara dahi karşı çıkan laik, aydınlanmacı ve ideolojist koronun gerçekten de “Hikmet Kıvılcımlı’nın kırbacına ihtiyaçları vardır.”[62] Ancak, Kıvılcımlı geleneği, sosyalizmci olmamasını demokratik devrim aşamasına Kıvılcımlı’nın verdiği önemi devam ettirmekle sınırladı. Kıvılcımlı’nın İslam’la kurduğu özel ilişki yerine diğer hareketler tarafından en çok eleştirildiği ordu saptamalarını sahiplenmeyi ve savunmayı tercih etti. Kıvılcımlı’da zayıf da olsa Mao vb. örneklerde hayat bulan anlama ve sahiplenme yetisini, yine 1975 sonrası gelişen politik ortamda yaşanan saflaşmadan da kaynaklı olarak, kendini açıkça pro-Sovyet bir cephede ifade etmekle yitirdi. Şöyle bir tespit yapılabilir: Kıvılcımlı geleneği Kıvılcımlı’ya oranla ‘daha’ Sovyetçidir!

Kıvılcımlı’da süreklilik taşıyan en önemli nokta aydınlanmacılığa karşı aldığı tavırdır. Kıvılcımlı Türkiye özgüllüğüne verdiği önem temelinde, ciddi olarak, devrimcilik ayrımından öte, onu aşan (Devrimcilik, Kıvılcımlı’yı da keser ve bir safa yerleştirir) bir sürekliliğin ilk ismi olmayı hakediyor. Ama, Kıvılcımlı geleneğinde Kıvılcımlı’ya rağmen doğan bir aydınlanmacılıktan bahsedilebilir. Dikkat çekicidir; Kıvılcımlı geleneğinin devrimci kopuşu, söz konusu aydınlanmacılıktan da bir kopuş özelliği taşır. Bu kopuşta Kıvılcımlı’nın Türkiye özgüllüğüne önem verme, aydınlanmacı olmama anlayışının payı olmuştur. Kıvılcımlı geleneği, devrimci bir kopuş yaşarken, bu bağlamda yine Kıvılcımlı’ya dayanabilmenin avantajını yaşadı, denilebilir.

Laik, Batıcı, aydınlanmacı ideolojist zihniyete karşı Türkiye’de oluşan bir eğilimden bahsetmek mümkünse, Kıvılcımlı bu eğilimin en başına konulmalıdır. “H. Kıvılcımlı’dan günümüze uzanan ve Parti-Cephe Geleneği ile günümüzün DHKP-C’sinde ve TDP’sinde (oldukça zayıf bir şekilde MLKP’de de) görülen eğilim, sonuçları ne olursa olsun, özgül koşullarla organik bir ilişki içindedir, ya da bu türden ilişkiyi aramak konusunda ciddi ve cüretkardır. TKP-B’de ‘90’ların başlarında yaşanan iç tartışma, çok ilginç ve ibret verici sonuçlara ulaşılmasına yol açmıştır. Öte yandan DHP’nin varoluşunu sağlayan nesnel koşullar da paralel bir dinamiği işaret eder. TKP-Kıvılcım’ın geçen yıllarda yaşadığı böyle bir boyutu olduğu da anlaşılıyor. Mehmet Yılmazer, devrimciliğin sosyalizmcilik ve işçicilikle yaşadığı ayrışmanın, kendi koşullarından çizilen kapsamlı bir tablosunu sunuyor.”[63]

Politik olarak yerindeliği bir yana Eyüp Sultan Mitingi, dinle özel bir ilişki kuran ilk Marksist olma onurunu Kıvılcımlı’ya verir. Aynı Kıvılcımlı, 5 Ocak 1971’de “Ve Millet Cinayetlerin Hesabını Soracaktır!” başlıklı yazıda şöyle der: “Üniversiteye gireni girmeyeni gençlerin, hepsi birden dağa çıksalar hakları var.” Ve anti-komünist imam hatipliye de orijinal bir yaklaşım sergiler. Kıvılcımlı’ya göre imam hatipliler de “Bir gün “Mülk Tanrınındır” diyen, Tefeciliği (Rıba’yı) birinci haram sayan Kuran’ı Kerim'i dikkatle okuyup anlıyacaklar. Yavaş yavaş: Finans-Kapital ile Tefeci-Bezirganlığın vurguncu iratçılık, faizcilik (Rıba) olduğunu öğrendi mi, gençler ve işçilerle arasına kan sokmuş soyguncuların canavar yüzlerine Allahın emriyle tükürecektir.”

Kıvılcımlı’nın Mao’ya yaklaşımı

Kıvılcımlı’nın dimağı açıktır. Maocu devrimi de böyle anlar ve dogmatik Marksistleri, kitaba uymayan, Çin’in özgüllüğüne dayanan Maocu devrimi anlamadıkları için eleştirir. Kıvılcımlı Çin Devrimi’ni kastederek şöyle seslenir: “Böyle bir düşünce ve davranışın nice 'derin sosyalist bilgin' kafaları sersemlettiği, ve Mao’culara nasıl 'Sosyalizmin bilimi' ve 'Komünizmin Başarılı Deneyi' adına, ne yaylım ateşler açtırdığı örnekleriyle anılabilir.”[64] Yine Kıvılcımlı’nın 15 Aralık 1970 tarihli Sosyalist’te yer alan “Mao! Mao!” isimli yazısı bu açıdan tipiktir ve önemlidir.

Kıvılcımlı, Mao’yu demokratik devrim lideri olarak görür ve bu niteliğiyle över: “Bugün Türkiye’de Maoculuk taslamak: Türkiye’yi 50 yıl geride kalmış Osmanlı İmparatorluğu ile karıştırmak olur.” 6 Nisan 1971 tarihli “Mao kalpazanları” yazısında ise Kıvılcımlı "Mao! Mao!" yazısına gönderme yaparak, Mao’yu takdir ettiğini söyler ve Ak Aydınlıkcıların tavrını eleştirir: “Ak Aydınlıkçıların Rusya’ya karşı çıkmaları halisane niyetle ve 'sosyalizm' adına değildir. Çünkü, henüz doğru dürüst ekonomik bilince bile gelmemiş ve derin anti-komünist şartlanma içinde yetişmiş işçilere anti Sovyet propaganda yapmak, Türkiye’nin şartlarında sosyalizm düşmanlığının, CIA provokasyonunun ta kendisidir...” Bu eleştirinin yerinde olduğu söylenebilir. Devrimci Troçkist Nahuel Moreno da benzer bir şekilde Mandel’i, sosyalist ülkelere yönelik eleştirilerinde kantarın topuzunu kaçırdığı için eleştirir ve hiçbir zaman, öyle ya da böyle, sosyalist bir ülkenin kapitalist demokrasi vb. ile karşılaştırılarak eleştirilmemesi gerektiğini kaydeder.

Kıvılcımlı, 7 Şubat 1967’de Kültür Devrimini de över ve SSCB’yi eleştirir. “Çin Halk Cumhuriyeti Kızıl Bekçiler” yazısı, daha sonra gelecek olan “Mao! Mao!” yazısının habercisidir. Ancak Kıvılcımlı’nın Stalin eleştirisinin gücünü Krusçev'in 1956'daki ünlü kongre konuşmasından aldığı, Kıvılcımlı’nın Maoculuğu pro-Sovyet bir prizmadan geçirerek anlamaya çalıştığı, dolayısıyla Kültür Devrimi savunusunun da Krusçev-Brejnevci Stalin eleştirisine dayandığı gözden kaçmamalıdır. Kıvılcımlı, Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler'de yürütülen de-Stalinizasyonun bir anlamda takipçisidir. Oportünizm Nedir? eserine 1 Ağustos 1970’de yazdığı önsözde Stalin’i bu temelde net olarak eleştirir ve pro-Sovyet bir anti-Stalinizm sergiler: “O 1924 yılı: 'en iyilerinden biri' olan Stalin’in sonra gittikçe ne olduğunu bilmiyen kaldı mı: Tek Yanılmaz-Papa ve tüm değilse yarım-Tanrı!.. Koca Sovyetler Birliği, hala: 'Destalinizasyon' (Stalinleşmeyi giderme) çabasını bitiremedi.”[65]

Görüldüğü üzere, Kıvılcımlı’nın Türkiye özgüllüğüne ve diğer ülke devrimlerinin kendine has özelliklerine yönelik açık dimağı, pro-Sovyet yönü tarafından sık sık inmelendirilir.

Aslında, Brejnevci pro-Sovyet yaklaşımı, Kıvılcımlı’nın döneminde de pek dikkate alınmamış, Kıvılcımlı’nın Mao övgülerine, dönemin çeşitli yayın organlarında yer verilmiş, onlardan etkilenilmiştir.[66] Bu etkilenmeye, yerinde bir tespitle Kaypakkaya karşı çıkar ve Kıvılcımlı’nın Mao övgüsünün Stalin eleştirisiyle buluşmasını eleştirir. “...Mao Zedung Düşüncesi’yle Kıvılcımlı düşüncesini birbiriyle bağdaştırmaya, bu ikisinin birbiriyle çelişmediğini, aksine, Kıvılcımlı Düşüncesi’nin Mao Zedung Düşüncesi’nin Türkiye koşullarına uygulanması olduğunu kanıtlamaya giriştiler. Kıvılcımlı’nın Mao Zedung Düşüncesi’ni 1967’den beri kavramış olduğunu ileri sürdüler ve buna kanıt olarak onun, Stalin’e küfreden, büyük Proleter Kültür Devrimi’ni asla anlamadığını gösteren 'Kızıl Bekçiler' yazısını PDA’da reklam ettiler.”[67]

Kıvılcımlı geleneğinin tamamı gibi en önemli temsilcisi de, Kıvılcımlı’nın pro-Sovyet Maocu devrim ilgisinden dahi uzak durmuş, Maocu geleneğe karşı tavizsiz bir tavır izlemiştir. Yılmazer’e göre, TİKP, HK ve Partizan, gelişen kapitalizme, kapitalizmin kırdaki yıkıcı etkilerine tepki olarak tutucu ve gerici yapıda şekillenmiştir. Yılmazer, pro-Sovyet yaklaşımıyla safları Kıvılcımlı’da olmadığı denli netleştirmektedir, ama unutmamalıdır ki, politik konjonktürde de saflar Kıvılcımlı’nın yaşadığı döneme göre çok daha nettir. “Bu hareketlerin genel özelliği işçi sınıfına ve sosyalizme düşmanlıktır”[68] diyen Yılmazer, işçi sınıfı hareketi geliştikçe sözünü ettiği hareketlerin gerçek yüzlerinin ortaya çıkacağını iddia eder. Çünkü onlar kırlarda oluşan altüstlüğün köpükleridir. Ama tarih hiç de Yılmazer’in tahmin ettiği gibi gelişmedi ve ilerde göreceğimiz gibi, SSCB’nin yıkılışı Kıvılcımlı geleneğine SSCB-Çin ayrışmasının -geç de olsa- önemini gösterdi.

Pro-Sovyet Kıvılcımlı geleneği

Üçüncü Enternasyonal sonrası için, pro-Sovyet yapıların devrimcilik ve Marksistlik açısından dünya genelinde ciddi problemler taşıdığı saptanabilir. Türkiye’ye bakıldığında da bunun böyle olduğu, pro-Sovyet nitelik taşıyan TKP, TİP geleneği ve Kıvılcımlı geleneğinin devrimci olamadığı görülmektedir. Bu nedenle Kıvılcımlı geleneğinin yaşadığı kopuş, pro-Sovyet yaklaşımından da bir kopuş oldu. Pro-Sovyet hareketlerin Marksizmden uzaklığı sadece devrimci olmakta yaşadıkları problemden kaynaklanmamaktaydı. SSCB merkezli algılayış, ülke özgülünü anlama, bu bağlamda teorik yetkinlik açısından da ciddi problemler yaratmaktaydı. Ancak, yukarda belirttiğimiz gibi, özellikle Kıvılcımlı şahsında farklı bir çizgi kendini güçlü olarak ve ilginç bir bütün oluşturarak pro-Sovyet yaklaşımla birlikte hissettirdi. Dolayısıyla, Türkiye’deki diğer pro-Sovyet yaklaşımlara oranla Kıvılcımlı ve kısmen geleneğinde varolan bir farktan bahsetmek mümkün. Hatta, bu farkın, Kıvılcımlı’nın yaşadığı dönemlerde daha net hissedilebildiği, 1971 sonrasında, Kıvılcımlı geleneğinin Kıvılcımlı’ya oranla çok daha ileri boyutta bir pro-Sovyet temele dayandığı iddia edilebilir. Üstelik Kıvılcımlı’nın takipçileri, Doğu Berlin kapılarından geri çevrilen bir kişinin halefleridir.

Yılmazer 26 Eylül 1994’te kaleme aldığı bir önsözde Kıvılcımlı’nın Doğu Berlin’den geri çevrilişine değinir ve şöyle devam eder: “İnsanı şaşırtan böylesine körlüklerin ve kayıtsızlıkların derinlerinde neler olabileceğini düşünmek için bu ölçüde acı dürtüler almış olsak da, Türkiye devrimci pratiği, düşüncemizi bu bürokratik ruhlu sosyalizm üzerinde odaklaştırmak için fazla zaman bırakmadı. Bu kalıplaşmış beyinlerle aramıza bir mesafe koyarak işimize baktık.”[69] SSCB’nin yıkılışından sonra kaleme alınan bu satırlar, en genel hatlarıyla doğru değildir. Birincisi, Doğu Berlin’den geri çevrilen Kıvılcımlı da "Brejnev’e Mektup"unda hala pro-Sovyet’tir. İkincisi, Kıvılcımlı geleneği Yılmazer’in bahsettiği kalıplaşmış beyinlerle arada mesafe bırakıp işine bakmamıştır. Aksine, gerek 1970'lerdeki VP döneminde gerekse 1980'lerde SSCB yıkılana kadar geçen dönemde pro-Sovyet bir yaklaşımı hep dinç tutarak dünya çapında analizlere girişmişlerdir.[70]

Kıvılcımlı geleneği SSCB’nin yıkılmasının ardından bir özeleştiri sürecine girer, ama bu geç kalmış bir yönelimdir.[71] Yılmazer, Polonya’daki gelişmeleri sistem içinde aşılabilir diye gördüklerini kabul eder ve devam eder: “O dönemdeki düşünce frekansımız, Polonya olaylarının yaydığı radyo dalgalarını yeteri derinlikte algılayamadı.”[72] Bu pro-Sovyet bir frekanstır ve radyo dalgalarını algılaması mümkün değildir. Aslında Yılmazer, algılayamama sorunlarının çok öncelerden bu yana devam ettiğini de bilmektedir: “Gerçi sosyalist sistem 1970’lerin ortalarından itibaren tıkanma belirtileri gösteriyordu. Fakat bütün bu tıkanmalara sistemin kendi iç dinamiği ile aşılacak sorunlar olarak baktık.”[73]

Kıvılcımlı geleneğini şöyle tanımlamak mümkündür: Çin Halk Cumhuriyeti’nde sosyalizmden geri dönüşü tespit etmekte alabildiğine hızlı, SSCB’de sosyalizmin geri dönüş tespitini yapmakta ise SSCB’nin yıkılış anına kadar uzanan oranda yavaştır. Yılmazer’e göre Çin’de maddi ortamın küçük üretimden kurtarılamaması nedeniyle kaçınılmaz bir şekilde kapitalizme geri dönülmüştür.[74] Ayrıca, çok daha sonra, Gorbaçov döneminde yaşananları yanlış değerlendirmemek, Gorbaçov’u basit mantık oyunlarıyla eleştirmemek gerekir! Çünkü Çin’in uygulamaları Sovyetlerin NEP dönemine denk düşmekte iken SSCB bu dönemi çoktan aşmış, sosyalizmi yetkinleştirmeye doğru yol almaktadır! Üstelik “Basit mantık oyunlarıyla bu gerçeklikler örtülemez.”[75] Yani, Gorbaçov’un programına ‘yetkinleşme programı’ olarak bakmalıdır!

Kanıt: Gorbaçov övgüleri

Kıvılcımlı geleneğinin SSCB yıkılana kadar, pro-Sovyet doğası gereği, Sovyetler Birliği’nde hiçbir problem görmediğini en çıplak şekilde Yılmazer’in kaleme aldığı “'Yeni Öncü' Eleştirisi: Gorbaçov Ne Yapıyor?” başlıklı yazı ortaya koyuyor. Gorbaçov’la birlikte SSCB’de yaşanan değişimleri yorumlayan Yılmazer, Gorbaçov’un ekonomi, teori, sosyal alan ve parti yaşamına ilişkin tespitlerinden bahsederek şöyle diyor: “Bu tespitler Sovyet toplumunun bütünüyle bir değişim eşiğinde olduğunu göstermektedir. Sosyalizm, Sovyet yaşamında yeni bir aşamaya gelip dayanmıştır.

“Sosyalizmin bütün alanlarda sağlamlaştırılması dönemi geride kalmış, onun en son teknik ve derin bilinçle daha fazla yetkinleştirilmesi dönemi gelip çatmıştır.”[76] Yılmazer ardından Gorbaçov’un uygulamaya koyduğu 5 yıllık planın meyvelerinin alınmaya başladığını, yetkinleşme programının başarıyla devam ettiğini iddia ederek devam eder.

Yılmazer’e göre; “Gorbaçov ve yeni parti kadroları daha çok savaş sonrası yeni atılımların yapıldığı günlerin şekillendirdiği insanlardır. Toplumun yeni enerjilerini ortaya çıkarmaya daha yatkındırlar. Sovyet toplumu kabuk değiştirmektedir. Sosyalizmin kuruluş ve sağlamlaştırılmasını yürüten önderlerin yerini, kurulan sosyalist ortamda yetişen önderler almaktadır.

“Uzun yıllar yerlerine alışmış önder kadroların yaratıcılığı zayıflamış uygulamalarının yerini, biriken potansiyeli pratiğe aktaracak genç kadrolar almaktadır.”[77] Ve Gorbaçov’un ‘açıklık’ politikası sosyalist düşüncelerin liberalleştirilmesine değil, aksine bürokratik donukluğun hataları örtmesine karşı alınan bir önlemdir. Hatta ona göre, “Ünlü rejim düşmanlarının serbest bırakılması ise batının elinden bu kof silahın alınıvermesi oldu.”[78] Yapılan küçük hata ise serbest bırakılanların Batı’ya gönderilmemesi, SSCB’de kalmaları...

SSCB’nin Gorbaçov’la birlikte açıkça ortaya çıkan durumunu, Yılmazer pro-Sovyet bir tarzda eleştiriyor, Yeni Öncü’yü de mantık oyunları yapmakla suçluyor. SSCB’de ne olursa iyi olur, anlayışı yazının her cümlesinde kendisini hissettiriyor.

Çağdaş Yol’un 9. sayısında da “Dünya Komünist Hareketinin Sancıları” başlıklı imzasız yazı Kıvılcımlı geleneğinin Mao’yu hatırlaması bakımından dikkat çekicidir. Yazıda Berlin Duvarı yıkılmadan kısa bir süre önce, Sovyetler'de "şimdilik" aşırı bir yönelim görülmediği yine vurgulanarak, özellikle Polonya’ya dikkat çekiliyor ve devrimler çağının bittiği vb. tezlerin kabul edilemez olduğu kaydediliyor. Her ne kadar SSCB’ye dokunmamaya özel bir dikkat gösterilse de bu yazıda nihayet Dünya Komünist Hareketinde yaşanan bir çöküşten bahsediliyor. Yazıda, devrimler çağının bittiği vb. tezlere Batı’daki komünist partilerin anti-Marksist görüşleri de eklenirse “Dünya Komünist Hareketinde bir çöküşten bahsetmek hiç de abartmalı bir değerlendirme olmayacaktır”[79] deniliyor.

Dünya Komünist Hareketinin çöküşünden bahsedilmeye başlanmasıyla birlikte, yazıda Çin’in SSCB’den kopuşması kendine yer buluyor. Bu dikkat çekicidir. SSCB miti çöktükçe su yüzüne Çin çıkmaktadır! Yazıda, SSCB’nin barışçı politikalarına Çin’in eleştirileri haklı görülüyor ve Çin’in sadece SSCB’nin “barış içinde birlikte yaşama” politikasına değil, oklarını aynı zamanda Batı’daki komünist partilere de çevirdiğine vurgu yapılıyor. Yazıdaki Çin’e yönelik köylü ya da küçük burjuva devrimciliğinin etkileri vb. eleştiriler dikkat çektiğimiz bağlamda önemsizdir. Ama Çin’den bu kadar geç bahsetmek de trajiktir.

Çöküşten sonra pro-Sovyet yaklaşım

Kıvılcımlı geleneği SSCB’nin çöküşüyle birlikte, Yol dergilerinde sosyalizm analizlerine dikkat çeken bir ağırlıkla yer vermeye başlar. Ancak, geleneğin çöküş teorileri de pro-Sovyet nitelikler barındırmaktadır. Yılmazer’in Yol’un 2. sayısında çıkan “Değişen Dünya Dengesi” başlıklı yazısında, sosyalizm SSCB'yle eşitlenir ve haliyle sosyalizmin çöktüğü söylenir. Bir şekilde, Gorbaçov döneminde SSCB’nin ayakta durduğu düşünülse bile, Çin, Kuzey Kore, Küba ve Vietnam gibi ülkeler hala kendilerine sosyalist demekte ve öyle anılmaktayken SSCB’yi sosyalizmle eşitleyip reel-sosyalizmin çöktüğünü dile getirmek oldukça ihtiyatsız bir yaklaşım olarak nitelendirilebilir.

Ama, Yılmazer’in devrim tasniflemesi böyle bir eşitleme yapmasına uygundur. Yaşanan uzun süren denge durumunun geriye doğru bozulduğunu belirten Yılmazer, dünyada iki tür devrim olduğunu; birinin 1917 ile simgelenen proletarya devrimleri[80] diğerinin ise sosyalizmle ittifakı deneyen ulusal kurtuluş savaşları olduğunu söyler. Aslında, bu ayrımla birlikte, mesela Çin Devrimi proletarya devrimi olarak görülmediği için SSCB yıkılınca sosyalizm de yıkılmış olur ya da Çin’in yıkılmaması, zaten proletarya devriminin yaşanmadığı bir yerin ayakta kalışıdır. Bu yaklaşım aynı zamanda, işçicidir.

Kıvılcımlı geleneğinin devrimcileşmesi

Yılmazer Ak Aydınlık ile Çayan’ı karşılaştırırken, ikisini de eleştiriyordu ama aynı zamanda Çayan’daki devrimciliğin geldiği yeri saptamış oluyordu. Yılmazer, Ak Aydınlık’ın proletarya öncülüğü için objektif ve subjektif şartların oluşmadığını söylediği noktada Çayan’ın bu koşullardan hareketle ideolojik öncülüğü aldığını belirterek şöyle diyordu: “Birisi 'tam'lık ararken, diğeri ise daha çok 'şu andaki' durumla ilgilidir.”[81]

Kıvılcımlı geleneğinin kopuşu da tam’lık aramayı bırakma ve ‘şu andaki’ durumla ilgilenmeye başlamasıyla birlikte gerçekleşti. Bu kopuş, çok açık bir şekilde Yılmazer’in Yol’un beşinci sayısında yer alan “Demokratik Devrim İmkanları Açısından 1980 Sonrası Gelişmelere Bir Bakış...” başlıklı yazısında görülebilir. İlginçtir, bu yazı, birçok noktada, bizzat Yılmazer’in Cephe Eleştirisi’nin argümanları ile eleştirilebilecek niteliktedir. Bunu ilerde göreceğiz. O. Dinçok’un Çağdaş Yol’un 2. sayısında yayınlanan ve söz konusu kopuş yazısına öngelen bir yazısı da özel dikkat gerektiriyor. Bu önyazı, Kıvılcımlı geleneğinin kopuş sürecine nasıl geldiği noktasında ipuçları veriyor. Nitekim TKP-Kıvılcım kongre ve konferans raporları/belgeleri takip edildiğinde kopuşa öngelen bazı ön bunalımlardan bahsetmenin de mümkün olduğu ortaya çıkıyor. Kıvılcımlı geleneğinde devrimcileşme sürecinin, kendisini, pratikte işçicilikten kopuş şeklinde ortaya koyduğu görülüyor. İşçiciliğin reddi aynı zamanda, kitle savaşından öncü savaşı anlayışına geçiş de demekti... Ama Kıvılcımlı geleneğinde, kopuş sonrasında eskinin izleri özellikle ideolojik yorumlarda kendini varetmeyi sürdürdü. Bu da gözden kaçırılmamalıdır.

Kopuşa öngelen adım: Sadece kahramanlık mı?

Orhan Dinçok’un Gorbaçov övgülerinin de bulunduğu dergide ‘Tartışma’ bölümünde yer alan “Sadece Kahramanlık mı?” başlıklı yazı, Kıvılcımlı geleneğinde yaşanmaya başlanan kopuşun önhabercesi niteliğindedir. Dolayısıyla kopuş tanımlanırken ele alınması uygun olan örnek yazılarından biri olma niteliğine sahiptir. Bu yazıda ve daha sonra Yılmazer’in kaleme aldığı yazıda görülen en tipik yan ise, geleneğe sahip çıkma gereksiniminden doğan bir süreklilik anlayışıdır. Değişim, iki yazıda da, geçmişteki pratikler reddedilmeden, o dönem öyle olması gerektiği tespitinden hareketle dillendirilmektedir.

Dinçok, Kıvılcımlı’dan bu yana bir süreklilik kurma gereksinimi duyduğu için ister istemez Almanca konuşma dönemi ve bunun gerekliliğinden bahseder. Dinçok’a göre 1960’lı yıllara gelinceye dek devrimci işçi hareketi Almanca konuşmuştur ve bu, ülkenin o yıllardaki koşulları tarafından belirlenen doğru bir taktiktir.[82] Bu bile tek başına önemli bir adımdır. Çünkü, 1960 sonrasının Almanca konuşma dönemi olarak görülmediğini gösterir. Dolayısıyla, o dönemde Almanca konuşmanın gerekliliğinde ısrar eden Kıvılcımlı’nın pratiği reddedilmiş olur.

Ama, Dinçok’ta Kıvılcımlı’yı her şeyden tenzih etme yaklaşımı tüm söylediklerine rağmen hakimdir. Dinçok’a göre Mahir Çayan, diğer tüm faaliyette bulunduğu yerlerden (TİP, Al Aydınlık) eylemsizlikleri nedeniyle ayrılmaktadır ancak, nedense bir dönem proletarya sosyalizmine yaklaşmasına rağmen girmemesinin nedeninin de benzer bir eylemsizlik olabileceğini hiç akla getirmemektedir. Aksine, o dönem Kıvılcımlı’nın her sorunu çözecek proletarya partisinin inşası için ilk adımı attığını, taviz vermeyen çizgisi sayesinde ('doktrinerliği sayesinde' diye okuyun) gelecekte yeniden doğacak proletarya partisinin zeminini oluşturduğunu iddia eder.[83] Yani, Dinçok, aşağıda açıklayacağımız tüm saptamalarının Kıvılcımlı’ya herhangi bir artı puan kazandırmadığını görerek, onun doktriner, değişmez proletarya partisi ısrarını da sonraki kuşaklara aktarılan bir başka olumlu pratik olarak gösterir.

Tüm bunlara rağmen, 1970’lerin başlarında hareketlenen ortama dikkat çeken Dinçok, “...dünyanın hiçbir ülkesinde burjuvazi devrimci hareketin tam bir olgunluğa ulaşmasına kadar sessiz kalmamıştır.”[84] diyerek, o dönem proletarya partisini kurmaktan, olgunlaşmadan bahsedenler arasında olan Kıvılcımlı’nın içinde bulunduğu politik konumu da tespit etmiş olur. Yani, Kıvılcımlı o dönem, gençlerin CIA ve finans-kapitalin oyununa geldiğini düşünmekte, herkesi işçi partisini kurmaya, işçilerin içinde erimeye çağırmaktadır. Yani, Kıvılcımlı, o dönemdeki devrimci uyanışı görememiştir ve hala Almanca’yı önermektedir. Elbette Dinçok bu kadar net konuşmamaktadır.

Dinçok devam eder: “İşte, o yükselen yeni eğilimi görmek, herkesten önce görmek, öncü olmak ve işçi sınıfının bağımsız/devrimci zemininde değerlendirmek gerekiyordu. Yakalanan temel halka, “proletarya partisinin oluşumu” ancak hayatın zenginliği ile kaynaştırılabilirse, doğan yeni eğilimlerin öncüsü olmakla, pratik mücadele içinde de öncü olmakla sağlanabilirdi. O noktada proletarya sosyalizmi öncü olamamıştır. Sadece o eğilimin yanlış değerlendirilişini eleştirmekle yetinmiş, kendisi doğru kullanılışını pratikte gösterememiştir, daha doğrusu zindanlarda geçen uzun yılların sonucu olan olağanüstü yalnızlığı ve kadro anlamındaki güçsüzlüğü proletaryanın kendisinin de bir sınıf olarak henüz düzene dair kof hayallerden kopuşamaması ile birleşince, gösterme imkanını bulamamıştır.”[85] Proletarya sosyalizmi Kıvılcımlı’nın ta kendisidir ve o dönemdeki pratiği nedeniyle açıkça eleştirilmektedir. Alıntıdaki ‘Daha doğrusu’ ile başlayan bölüm ise varolan gerçekliğe nesnel bir anlam verme, bu anlamdan hareketle Kıvılcımlı’nın uzun mahpusluk hayatı nedeniyle yalnız kalmasından dolayı bir şey yapamadığını gösterme çabası olarak nitelendirilebilir ve kopuş bağlamında fazla önemi yoktur. Dinçok, Kıvılcımlı’nın yalnız olmasaydı gerekeni yapacağını söylüyor ve bu saptamasına işçi sınıfının o dönem ‘kof hayallerden kopuşamamış’ olmasının da eklendiğini ifade ediyor. Böylece, konjonktürde işçi sınıfını aramanın bedelini Kıvılcımlı’nın ağır ödediğini saptamış oluyor. Dinçok, bu bölümün sonuna koyduğu dipnotta, Fransızca konuşmaktan ürken Y. Küpeliler ve İ. Seven gibi karakterlerin proletarya maskesini giydikleri, Kıvılcımlı’ya leke sürdüklerini belirtir. Leke sürmek bir yana, proletarya sosyalizminin böyle bir kullanım için uygun olması, ağır eleştiriyi tek başına haketmez mi?

Dinçok’a göre Deniz ve Mahir’in şahsında simgeleşen Dev-Genç hareketinin değeri, sınıf mücadelesinin aldığı yeni karakterin doğurduğu doğal öncüler olmalarından gelir. Yani onlar klasik Kıvılcımlı geleneği literatürünün tanımlayageldiği biçimde küçük burjuvazinin temsilcileri denilerek bir kenara atılamaz. Dinçok’un şu sözlerine ne eklenebilir ki: “”Deniz ve Mahir’in şahsında Dev-Genç bir dönemin perdesini açtı. Türkiye işçi sınıfına ve emekçilerine “Fransızca” konuşmanın da gerekebileceği ve bir bütün olarak sınıflar mücadelesinin daha üst seviyede şekilleneceği yeni bir dönemin açıldığını gösterdiler, öğretici oldular. Sadece kahraman değiller. (...) “Gün” dergisi yazıyor: Ölüme “karanfillerle” gitmişler. Hayır! Ellerinde “karanfiller” değil, başka şeyler vardı. Bunu herkes biliyor.”[86]

Kıvılcımlı geleneğinde 1987-89 yıllarında başlayan, 1990’da sonuçlanan kopuş sürecini, Dinçok’un aktardığı, Çağdaş Yol’un Mart 1987 tarihinde çıkan ilk sayısına yönelik tepkiler de gösteriyor. Bu aktarma, Dinçok’un yazısının hedefinin doktorcular olduğunu da ortaya çıkarıyor. 30 Mart’ın yıldönümü nedeniyle birinci sayıda Mahirler’in resimlerinin basılması geleneğin içinde bulunan bir gruptan tepki alıyor, söz konusu derginin satılmasında zorluk çekildiği dile getiriliyor. Dinçok’un, bu grubun iddiasına cevabı ise kendini Deniz ve Mahirler ile 1971’de açılan kanala bırakma istek ve yöneliminin ifadesi. Dinçok, işçilerin dergiyi almaktan çekinmeleri bir yana bazı fabrikalarda derginin kapağının duvarlara yapıştırıldığını belirtiyor. Ardından da, ölüm yıldönümlerinde Deniz ile Sinanlar’ın da resmini dergiye koyabileceklerini, “daha farklı değerlendirsek de” eklemesini yapmaya gerek duyarak bile olsa, Kaypakkaya’yı da saygıyla andıklarını dile getiriyor. [87]

Kopuş yazısı

Yol dergisinin 5. sayısında yer alan “Demokratik Devrim İmkanları Açısından 1980 Sonrası Gelişmelere Bir Bakış...” yazısı, Kıvılcımlı geleneğinin devrimcilerle kader birliği yapma kararını açıkça ortaya koyar. Bu yazıda, Kıvılcımlı’dan ve geçmişten açık bir kopuş vardır. Ordu ve misyonu reddedilir, sınıfın yol açıcılığı tarihe karışmıştır, büyük teoriler-hedefler yanlış yollara götürmektedir ve artık Türkiye’de yeni, üçüncü bir dönem açılmıştır. Bu yeni dönem aslında en başta Kıvılcımlı geleneği için açılan bir dönemdir. Bu yeni dönemde devrimci hareketin kendisi çatlaklar yaratacak, kendisi hareketlilikler doğuracaktır. Öncü olacaktır!

Yılmazer, geldiği yeni konumda tarihi yeniden okuyarak dönemselleştiriyor. Yılmazer, ısrarla yaptığı dönemselleştirmelerle ön açıcı bir hat çizmiş oluyor. Bu gerekli ve yararlı... Yılmazer, yaptığını uygun bir dille anlatıyor: “Tarih sanıldığı gibi pasif ve durgun bir bilgi yığını değildir. İnsanın her geldiği yeni konumdan bakıldığında tarih de belli ölçülerde farklı görünür.”[88]

Yılmazer’in yeni dönemselleştirmesi iki mecrada yürüyor. Biri, sınıflar kopuşması, diğeri ise Türkiye Devrimci Hareketi’nin izlediği rota bağlamında gerçekleşiyor. Birbiriyle yakın ilişkili olan her iki dönemselleştirme de öncü mücadelesini, devrimci hareketlerle kader birliğini, ordu taktiği başta olmak üzere geleneğin devraldığı birçok unsurun, özellikle işçiciliğin reddini içeriyor.

Yılmazer’in sınıflar kopuşması dönemselleştirmesi şöyle: “Birinci dönem, 1980’lere kadar gelen, esas olarak sınıfların birbirinden kopuşmasıyla karakterize edilebilecek olan dönemdir. İkinci dönem ise, 1980’lerin ortalarından sonrasını kapsar, esas olarak kopuşun sınıfların daha bilinçli olarak birbirine karşı konumlandığı, fakat dönemin şimdilik ağır basan özelliği açısından, birbirleriyle uzlaşma aradığı bir dönemdir."[89]

Yılmazer böylece, 12 Eylül’den sonra artık sınıf kopuşmalarının iyice netleştiği tespitini, sınıflar arası uzlaşma arayışı ile birleştiriyor. Böylece, ilerde geri çekilme imkanı verse de devrimci hareketlerle bir şekilde ilişki kurmuş oluyor. Yılmazer’in 1980 sonrası yazılarında Dev-Yol ve TKP’nin çözülmesi ve çözülüşün nedenleri irdelenirken yukarda belirttiğimiz sınıfların ayrışması tespitine sık sık yer verildi. Bu tespitten hareketle, işçi sınıfı devrimciliğinin sırasının geldiği iddia edildi ve küçük burjuva ve burjuva devrimcilerinin ait oldukları yerlere doğru gittiği belirtildi. Söz konusu inceleme yazılarında, sınıf ayrışması bağlamında Kıvılcımlı geleneğine tek başına bir misyon biçiliyordu. Gelenek hala devrimci kanalın dışında tutuluyordu. Kopuş yazısında ise bu sınıf ayrışmasından hareketle bir uzlaşma arayışından bahsedilmekte, hatta öyle görünüyor ki, eski küçük burjuva, burjuva vb. tasniflemeler içine giren siyasetler yeni bir tasniflemeye tabi tutulmaktadır. Bu tasniflemede, devrimcilik asıl belirleyen haline gelmeye başlamaktadır.

Yılmazer, yazısında 1980 sonrası TDH tarihine ilişkin ayrı bir dönemselleştirme yapar. Daha sonra[90] Yılmazer 1920’lerden başlayan bir başka dönemselleştirme daha yapacaktır. Yılmazer artık 80 sonrasını dönemselleştirirken devrimci hareketten tereddütsüz söz eder, yani devrimcilik öne geçmiştir. Bu dönemselleştirmeye göre, 1980 sonrası 1987’ye kadar süren yeraltı örgütlenmesi birinci dönemi, 1987-89 arası ikinci dönemi oluşturur. İkinci dönemde eski mücadele anlayışları tekrar edilmiştir. Üçüncü dönem ise yaşadığımız mücadelenin yeni koşullarına ayak uydurma dönemidir.[91] Yol-6’da ise, TDH tarihinin temel alındığı bir ayrım daha yapılır. Bu dönemselleştirmeye göre, 1920’lerde M. Suphilerle başlayıp 1951 TKP ve 1957 VP tutuklamalarıyla kapanan birinci dönem, 1965’lerde başlayıp, 12 Mart kesintisinden sonra 12 Eylül’le biten ikinci dönem ve 1984’te ilk belirtileri başlayan 1990’da kendini ortaya koyan üçüncü dönemden bahsedilmelidir.[92] Bu dönemselleştirmede, 1960-80 arası bir bütün olarak algılanmaktadır. 71 devrimci kopuşu yoktur. Söz konusu dönem kısa bir ara olarak nitelendirilmektedir ama 71 devrimci kopuşunda Kıvılcımlı geleneğinin tavrı bu dönemselleştirme bağlamında eleştirilmektedir: “Bizim payımıza düşen, “devrim zorlamalarının” ortalığı kapladığı bir ortamda zaman zaman aşırı ihtiyatlı noktalarda kalmak olmuştur.”[93]

Yılmazer’in hem sınıflar kopuşması hem de TDH tarihi dönemselleşmelerinin çıktığı temel nokta, yeni dönemle birlikte ‘yol açıcılığın’ bittiği saptamasıdır. Yılmazer, 1960’larda ordu gençliği, 1970’lerde Ecevit CHP’sinin yol açıcı olduğunu belirtiyor ve 12 Eylül sonrasında artık yol açıcılık olayının tarihe karıştığını iddia ediyor. 80’lerde yine yol açıcı beklendiğini ama bunun gerçekleşmediğini vurgulayarak bunun sebebinin sınıflar kopuşmasının tamamlanmasından kaynaklandığını iddia ediyor. Artık devrimci hareketlerin kendi yollarını açmasının gerektiğini belirten Yılmazer, kendi yolunu açmaya en iyi örneğin de PKK olduğunu söyler.[94] Kopuşun niteliğini saptama açısından bu saptamaların doğru olup olmaması önemli değildir. Nitekim, devrimci hareket daha önce de 1971 devrimci kopuşuyla ve sonrasında kendi yolunu kendi açtı. Böyle yapmayı sadece Kıvılcımlı geleneği -uygun görmeyerek- reddediyordu. Kıvılcımlı hareketi bu olguyu yeni görmeye başlamıştır. Dolayısıyla asıl dikkat çekici olan, Kıvılcımlı geleneğinde, artık yolu bizzat partinin açması gerektiği yönündeki yaklaşımdır. Böylece öncü devrimciliğe yaklaşılmakta, birçok taktik yönelimde değişiklik gerçekleşmektedir.

Artık “kendiliğinden yığın hareketleri misyonlarını tamamlamıştır”. Kendiliğinden hareketler olacaktır, ama bunlar ön açıcı olmayacaklardır. Yani, artık 15-16 Haziran’lar yol açamayacak, bu anlamda devrimci hareketlere öğretemeyeceklerdir. Kıvılcımlı dönemindeki gibi ve daha sonra geleneğinin ısrarla sahiplendiği gibi, 15-16 Haziran vb. işçi eylemleri yollarını şaşıranlara yol gösteren olmayacaktır. Aslında, eskiden de öyle değildi...

Kıvılcımlı geleneği açısından Zonguldak işçilerinin tavrı öğretici olmuştur, yeni dönemde devrimci öncülerle kendiliğinden eylemlerin buluşmasının önündeki setlerin daha sık dokunmuş olduğu tespit edilmektedir. Bu bir tür kuşatılmışlıktır! Proletaryanın yol göstericiliği yavaş yavaş silinmektedir: “80 sonrası mücadelede, 80 öncesinin alışkanlıklarıyla sınıfa yönelmek hata olur. Aristokratlaşmış işçi çekirdeği yeni, oynak sınıfın daha hareketli kesimleriyle kuşatılmıştır.”[95] Yani, işçi sınıfının şehirleri kuşatılmıştır, mücadele, işçi sınıfının kırlarından (varoşlardan) yükseltilmelidir! Varoşlarda örgütlenmenin taktik yönelişlerde özel bir yeri olmalıdır, çünkü sınıfın merkezinde, “sert zeminlerde zaman ve enerji kaybetmek tercih edilemez.”[96] Artık, Kıvılcımlı’nın yaptığı gibi işçi sınıfının Türkiye’deki konumunun Sovyet devrimi sırasında Rusya’daki konumundan daha ileri olduğundan, dolayısıyla aynen Bolşevik Devrimi gibi bir işçi devriminin Türkiye’de gerçekleşmesi gerektiğinden bahsedilmemektedir. Artık, gerçeğin içinde olmak gerekliliği görülmüştür ve sert zeminlerden uzak durma, oralarda enerji kaybetmeme önerilmektedir. Ve, sert zeminlerde ısrarın, işçiciliğin ne anlama geldiği açıkça belirtilerek bu hatayı Kıvılcımlı geleneğinin sık sık tekrarladığı kabul edilmektedir: “Ellerimizle düzene popülist, demagog sözde “işçi önderleri” hediye edemeyiz. Bu hatayı sık sık tekrarladık, kan ve moral kaybından başka sonuç doğurmuyor.”[97]

Yılmazer’e göre dönem değişmiştir ve ‘Bir politik döneme açılmış bir çatlaktan girmek taktik ve örgütlenmede başka bir yapı ortaya çıkarır, çatlağı yaratmak bambaşka bir yapı gerektirir.”[98] Yani, artık öncülük yapılacaktır; çatlak, oluşmuş denge devrimci müdahaleyle bozularak yaratılacaktır. Artık barışçıl ve silahlı mücadele biçimleri en esnek biçimde uyumlu hale getirilmelidir. Ama, nasıl ısrarla eskiden çatlaklar arasından sızma taktiğinin geçerli olduğu iddia edilerek Kıvılcımlı’nın MBK’ya mektubundan 71 devrimci kopuşuna karşı aldığı tavra kadar bir dizi pratiği ince bir titizlikle dokunulmaz kılınıyorsa, silahlı ve barışçıl mücadelenin beraber yürütülmesi taktiği de benzer bir işleme tabi tutulur. Yılmazer, bu iki mücadelenin aslında başka başka konaklara denk düştüğünü atlamadıklarını, yani Almanca, ardından Fransızca konuşma akışını bozmadıklarını söyler. Geçmişi reddetmeme adına ‘ad hoc’ önerme yapılır.

Ama ‘ad hoc’ önermelere rağmen Yılmazer nettir: “Yığınların katılımıyla yürütülecek bir silahlı savaş, mücadelenin devrimci hızlanış dönemine denk düşer. Sözünü ettiğimiz silahlı mücadele ise, Eylül düzeninin işçi sınıfı ve gençliği kuşatmasına karşı, mücadelenin her günkü akışında verilmesi gereken bir yıpratma savaşıdır.”[99] Yani, bu, suni dengeyi bozma savaşıdır! Belki dönem de değişmektedir, ama en başta dönem değil doktorcular değişmektedir. Artık eskinin tekrar edilemeyeceği tespiti de, geleneğin eski yaklaşımının terk edilmesi şeklinde yorumlanabilir.

Yıllar sonra çıkan Yol-6’da yapılan saptamalar çok daha açık ve tavizsizdir. Devletin zoru gündelikleştiği için artık karşı zor da gündelikleşmeli diye tekrarlayan Yılmazer, “Bu taktiğe yol açıcı bir rol yüklenmelidir”[100] diyor. Yani, dengeyi bozucu “Öncü taktikler yaratmak” gerekmektedir. Hareket bir an önce zor taktiğini hayata geçirmelidir ve bunun için gönderme de yapılır: “Çevrenize bakın. Özgürlük Hareketinden diğer bazı siyasetlere kadar bu konuda pek çok ders çıkartılacak örnek vardır. (...) Her şeyin “akılcı” olmaya zorlandığı bir ortamda bazı “akıl dışı” davranışlar hiç de şaşırtıcı olmaz. Durgunlaşan aklı ancak böyle “akıl dışı”lıklar harekete geçirip canlandırabilir.”[101] Yılmazer’in bu sözlerinin tamamı 70 döneminin Kıvılcımlı’sına eleştiri olabilecek güçtedir.

Yılmazer, tüm bu saptamalardan hareketle mücadelenin stratejik tespitlerinde de kimi değişiklikler yapılması gerektiğini teslim eder. Yılmazer, ilk elde, Kıvılcımlı’nın 'vurucu güç’ünü, o dönem için yerinde olduğu ısrarını bırakmadan da olsa bugün geçersizleştiği için reddetmektedir. Silahlı mücadelenin gerekliliği bir kere teslim edilince, vurucu güç olarak orduya gerek kalmamıştır. Ordu geleneği “artık gerçek anlamda tarih olmuştur.”[102] Ordu ve gençlik içinde bir devrimci oluşum ortaya çıkacaksa, bu ancak proletarya hareketinin örgütlü mücadelesinin bir sonucu olarak ortaya çıkabilir; onun sınıflardan bağımsızmışçasına davranış eğilimleri artık yakın tarihimizin sayfaları arasında kalmıştır.”[103]

Artık şöyle denilmektedir: “Devlet içindeki her çekişme, işçi sınıfının mücadelesine yaramaz. Somut koşullarda cevap bulunabilecek sorunları gereksiz bir şekilde teorize etmek, hareketleri taktik alanda yanılgılara sürükler.”[104] Bu, en başta Kıvılcımlı’nın ordu taktiğine bir gönderme olarak algılanabilir. Darbeler ne şekilde değerlendirilmiş olursa olsun, Yılmazer’in Savran’a yönelik cevap yazısında da belirtmiş olduğu gibi, tıkanan sistemin önünü açan unsurlar olma işlevini görmüşlerdir.[105] Dolayısıyla bunları ‘gereksiz şekilde teorize etmek, hareketleri taktik alanda yanılgılara sürükler.’ Kıvılcımlı’yı sürüklediği gibi...

Ama ısrarla belirtilmeli: Kıvılcımlı geleneği devrimci mecraya girmekle birlikte burada ihtiyatlı bir konum almaktadır. Mesela kopuş yazısında, kopuşa ilişkin tüm unsurlara rağmen, hala Dev-Sol’un o dönemdeki silahlı eylemlerinin yersizliği dile getirilmektedir. Kendini devrimci kanala atan Kıvılcımlı geleneği, devrimci ortamın içinde ama sağında durmakta ısrar etmektedir.[106]

Devrimcileşme sürecinin evreleri

Kıvılcımlı geleneğinin pratikte devrimci kopuşunun işçiciliğin reddi temelinde gerçekleştiği (orduculuk temelli bir kopuş yaşanması mümkün değildi, zaten 12 Eylül ordunun ne olduğunu uyguladığı zorla açıkça göstermişti), hem TKP-Kıvılcım’ın konferans belgelerinden, hem de Yol dergisinin içinde yer alan tartışmalardan görülebiliyor. Dolayısıyla, Yılmazer’in işçilerin bir bölümünün aristokratlaştığı, sağlam çekirdekle uğraşmamak gerektiği ve varoşlardan sınıfın kuşatılmasının uygun taktik olduğu saptamaları pratikte bir kopuşun dillendirmesi olduğu için önem taşıyor. Ama, öyle görünüyor ki, kopuş yazısının Yol’u (1993) öncesinde yaşanan çatışmalardan, bir konsensusla, tam kopuş yaşanmadan çıkılıyor. 1993’te bir bunalım daha yaşanıyor. Yol-6’da (1997) ise, söz konusu kopuşma gerçekleştikten sonra, çok rahat bir işçicilik reddi yapılıyor.

Yılmazer’e göre, “Şehirlerde yığılma yaşanması, buna karşılık işçi sınıfındaki yapısal parçalanma gerçekliği varoşlara özel bir rol yüklemektedir.”[107] Bu saptama Kıvılcımlı geleneğinin 1987-1991 sürecinde yaşadığı, sendikacılardan, dolayısıyla işçicilikten kısmi kopuşun, 97 itibarıyla ikinci bir kopuşla perçinlendiğini gösteriyor. Nitekim Yılmazer, hareketlerinden kopan sendikacıların gayretiyle başlatıldığını belirttiği “Varoşlar mı, işçi sınıfı mı?” tartışmasına değiniyor ve işçi sınıfında ısrar edenleri 60’ların mantığından kopuşamamakla eleştiriyor.[108] 1960-80 döneminden ders çıkarılması gerektiğine dikkat çeken Yılmazer, ülkede sınıfların konumlanışının tespitiyle mücadelenin pratik yürüyüşünün bire bir üst üste düşmeyeceğini belirtiyor. Çok net bir şekilde, “60’larda önce gençlik sokağa çıktı, işçi sınıfı değil” diyen Yılmazer, KİT’lerdeki işçi sınıfının o dönemde durgun olduğunu, bu nedenle onlara yönelinmediğini hatırlatarak kendi varoş yönelimine destek sunuyor. Yılmazer, kopuşun da verdiği rahatlıkla artık 60-80 dönemine de, yeni bakışı temelinde eleştiriler yöneltiyor. Yılmazer’in Yol 5’teki yazısında bu yoktu, yani kopuş yazısından daha ileriye giderek, o yazıda dokunulmaz bıraktığı yerlere de dokunuyor. Yılmazer devam ediyor: “70’ler sonrasında devrimciler, semtlerde faşistlerle çatışmalarından dolayı eleştirilemez. (...) Siyasetimiz ise, semtlerdeki mücadeleye öncü olmadığından eleştirilmelidir.”[109] Kıvılcımlı geleneğinin kopuştuğu işçi sınıfı diye ısrar edenler, Yılmazer’e göre “kaba formüller dünyasında kalıyor”, “buluşma noktası” olan varoşları görmüyor.

Yılmazer’in açıklamalarından anlaşıldığı üzere, 1991’lerde hareket bir tıkanmaya giriyor ve kadro kalitesine yönelik şikayetler öne çıkıyor. Bu dönemden olumsuz yönde sonuçlar çıkarılarak varoşlardan gelen kadroların tutarsızlığı nedeniyle işçi sınıfı içinden ağırbaşlı kadrolar aramaya yöneliniyor. Yılmazer, bunun hata olduğunu söylüyor ve partinin nereden gelirse gelsin kadroları dönüştürmesinin zorunluluğunu dile getiriyor.

Yılmazer’in yaptığı bu süreç analizlerinden, 1987 ortamına boylu boyunca uzanan Kıvılcımlı geleneğine giren yeni kadrolarla eskinin bir çatışmasının olduğu, ilk raundda eskinin kısmi bir zafer kazandığı, dolayısıyla varoşlardan geri çekilmenin ortaya çıktığı görülüyor. Ancak, hareketli dünyayla bir kez ilişkiye geçilmiştir; devrimcilikle yaşanan tanışıklık 97’de net kopuşu getiriyor. Öyle görünüyor ki, 91’deki kısmi geri çekilişe rağmen hareketin içinde ‘yeni olan’, varlığını ve etkisini hep sürdürüyor.

TKP-Kıvılcım, 1990’da gerçekleştirdiği ilk, ama "dokuzuncu" olarak adlandırdığı kongre kararlarında parti kuruluşunu 1974’deki Vatan Partisi’nin kurulmasına ön gelen Beşiktaş Kongresi’ne kadar uzatmış, böylece geleneğine sahip çıktığını göstermiştir. Ama bu geleneğe sahip çıkma eskisi gibi değildir, çünkü “durgun ve tutuk süreç, 1987’lere doğru aşılmaya başlamıştır” ve daha önce lider konumunda olan kişiler bu süreçte geri kalırken yeni kişiler öne çıkmıştır. Sözkonusu dönemde, “gençlik içinden kazanılan kadroların, çeşitli alanlara giderek buralarda Partiyi ileriye taşımaları”, parti sürecini belirleyen temel etkenlerden biri olarak nitelendirilmektedir. Diğer belirleyici etken ise, “Partinin temel taşları sayılabilecek kişilerin misyonlarında olan değişimler’dir. 1989-90 sürecinde artık epey aşama kaydedilmiş, “Politik önderlikten düşen parti merkezi ise, bir gerilim haline dönüşmüştür.”[110]

Böyle bir ortamda dokuzuncu kongreye gelinmiştir, yani gençliğin açık etkisine girilmiş bir şekilde. Nitekim “9. Kongrenin, ağırlıkla son dönem yapılan atılımın kadrolarına dayandığı” belirtilir ama yine de öyle görülüyor ki, “Netleşip sorunlardan kopuşamayan 9. Kongre”den hemen sonra eskilerin istifası yaşanıyor.

Kongre Kararları, yenilerin etkisini ve eskinin reddini açık bir şekilde içeriyor: “Partinin 1985-1988 döneminde günlük pratikteki sağa savruluşuna bir tepki oluşmuş ve 1988 yılında yasal yayın çevresinden harekete yönelen genç aydınların ve bazı genç işçilerin de desteğiyle kendini ifade etmiştir. Kongreye kadar yeni bir süreç yaratan bu tepki özellikle yasadışı yapının inşasının önemine ve vazgeçilmezliğine ve direniş taktiğinin militan bir tarzda pratiğe geçirilmesine dikkat çekti.”[111] Görüldüğü üzere, bir kez daha devrimci dönüşümler ve hareketlerin motoru gençler oluyor, devrimci kopuşun yolu dokuzuncu kongreyle açılıyor.

Ama sancılı ve uzun sayılabilecek bir kopuş dönemi başlıyor. Kongreden hemen sonra yaşanan istifalardan sonra da işçicilikle savaş bitmiyor ve 93’te yeni istifalar, tutuklanmalar vb. ile süreç daha da şiddetleniyor. Böylece uzayan kopuşamama süreci 97’ye kadar geliyor ve net kopuş 97’de gerçekleşiyor.

Bugüne kısa bir bakış

Artık devrimci kanalda seyreden Kıvılcımlı geleneği, PKK’ye da koşulsuz destek verdi. Ama, devrimci kanalda olmanın verdiği refleksler sayesinde Öcalan’ın yakalanmasından sonra Yol-7’de “stratejik dönüş” tespiti yaptı. “Stratejik dönüşten kasıt PKK’nin çıkış amaçlarından, dünya dönem ve bölge değerlendirmelerinden kesin bir kopuş yapmasıdır.”[112] Ve “Bu stratejik dönüşten sonra, devlet adım atmasa bile mücadeleyi yeniden yükseltme şansı yoktur.”[113]

Yılmazer’in üçüncü dönem tespiti yaptığı zamandan bugüne Kıvılcımlı geleneği söylemini ‘yeni’yi yaratma üzerinden geliştirdi ve TDH’nin bir tasfiye süreci yaşadığını söyledi. Kürt hareketinin stratejik dönüş yaptığını tespit ettikten sonra ise Yol’da, son durumdan hareketle tasfiye sürecinin iyice derinleştiği belirtildi ve “Bu zorlu dönemde tasfiye sürecini birlikte göğüsleyebilmek, bu noktada devrimci örgütler arasında ittifakları güçlendirmek zorunlu bir görevdir.”[114] tespitine varıldı. Devrimci hareketlerle ortak hareket etme, güçbirliği talepleri yaşanan ölüm oruçları sürecinde daha da şiddetli olarak dillendirilmeye başlandı. Devrimci bir yiğitlemeyle şöyle denildi: “Cezaevleri dehşetinin altında devletin “gücü” değil aczi yatmaktadır.”[115] Ve devam edildi: “Böyle bir ortamda “akıl dışılık”ın da taktik değeri vardır. Üstelik oldukça önemli bir yeri vardır. Ölüm oruçlarına bu yönden de bakılması gerekiyor.”[116]

Ama, yiğitlemenin yanı sıra varolan durumu olduğu gibi görebilme yeteneğini de Kıvılcımlı geleneği gösterebildi: “Lafı dolaştırmadan söylemeliyiz, yakın zaman için Hareket’in önünde iki olasılık durmaktadır: Ya tasfiye ya da yeniden doğuş!”[117] ve ortak taktik mücadele önerdi.[118] Ama, yine çeşitli yazılarda[119] Kıvılcımlı geleneğinin ortak taktik ve güçbirliği teklifinin fiiliyata bir türlü geçmemesine tepki olarak devrimci hareketlerin bencilliğinden, sistemin yozluklarının onlara da bulaşmış olmasından da bahsedildi. Güçbirliği, döneme uygun bir taktik yaklaşım olabilir. Ama, söz konusu olan Kıvılcımlı geleneği olduğunda, güçbirliğinde ısrarını ve bunun gerçekleşmemesine gösterdiği tepkiyi dikkate almak gerekir. Kıvılcımlı geleneği, derlenişçi geçmişi konusunda uyarılmalıdır.

Ölüm oruçlarına katılan bir siyasetin temsilcileri, ölüm orucu ve operasyonlar sonrası çıkardıkları, Yol’a, Düşünce ve Davranışta Yol ismini verdi ve 8. değil de 1. sayı olarak numaralandırdı. Bu değişikliğin, ilerde yapılacak politik analizlerde devrimci kanalda bulunan ama burada diğer yapılarla karşılaştırıldığında sağda duran Kıvılcımlı geleneğinin, kendine yeni ve ‘daha’ devrimci bir konum tanımlamasının simgesi olması mümkündür. Bunu hiç kuşkusuz Kıvılcımlı geleneğinin davranışı belirleyecektir.

 

 

 

 



[1]Melik Kara, “Devrimcilerin Marksizmi”, Teori ve Politika-12, Güz 1998, s.13.

[2] Kıvılcımlı ve geleneğinde varolduğunu belirttiğimiz teorik yetkinliğin, yaygın olarak Troçkistlere atfedilen teorik ‘yetkinlik’ ile arasında ciddi fark vardır. Bu farkın bizzat Kıvılcımlı’nın ülke özgüllüğüne verdiği özel önemden kaynaklandığı belirtilmelidir. Troçkistler, Enternasyonalist olmaktan Türkiye Devrimci Hareketi içinde yer almaya bir türlü zaman bulamamışlardır. Türkiye’de Marksizmin teorik özgülleşmesinden, Troçkistler söz konusu olduğunda, bahsedilemez.

[3] Bu yazıda Kıvılcımlı’nın Kemalizm ve ulusal sorun hakkındaki saptamalarının yer aldığı Yol etüdleri, bunların kopuştaki etkisi incelenmeyecektir. Yol etüdleri Kıvılcımlı’sının özgül bir Marksizm bağlamında değerlendirilmesi bakımından şu çalışmaya başvurulabilir: Ali Osman Alayoğlu, “Kıvılcımlı’nın Tarih tezi ve Politik Sonuçları” Teori ve Politika-12, Güz 1998, s.68-72.

[4] Melik Kara, “Devrimci Olmayan Bir Sosyalizm”, Teori ve Politika-7, Yaz 1997, s.102.

[5] Bu, Teori ve Politika’da yer verilen çeşitli yazılarda gösterildi.

[6] Metin Kayaoğlu, “Üretim ve Sınıflar”, Teori ve Politika, 19/20, s.125.

[7] A.g.e., s.126.

[8] A.g.e., s.118.

[9] A.g.e., s.119.

[10] A.g.e., s.126.

[11] Hikmet Kıvılcımlı, “Proletaryasız Proleter Devrimciliği Olmaz, Devrim Zorlaması ve “Devrimci” Zortlaması. (Kıvılcımlı’nın, künyesi tam olarak yazılmayan eserleri, internet ortamındaki Marksizm Kütüphanesi kullanılarak okunmuştur.)

[12] Mehmet Yılmazer, THKP/Cephe Eleştirisi, Ankara, Sentez Yay., s.68.

[13] A.g.e., s.27.

[14]A.g.e., s.52.

[15] “Marksizmin sınırlarının Türkiye’de illa devrimci kesimler tarafından belirleneceği iddiasında olunmamalı. Fakat, politik alanda bir ‘özne’ olarak yer alan bir Marksist yapı, içinde bulunulan sürecin sonuna kadar, mutlaka devrimci olmalıdır. Bu durumda, Marksizmi belirgin bir çekirdek olarak ortaya koymaktan ziyade, bir çekirdek olarak Marksizmin de içinde yer alması gereken, öyle kabul edilen bir başka kategorizasyona gitmek oldukça elverişli olacaktır. Bu kategorinin, (...), ‘genel olarak Marksizm alanı’ ya da ‘Marksizmin genel alanı’ olarak ifade edilmesi uygundur.” (Melik kara, “Devrimcilerin Marksizmi”, a.g.e., s.14.)

[16] Aslında “kısa kültürel edinim süreci”ni 1971’e kadar değil de 1968’e kadar olarak belirlemek daha uygun görünüyor. 1968-1971 dönemi, kopuşa öngelen süreç olduğu için, devrimciliğin bir gerçeklik olarak diğer ayrımları o dönemde geriye itmeye başladığı öne sürülebilir.

[17] Kıvılcımlı oportünizmi şöyle tanımlar: “...doğrudan doğruya işçi sınıfını, yahut onun özgüç oluşunu red veya inkar yolunda demagoji yapar,” (H. Kıvılcımlı, “Açık Oportünizm”, Oportünizm Nedir?) Bu tanımın ideolojik algılayışı öne çıkaran, pratik-politik tavrı dikkate almayan bir niteliği vardır.

[18]Yılmazer, “Devrimci Demokrasiden Sosyalizme (TDKP ve Ekim Eleştirisi)”, Yol, S.1, Mart/1991, s.32.

[19]Melik Kara, “Devrimcilerin Marksizmi” a.g.e., s.19. ”Marksizmin politik düzlemin özgül gerçekliğinde ortaya çıkması gereken pratik-politik bir türünden bahsetmek gereklidir.” (Melik Kara, “Devrimci Olmayan...” a.g.e., s.102.) Bu, iki açıdan önemlidir. Marksizmin pratik-politik türü bir tarihsel süreç boyunca devrimci olmak durumundadır. Ancak, Marksizm devrimcilikle eşitlenemez bir pratik-politikaya sahip olmalıdır. Bu temelde, mesela DHKP-C’nin devrimci pratik-politikasının Marksist olmadığı, MLKP’nin ‘daha’ Marksist olduğu söylenebilir.

[20]Melik Kara, “Devrimcilerin Marksizmi” a.g.e., s.18.

[21]A.g.e.

[22]“Devrimci Hareketin Genel Otokritiği”, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Devrimci Hareketin Otokritiği, Alaz Yay., İstanbul 1994, s.116.

[23]Orhan Dinçok, ““Doktorculuk” Üzerine”, a.g.e., s.127.

[24]Kıvılcımlı TİP’e şunları önerir: “1) Üzerinde kaşarlanmış bulunan eylemsizlik kabuğunu çatlatıp atmalıdır.

2) Çevresinde senpatik veya antipatik bulduğu bütün devrimci güçlerin ortamına boylu boyunca (abç) girmelidir.” (H. Kıvılcımlı, “TİP ve Devrimci Ortam”, Oportünizm Nedir?) Ancak bizzat Kıvılcımlı o ortama boylu boyunca girmedi...

[25]Orhan Dinçok, a.g.e., s.135.

[26] Biz, özellikle kopuş ve kopuşa öngelen süreç bağlamında Kıvılcımlı’yı ele alacağız.

[27]İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, İstanbul, Umut Yay., s.399.

[28]Ergun Aydınoğlu, “Hikmet Kıvılcımlı’nın 21. Ölüm Yıldönümü: Baudelaire’in Albatros’u”, Söylenmese de Olurdu, Belge Yay.

[29] Kıvılcımlı’nın, ikinci Sosyalist’teki yazılarında sola yönelik eleştirilerinde hep “İçlerindeki gizli ajan sayısını ise “Allah” bilirdi” tarzı suçlamalar yer aldı. Öyle ki, bu yaklaşım, devrimci olsun olmasın, Kıvılcımlı’ya göre yanlış olan pratik tavrın sergilendiği hareketler içinde CIA ajanları aramaya veya CIA’nın oyununa gelip yanlış yapmış olma tespitlerine kadar gitti.

[30]“Hayatı ve Eserleri”, Otokritik, a.g.e., s.47.

[31]Kıvılcımlı, önce Almanca sonra Fransızca der. Bunu uçkun devrimcilik - yapkın devrimcilik ayrımıyla yapar: “Yapkın devrimciliğin yerinde ve zamanında uygulanınca yarattığı olumlu yanları böylesine güçlüdür. Ne var ki, olayların Diyalektiğinde hiçbir şey, sonuna dek, hep aynı kalarak, derece derece nicelik birikimini sürdürüp götüremez. Yapkınlık, ansızın olumsuzlaşarak Uçkunluk senteziyle taçlanır.” (H. Kıvılcımlı, “Yapkın Devrimcilik”, Oportünizm Nedir?)

[32]Devrimcileşemeyen hareketler açısından Almanca-Fransızça doğrusal çizgisi kendilerini meşrulaştırmak için büyük fırsatlar sunmaktadır.

[33]Yılmazer, Cephe Eleştirisi, a.g.e., s.36.

[34]A.g.e., s.45.

[35]A.g.e., s.88.

[36]A.g.e., s.143.

[37] Yılmazer, Kıvılcımlı geleneği devrimci kopuş yaşadıktan sonra yayınlanan bir yazısında Kürt Hareketi’nin uzun süreli halk savaşını başlattığını söyledi: “İlk söylenmesi gereken, stratejilerdeki “kırların” aslında Kürdistan olduğunun en kör gözlere bile batar hale gelmesidir.” (Yılmazer, “Türkiye Devrimci Hareketinde Kriz ve Üçüncü Dönem”, Yol-6, Nisan 1997, s.45.)

[38]Yılmazer, Cephe Eleştirisi, a.g.e., s.144.

[39]A.g.e., s.145.

[40]Yılmazer, “Yeni Öncü Eleştirisi: Eylül Dersleri: “Sosyal Demokrasi” ya da Liberalizmin Sinik Bayrağı”, Çağdaş Yol-8, Ağustos 1989, s.18.

[41]Yılmazer, Cephe Eleştirisi, a.g.e., s.105.

[42]A.g.e., s.106.

[43] 1960 sonrasında övünülerek “İkinci Kuvayi Milliyeciliğimiz” ismiyle yayınlanan MBK’ya mektuplar hem Kemalist hem orducudur. İzmir İktisat Kongresi bile bu mektuplarda benimsenmekte ve MBK’ya halkçılık programını hayata geçirmesi için tavsiyede bulunulmaktadır.(H. Kıvılcımlı, İkinci Kuvayi Milliyeciliğimiz, İstanbul 1965, Tarihsel Maddecilik Yay., s. 58-9.) Mektup, orduya ‘evliyalarsınız’ denilerek bitmektedir. (A.g.e., s. 64.) Mektubun verildiği dönemde bir devrimci kopuş söz konusu değildi. Buna rağmen kesin bir dille eleştirilebilir ancak, özellikle, söz konusu mektup, kendisini 1960’larda da bir öneri olarak var etmesiyle ve 12 Mart’ta pratik varlığına bir kez daha kavuşmasıyla önemlidir. Kıvılcımlı’da tutarlı bir orduculuktan bahsedilebilir.

[44]“27 Mayıs-12 Eylül”, Çağdaş Yol, S. 2, Temmuz 1987, s.19.

[45]A.g.e.

[46]Yılmazer, “Sungur Savran’la Polemik: Türkiye’de Sınıf Mücadelesi ve 'Askeri Darbeler'” Çağdaş Yol, S.3, Şubat 1988, s.43.

[47]Kaypakkaya, a.g.e., s.95.

[48]“Sunuş”, Kıvılcım, S.1, Temmuz/Ağustos 1978, s.4-5.

[49]“Devrimci Hareketin Genel Otokritiği”, Otokritik, a.g.e., s.96.

[50]Demir Küçükaydın, “Demirden Kapılar” isimli internet sitesinde (http//comlink.de/demir/yazilar) kendi eserleri arasında bu yazıya yer verdi. Eleştiri’nin Tavrı isimli yazı, Ekim 1976’da H. Yılmaz tarafından yayınlandı.

[51] Daha sonraları, VP’nin çıkardığı Kıvılcım dergisinde de ordudakilerin halk çocuğu olduğu tekrarlanacaktır.

[52]Kıvılcımlı, hareketlerin niteliğini de, ordunun ne yaptığını da hep açıklamalardan, programlarından anlamakta ısrarlıdır. Programı mükemmel olan bir reformcu hareketin, programı olmayan bir devrimci hareketin olabileceğini dikkate almaz. 12 Eylül darbesinin gerekçelerinin sıralandığı metin de tek başına alındığında böyle yanılgılara düşülebilir, kardeş kavgasının sona erdiği iddia edilebilirdi.

[53] Zaten Kıvılcımlı orducu yaklaşımını Şubat 1971’de Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın İstanbul Şubesinde verdiği “Finans Kapital ve Türkiye” başlıklı konferansta da dillendiriyor. (Kıvılcımlı, Finans Kapital ve Türkiye, Kıvılcım Yay., İstanbul 1978, s.75-7)

[54]“Hayatı ve Eserleri”, Otokritik, s.48.

[55] Kıvılcımlı’nın Yol çalışmalarında Kemalizmin net bir şekilde sınıfsal konumunun ortaya koyulduğu görülür. Ancak, Tarih Tezi incelemeleri sonrasında Kıvılcımlı hep orduya, geliştirdiği tezden hareketle, ayrıcalıklı bir rol vermiş, önceki saptamalarını tahrif etmiştir. Dolayısıyla, Kıvılcımlı’nın ordu hareketlerini küçük burjuva hareketi olarak görmediği yönünde kanıtların Yol çalışmalarından gösterilmesi uygun değildir. Kıvılcımlı’yı iki ayrı dönemde incelemelidir: “Biz, Kıvılcımlı’nın ‘parti’li olduğu TKP’deki dönemleriyle; yani Yol 1 ve Yol 2’yi üreten varoluşuyla, Tarih Tezi ile karakterize olan ve özellikle 60 sonrası politik duruşunda görüntüsünü bulan ‘parti’siz varoluşu arasında kategorik bir ayrım yapmak gerektiğini düşünüyoruz.” (A.O. Alayoğlu, a.g.e., s. 46.)

[56]Kıvılcımlı, “Vurucu Güç”, Halk Savaşının Planları.

[57]A.g.e.

[58] Kaypakkaya, a.g.e., s. 277. Kıvılcımlı’nın Mihri Belli’nin asker-sivil-aydın zümreye verdiği role ilişkin eleştirisi sınırlıdır. Orduya Belli’nin verdiği rolü, öncü örgüt olarak proletarya partisini görmediği için eleştirir. Orduya, vurucu güç rolünün verilmesine Kıvılcımlı’nın herhangi bir itirazı yoktur. Yılmazer ise MDD’yi şöyle eleştirir: “...MDD TİP’e karşı şekillenirken Türkiye’ye bakışında ve işçi sınıfını kavrayışında tam bir eklektizm içindedir. Bir yandan 'asker-sivil-aydın zümrelerden' de söz edilirken, öte yandan 'işçi sınıfının hegemonyası'ndan bahsedilirdi.” (Yılmazer, Cephe Eleştirisi, a.g.e., s.100.) Oysa bu durum Kıvılcımlı için de aynen geçerlidir.

[59] Kaypakkaya, a.g.e., s.165.

[60] A.g.e., s.143.

[61]A.g.e.,, s.187.

[62]Melik Kara, “Devrimcilerin Marksizmi”, a.g.e., s.27.

[63]A.g.e., s.27-8.

[64]Kıvılcımlı, “Çin’in Birinci Strateji Planı”, Halk Savaşının Planları.

[65]Kıvılcımlı, “Bir Ülkede Sosyalizme İnanmıyanları Suçlayış”, Oportünizm Nedir?

[66] Kıvılcımlı, Mao’yu anlamak ister, Stalin’i eleştirir vb. Ancak, bu eleştirileri ve anlama çabalarının, yukarda belirtildiği gibi, -özellikle Stalin eleştirilerinin- pro-Sovyet bir anlayışa dayandığı söylenebilir. Bu unutulduğu takdirde, Kıvılcımlı’da pro-Sovyet yaklaşımın bulunmadığı tezi öne sürülebilir. Nitekim bu tezi farklı bir cepheden Küçükaydın öne sürüyor. Küçükaydın’a göre Kıvılcımlı’nın anlayamadıklarının başında Troçki gelmektedir. Stalinist olması en büyük problemdir.(Hikmet Kıvılcımlı’nın Anlayamadıkları. http//www.comlink.de.demir.yazilar.kivilcim/yol.htm) Ama, Kıvılcımlı, hayatının sonuna doğru Stalin’in yaptıklarını anlamaya başlamış ve eleştirel bir tutum almıştır. Küçükaydın, Kıvılcımlı’nın Brejnevci bir yaklaşım içinde olduğunu dikkate almadan, Stalin’e yönelik eleştirilerini bir Troçkist olarak anlamlı bulmaktadır.

[67]Kaypakkaya, a.g.e., s.283.

[68] Yılmazer, Cephe Eleştirisi, a.g.e., s.12.

[69]Yılmazer, “Önsöz”, Otokritik, a.g.e., s.7.

[70]70 sonrası Vatan Partisi’nin çıkardığı Kıvılcım’ın birinci sayısında, pro-Sovyet yaklaşımda Kıvılcımlı’dan ‘daha ileri gitme’ ve aynı zamanda, Kıvılcımlı’nın devrimci olamayan - pratik-politik analizleri ideolojik -programatik yapan anlayışından hareketle davranış açıkça görülür. “TKP Programının Eleştirisi” yazısı, VP’yi TKP ile karşılaştırır ve sadece bu iki partiden birinin proletarya partisi olabileceğini söyler. C. Aydın’a göre Türkiye’de o dönemde partileşemeyen eğilimler, gruplar vardır ve onlar zaten proletarya partisi olamazlar. İsminin parti olması ise VP’nin parti olması için yeterli olmaktadır (!) “Bir düzineyi aşan Parti ve Yuvar arasında yalnızca ikisi hem Türkiye’de bir Proletarya Partisinin VAR OLDUĞUNU ve bu partinin KENDİSİ OLDUĞUNU; hem de Yarım Asrı geçen GEÇMİŞİN GERÇEK DEVAMCISI OLDUĞUNU söylüyor, söyleyebiliyor. Bu iki parti: Vatan Partisi ve Türkiye Komünist Partisi’dir.” (C. Aydın, “TKP Program Eleştirisi”, Kıvılcım, S.1, a.g.e., s.54.) Aydın’a göre TİP ve Türkiye Devrim Partisi , parti ismini aldığı için o aşamayı atlıyor ancak 1960’dan sonra kurulan TİP’in devamcısı olduklarını iddia ettiği için proletarya partisi olma şansları yok. TSİP ve TEP ise Türkiye’de henüz proletarya partisi olmadığını söylediği için önemsizdir. Ardından C. Aydın, TKP programını ayrıntılı bir şekilde eleştirerek VP’nin tek proletarya partisi olduğunu sonucuna varır. Kıvılcım’ın ikinci sayısında da iki sapma olduğu söylenir: Burjuva sapmalar TİP, TKP ve TSİP’tir. Küçük Burjuva TEP, DS, DY, Kurtuluş. İdeolojik analiz Vatan Partisi’ni göstermiştir.Kısaca, C. Aydın partici, işçicidir ve VP’yi pro-Sovyet TKP ile aynı kefeye koymaktadır.

[71] Kıvılcımlı geleneğinde ‘geç kalma’ tipiktir. Kürt sorunu hakkında, elinde Kıvılcımlı’dan kalan dikkate değer bir miras bulunan Kıvılcımlı geleneği, bunu dahi ancak PKK doğduktan sonra yayınlayabilmiştir. Yılmazer, bu nedenle, geç kaldıklarını, Kürt Hareketi’ne Kıvılcımlı’nın eserini, dolayısıyla perspektif sunamadıklarını belirterek yakınır.

[72]Yılmazer, “...Kriz ve Üçüncü Dönem”, a.g.e., s.21.

[73]A.g.e., s.25.

[74]Yılmazer, Cephe Eleştirisi, a.g.e., s.81-2.

[75]Yılmazer, ““Yeni Öncü” Eleştirisi:Gorbaçov Ne Yapıyor?”, Çağdaş Yol, S.2, a.g.e., s.31.

[76]Yılmazer, “...Gorbaçov Ne Yapıyor?”, a.g.e., s.30.

[77]A.g.e., s.31.

[78]A.g.e.

[79]“Dünya Komünist Hareketinin Sancıları”, Çağdaş Yol, S.9, Ekim 1989, s.44.

[80] 1871 Paris Komünü, 1905-1917 Rus devrimi, 1918 Alman, 1930 İtalyan, 1936 İspanya (Yılmazer, ““Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş Çağı”na Ne Oldu?”, Yol, S.4, Ocak 1993, s.17.) Yılmazer bu yazısında tümü Doğu Avrupa’da yaşanan devrimleri de Halk Devrimleri diye tasnif eder. (A.g.e., s.19)

[81]Yılmazer, Cephe Eleştirisi, a.g.e., s.80.

[82]Orhan Dinçok, “Sadece Kahramanlık mı?”, Çağdaş Yol, S.2, s.64.

[83]Bak.: A.g.e., s.65.

[84]A.g.e., s.64

[85]A.g.e.

[86]A.g.e., s.65.

[87]A.g.e.

[88]Yılmazer, “...Kriz ve Üçüncü Dönem”, a.g.e., s.14-5.

[89]Yılmazer, “Demokratik Devrim İmkanları Açısından 1980 Sonrası Gelişmelere Bir bakış”, Yol, S.5, Ağustos 1993, s.51.

[90] Yılmazer’in kopuş yazısı 1993 yılında çıkan Yol’un beşinci sayısında yer alıyor. Altıncı sayı uzun bir aradan sonra 1997’de çıktı.

[91] Bu dönemselleştirme hala Kıvılcımlı geleneği tarafından kabul edilmektedir ve üçüncü dönemin doğuş sancılarının yaşandığı dile getirilmektedir.

[92]Yılmazer, “...Kriz ve Üçüncü Dönem”, a.g.e., s.14

[93]A.g.e., s.47-8

[94]Yılmazer, “...Gelişmelere Bir Bakış”, a.g.e., s.58-9-60.

[95]A.g.e., s.64.

[96]A.g.e., s.91.

[97]A.g.e., s.93.

[98]A.g.e., s.89.

[99]A.g.e., s.90

[100]Yılmazer, “...Kriz ve Üçüncü Dönem”, a.g.e., s.65.

[101]A.g.e., s.67.

[102]Yılmazer, “...Gelişmelere bir Bakış”, a.g.e., s. 73.

[103]A.g.e., s.74. İkinci saptama ise Kürt Hareketine ilişkindir: “Stratejimizde “yedek güç” olan Kürt ulusal hareketi, mücadelesiyle öncü güç proletaryanın önüne geçmiştir.” (A.g.e., s.74) Artık TC’nin yıkılması için Kürt hareketiyle proletarya hareketi birlikte vurmalıdır.

[104]Yılmazer, “...Kriz ve Üçüncü dönem”, a.g.e., s.41

[105] Kıvılcımlı, Yılmazer’in belirttiği, darbelerin finans kapitalin önünü açması olgusunu, üretim ilişkilerini az-çok düzeltme olarak tanımlayıp, ekonomist bir yaklaşımla mesela 27 Mayıs’ı devrim saymamanın yanlış olacağını söyler: 27 Mayıs “...bir DEVRİM konağı adını alabilir. Üretici güçleri, yani: İşgücü ile teknik gücü engelliyen üretim ilişkilerini (...) az çok düzeltti.Cinayet sayılan “Sosyalizm” eğilimi 27 Mayıs ardından az çok bilince çıktı. Bu bakımlardan 27 Mayıs’ı, “kediye göre budu” bir devrim saymamak yanlıştır.” (Kıvılcımlı, “Halk Örgütlerinin Yönelişi”, Halk Savaşının Planları)

[106]Yılmazer, “...Gelişmelere Bir bakış”, a.g.e., s.84.

[107]Yılmazer, “...Kriz ve Üçüncü Dönem”, a.g.e., s.55.

[108]A.g.e., s.57.

[109]A.g.e., s.58

[110]“Üçüncü Konferans Belgeleri”, Kıvılcım, S.72, Türkiye Komünist Partisi-Kıvılcım Merkezi Yayın Organı, Şubat 1997.

[111]“Kongre Kararları”, Yol, S.1, a.g.e., s.99. Bu ifadeler, eskilerin Kongre’nin hemen sonrasında neden istifa ettiklerini de gösteriyor.

[112]“Politik Durum Değerlendirmesi”, Yol, S.7, Şubat 2000, s.15.

[113]A.g.e., s.23. PKK’nin yeni yönelimi konusunda Teori ve Politika sayfalarında değerlendirmeler yapıldı. Burada Türk solunun yaklaşımına eleştiri yöneltilmeyecektir. Önemli nokta, Kıvılcımlı geleneğinin devrimci solla aynı paydada buluşmuş olmasıdır.

[114]A.g.e., s.32.

[115]“Yeni Yıla Damgasını Vuracak Operasyonlar Güçlerin Birleştirilmesi İçin Yeni Bir Moment”, Düşünce ve Davranışta Yol, S.1, Nisan 2001, s.4.

[116]A.g.e., s.6-7.

[117]Yılmazer, “Yeni Bir Dönüm Noktasının Eşiğinde”, Zafere Kadar Direniş, S.6, Şubat 2001.

[118] Stratejik dönüş tespitine rağmen Kürt Hareketi’yle de ortak hareket edilebilecek noktaların aranması gerektiği kaydediliyor. (Düşünce ve Davranışta Yol, a.g.e., s.7-8.) Zafere Kadar Direniş’in Ocak 2001 sayısında “Kürt Halkı uygulanan yeni stratejinin çıkmazlarına rağmen canlılığını korumaktadır.” deniliyor.(Yılmazer, “Operasyonlar Yılı 2000”, Zafere Kadar Direniş, S.5, Ocak 2001.)

[119] “Devrimci Hareketin Gündemi” Zafere Kadar Direniş, S.8, Nisan 2001, “Operasyonlar Yılı 2000”, a.g.e.

Okunma 44689 kez
Bu kategorideki diğerleri: Ordu Kılıcını Attı!.. »

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.